Güveni 45 milyon TL’ye geri alabilir misiniz?

Güveni 45 milyon TL’ye geri alabilir misiniz?
Murat Çelik –

Cumhuriyet Halk Partisi (CHP) Genel Başkan Yardımcısı Sezgin Tanrıkulu sordu.

Maliye Bakanı Mehmet Şimşek yanıtladı.

Hepimiz öğrenmiş olduk.

Son beş yılda…

Devlet; haksız yakalama, arama, gözaltı ve tutuklama faaliyetleri nedeniyle 45 milyon 141 bin 135 TL tazminat ödedi. Eski parayla 45 trilyon… Bu miktar, başkent Ankara’nın doğalgaz işletmesinin bir yıllık karı kadar.

İdareye, yani devlete, 9 bin 219 dava açılmış. Bunlardan 4 bin 375‘inde mahkum olmuş Türkiye.

Ödenen tazminat tutarı da böylece 45 milyon TL’yi geçmiş.

Benim param bu. Sizin paranız. Hepimizin parası.

Yazık günah değil mi?..

***

Durum böyle olunca, insan düşünüyor tabii…

1) Sözkonusu olan uygulamalar ‘haksız’ yakalama, arama, gözaltı ve tutuklama.

Bu faaliyetlere, iki makam imza atıyor bu ülkede. Yargı ve kolluk kuvveti. Yani savcı ve/veya hakim ile polis ya da jandarma.

Yapılan uygulamalar ‘haksız’ ise ‘haksızlık’ yapanlar belli. Dolayısıyla, ortaya çıkan bu tazminat yükünden de bu makamlar sorumlu.

Türkiye’nin tazminata mahkum olduğu dosyaların hangileri olduğu biliniyor.

O dosyalardaki ‘haksız’ yakalama, arama, gözaltı ve tutuklama kararlarını veren savcı ve hakimler ile uygulayan polis ya da jandarmaların adları da öyle.

Özel sektörde, herhangi bir nedenle, çalıştığınız şirketi maddi zarara uğratsanız bedeli ne olur?

Ya sebep olduğunuz kaybı sizin maaşınızdan keserler veya işinizden olursunuz.

Pekiyi o zaman bu paralar neden benim, sizin, hepimizin cebinden çıkıyor?

Görevini yaparken ‘haksızlık’ eden ve zarara sebep olanlar belli ise neden bedeli onlar değil de hepimiz ödüyoruz?

(Bu arada, mağdur olmasına rağmen, dava açmayanları hiç hesaba katmıyorum.)

Bu, konunun ‘maddi’ boyutu.

***

2) Meselenin, tazminat miktarından, yani ‘para’dan çok daha önemli bir boyutu var.

‘Haksız’ uygulamaların, toplumda ‘adalete olan güveni zedelemesi’ boyutu.

Eğer bir ülkenin yargısı ve kolluk güçleri, ‘haksız uygulama’ iddiası ile açılan 10 bine yakın davanın neredeyse yarısından mahkum olduysa…

Eğer her iki yakalama, arama, gözaltı ve tutuklama kararından birinin ‘haksız’ olduğu tescil edilmişse…

O zaman bu ülkenin insanı; “Benim yargıya, polise, jandarmaya güvenim yok” deme hakkına fazlasıyla sahip demek değil midir?

Bu ülkenin başbakanı, yıllar önce, belediye başkanlığı döneminde, “Talim Terbiye’nin onay verdiği bir şiir yüzünden hapis yattım” diyerek, bir dönemin yargısının; bağımsız olmadığını, o dönemin hakim güç odaklarından aldığı talimatlar doğrultusunda hüküm verdiğini söylüyorsa…

Yıllar sonra, bugün birileri, “Yargı bağımsız değil. Yargı da, kolluk kuvvetleri de; siyasallaştılar, bugünün hakim güç odaklarının etkisi altında karar alıp faaliyet gösteriyor” diyorsa…

Ve bu insanların dile getirdikleri ‘haksız uygulama’ iddiaları, ülkenin ödemeye mahkum olduğu tazminatlar ile doğrulanıyorsa…

Yargı ve kolluk kuvvetleri siyasallaşmışsa…

Yargı ve kolluk kuvvetleri dönemsel güç dengelerine göre pozisyon belirliyorsa…

Yargı ve kolluk kuvvetleri durumdan vazife çıkartıyorsa, durum vahim demektir.

Ve bu vahim durumda, insanların bu makamlara olan itimatlarını yitirmemelerini beklemek olsa olsa hayalciliktir.

Üstelik böyle bir durumda, ödediğiniz, daha doğrusu ödediğimiz tazminat miktarının da hiçbir önemi yoktur.

Çünkü savcıya, hakime, polise, jandarmaya duyulan güven kaybolduğunda, bunun yeniden oluşması parayla olacak iş değildir.

O güveni yerine geri, kolay kolay koyamazsınız.

Kaç milyon TL öderseniz ödeyin.

Yaşamaktan mı daha çok korkuyoruz yoksa ölmekten mi?

Yaşamaktan mı daha çok korkuyoruz yoksa ölmekten mi?
Sanem Altan –

Yahya Kemal Beyatlı’nın şiiri ne güzeldir, değil mi?

“Gördüm ve anladım yaşamak mâcerâsını,

Bâkiyse rûh eğer dilemezdim bekasını.

Hülyâsı kalmayınca hayâtın ne zevki var?

Bitsin, hayırlısıyla, bu beyhûde sonbahar!

Ölmek değildir ömrümüzün en feci işi,

Müşkül budur ki ölmeden evvel ölür kişi.”

Ölmeden önce ölmek…

İnsanı nasıl da derinden etkileyen üç küçük kelime…

İnsanın nasıl da çarçabuk unuttuğu üç küçük kelime.

***

Sürekli olarak yaşamın kenarında dolanıyor ama bir türlü gerçekten yaşamaya cesaret edemiyoruz.

Hep aynı çemberin içinde dönüp duran balık gibi tekdüze, aynı sıkıcı hareketleri tekrarlayarak dünyada vakit dolduruyoruz.

***

Kalıplarımızı yıkmaya, bildiklerimizi unutmaya, kendimiz gibi olmamızı engelleyen inançlarımızdan sıyrılmaya cesaretimiz yok.

“Ölmeden önce ölmeyi” göze alabilecek kadar cesur ama yaşamaktan korktuğumuzu söyleyemeyecek kadar korkağız.

Anlaşılması ne zor bir çelişki değil mi?

Hem korkuyoruz yaşamaya hem korktuğumuzu bile söyleyemiyoruz.

Çoğumuz düpedüz yaşamaktan korkuyoruz işte…

Yaşamaya kendimizi bırakacak kadar yürekli değiliz.

İsteklerimizi haykırmaya, öfkemizi göstermeye, sevgimizi söylemeye cesaretimiz yok.

En büyük cezamız da aslında bunu biliyor olmamız.

Sanırım en büyük acıları o yüzden başımızı yastığa koyduğumuzda çekiyoruz.

Aslında her şeyi biliyoruz çünkü…

Ama her şeyi…

***

Peki, niye bu kadar korkuyoruz acaba dolu dolu yaşamaktan?

Ölmekten bu kadar korkarken yaşamaktan da korkmanın ne anlamı olabilir?

Bizi ölümden ayıran, ölümle aramıza koyabildiğimiz tek mesafe olan hayatı hiç yaşamadan nasıl pas geçebiliriz?

Sadece “var olmak”, sadece nefes almak, olmadığımız biri gibi davranarak aslında sevmediğimiz bir hayatı yaşamak nasıl bize yetebilir?

Düşünüyorum…

Görüyorum…

Bir kırmızı balık gibi var olmak yerine gerçekten yaşamaya başlasak, aslında nasıl birer ölü olduğumuzu anlayacağız.

Belki bunu anlamaktan korktuğumuz için kaçıyoruz gerçeklerden?

Yoksa gerçeklerin canımızı acıtacağından mı korkuyoruz?

O yüzden mi yaşarken ölü taklidi yapıyoruz?

Kendimiz olmak yerine bir ölü olmayı tercih ediyoruz.

Ölü taklidi yaparsak canımız acımaz mı sanıyoruz?

Canımız acısa bile bunu kimselere göstermiyoruz.

***

Bugünlerde seminerlere gidiyorum…

Size daha önce de bahsetmiştim Outlook seminerinden…

Bu hafta sonu o seminerin devamını alıyorum…

Beni gerçekten yaşamaya, kendim gibi olmaya, kendim gibi olmaktan korkmamaya, o kocaman ‘gücümün’ altında nasıl da kırılgan biri olduğuma sevgiyle ‘ikna’ ediyorlar.

İkna ediyorlar çünkü direniyorum…

Tıpkı sizin gibi ölmeden önce ölmeye cesaretim yetiyor da kendim olmaya cesaretim yetmiyor…

Tıpkı sizin gibi her yeni günü bir kez daha çöpe atıp aslında olmadığım biri gibi davranarak yaşıyormuş gibi yapıyorum…

Tıpkı sizin gibi yaşamaktan korktukça ölmekten daha da korkuyorum.

***

Korkmamayı…

Ve yaşamayı öğrenmeliyim.

Herkes öğrenmeli bence.

Çünkü artık biliyorum ki…

“Ölmek değildir ömrümüzün en feci işi,

Müşkül budur ki ölmeden evvel ölür kişi.”

İdris Naim Şahin’e daha ne kadar katlanacağız?

İdris Naim Şahin’e daha ne kadar katlanacağız?

Mutlu Tönbekici –

Kendisi içişleri bakanımız olur. Yani öyle tayyareden bir konumda değil. Dil, din, ırk ayrımcılığı konusunda Emre Belözoğlu’nun gerisinde kalmamak için canla başla uğraşmakta.

26 Şubat 2012 tarihindeki Hocali Katliamı “sözde” anma mitinginde, “Hepiniz Ermenisiniz, hepiniz piçsiniz” pankartları önünde konuşma yapması, yapabilmesiyle ünlü.

Daha önce resim yapanları, şiir yazanları “terörist” ilan ederek KCK soruşturmalarını savunmuştur.

Polisin bol kepçe kullandığı biber gazının “sağlığa zararlı olmadığını” iddia etmiştir.

Kendisini gördüğünde sevindiğini söyleyen bir vatandaşa “Nasıl inanayım? Bir oyna veya takla at da göreyim” demiştir.

***

Ancak evvelki günkü konuşmasıyla ayrımcılıkta rekor seviyeye ulaşmıştır.

Aklınca PK ve BDP’yi kötülediği konuşmasından bir parça:

“Bu yapı nedir? Mardin Nusaybin’de BDP tarafından 2008’de yaptırılan kültür merkezinin duvarındaki Zerdüştlük ve Yezidilik inancına ait semboller. Bu yapı, PKK terör örgütünün kandırarak, kaçırarak, dağa, sınır ötesine, yurt dışına götürdüğü, eğittiği insanlara yaşattığı bir hayatın resmidir.”

“Bu yapıda İslam inancı yoktur, yapının tek özü önce Müslüman olmamak, sonra hiçbir dine mensup olmamaktır, dinsizlik yapısıdır.”

“Bu yapıda kesilmiş olan yayladaki koyun değil, örgütün avlayarak kestiği, mensuplarına yedirdiği domuzdur.”

***

Ne anladık biz bu konuşmadan arkadaşlar?

– Dünya üzerinde İslam dışındaki tüm inançları ANCAK kandırılmış, işkence ve tehdit görmüş insanların aşağılık inançları olabilir..

– Dinsizlik ancak bir teröristin işi olabilir. Dolayısıyla suçtur!

– Domuz yiyebilecek kadar aşağılık olmak için PKK’lı olmak lazımdır.

– Türkiye’nin İçişleri Bakanı, işi gücü bırakmış, buz gibi İslam propagandası yapmaktadır.

– Bu durumda bakanımıza göre PKK, Müslüman dindar bir örgüt olsaymış hiç sorun olmayacakmış. Bakanımızın tek ama tek derdi, örgüt üyelerinin yeterince Müslüman olmaması! Hay Allah! Ölen on binlerce insan için boşuna üzülmüşüz.

– Türkiye laik değildir. Başka inanç, inançsızlık ve yeme içme alışkanlıklarına yasal olmalarına rağmen devlet tarafından zerre saygı duyulmamaktadır.

– Allah, İslam dini dışında bir dine mensup olanlara sabır versin.

Belki de insan en çok kendini özler…

Belki de insan en çok kendini özler…
Sanem Altan

‘Kendimi özledim, on dakikada yaptığım işleri üç saatte yapmak istiyorum artık’ dedi 17 yıldan sonra aniden işinden istifa edip yepyeni bir hayata başlamaya hazırlanan arkadaşım.

Uzun zamandır aklındaydı, sonunda yaptı…

Üstelik de bunu çok sevdiğim ve kolay kolay unutmayacağım bir cümleyle özetledi…

‘Kendimi özledim.’

Çok sevdim gerçekten bu anlatımı…

Ne tuhaf değil mi, aklımıza gelmez kendimizi özleyebileceğimiz.

Bir şeylere canımız sıkılır ama anlamayız kendimizi ihmâl ettiğimizi, olmadık başka dertler çıkarırız kendimize…

Onlar sanırız dertlerimiz.

Özlem hep bir başkasına duyulan bir duygudur gibi gelir bize…

Oysa insan belki de en çok kendisini özler…

***

En çok kendimizi ihmâl ederiz….

En çok kendimizi erteleriz…

En çok kendimize aldırmayız…

En sonunda da unuturuz kendimizi.

Başkalarının dertleri, acıları, sevinçleri, hayatları doldurur hayatımızı…

Öyle gürültülü bir hayatımız

olur ki kendimizi aradığımızı duymaz oluruz…

O cılız fısıltı, o gürültülü hayat içinde her defasında kaybolur gider.

***

Bana da böyle oldu…

Arkadaşım kendimi özledim dediği anda kendi fısıltımı duydum.

Kendimle ne zamandır baş başa değilim…

Bir çocukluğum, gençliğim, dertlerim, sevinçlerim, acılarım, heyecanlarım yokmuş, hiç olmamış gibi zamanın peşinden koşturduğum hayatımın içinde durdum birden.

Ve kendimi özlediğimi fark ettim.

Sanki kendimi terk etmiş gibiyim…

Hatta kapıyı vurup çıkmışım gibi…

Üstelik her çarptığım kapıyı gün geldi çaldım yeniden, çünkü hayatın akmasını severim, hiçbir şeyi olduğu gibi muhafaza etmem, değişmesine izin veririm.

Ama kendime bunu yapmamışım.

Siz de mi öylesiniz?

Unuttunuz mu kendinizi?

***

Annem bazen söyler ‘çocuk olmak istiyorum, annemi istiyorum, babamı istiyorum, çocukluğuma dönmek istiyorum’ diye…

Zaman zaman onu çok iyi anlarım…

Ben de isterim o şefkati bazen.

Usul usul sokulsun her yanıma isterim…

Ama o istediğim şefkati kendi kendime vermeyi hiç düşünmem.

İstediğim sıcaklığı benden daha iyi kim verebilir bana?

Sizin aradığınız şefkati size kim verebilir en iyi?

***

Arkadaşım kendini özlediği için hayatını değiştirmeye karar verdi.

Değişirdi de…

17 yıllık bir işten istifa etti.

Üstüne yığılan hayatın altında kendisini bulmak için bir madenci ustalığıyla şimdi kazacak hayatı.

Yavaş yavaş, hiç acele etmeden.

Belki daha bencil biri olacak…

Ama belki de bencillik onu daha gerçek yapacak.

Belki sevdiklerini kıracak kendini ararken…

Ama belki de kendini buldukça sevdiklerini anlayacak.

Belki başkalarının mutluluklarıyla kendi mutluluğu arasında bir seçim yapacak, katı gözükecek…

Ama belki de mutlu oldukça daha mutlu edecek?

***

Kimbilir…

Ama arkadaşımın gözlerindeki ışıltıyı gördükçe bu riske değer diyorum…

Kendimi özledim.

Siz kendinizi özlemediniz mi?

Meral için…

Meral için…
Ece Temelkuran

Yazmam böyle şeyleri. Özel meseleler bunlar. Ama sanırım bu kez kayda geçmeli. Niye? Anlatacağım.

Sabah sekizdi galiba, belki daha erken. Uyuyorum. Telefon çalıyor, telefonda bir kadın hüngür hüngür ağlıyor:
“Yazını okuyorum şimdi onun mezarı başında. Bugün Yaman’ın ölüm yıldönümü.”
Susuyorum.
Ağlarken şaşkınlığıma gülüyor:
“Meral Okay ben.”

Yıl 2002’ydi. Irak’a savaş açacaklardı, Meclis’te harıl harıl fezleke çalışması. Mehmet Ali Alabora ile birlikte Savaş Karşıtları sözcüsü yaptılar ikimizi. Kafası kesik tavuk gibi koşturuyoruz, bir Ege Üniversitesi’ndeyiz, bir ODTÜ’de, hatta bir gece Ankara’da Roman mahallerinde davulcu zurnacı örgütlemekte. Geceleri sokaklarda binlerce insan beraber zıpladığımızı hatırlıyorum şimdi:

“Öldürmiycez ölmiycez! Kimsenin askeri olmıycaz!” Arjantin’den dönmüşüm. Kafam bir gönül meselesine bozuk, fena bozuk. O sebeple zaar, Arjantin eylemleri ile Irak işgali arasında, o hengamede yani, bir aşk yazısı yazmışım demek. Hatırlamıyorum şimdi hangi yazı. Bilmem numaramı nasıl buldu, telefonda Meral Okay o yazıya ağlıyor sarsılarak. Ben böyle tanıştım Meral’le. Aşk, o zaman, Yaman’a bir zamanlar yazdığı mektubunda söylediği gibi, “Her şeyin üzerinden atlayabiliyordu”. Aşk yüksek atlayabildiği için belki, savaş Türkiye’yi geçip uzun atlayabiliyordu…

Aynı yıl. Sezen konserler veriyor. Ermenice, Yunanca ve Kürtçe şarkılar söylüyor, çocuklarla beraber sahnede. Yer yerinden oynuyor. Paşalar çıldırmış, vatandaş (!) ayakta. İzmir’de konser verilmiş, İstanbul’da verilecek. Fakat Sezen tedirgin. Bir yazı yazıyorum o zaman. Yazıyı sevmiş, Meral’den almış numaramı, Sezen arıyor bu sefer. Konsere davet ediyor. O günlerde de ne varsa, tansiyonum inip çıkıyor. Konser muhteşem. Meral kulise götürürken beni “Meral ben iyi değilim, tansiyonum yükseliyor galiba” dememle küüt! Kulisten içeri yuvarlanıyorum. Gözümü açtığımda sağ kolumda Sezen tansiyonumu ölçüyor, sol yanımda Cemil İpekçi nabzımı alıyor. Ayakucumda Mehmet Ali Birand, Zeynep Oral ve Güler Sabancı! Bir ölümlü bu ebatta bir absürdlüklükle sınanmamalı.

Ertesi sabah yine çok erken bir saatte -erken aramak bu ekibin huyu, böylece anlıyorum bunu- telefonda tanıdık bir ses:
“Bak ben sordum, keçiboynuzu yiyecekmişsin tansiyon için. Göndereyim mi keçiboynuzu!”
Duraklayınca ben:
“Sezen ben, Sezen!”
Çok güldüydük o telefonda ve sonra Meral’le. “Bana bunu yapmayın” dedim, “Gözümü açıyorum Sezen tansiyon alıyor, gözümü kapıyorum bir sabah sen arayıp ağlıyorsun! Sarsmayın beni arkadaş!”

Meral’in bütün gövdesini sarsan bir gülüşü vardı, dipten gelen. Yüzünün tamamıyla gülerdi…

O günler iyi günlermiş. Şimdi bakınca… Sonra Türkiye’ye ağır ağır bir şey olmaya başladı. Sinsi bir tür nefret başını çıkardı bütün duyguların arasından. Alaycılık bütün üslupların arasında belirginleşmeye başladı. “Başka şeyler söylemek lazım” diyenleri askerler değil, hayaletler kovalamaya başladı. Bizans entelejansiyası bir kalyon gibi gıcırdayarak yön değiştiriyordu. Meral, Yaman’ı anlattığı mektubunda söylemiş: “Herkes kendi bacağından asılan koyunlar tarifinde”! Sanki o gün yağan yağmurlar -bugünden bakınca bir kez daha- bu çamurları getirdi. Bu dönemi sonra anlayacağız. Şimdi anlamaya çalışanların başına iş geliyor, malum.

Yıl 2005. Beyoğlu’nda bir kahvede kırık Türkçeli bir adam yaklaştı. Gömlekli, kumaş pantolonlu ve gayetten özgüvenli. Beyefendinin sadece bir yıl sonra beni “Beynelminel” adlı filminde gazeteci rolüne çıkaracağını kim bilebilirdi? Sırrı, o filmde beni “artiz” yapıp, Meral’i de konsomatris rolüne çıkararak bir dönemi anlattı. Şimdi bakıyorum Meral’in yarım yamalak yazılmış biyografisine. Aceleyle hazırlandığı öyle belli ki. “12 Eylül döneminde yaşadıklarını Beynelminel filmine yansıttı” diyor biyografiler, kesip kesip yapıştırmış bütün siteler. TİP’in işyeri temsilciliğini yapmış, sonuna kadar her röportajında muhalif olduğunu hissettirmiş bir kadının, aşkını ve isyanını memleketiyle birlikte yaşadığı on yıllar öyle bir cümle ile… Neyse.

Sonra davalar başladı. Sonra Türkiye biraz daha değişti. Taşları bağladılar azizim, taşları sıkı sıkı bağladılar. O yüzden Meral ciğerinin derdine düşmüşken, o güzelim kadını, tehditler yüzünden ev taşımak zorunda bıraktılar. Muhteşem Yüzyıl’da Kanuni, Hürrem’i öptü diye ve bilmem hangi kutsallar zedelendi diye, kanser tedavisi sırasında Meral’i polis korumasına mahkum ettiler. Sübhaneke, dinimiz, amin. Taşları bağladılar azizim, geri kalan herkesi susturdular. Sadece ezberlettikleri şarkıları söyleyebilenleri ekranlara oturttular. Öpüşmeden aşık olanlar, kavga etmeden yenenler, cin olmadan adam çarpanlar ülkenin yeni kurallarını koydular.

“Bana bak! Söz ver bana. Konuşacaksın. Susmayacaksın”
dedi Meral. Şubat ayında, o delirmiş gibi kar yağan günlerden birinde, yine bir sabah telefonunda:
“Derhal buraya geliyorsun!”
“Kayda Geçsin” çıkmış, malum saldırılar başlamış. İşsiz kaldığımda da aramış, ama Meral o günlerde kesinlikle daha yakın temas gerektiğine karar vermiş.
Eve girdim, elinde televizyon kumandası, ekranda iki soytarı “Türkiye’de demokrasi ne güzel! Ah ne güzel!” makamından analiz manaliz bir şey yapıyorlar. Meral küfrediyor:
“Kardeşim sen kendini daha beter mi hasta edeceksin!” dedim.
“Yok yok” dedi, “Bana iyi geliyor. Küfrediyorum bol bol.”
“Anlat bakayım, ne oluyor?” dedi. Anlattım. “Delirtecekler beni Meral” dedim, o zaman işte “Bak ben kibarlıktan kanser oldum. Sus sus sus… Sonra böyle oldum. Bana bak! Söz ver bana…” Sonra 12 Eylül’ü anlattı. Biraz Yaman’ı. Ölüm tehditlerini anlattı. Cüppeli cüppesiz tehditleri… “Bir şey oldu bu memlekete. Kimse kimseyi sevmez oldu” dedi.

Sonra Meral gitti…

İnsanın en çok asaletini hırpalıyor memleketim. Ne ümidini, ne inadını ama en çok yasının asaletini… Eti parça parça koparan alıcı kuşlar gibi. Yaşarken onu kanser edenler, daha son nefesini verir vermez yağlı yağlı sırıtmaya başladılar internet sitelerinden. Bir araba irin. Ayıptı eskiden böyle şeyler. Ama Meral’in dediği gibi, “Bir şey oldu memlekete.”

Onu ilk tanıdığım günlerde yüzbin insan yürüyorduk Ankara’da. “Savaşa hayır!” diyorduk. Gazetelerde harıl harıl savaşa karşı yazıyordu yazarlar. Yazmayanı çok ayıplıyorduk. Şimdi bakıyorum, ayıplayacak pek insan bırakmadılar. Şimdi bakıyorum da Meral’in kanseri, ayıplanacaklar karşısında kibarlık gösterip susmaktan olan kanseri yani, bu memleketle ilgiliydi. Meral’i uğurladığımız gün Suriye ile savaşın çıkmasından yakın bir ihtimal olarak bahsedildiği bir gün. Kimse yürümüyor sokaklarda. Yürüyenler ekseriyetle voltada. Sonra “Aşk niye yok?” diye sorarsanız diye Meral söylemişti mektubunda:

“Bir de aşık olunacak mecra kalmadı. Artık ortak alanları paylaşmıyoruz. Bizim agoramız yok artık. Herkes kendi bacağından asılmak isteyen koyun tarifinde.

Bu hem maddi hem manevi bir şeydir. Gelir, böyle adamı aşkta da emniyet arayan birine dönüştürüverir. Herkes kendi kişisel başarı öyküsünün peşinde. Belki de biz herkes için daha adil, daha vicdanlı daha temiz bir dünyanın düşünü paylaştığımız için başkalarıyla da bir arada durmanın ne kadar zenginleştirici bir şey olduğunu biliyorduk.

Şimdi bu duyguların esamesi okunmuyor. Yoksullaşmamız sadece ekonomik anlamda olmadı. Duygusal anlamda, dayanışma anlamında birbirimizin yaralarına bakma konusunda da yoksullaştık. Şimdi empati denen modern kavram var ya, biz onun ağababasını tanıyan ve buna içerilmiş bir dünyadan geldik buralara.”

Yazmam böyle şeyleri, özel meseleler bunlar. Ama bu kanserin bu memleketle ilgisi var. Bu aşkın olduğu kadar…

Kederim sana nur olsun Meral.

Ece Temelkuran

http://www.gundemde.com
http://twitter.com/gundemde
http://facebook.com/gundemde
http://gundemde@yahoogroups.com
http://gundemde-subscribe@yahoogroups.com

Kur’an dersine cuma formülü!

Milli Eğitim Bakanı Dinçer, seçmeli Kuran dersinin çocuklar arasında ayrışmaya neden olmaması için çalıştıklarını anlattı. Dinçer, cuma günü eğitim bittikten sonra dersin verilebilmesine yönelik bir formül üzerinde düşündüğünü söyledi.

Milli Eğitim Bakanı Ömer Dinçer, Kanal D’de Mehmet Ali Birand’ın sunduğu 32. Gün’e konuk oldu, 4+4+4 eğitim sistemini tek tek anlattı.

4+4+4 eğitim sisteminin bir dindar nesil yetiştirme projesi olmadığını söyleyen Dinçer, konuyu daha iyi anlatabilmek için tahtaya kalktı. Dinçer, sorulara şu yanıtları verdi:

5+3’ün nesi vardı?

Aslında 5+3 yoktu. Şöyleydi; 8 yıl zorunlu kısmıydı Bir de ayrıca 4 olarak tarif ettiğimiz lise vardı. Bu zorunlu değildi. Biz ona ilköğretim diyorduk. Bu kez tamamı zorunlu hale geldi. Öğrenciler tamamını okumak zorunda. Aileler çocukları 18 yaşına kadar okula göndermiyorsa devlet hesabını soracak. Yaptırımları var, cezalar var. Ödemek zorunda.

Ana okulları bitiyor mu?

Hayır kesinlikle bitmiyor. Bu yapıda, sadece 60-72 ay için özel stratejimiz tamamını eğitime almak. Bugün bu yaş grubunda okullaşma oranı yüzde 67’ydi. Şimdi 36 ay ile 60 ayı alacağız, ancak 48-60 ay arasında bu kez okullaşmayla ilgili yüzde 100 için strateji oluşturacağız, çaba sarfedeceğiz. Burada bir sorun var. Niçin bu zorunlu hale getirilmedi? ‘1+4+4+4 niye olmuyor?’ diye sordular. Bu durumu dünyanın birçok ülkesinde eğitim sistemleri ebeveynlere bırakıyor. 44 bin civarında mezra var, oldukça dağınık bir yapı. Zorunlu okul öncesi yapsaydık, hem kamuya maliyetli olacaktı hem de çok zorlama olacaktı.

ALT LİMİTTE KARAR VERİLMEDİ
İlk 4’le ilgili bir yaş meselesi var. Zihni karışıklık var. 5 yaş tanımlamasında vatandaşla TÜİK tanımlaması arasında farklı tanım söz konusu. Tartışma buradan başlıyor. 6 yaşına girmiş çocuklar için vatandaşlar ‘6 yaş’ tabirini kullanıyor. Biz sistemde daha çok yılı değil ayı kullanmışız. Mevcut yapı içinde 72 ay alt limit olarak görülüyor. Sizin tabirinize göre ‘6’ benim tabirime göre ‘7 yaş’ oluyor. 84 aya kadar kayıt yapılıyor. Mevcut yönetmelik ‘çocuk aralık ayının sonunda 72 ayı dolduracaksa o zaman onun okula kaydı yapılabilir’ diyor. Böylece yaklaşık 16 ay farklılığı olan çocukları aynı sınıfa alıyoruz. Şimdi Avrupa ülkelerinin çoğu gibi 72 ayı üst limit olarak aldık. Kanunda öngörülen alt limit 60 ay. Birçok ülkede uygulama böyle değil bazılarında 64, 66, 68 ay alt limit. Henüz bununla ilgili bir karar vermedik. Daha sonra yönetmeliklerle tartışacağız. Uzmanlarla görüşeceğiz. Toplumu rahatsız etmeden süreci yönetmeye çalışacağız. Öğretmenimiz var. 1997’deki kesintisiz eğitim için verilen karardan sonraki gibi büyük sorunlarla karşılaşmayacağız.

EYLÜL’DE BAŞLAYACAK
Bu eylülde başlayabiliriz. Yönetmelik değişikliklerimizi yapacağız. Çabuk verilmesi gereken bir karar. Şayet biz 60-72 ay arasında zorunlu olarak alacaksak, bir de almak zorunda kaldığımız 72-84 arası çocuklar var. Belki iki ayrı sınıf olmak durumunda kalır. Toplumu tedirgin etmeyecek bir geçiş sağlayacağız.. Halen okuyan öğrencilerimiz için endişe edecek bir durum yok. Değişiklik yok. İkincisi sınıf öğretmenleri devam edecek. Yaşları öne aldığımız için programda yumuşatmalar yapacağız. ‘Çocuk çok küçük, kalem tutabilir mi, merdiven çıkabilir mi? Biz de bu tereddütler ölçüsünde önlemimizi alıyoruz.

İMAM HATİP ORTAOKULU
İmam hatip lisesine bağlı ortaokul açılacak. Bu sadece imam hatip için değil güzel sanatlar lisesi için de güzel bir imkan. Keman, piyano çalacak çocuk. Bunun gelişmesi için eğitim almaya ihtiyacı var.

Çocuk bu bölümde meslek seçemeyecek ama seçmeli dersleri olacak. İlgisiyle alakalı. 5. sınıftan itibaren ilgisine göre kendisi seçmeli olarak artırabilir. Biz burada temel akademik bilgileri değil daha çok ilk başlangıç bilgilerini, kabiliyetlerini vermeye çalışacağız.

Ortaokula giderken sınav olmayacak. Çocuk normal bir ortaokula gitmişse derslerin hangileri seçmeli ders olacak belli değil. Talim Terbiye Kurulu çalışıyor. Ancak Meclis hüküm getirdi. Kuran ve Peygamberimizin Hayatı’nın öğretilmesi. Biz bunu ortaokulda ve lisede öğreteceğiz. Biz Türkçe gibi Kuran okumayı öğreteceğiz. Zaten şu anda Arapça seçimli. Arapça öğretmeyeceğiz. Arapça lisanıyla Arap alfabesine dayalı Kuran okuma ayrı. Yani çocuk Arap harfleriyle bir kelimeyi okumayı öğrenecek ama okuduğu şey Kuran olacak. Bir müfredat oluşturacağız. Okuyacak ama anlamayacak. Zaten Kuran okuyanların büyük bölümü anlamazlar onu bir kutsal bir kitap olarak okurlar.

Abdest alma, başörtme zorunluluğu olacak mı?

Bunlara bu kadar kafa yormadık. Diyanet açıklama yaptı ama benim düşündüğüm husus; belki bir çoğunun aklına gelir. Kuran derslerini normal eğitimlerin olduğu, diğer çocukların ders almadığı veya oynadığı bir döneme koyarak, çocukların ayrışacağı bir görüntü olmasın istiyorum. Bu sebeple muhtemelen cuma günü eğitim bittiğinden sonra Kuran dersini seçen çocukların sınıflarda Kuran öğrenme imkanı olur mu diye düşünüyorum. Mahalle baskısı, endişeler yersiz. Özellikle yaz döneminde çocuklar birlikte oynarken bazıları camiye gidip Kuran öğrenir. Ve kimse Kuran öğrenmek için camiye gideni suçlamadı. Ama buna benzer bir endişe varsa diye kafa yoruyorum biraz.

Kız erkek ayrımı olacak mı?

Bu dönemde olmaz. 5 ila 8 yaşındaki çocuktur. Kız erkek ayrımı konusunda akıl baliğ değildirler. Başörtme gibi bunun gibi meseler rüşt yaşından sonraki meselelerdir. Lise çağlarına denk gelir. Ayrı oturmak diye bir şey yok. Bizim uydurduğumuz bir şey. Geleneklerle bağlantılı. Lisede seçtiklerinde o uygulamalara devam edeceğiz. Dini eğitimin sadece Müslüman çocukları için gerekli olduğunu düşünmemek lazım. Hıristiyan, Musevi ve diğer uygulamalar içn de bu fırsatları vermeliyiz.

PAPAZ MI GELECEK?

Papazlar mı öğretecek? Gülüyorum ama…
St. Benoit’da ya da diğer Fransız okullarında papazlar ders vermiyor mu peki bunu neden hoşgörmüyorsunuz? Milli Eğitim sistemi içinde öğretmen olmanın şartları belli. Bu şartları taşıyanlar verecek.
Diyelim ki iki öğrenci Yahudiliği öğrenmek istiyorum dedi, 5 öğrenci başka bir seçmeli. Her birine öğretmen veremezsiniz ne yapılıyor en fazla istenen veriliyor.
İmkan fırsat varsa diğeri de verilebilir. Benim kendi görüşüm aslında herkese az veya çok bir fırsat sunmak eğitim zemininin oluşturmaktır.
Aleviliği neden koymuyoruz seçmeli ders olarak.
Onu da koyabiliriz. Yüksek sesle düşündüğümüzü kabul edin. Mesela Dini Akımlar veya Mezhepler Tarihi diye bir ders koyar Alevi çocuklarımızın da dini ihtiyaçlarını karşılayabiliriz. Kürtçe dersi konusunu da aynı çerçevede değerlendiriyorum. Şu andaki kanunlarımız müsait değil. Düzenlemeler yabancı dil tanımı getiriyor.

Kanunları değiştirirsiniz.

Hükümet politikası benim bu konuda bir şey söylemem pek doğru değil. İster Müslüman ister diğer dinlere mensup çocuklar olsun Alevilik gibi Kürtçe gibi birçok ders için bir esneklik sağlamak Türkiye demokrasisi için gerçekten çok büyük derinlik sağlar.

Eğitim ve gökyüzü…

Eğitim ve gökyüzü…
Müge İplikçi
——————————————————————————–

“Bana, gökyüzüne bakarken ayaklarımı yere sıkı sıkı basmayı öğreten anne ve babama.”

Bu sözler İtalyan yazar Alessandro D’Avenia’nın gençlik romanı olan “Süt Gibi Beyaz Kan Gibi Kırmızı” kitabının ithaf bölümünden. Bu cümlenin, çocuklarımıza hayal kurmayı öğretemeyen, öğretsek bile bunun makul bir zemine gereksinimi olduğunu fark edememiş biz büyüklere de bir ithaf olabileceğini düşündüm kitabı okurken. Biz onlara basacakları, güç alacakları bir zemin sunacağız derken düşünmesinler, sorgulamasınlar, hayal etmesinler diye prangalar sunuyoruz, Zemin deyince onlara ilk etapta din kültürü vermeyi anlıyoruz örneğin. Ya da milli duyguları aşılamayı. En azından hâlâ bunları tartışıp duruyoruz! Oysa bir gence gerçekten uçması için sunulacak en sağlam zemin ona ilk önce insan olmayı öğretmekten geçer! İnsan olmak ve yaşamı anlama, tanıma prensibinden, o çok dilli, çok katmanlı yaşam görgüsünden. Gençler. Büyümek için gerekli olan o sağlam zemine, oradan yükselebilmek için güçlü kanatlara ne kadar ihtiyaç duyduklarını, hayallere ve gökyüzüne bakabilme cesareti için nasıl da desteklenmeleri gerektiğini, o cesaretin sırtı sıvazlanmazsa bir-iki yıl içinde nasıl bir zehire dönüşebileceğini düşündüğüm gençler…

***

Onlarla en son Küçükçekmece’de karşılaştım. Milli Eğitim’in “Yazarlar Okullarda” projesinde. Hem yazar, hem öğretmen kimliğiyle Yusuf Çopur bu projenin koordinatörü olarak zor bir işe imza attı. Bu projeyle bir sürü yazar İstanbul’un farklı ilçelerinde öğrencilerle buluştu. Benimkisi de böyle bir rastlantıydı işte. Edebiyatla ilgili konulardan toplumsal konulara, siyasi olandan yaşama doğru yaptığımız yolculuklarda gençlerin soruları ve çelişkileriyle buluşmak paha biçilmez fırsattı. Bu sorular ve çelişkiler ülkemizde yaşananları, değişimleri, değişmeyecek olanları anlamak açısından da önemliydi. Bu ziyaretlerin bir tanesinde onlarla ilginç bir yamaca vardık. Bir edebiyat metnini herhangi metinden nasıl ayırabiliriz sorusuydu bu. Başka bir açıdan bakıldığında, tüketime açık olanın, kolay kolay tüketilemeyecek olandan farkının ne olduğu.

Tüketilemeyecek olan!

İnanın bunu ifade etmekte hayli zorlandım. Edebiyatla gündelik olan arasında koşutluk sağlamak için gençlerin yaşamında tüketilemez olana dair gündelik yaşamdan pek bir örnek bulamadım. Haberler, spor programları, açık oturumlar, reklamlar ve hatta müfredat! Ne tuhaftır ki hepsi tüketim kültürünün bir parçasıydılar. İşin asıl tuhaf yanı, hemen her şeyin bir tüketim nesnesine dönüştüğü-dönüştürüldüğü gri bir süreçten geçiyor olmamız değil, o süreçten geçtiğimizi bilerek ve bildiğimizi umursamadan yolumuza aynı renkkörlüğü ile devam ediyor oluşumuzdu. Üstelik bu sadece gençlerin, yaşlıların, Türkiye’nin sorunu değil günümüzün, dünyanın da sorunuydu. Sonunda “gündelik olanın yapamadığını yapar edebiyat” dedim onlara, “Onu kolay kolay tüketemezsiniz. Tüketemediğiniz gibi içinize işler edebiyat ve yıllar boyunca eksilmek ne kelime, artar, genişler, çoğalır, sizi ummadığınız biçimde ele geçirir, büyütür, olgunlaştırır, dönüştürür, yaşadığınız ana dönüp bakmayı, kendinizle birlikte yaşadıklarınızı sorgulamayı, eleştirebilmenin ne olduğunu, günü kurtarmanın ya da kurtaramamanın ne olamayacağını anlatır size.”

Buna bağlı olarak verdiğim mesaj hep aynıydı: “İsterseniz her şey değişebilir! Hayal edin ve hayallerinizi gerçekleştirmekten korkmayın!”

Oysa Türkiye’de hayallerin değil, olayların ve olayların anlamının durmadan değiştiğini herkes kadar ben de biliyordum. Kısacası gençleri uçurmak, onların uçma gayretini desteklemek ve bu desteği vermek için bir zemin sağlamak yerine onları nasıl da yere zincirlediğimizi.

Türkiye’de her iki senede bir değişen eğitim sistemini düşündüm sonra. İktidarların rüzgârlarına göre değişen o iğretiliği, dolayısıyla güven telkin etmezliğini, ezberlemeye yapılan yatırımları, eğitimin siyasetin oyunu haline getirilmesini. Türkiye’nin, devlet iradesi tarafından gençlerini bir yapboz tahtası olarak kullanmayı seven bir ülke oluşunu. Hep böyleydi diye düşündüm.

Hâlâ öyle.

4+4+4 ile bunu bir kez daha bizlere kanıtladı “büyüklerimiz”! Bu kadar önemli bir kararı “ben bilirim” edasıyla hayatlarımıza alelacele sokmaları bile yeterliydi! “Merak etme ben senin yerine gökyüzünü de boyarım” diyorlardı. Ancak bunun “ayaklarına en hasından beton dökerim, böylece seni zemine mıhlarım” demek olduğunu anlıyorduk! Hani biz kendimizi aklamayı, yerimizi sağlamlaştırmayı, her zihne tek tip üniforma biçmeyi, biçtirmeyi değil gençlere uçmayı öğretecektik? Kısaca yeni bir şey yoktu eğitim politikasında. 12 Eylül’den bu yana başta anayasal hak ve özgürlüklerimiz olmak üzere demokratik yaşam arzumuz gasp edilmeye devam ediyordu. “Bize gökyüzüne bakarken uçmak yasak, uçma da ne yaparsan yap!” diyen günü kurtarmaya, yaşamı tüketmeye yönelik şu kahır yüklü gelenek! Bizden sonrakilere, daha sonrakilere özünde hep aynı masal, hep aynı teraneyle devam ediyordu.

CEMAAT FENERLE BAŞA ÇIKAMAZ…

CEMAAT FENERLE BAŞA ÇIKAMAZ…
A. Metin Akpınar

AKP ile arasında çatlak oluşunca bu ülkenin derin devletinin, Ergenekon
değil, Cemaat olduğunu bilmeyen kalmadı. Elbette hala bilmiyormuş gibi
yapanlar var ama artık hepimiz onların rol yaptığını biliyoruz ve onları
alaycı bir gülümsemeyle izliyoruz.

Aslında Cemaat acayip özgüven kazandı, artık derin devlet olduklarını
saklamaya bile gerek duymuyorlar. Gülen’in AKP’ye öğütler yağdırdığı yazısı
Cemaat gazetelerinde ve internet sitelerinde yeniden yayınlandı. Ulviyet
kokan sözlerin altında söylenen özetle şudur.

“Tek başınıza size yedirmeyiz kardeşim, bu ülkeyi bizimle paylaşmak
zorundasınız.”

Ne kadar da sosyal adaletçi bir anlayış!

Cemaat’in görevli sözcüleri var. O günkü gündemle ilgili görevli olanlar
hangileriyse sürekli ekranlardalar. Cemaat’in görüşlerini anlatırken adeta
büyük bir dünyevi zevk duyduklarını suratlarındaki mayışmış ifadeden
anlıyorsunuz. Arkalarında ABD’nin güçlü desteğinin sıcaklığını hissediyorlar
sanki.

Yeni bir gündem oluşmuşsa görevlendirilmiş militanlar anında ekranlara
fırlıyorlar. Bakıyorsunuz sıcağı sıcağına telefonla NTV’ye konuşuyorlar,
sonra CNN’e çıkıyorlar. Gece de kimisini Cüneyt Özdemir’in, kimisini Ahmet
Hakan’ın programında görüyorsunuz, ya da Haber Türk’te arzı endam
ediyorlar. Dinci kanallarda zaten 7/24 hizmet veriyorlar.

Dedim ya, her birinin görev alanı önceden belirlenmiş. Konu futbolun ele
geçirilmesiyse başkası, Suriye’de mezhep savaşı çıkarmaksa başkası, hükümete
çeki düzen vermekse başkası ekranlarda… Hiç birisi bir diğerinin görev
alanıyla ilgili konuşmuyor. Acayip bir disiplin içinde çalışıyorlar. Eğer
aynı konuyla ilgili olarak görevlendirilmiş birden fazla eleman varsa, hepsi
de papağan gibi aynı şeyleri tekrarlıyorlar. Aynı tedrisattan geçtikleri,
aynı nakaratları ezberledikleri hemen belli oluyor.

Gazetelerde de durum farklı değil. Açıkça yandaş olanlar belli, ama bazıları
tarafsız bir görüntüyle hizmet vermeye çalışıyorlar. Gazetelerin
yandaşlığını ilk sayfadaki haberlerden ve özelikle manşetlerden
anlayabiliyoruz.

Çok sevdiğiniz saygı değer köşe yazarlarıyla dolu birçok gazetenin
haberlerine ve manşetlerine baktığınızda aslında o gazetelerin Cemaat’in
elinde olduğunu görürsünüz. Örnek mi istiyorsunuz? Vatan Gazetesi… Vatan’ın
okuyucusu bilinçli bir okuyucudur, tirajı o yüzden 300 binlerden 100 binin
altına düştü zaten. Bilinçli vatandaş oynanan oyunları görüyor.

Vatan’ın yazarlarını okuduğunuzda çoğunun, AKP iktidarının ABD çıkarları
için Suriye’de bir mezhep savaşını körüklemesine şiddetle karşı olduklarını
görürsünüz. Ama haberlerine, manşetlerine, internet sayfasına baktığınızda
aynı Vatan Gazetesi’nin savaş tamtamları çaldığını görürsünüz.

Taraf Gazetesi daha da beter… Cemaatçi polis, savcı ve yargıçlarla ortak
operasyonlara katılıyorlar, ortak kitap yazıyorlar. Hedefi ilk onlar
gösteriyorlar. Hatta Cemaat adına nişan alıp hedefi vuruyorlar.

Kitap dedim de, tam şike davası öncesi Cemaatçi polislerle birlikte Feneri
karalayan bir kitap çalakalem yazılmış. Çok da hızlı çalışıyorlar yani.

Kitabın haberini ilk Rasim Ozan Kütahyalı vermişti. Beyaz Tv’de yayınlanan
“Ve Gol” programında şike soruşturması hakkında emniyetçilerin yazdığı bir
kitabın yakında çıkacağını müjdelemiş, “Herkes susacak, emniyetçiler
konuşacak” demişti.

Bir de bu ülke de düşünce özgürlüğü yok derler! Aydınları bilmem ama,
emniyetçiler ne kadar da özgür…

Eskiden yandaşlar hem AKP’ci, hem Cemaat’çiydi. AKP artık tek güç benim
deyip, Cemaat de buna itiraz edip sofrada yer isterim, hem de başköşeyi
isterim diyene kadar…

Çok sayıda aydın üç maymunu oynarken, hiç ummadığım insanlar Türkiye’de olup
biteni görüyor.

Şike davasına kadar Fenerbahçe en sevmediğim kulüptü, tuttuğum takım
Beşiktaş’ın galibiyetlerinden çok Fenerbahçe’nin mağlubiyetlerine
sevinirdim. Aziz Yıldırım’ı da sırf Fenerbahçe’nin başkanı olduğu için
sevmezdim. Ancak şikeyi soruşturuyoruz kisvesi altında futbolun ele
geçirilme operasyonunda hem Fener taraftarlarının, hem yöneticilerinin, hem
de Aziz Yıldırım’ın faşist baskılara karşı gösterdiği direnç karşısında
Fenerbahçe en çok sempati duyduğum kulüp haline dönüştü. Çünkü onlar futbol
sektörünü ele geçirmek için kurulan tertibi gördüler, “bekleyelim de
görelim” demediler.

Aziz Yıldırım davanın ilk duruşmasında çok şey söylemiş ama söylediği bir
cümle var ki tüm söylediklerinin özeti gibi : “Ne şikesi kardeşim, Memleket
elden gidiyor.”

Bazı insanlar hala şunu söylüyorlar: Yargıyı rahat bırakın, bekleyelim
davanın sonucunu görelim.

Ne beklemesi kardeşim? Silivri’de bir yıldır, üç yıldır, beş yıldır
bekleyenler var. Daha ne kadar bekleyecekler belli değil? Hapiste bir gün
yatmak bile kolay şey değil. Bunlar ya çıkarları için yalan söylüyorlar, ya
da korkmuşlar.

Bazıları korkuyor ama korkmayanlar da var. Fener taraftarları mesela… Şu
slogan aslında her şeyi anlatıyor: “Cemaat Fenerle başa çıkamaz.”

A. Metin Akpınar