Kaba kuvvet…

Kaba kuvvet…
Güngör Mengi

Başbakan’ın “Dindar nesil yetiştireceğiz” sözü, büyük taarruzu haber veren işaret fişeğiydi sanki.

Sonra her şey hızlandı.

Sekiz yıllık kesintisiz eğitimi 28 Şubat kalıntısı diye lekeleyen bir başlangıç, kimsenin beklemediği yeni bir düzeni birkaç haftada adeta gökten indirdi!

İmam hatip ortaokullarının kanunla açılacağı, Kur’an-ı Kerim ve Hz. Peygamber’in hayatının seçmeli ders olarak ortaokul ve liselerde okutulacağı bir düzenin kurulacağını çok kimse başta hayal dahi etmemişti.

Siyaset dünyasında yaratılan kutuplaşmanın da etkisiyle hepsi birkaç gün içinde gerçekleşmiştir.

AKP Grup Başkanvekili Canikli, kanun teklifine yapılan bu eklemeler ardından “Bugün tarihi bir gün; onur ve gurur günüdür” dedi.

Yapılan işin Anayasa (24’üncü madde) emri olduğunu öne sürdü.

Anayasa’yı akıl gözüyle okuyan herkes 24’üncü maddenin Canikli’yi doğrulamadığını görecektir.

Evet, din ve ahlâk eğitim ve öğretiminde Anayasa devlete görev yüklüyor ama sonraki paragraf şunu diyor:

Din istismarı yarışı

“Kimse (…) siyasi veya kişisel çıkar (…) sağlama amacıyla her ne suretle olursa olsun dini veya din duygularını yahut dince kutsal sayılan şeyleri istismar edemez ve kötüye kullanamaz.”

Meclis müzakerelerindeki istismar yarışı tam da böyle bir cürmün işlendiğini ortaya koyuyor.

Yasada seçmeli dersleri bakanlık kararına bırakan maddeye Kur’an-ı Kerim ve meali ile Peygamber’in hayatından örnekler ve ilmihal bilgileri derslerinin açıkça yazılması ve imam hatiplerin orta kısmının açılacağının belirtilmesi önerisi başta AKP’den değil MHP’den geldi.

İktidar grubu öneriyi “Seçmeli dersleri belirleme yetkisi bakanlığa ait” gerekçesiyle reddetti.

Ama sonra oy kaygıları devreye girdi:

“MHP önerisinin reddini seçmen yanlış anlayabilir. Sahiplenmek daha yerinde olur.”

Böylelikle AKP’liler reddettikleri MHP önerisinin aynısını kendileri verip oylarıyla kabul ederek, yapılan değişikliğin sağlayacağını düşündükleri rantı hiçbir partiyle paylaşmamayı başardılar!

Bu gidiş “Bir gün bütün okullar imam hatip olacak” iddiasının yeni bir adımı mıdır?

Ünümüze gölge düşmesin

Din son yıllarda siyasal kimliğin neredeyse yegâne temeli olmaya başladı. Toplumun dikkatinin dağıldığı her dönemde siyasal İslâmcı talepler canlanıyor, atağa kalkıyor ve hiçbir fırsat da kaçırılmıyor.

Cumhuriyetin laik karakteri her gün biraz daha eriyor, boşalıyor.

Türkiye yıllarca “İslâmı demokrasi ile bir arada yaşayan tek örnek” olmanın ayrıcalığı ile övüldü, övündü.

Bir yandan laikliğe karşı hamleler, öbür yandan hak ve özgürlükler alanında oluşan hoşgörü kıtlığı öylesine bir tedirginlik yarattı ki toplumun bir kesimi Türkiye’nin bu şöhretini daha kaç yıl sürdürebileceği konusunda şüpheler beslemeye başladı.

Dün Meclis’ten geçen yasa yalnız içerdiği sakıncalar sebebiyle tedirginlik vermiyor.

İki endişe nedeni daha barındırıyor:

Biri, bu temel yasanın bakanlıkça yürütüleceğidir. Bakanlığın başında “Cumhuriyetin temel değerlerinin yerlerini daha Müslüman bir yapıya bırakması zamanının geldiğine” inanan bir bakan ve onun oluşturduğu takım var.

İkincisi, iktidar partisi sayısal üstünlüğünü kaba kuvvet olarak kullanmayı çok sevdi.

Eğitim düzenini bu yolla değiştiren AKP’nin Anayasa yaparken aynı yoldan gitmeyeceğini kim garanti edebilir?

Bir Zaman Ağacında Kuşkulu Ölümler…

Bir Zaman Ağacında Kuşkulu Ölümler…

Hikmet Çetinkaya
29 Mart 2012 – Cumhuriyet

Şafağın yolunu açan bir gecenin içinde, kendi avuntularımın rüzgârına kapılmış gibiydim…

Duru bir aydınlığı düşündüm, yaşamı, çocukları, ölümleri.

Bir ara balkona çıkıp gökyüzüne baktım…

Yıldızların kayışını bekledim…

Nicedir katılmış yürekleri, bir zaman ağacını, boşvermişlik içindeki insanlarımızı anlatıyorum.

Bir şarkıyla birlikte yüreğimizdeki ezgi, bizi umuda mı yoksa umutsuzluğa mı sürüklüyordu?

Tandoğan Alanı’nı dolduran on binler, eğitim emekçileri, demokrasi ve özgürlük masalları…

CHP’nin mitingini önemsemeyen, dalga geçen gazeteciler.

***

Siyasal iktidar, Suriye’de yaşananları nasıl algılıyordu?

Yandaş, candaş, dindaş ve sözde liberal arkadaşlar, Türkiye’nin emperyalizmin ağababası ABD’nin taşeronluğunu üstlendiğini gerçekten görmüyorlar mıydı?

Birkaç gün önce yazmıştım, ABD’nin Irak’ı işgal ederken “Ah şimdi Bağdat’ta olmak vardı” diye yazan gazetecileri.

10 yıl önceki yazıları arşivlerde…

Saddam devrilecek, Irak’a demokrasi ve özgürlükler gelecekti.

Nisan ayında İstanbul’da toplanacak olan “Suriye toplantısı” şimdiden ABD’nin dostlarını heyecanlandırmış görünüyor…

***

Irak bataklığından zor kurtulan ve çekip gitmek zorunda kalan ABD Başkanı Obama, Suriye’yi işgal etmeyeceğini açık açık söylemişti.

O zaman ne olacaktı?

Esad, Annan Planı’nı kabul ettiğine göre işgalin taşeronluğunu kim yapacaktı?

Önceki gece, şafağın sökmesini beklerken bunları düşündüm…

Yaşamın haritasında bir şeyler aradım…

O sırada uyuya kalmışım…

Uyandığımda masmavi bir gök vardı…

Bahçeye çıktım, biraz yürüdüm.

***

Sabah gazetelere şöyle bir göz attım…

Cumhuriyet’te bir haber dikkatimi çekti:

“Kuşkulu ölümler”

Mardin’in Nusaybin ilçesinin İlkadım köyünde çobanlık yapan İsmail Akın ve 11 yaşındaki kızı Berfin, birlikte koyunları otlattıkları yerde öldürülmüştü.

Çoban İsmail Akın’ın kardeşi olayı şöyle anlattı:

“İsmail’in ağzına kurşun sıkılmış… Kafası parçalanmış… Berfin’in kafası da kurşunla parçalanmış…”

Batman’da Abdülselam Tan adlı bir çoban ağaca asılı olarak bulunmuş…

Akarsu Belediye Başkanı Lokman Fındık köyde bir kan davasının olmadığını söylüyor.

Kim öldürdü 11 yaşındaki çocuğu ve babasını?

Toplum olarak böyle ölümlere alışığız ve hiç yadırgamıyoruz…

***

Özgür Gündem gazetesi kapatılıyor, Türkiye Gazeteciler Cemiyeti, ÇGD, TGS, TGF açıklama yapıyor, bir iki gazete dışında tık yok.

Silivri’de yaşananları anlatıyorsunuz adınız “Ergenekoncu”ya çıkıyor, Kürtlerin demokratik istemlerini yazıyorsunuz bu kez “PKK ve KCK sempatizanı” olarak yaftalanıyorsunuz.

Benim canımı sıkan gazeteci kimliğiyle dolaşan, meslektaşlarını gammazlayan muhbirler…

Bunların sayısı fazla değil!

Yarın Tanrı göstermesin bir askeri darbe falan olsa anında saf değiştirip, bavulları o zaman askeri mahkemelerdeki savcılara taşırlar.

***

Bir eski Genelkurmay Başkanı Silivri’de. Duruşmada dimdik dururken, eski silah arkadaşlarını arıyor gözleriyle?

İlker Başbuğ şöyle bir salona bakıyor ve şöyle diyor:

“Nerede eski Genelkurmay başkanları… Ben olsam koşarak gelirdim…”

Başbuğ belki o sırada eski Kara Kuvvetleri Komutanı Aytaç Yalman’ı da arıyor…

Duruşmayı izleyemedim, izleseydim; hiç olmazsa eşine sorardım…

“Kürdistan” için Suriye’den sonra sıra bize..

“Kürdistan” için Suriye’den sonra sıra bize…

Haber: Ceyhun Bozkurt
Yeniçağ Gazetesi

K. Irak’ta yuvalanan Peşmerge reisi Barzani’nin attığı son adımları terörle mücadelenin sembol ismi Edip Başer değerlendirdi: İlk hedefi, zayıf halka Suriye, sonra sıra İran ve Türkiye’de.
Önce Kamışlı’da özerk yönetim!
BaŞer, şöyle devam etti: “Büyük Kürdistan” hayali adım adım gerçekleşiyor. Barzani, Suriye’de Kamışlı kentini merkez alan bir Kürt otonom bölgesi için harekete geçti. Sonra burayı Irak’ın kuzeyine bağlayacak. 2008’de K. Irak’ta gördüğüm haritaya doğru ilerliyorlar. Suriye’den sonra sıra İran ve Türkiye’ye gelecek.

“Büyük Kürdistan” hayali adım adım gerçekleşiyor!
Suriye’de Kürt otonom bölgesi kurmak için harekete geçen Barzani’nin ilk hedefi, Kamışlı merkezli özerk bölge oluşturup Kuzey Irak’a bağlamak.

Peşmerge reisi Mesud Barzani, Suriye’de Kürt otonom bölgesi kurmak için harekete geçti. Barzani’nin hedefi, Kamışlı merkezli bir özerk bölge oluşturmak, ardından bu bölgeyi Irak’ın kuzeyine bağlamak. Barzani’nin Suriye topraklarına göz diktiğini belirten emekli Orgeneral Edip Başer, “İlk hedefi en zayıf halka olarak gördüğü Suriye. Sonra sırasıyla Türkiye ve İran’a da göz dikecek” dedi. Suriye’de yaşanan kargaşayı fırsat bilen gruplar bu ülkenin kuzeyinde, Irak’ın kuzeyinde oluşturulan yapıya benzer bir özerk yapı kurmak amacıyla çalışmalara başladı. Özerk yapının merkezi 2004’te Kuzey Irak destekli ayaklanma denemesi yapılan Kamışlı olması planlanırken, Barzani’nin ilk hedefinin bu bölgeyi kendi yönetimine bağlamak olduğu bildirildi.

4 yıl önceki harita
Gelişmeleri YENİÇAĞ’a değerlendiren emekli Orgeneral Edip Başer, şöyle konuştu: “Bana 2008’de Kuzey Irak’tan bir almanak getirildi. Onun son iki sayfasını kapsayacak şekilde ’Büyük Kürdistan’haritası vardı. Bunu getiren aşiret reisi, bu haritaya benzeyen haritaların bulunduğu, rozetlerin dağıtıldığını, bütün çocukların yakasında bu rozetlerin bulunduğunu söylemişti. Bu haritada ülkemizin çok önemli bir kısmı, yaklaşık üçte birine yakını, belki de daha fazlası o haritanın sınırları içerisinde gösteriliyordu. Bunlar imrenilecek kadar iyi bir koordinasyon içerisinde adım adım o istikamete gidiyorlar. Türkiye’ye de şunu söylüyorlar: Ya kendi rızanla peki de, ya da biz kan dökerek, iç savaş çıkararak bu isteğimizi elde ederiz.”

Sırada İran ve Türkiye var
Irak’ta yaşanan sıkıntının kaynağının Bağdat değil, Erbil kökenli olduğunu ifade eden Başer, Barzani’nin sürekli Bağdat’ı suçladığını ve sudan bahaneler üreterek kriz çıkardığını söyledi. Başer, şöyle devam etti: “Onlara ’bizim isteklerimizi yerinize getirmiyorsunuz, söz verdiğinizi yapmıyorsunuz’gibi itirazları, diklenmeleri var. Asfalt yola çıktın gaza basabilirsin. Burada PKK’ya da Türkiye bölümü verilmiş durumda. Türkiye’de o haritanın gerçekleşmesine yönelik adımları atmaya devleti zorlamak, bunun için gerekiyorsa, bombalamalar, cinayetler dahil her türlü terör yöntemini, hainliği, alçaklığı kullanarak devleti bu yolda otonomi, özerk yönetim gibi ileri adımları atmaya zorlamak. Sonra da Türkiye, İran, Suriye ve Irak’taki dört unsurun birleşmesi için son hamleyi yapacaklar.”

Yoksa “doğru” diye öğretilenler yanlış mıydı?

Yoksa “doğru” diye öğretilenler yanlış mıydı?

Salim Kadıbeşegil 28 Mart 2012 Çarşamba

“Bildiğimiz bütün ‘doğruların’ aslında ‘yanlış’ olduğu gerçeği ile tanışmak nasıl bir duygu? İşte öyle bir dönemden geçiyoruz. Doğru bildiğini zannedip peşine düştüğümüz ve bu gezegenin herhangi bir yerinde inşa ettiğimiz yaşamlar bugün hepimizi içinden çıkamadığımız, sorunlarına çözüm üretemediğimiz, basiretimizin bağlandığı bir dünya ile başbaşa bıraktı bizi!”

Bu alıntı da Şimdi Stratejik İletişim Zamanı isimli kitabımızın yeni baskısının önsözünden… Yaklaşık bir yılı aşkın bir süredir yoktu yayınevlerinde, kitapçılarda. Fotokopi ile çoğaltılıp okunması yaygınlaşınca 2. baskısı yapıldı!

Hayata küsmekten söz ediyor bu baskının önsözü.

“Küresel ısınma ve iklim değişikliği başta olmak üzere, kontrol edilemeyen nüfus artışı, açlık, yoksulluk, salgın hastalıklar… Bunlar yetmiyormuş gibi, rüşvet,yolsuzluk, suistimal… Üstüne üstlük insan hakları ihlalleri, ayrımcılık ve sayabileceğimiz diğer sorunlar; ülke, din, dil, coğrafya ayrımı gözetmeksizin bu gezegende yaşayan herkesi bir şekli ile olumsuz etkiliyor. Hayata küstürebiliyor. Hayatın insana küsmesine neden olabiliyor.”

Neden hayata küselim ki?

Özellikle sanayileşmenin başladığı 1800’lü yıllardan bu yana…

“Hiç bir şey olmayacakmış, kaynaklar hiç tükenmeyecekmiş” gibi kurgulandı yaşam.

Geldiğimiz noktada tıkandı.

Sorunlar, çözülmek bir yana bir biri üstüne binerek yumak olmuş durumda…

20. yüzyılın kendi “özel” gündemi nedeniyle değerlerimiz kayboldu!

Sorunlarımızın çözüm anahtarı,

insanı insan yapan değerler aslında zaten “içimizde” varlığını sürdürüyor!

Yaşama karışmasına izin vermiyoruz.

Yok da etmiyoruz.

Ahlakı, erdemi, dayanışmayı, sevgiyi kitap sayfalarında, film karelerinde seviyoruz!

İşimize, gücümüze, sosyal hayatımıza, yaşamın tüm odacıklarına yayılmasına engel olmak için siyah kalın perdeler çekiyoruz etrafına!

“Aslında son 30 yıla baktığımızda, bu kötü gidişatın karşısında belki umutlanabilmemiz için, çok şeye tanık olduk ama 3 kilometre taşı, sanki tüm yazgıyı değiştirecek nitelikte günümüzde farklı bir gündemle buluşmamızı sağladı.

Bunlardan ilki, 1984 yılında Apple Macintosh’un lansmanıydı. Belki bazılarına göre sıradan bir bilgisayar lansmanı idi 16 Ocak 1984’de ABD’de Super Bowl’un devre arasındaki 60 saniyelik reklam filmi. Ama, gerçekte, bireylerin küreselleşmesinin simgesel kilometre taşı idi. Çünkü, o lansmanın arkasındaki vizyon, ‘günün birinde herkesin masasında bir bilgisayar olacağını ve herkesin bu bilgisayar ile dünyanın her hangi bir yerindeki bir bilgiye zaman kısıtlaması olmaksızın ulaşabileceğini’ söylüyordu. Bu iddianın ortaya atıldığı günlerde, bilgisayarlar, iş yerlerinde büyük metrekarelerdeki odalardaki onlarca makinanın olduğu ve sadece bilgisayar eğitimi almış kişilerin dokunabildiği, çalışabildiği görüntüler vardı. Çok değil, bu lansmanı takip eden on yıl içinde, belkide ışık hızıyla, dünyanın heryerinde her yaştan insan bilgisayarla tanışıp, oynaşmaya başladı!”

Steve Jobs ve arkadaşlarının bu öngörüsünün günümüzde ise geldiği nokta malum!

“Bu arada 1992 yılında önemli bir gelişme daha oldu. Birleşmiş Milletler tüm üye ülkelerin devlet ya da hükümet başkanları ile Rio’da toplandı. Bu toplantı ile ‘sürdürülebilir insanı gelişim’ kavramı ortaya atıldı. Böylece, tarihte ilk kez, insan neslinin devamı ile ilgili tehlikelere resmi olarak dikkat çekildi ve üye ülkelerden konuyla ilgili somut adımlar atılması talep edildi! Başta, çevre, sağlık, yoksulluk, açlık gibi konularda somut adımlar atılmazsa bizi ne kadar karamsar bir dünyanın beklediğine dair somut rakamlar katılımcılarla paylaşıldı.”

Günümüzde artık günlük hayatın bir parçası olan “sürdürülebilirlik” kavramının özüne inmek için Rio toplantısına göz atmak gerekiyor.

“Üçüncü adım yine Birleşmiş Milletlerden geldi. 1999 yılında ‘Küresel İlkeler Sözleşmesi’ ile iş dünyasının ‘sürdürülebilir insani gelişim’ içindeki rolüne dikkat çekildi. Birleşmiş Milletler iş dünyasından ‘iş modelini’ değiştirmesini talep ediyordu! Bu talep, kendini finansal iş sonuçlarına şartlamış ve tüm politika ve stratejilerini buna odaklamış iş dünyası için kolay kabul edilebilir bir şey değidi. Nitekim, az sayıdaki küresel şirketin dışında konuya ilgi gösteren de olmadı.”

Ancak, önemli bir konu atlanmıştı!

Macintosh’un 1984’deki lansmanı ile 2000’lere gelindiğinde…

7’den 70’e neredeyse herkes bilgisayarla tanıştı…

internet dalgaları üzerinde bilgi ile kuş uçuşu yapan bir değişimi tamamlamak üzere…

Dahası;

Özgürce herşeyin paylaşıldığı bu ortamda,

İnsanoğlu kaybettiği değerlerin peşine düştü…

Ahlak, erdem, dürüstlük herkesin katılımı ile yeniden sorgulanır oldu.

Maskeler teker teker düşmeye başladı!

“Ak koyun kara koyun” ortaya çıktı…

“Bu değerlerin etrafında buluşmak isteyen ve dünyanın farklı coğrafyalarında yaşayan insanlar ellerindeki teknoloji ile şirketler, hükümetler ve devletler üzerinde büyük bir baskı oluşturmaya başladılar. Yani küreselleşme kabuk değiştiriyordu. Markalardan ve şirketlerden bireylere geçiyordu.”

“…Bu büyük değişim doğal olarak iletişim yönetimini de etkiledi. Kavramsal olarak şirketlerin iletişim diye bildikleri ve belki de bir çoğu için ‘kenar süsü’ olarak algılanan kavram kendi içinde; kurumsal iletişim, çalışan markası, sürdürülebilirlik yönetimi, itibar yönetimi, kurumsal sorumluluk, sivil toplum katılımcılığı, sanal medya yönetimi gibi on yıl önce pek de sözü edilmeyen ancak her biri ayrı uzmanlık alanı olabilecek dallarda yolculuk yapmaya başladı.”

İşte bu yüzden “Şimdi Stratejik İletişim Zamanı”… Yarın belki de çok geç olacak ve çok pahalıya mal olacak.

Fenerbahçe Şampiyonlar Ligi şampiyonu oldu…

Fenerbahçe Şampiyonlar Ligi şampiyonu oldu

Kadınlar Voleybol Şampiyonlar Ligi final maçında Fenerbahçe Universal, Fransız ekibi Cannes’ı 3-0 mağlup ederek Şampiyonlar Ligi şampiyonu oldu.
17:00 | 25 Mart 2012

Haberin diğer fotoğrafları için tıklayın

Tarihinde üçüncu kez Kadınlar Voleybol Şampiyonlar Ligi’nde ‘Final Four’ oynayan Fenerbahçe Universal, Fransız temsilcisi Cannes ile şampiyonluk maçına çıktı. Azerbaycan’ın başkenti Bakü’deki Haydar Aliyev Spor Salonu’ndaki zorlu mücadeleyi 3-0 kazanan Sarı Melekler, Şampiyonlar Ligi şampiyonu oldu.

İlk seti 25-14, ikinci seti 25-22, üçüncü seti de 25-20 kazanan Fenerbahçe Universal şampiyonluğunu ilan etti.

Daha önce iki kez finale yükselen; ama kupayı kaldıramayan sarı lacivertliler, üçüncü kez çıktığı Şampiyonlar Ligi finalinde bu kez güldü.

Devlet gemisi Deniz Feneri’ne tosladı…

Bu işte bir terslik var

Güngör Mengi – gmengi@gazetevatan.com
http://fotograf.gazetevatan.com//pics/yazarlar/2.jpg

Bizim geleneğimizde devlet gemiye benzetilir. Devlet gemisinin su almamasına dikkat edilir.

En büyük tehlike adaletsizlik gösterilir.

Ama görevden alınan Deniz Feneri savcıları hakkında düzenlenen iddianamenin Yargıtay’ca kabul edildiğine dair haber devlet gemisinin Deniz Feneri’ne tosladığını gösteriyor.

Deniz Feneri, Almanya tarihinin en büyük merhamet dolandırıcılığı davasıdır.

Gurbetçilerden 45 milyon Euro para toplanmış, bu paralar bavulla yurda taşınmış, şirketler kurulmuştur.

Frankfurt mahkemesi, önüne çıkarılan zanlıların “maşa” olduklarını saptayıp ona göre cezalar vermiş ama “asıl suçluların Türkiye’de” olduğunu Ankara’ya bildirmiştir.

Yani iktidar yandaşı Zahid Akman ve arkadaşlarını suçlayan şey, imzasız ihbar mektubu veya gizli tanık ifadesi değildir.

Olayı hüküm kuracak kadar iyi irdeleyen bir mahkemenin, Alman mahkemesinin kararıdır.

Biliyorsunuz, Deniz Feneri davasının Türkiye ayağını yürütmek için görevlendirilen savcılar (Nadi Türkaslan, Abdülvahap Yaren, Mahmut Tamöz) işi sıkı tuttular.

Öyle bulgulara ulaştılar ki Zahid Akman ve arkadaşları tutuklandılar.

Savcılar bir anda hedef oldular. Onlara derhal işten el çektirildi, tutuklu sanıklar da Silivri’de dört yıldır sürünenlere nazire olurcasına hemen salıverildiler.

Deniz Feneri davası şimdi ipe un serme dönemini yaşıyor. Yeni savcılar davayı açamadılar. Ortada henüz iddianame bile yok.

Ama işini yapan savcıları suçlayan iddianame çoktan yazıldı, mayıs ayının başına duruşma günü dahi alındı.

Çünkü savcıların yargılanması öncelik taşıyor.

Deniz Feneri davasının Türkiye ayağı başlamadan önce üç savcının şahsında yargı mensuplarına verilmesi gereken bir mesaj var. O da şu:

Deniz Feneri’ne dokunanların eli yanar, hayatları kayar.

“Adalet bu şantajı bozar, bu tertibi aşar” diyecek kadar güven duysak keşke!

Nabza göre şerbet AŞ!

Nabza göre şerbet AŞ!

”Doğal destek ürünleri” satan profesörün ilan titizliği: Milli Gazete’de sakallı, Taraf’ta takım elbiseli kravatlı, Akit’te kravatsız sakallı fotoğraf
Tıp profesörü İlker Durak, “bilimsel çalışmaları doğrultusunda hazırlandığını” belirttiği Natura adlı doğal destek ürünleri için farklı gazetelere verdiği ilanda kullandığı fotoğraf seçimiyle dikkat çekti. Durak, değişik okur profiline sahip üç gazetede yer alan ilanlarında, söz konusu gazetelerin yayın çizgilerine uyumlu fotoğraflar kullandı. İslami kesimin önde gelen gazetelerinden Milli Gazete’de yer alan ilanda, gazetenin takım elbiseye ve kravata daha ılımlı yaklaştığı bilinen okurlarının eğilimine uygun olarak sakallı ve kravatlı fotoğrafını kullanan Durak, aynı kesime ait daha radikal çizgideki Akit gazetesindeki ilanda ise kravatsız ve sakallı fotoğrafına yer verdi. Profesör İlker Durak, doğal destek ürünlerinden mahrum bırakmak istemediği liberal kesimlere yönelik olarak seçtiği Taraf gazetesindeki ilanda da takım elbiseli, kravatlı ve sinekkaydı tıraşlı halini yansıtan fotoğrafını kullandı.

Yasal sorundan da kaçıyor

Cumhuriyet’in haberine göre, her üç gazetede yer alan ilanlarda kullanılan üslup Durak’ı karşılaşacağı olası yasal sorunlardan koruyacak titizliğe sahip. Herhangi bir bitkisel ürünün doğrudan tanıtımının yapılmadığı ilanlarda Durak’ın, doğal besin desteğinin faydalı olacağına ilişkin değerlendirmesi, “Sevindirici Haber” başlığıyla yer alıyor. Sadece Milli Gazete’deki ilanın sonunda “Natura ürünleri Prof. Dr. İlker Durak’ın bilimsel çalışmaları ışığında hazırlanan doğal destek ürünleridir” ifadesine yer veriliyor.

Bakanlık uyarıyor ama..

Durak’ın dini gerekçelerle bırakılan ve sünnet olduğu bilinen sakallı fotoğrafıyla İslami çizgideki söz konusu iki yayın organında yer alması, gazetenin dindar okurları üzerinde güven duygusunun oluşmasına yol açıyor. Okur profiline gösterdiği dikkati, ürün pazarlamada göstermediği belli olan Durak, güvene dayalı bir iş yaparken bile tüketiciyi yanıltmış oluyor. Sağlık Bakanlığı İlaç ve Eczacılık Genel Müdürlüğü, internet ve televizyon üzerinden alınan bitkisel ilaçlar konusunda vatandaşları sık sık uyarmasına rağmen halen birçok yayın organında bu tür ürünlerin reklamlarına yer veriliyor.

Cihat…

Bekir Coşkun / Cumhuriyet

Cihat…

21 Mart 2012 Çarşamba 03:10

Din…

İman…

Allah…

Kitap…

Ama Müslümanlardan toplanan “cihat” paraları Kanlıca cihetinde Erbakan’a yalı oluvermiş…

Daha birçok mal, mülk, arazi, para, şirket, fabrika, vesairenin oğlan, kız, damat tarafından götürüldüğü cihetiyle…

Erbakan’ın çocukları mahkemelik oldular…

Büyük kız Zeynep haklı olarak cihattan payını isteme cihetine gitti…

*

“Cihat ne oldu?” derseniz…

“Cihat” sürüyor…

İrtica ile mücadele etmeye kalkan Genelkurmay Başkanı’nı tutuklayarak, silahlı terör örgütü kurmaktan hapse attılar…

Yaşamında boğazından haram delikli kuruş geçmemiş…

*

Ama kayıp trilyon davasından mahkûm olan Erbakan’a ev hapsi getirerek, hapis cezasını havuz başında çekmesini sağladılar…

Altınoluk’taki evi havuzluydu çünkü…

Ev tekerlekli olsaydı, gezecekti bile…

Sonra zaten havuz başında oturmaktan da affettiler…

*

“Cihat” sürdü…

Ama “cihat parası” gitmişti…

Kayıp trilyon davasından “şüpheli” Cumhurbaşkanı Abdullah Gül ile ilgili dosyayı açmaya kalkan Ağır Ceza Hâkimi Osman Kaçmaz’ın ise başına gelmeyen kalmadı…

Mahkemesi incelemeye alındı…

Az daha asacaklardı…

En son “burada fuhuş var” cihetiyle otelde odasını bastılar…

*

“Cihat”a devam…

İrticaya karşı savaşan, laik Cumhuriyeti savunan… Türkiye’nin çağdaş bir ülke olarak kalması için didinen… Dincilerin “Din, iman, Allah, kitap” diye diye insanları kandırmalarına izin vermek istemeyen…

Kısacası “cihada” karşı duran kim varsa, terörist olduğu cihetiyle hapiste…

*

Tam bu sırada ortaya çıktı zaten; cihat duruyor, parası yok…

Şu an itibarıyla tepeden tırnağa hepsine bulaştığı için, medyanın sesini kestiler, pisliklerini örtme cihetindeler…

*

“Peki bu cihat paraları nereden geliyor?” diye sorma cihetine giderseniz…

Salak mı yok?..

‘İnanç özgürlüğü’ diye diye, tarihte bir ilke imza attılar!

‘İnanç özgürlüğü’ diye diye, tarihte bir ilke imza attılar!

Mustafa Mutlu – mmutlu@gazetevatan.com

Bugüne kadar dünya çapındaki birçok “utanç listesi”nde yer aldık:

Düşünce ve ifade özgürlüğünün en kötü olduğu ülkeler sıralamasında örneğin…

Ya da kadın hakları sıralamasında…

Kadınların siyasette ve iş hayatında aktif olarak rol alamaması sıralamasında…

Kadına şiddet sıralamasında…

Çocuk tacizi ve tecavüzü sıralamasında…

Çocuk emeğinin sömürülmesi sıralamasında…

Cezaevlerinde ve poliste uygulanan işkence ya da şiddet sıralamasında…

Uzun tutukluluk süresi sıralamasında…

Avrupa İnsan Hakları Mahkemesi’nde en çok mahkzm olma sıralamasında…

Yargıdaki çifte standart sıralamasında…

Tutuklu gazeteciler, yazarlar, aydınlar sıralamasında…

Sansür sıralamasında…

Yoksulluk sıralamasında…

Açlık sıralamasında…

İşsizlik sıralamasında…

Faize en çok para ödeyen ülkeler sıralamasında…

En çok borçlananlar sıralamasında…

Gelir dağılımındaki adaletsizlik sıralamasında…

Çalışanların örgütlenmesini en çok kısıtlayan ülkeler sıralamasında…

Rüşvet sıralamasında…

Yolsuzluk sıralamasında…

Uyuşturucu ticaretinin en yaygın olduğu ülkeler sıralamasında…

Hasta haklarının ihlal edildiği ülkeler sıralamasında…

Bedensel ya da zihinsel engelli hakları sıralamasında

IMF’ye en çok muhtaç olanlar sıralamasında…

Bilimsel yayın üretmeyen üniversiteler sıralamasında…

Bütçeden eğitime ve sağlığa en az pay ayıran ülkeler sıralamasında…

Çevreyi korumayanlar, katline teşvik verenler sıralamasında…

Sanata, edebiyata baskı uygulayanlar sıralamasında…

Seçim barajının en yüksek olduğu ülkeler sıralamasında…

Demokrasi endeksinin en kötü olduğu ülkeler sıralamasında…

***

ABD Uluslararası Dini Özgürlük Komisyonu’nun (USCIRF) 2011 yılı raporu açıklanmış…

Türkiye, tarihinde ilk kez; en ağır dini özgürlük ihlallerinin yaşandığı ülkeler arasına alınmış…

Açıkça, “Türk hükümeti, din ve inanç özgürlüğüne ciddi sınırlamalar uygulamakta ve böylece Türkiye’deki dini azınlık gruplarının hayatiyetini tehdit etmektedir” denilmiş…

***

Yukarıdaki listeye onlarca madde daha ekleyebiliriz…

“Utanç listelerinde” hep başı çektik, hep yüzümüz kızardı…

Ama…

Osmanlı dönemi dâhil olmak üzere hiçbir uluslararası kurum bugüne kadar Türkiye’yi, “Din özgürlüğü konusunda en ağır ihlallerin yaşandığı ülkeler” sıralamasına koymadı…

Ne Cumhuriyet’in kurulduğu “devrim yılları”nda…

Ne 27 Mayıs 1960 darbesinde…

Ne de 28 Şubat’ta…

Bugün iktidarı oluşturan kesimin, “dinsizleştirme dönemleri” olarak durmadan karaladığı o günlerde bile hiçbir uluslararası kuruluş bu ülkenin yöneticilerini, “Dinsel özgürlükleri ihlal ediyorsunuz” diye uyarmadı…

Bu; sözüm ona “dindar bir nesil yetiştirme” hedefinde olan…

Bu yüzden de sözüm ona “dini özgürlükleri”, diğer tüm özgürlüklerin üzerine koyan…

AKP iktidarına nasip oldu!

Hayırlı, uğurlu olsun!

***

Eminim şimdi birileri bu listeyi kullanarak, dini konularda özgürlüğü sağlamak adına bazı projeler üretmeye soyunacak…

Oysa dini özgürlükler; proje üretmekle değil; devleti dini konularda, “kör, sağır ve dilsiz” kılmakla sağlanır…

Gerisi zaten vicdanlarda kendiliğinden çözülür.