Neden kadın bedeni?

Neden kadın bedeni?
Müge İplikçi –

Son günlerdeki hararetli açıklamalardan sonra bu soru düştü aklıma. Soruyu sorduktan sonra da bir filmi hatırladım. İtalyan yönetmen Ettore Scola’nın bir filmini. Özel Bir gün (Una Giornata Particolare). Filmin konusu kürtaj ya da sezaryenle ilgili değil. Hatta bunlarla doğrudan hiçbir ilişkisi yok, ancak çağrıştırdıkları düşünmeye değer.

Sophia Loren ve Marcello Mastroianni’nin karşılıklı döktürdükleri 1977 yapımı eski bir filmdir Özel Bir Gün. Konusu Hitler’in Roma’yı ziyaret ettiği ve dolayısıyla ‘kankası’ Mussolini’yi ziyaret ettiği bir güne odaklanmıştır. Zaman İkinci Dünya Savaşı’dır. İkinci Dünya Savaşı sırasındaki ‘muzaffer komutan’ günleri. Hemen herkesin Hitler ve Mussolini’yi bir gurur tablosu eşliğinde çılgıncasına alkışladığı, bu deli zaferde kendine yer açmaya, yer bulmaya, yandaş ve taraftar olmaya çalıştığı günler. Ama o da ne? Arka plandaki bu şaşalı güne odaklanacağını umduğunuz kamera tam tersini yapar, herkesin büyük bir coşku, gurur ve kendinden geçerek gittiği kutlamalara katılmayan bir ev kadını ve komşusu arasında geçenleri anlatır.

Ev kadını (işte burası biraz bizim kürtaj konusuna denk düşebilir), otoriter baskı rejimlerinin kadınlardan herdaim istediği, onlara dayattığı dişi kuş-fedakar anne-vatanın temel damızlığı-eviçi kölesi rolleri altında yorgun ve tükenmiş Sophia Loren’le eşcinsel bir radyo programcısı olan Mastrioanni’nin bir günlük öyküsüdür karşımızdaki. Mastrioanni’nin canlandırdığı eşcinsel radyo programcısı, sırf bu kimliği (ve elbette içindeki vicdanın sesini dinleyen yanı) yüzünden işten atılmıştır. Bir anlamda bu tür baskıcı rejimlerde medyanın iktidar yanlısı tutumlara nasıl eğilim gösterdiğini anlatması bakımından da mükemmel bir ‘kurgu’dur film.

Öyle bir kurgu ki geçmişin baskı rejimlerindeki olup bitenleri bize yeniden hatırlatır. Nedir mi bunlar? Filmdeki gibi baskıcı rejimler ya da hemen hemen tüm faşist rejimlerde geleneksel kalıplar ve elbette buna bağlı olan cinsiyet rolleri daha da katı hale getirilir. Bu hususta sağ gösterip sol vurmaya çalışarak karar mekanizmaları devreye sokulur, ‘insanlık adına-vatan millet adına-her şey çok güzel olacak’ bahaneleriyle her türlü birey hakkı çiğnenir babam çiğnenir. Tıpkı filmde olduğu gibi bu tür rejimlerin tamamı erkek egemen bir yapı oluşturma eğilimindedir. Homofobi (eşcinselliğe duyulan nefret) had safhadadır. Kadının birey olma hakkının elinden alınması da. Kadın bedenine yönelik yaptırımlar da. Bu tür yapıların diline pelesenk ettiği vatan-millet-sakarya sözcüklerine en çok eklenen sözcükler arasında ise aile-nüfus-gelecek nesiller sözcüklerinin de olması şaşırtıcı değildir.

Nereden nereye…

Özel Bir Gün’ü hatırlarken hem bunları düşünürsünüz hem de şimdiki zamanı. Başbakan kürtaj hakkında yeni bir yasa çıkartılmasından bahsetmektedir. Bunun için ABD’de olup bitenlere de referans vermektedir. Kürtajın tamamen yasaklanmasını onaylar bir hali vardır. Mırıldanırsınız. ABD’de kadınların kürtaj hakkı konusunda verdikleri mücadeleyi de hatırlamakta mıdır acaba tüm bunları söylerken? Kürtajın yasallaşmadığı zamanlarda ne kadar çok kadının gizli ve sağlıksız koşullarda kürtaj yaptıracağını da düşünmekte midir? Madem bedenlerimizi gururla devlete armağan etmek istiyor, o halde istenmeyen gebeliklerin vebali hakkında neler planlamaktadır? Neden kadınları erkek sesiyle donanmış bir ev içine, erkek hissiyle budanmış bir rahim içine, erkek tasviriyle çizilmiş bir bedene tıkıştırmak ve onları erkek desenleriyle çizilmiş bir yazgıya mahkum etmek istemektedir?

Neden?

Bir önceki yazımda belirttiğim gibi yinelemek boynumun borcudur. Bedenimiz bizimdir. Doğurmak ya da doğurmamak hakkımızı bize bırakın.

Yatak odası kararlarının sorumlusu kim?

Yatak odası kararlarının sorumlusu kim?
Ruhat Mengi –

Sağlık Bakanı Akdağ Başbakan’ın “sezaryen ve kürtaj”la ilgili konuşmasının ertesi günü (yoksa aynı gün müydü) hastanelere “sezaryenle ilgili yaptırım geleceğini” açıkladığında bundan sonra da “kürtajla ilgili” yaptırım geleceğini yazmıştım. Ki fazla beklemedik, Başbakan dün “kürtaj yasası hazırladıklarını, bu yasayı çıkaracaklarını” söyledi. Bir süre sonra bu kararın “dini nedenlere” bağlandığını, MHP’nin de sırf bu konuda (konu din olunca yarış var ya) geri kalmamak için destek verdiğini de görürüz sanıyorum.

Bu kadar çok “kaza”nın olduğu, her yıl “damdan düşüp ölenlerin, şofbenden zehirlenenlerin” sayısının bile azalmayıp arttığı bir ülkede “çeşitli nedenlerle istenmediği halde oluşan kaza gebelikleri”nin de ne kadar çok olacağını hepimiz biliyoruz. Köylerde bile evlilik dışı ilişkilerden hamile kalanlar var. 13-14 yaşında olduğu halde yaşlı adamlara para karşılığı satılan binlerce kız var.. Bu çocukları doğurtmaya kalktıklarında “ölümle karşılaşıyor” ve bazıları ölüyorlar, gazetelerde kaç haber duyduk..

KADIN ÖLÜMÜ ARTAR!

Hükümet tüm uyarılara rağmen tecavüz cezalarını arttıracak, sayısı en ilkel ülkelerle yarışan bu “kadın ve çocuk tecavüzü” felaketini azaltacak bir çalışma yapmadı. Bilinenler dışında duyulmayan, saklanan tecavüz olayları ve hamilelikler var. Şu anda bile hastaneler kürtaj yapmayı durduğu için “merdiven altı çocuk düşürme” yöntemlerinin arttığı konusunda sivil toplum kuruluşlarından duyumlar geliyor.

Hastanelerin kürtaj yapmaması yasaya bağlanacak olursa o istenmeyen bebeklerin doğması yine önlenecek ama kadın ve “çocuk gebe”lerde ölüm oranı artacaktır. Başbakan Erdoğan eleştirilere cevap verir ve “kürtaja da, sezaryene de müdahale hakkı olduğunu, bu ülkede her meselenin sorumlusunun kendisi olduğunu” söylerken bu kez de yine (Uludere benzetmesindeki gibi) olmayacak şekilde “intihar edenlere müdahale” ile bu konuyu karşılaştırıyor. Oysa..

İNTİHARLA BİR OLUR MU?

Oysa kürtaj ile intihar arasında büyük fark var.. İntihar edecek kişi mutlaka psikolojik travma sonucu böyle bir karar verir ve bir yetişkinin hayatını kaybetmesi söz konusudur, diğerinde ise Pazartesi günü yazdığım gibi “8-10 haftalık cenin”den söz edilmektedir . Hiç kimse kürtajın iyi bir seçenek olduğunu söylemiyor ama eğer başka bir çare yoksa, örneğin “bu bebeği 9 ay karnında taşıyacak ve herkesten (babadan bile) önce onun sorumlusu olacak anne” istemiyorsa veya diyelim ki ortada “sorumluluk taşıyacak bir baba” yoksa, “çocuğun geçimi, eğitimi ve tüm bakımı da sağlanamayacaksa” kürtajı engellemek, yasak getirmek insanları çaresizliğe sürüklemenin ta kendisi değil mi?

Böyle bir baskı yapmayan ülkelerde gebeliği durdurmak için “2.5-3 aydan önce” olması kuralı konur ve karar öncelikle bebeği taşıyacak anneye bırakılır. “Vatandaşının canını kaybedeceği yönteme sapmasını” düşünmeyip “cenini düşünen” hükümet de (zaten hakkı yoktur ya) mantığa sığmaz.

2’DEN FAZLA KARARI..

Uzun süredir “3 çocuk-beş çocuk” baskısı sürüyor.. Hükümet üyeleri gittikleri her düğünde ve sık sık bunu tekrarladılar. Başbakan dün de Grup konuşmasında “Sezaryenle doğum olursa 2’den fazla olmaz. Niye 2’den fazla olmasın. Ben bu ülkede her meselenin sorumlusuyum” demiş. Türkiye’de mevcut çocuklar içinde kabus gibi yaşamlara mahkum, aile içi ve dışında “şiddete terk edilmiş” en az binlerce çocuk var.. Birçok bölgede “okula gidecek ayakkabısı, giderken yiyecek bir dilim ekmeği olmayan, anaların çöpten ekmek toplayarak bakmaya çalıştığı” çocuklar var.. O “bir deri, bir kemik kalmış analar”la yapılmış röportajlar gazetelerde de çıktı. Yoksulu çok ve nüfusu 75 milyonu bulmuş bir ülkede mevcut çocuklara ve yoksullara çözüm üretmeye kafa yormak gerekirken bu 3-5 çocuk ısrarı neden yapılıyor belli değil. Ama hangi nedeni düşünüyorlarsa düşünsünler insanların yatak odasında vereceği “sezaryenle doğum veya kürtaj” konuları bir hükümetin, hele de böyle “halihazırdaki nüfusunun binlerce ciddi ve çözülmemiş sorunu olan, karakollarında bile komiserlerin kadınlara tecavüz ettiği bir ülkede”, sorumluluğu ya da işi değildir.

Ama sonuçta her konuda olduğu gibi ortada bir tartışma, bir fikir alışverişi filan yok. “Her konunun tek sorumlusu” olduğunu söyleyen Başbakan istemişse o nasılsa yapılacak ve herkes de susup kabul edecek demektir. Son çıkan yasalardan hangisi uzmanlara sorularak tartışıldı ki en azından bu yapılsın. Ya olacak, ya olacak. Bu ülkenin kaderi demek ki!

Devletin “istenmeyen vatandaşlarını” öldürmesine “kürtaj” mı deniyor artık?

Devletin “istenmeyen vatandaşlarını” öldürmesine “kürtaj” mı deniyor artık?
Sanem Altan –

Uzun zamandır şaşırma yeteneğimi kaybettiğimi düşünüyordum doğrusu.

Gerçekten bizi hiçbir şeye şaşırmadan yaşamaya alıştırdılar bu ülkede.

Belki arada bir ‘ben hiç şaşırmıyorum bu olanlara’ diye şaşırabilirsiniz ama o da çok kısa sürer.

Sohbet ederken arkadaşıma sordum ‘ben hiç şaşırmıyorum artık, sence bu ne demek?’

Yüzünde sıkıntılı bir ifadeyle, acı haberi almış bir dost gibi ‘alışmışsın o halde, şaşırmamak alışmaktır’ dedi.

Alışılmaması gerekenlere alışmak…

Peki,bu ne demek olmalıydı?

***

Sanırım toplumca bozulmanın en büyük işareti bu.

Ülkede patlayan bombalara da şaşırmıyorsan, ölümlere, acılara, zulümlere de şaşırmıyorsan yeterince bozulmuşsun demektir.

Bir anda içimi müthiş bir öfke ve korku kapladı bunları düşününce…

Benim hayatımı kim, ne hakla bu hâle getirebilir,diye…

Kim beni hiçbir şeye şaşırmayacak kadar çarpılmışlığın bir parçası haline getirebilir, diye…

Kim bütün bir toplumu böyle sakatlayabilir, diye.

***

Önceki gün öfkeli öfkeli bir şeyler anlatırken arkadaşlarıma, içlerinden biri ‘seni şaşırtabilirim, istermisin’ dedi.

Gülümseyerek baktım.

‘Başbakanın dediklerini duydun mu’ dedi…

‘Duymamışsın belli,yoksa bugün bunları söylemezdin’ diye ekledi.

Başbakan ‘Her kürtaj bir Uludere’dir’ demiş.

İçim karıştı birden.

Gerçekten çok şaşırdım.

Çok üzüldüm…

Acıdım…

Korktum…

Kaç tane düşünce,kaç tane duygu geçti aklımdan o anda.

***

Başbakan ‘yatıyorsunuz kalkıyorsunuz Uludere diyorsunuz’ demiş basın mensuplarına.

Hiç şaşırmadım…

Hatta normal bile bulmadım, öyle normal çünkü…

Başbakan kaçtığı her konuda saldırmayı tercih eden biri.

Ama cümlenin devamını duyduğumda ürperip,şaşırdıkça, bu laflara şaşırmayacak kadar bozulmadığıma sevindim.

‘Her kürtaj Uludere’dir’ demiş Başbakan.

‘Anne karnında bir yavruyu öldürmenin doğduktan sonra öldürmekten ne farkı var soruyorum size’ demiş.

***

Bu soruyu, 34 insanı bombalayarak öldüren ve bunun sorumlularını hâlâ bulmayan bir devletin başbakanı sormamış olsa ya da bu konuyu 34 insanın ölümüyle ilgili olarak gündeme getirmemiş olsa onu dinler ve ona hak verebilirsiniz.

Ama bunu söyleyen insan, 34 kişinin ölüdürüldüğü olayda öldürenleri savunurken “aşağıdaki Ahmet mi Mehmet mi, nereden bilecekler” diyen insan.

“Ahmet mi, Mehmet mi” bilmeden öldürülmesini doğal buluyor, savunuyor da “doğmadan öldürülenlere” sahip çıkıyor.

İnsan canına, doğmadan öldürülenlere sahip çıkacak kadar önem veriyorsanız, doğmuş olanları niye öldürdünüz?

Öldürdükten sonra neden bir özür dilemediniz?

***

“İstenmeyen” çocukların hayatla bağının kesilmesidir kürtaj, 34 Kürt çocuğunun ölümüyle kürtajı hangi vicdan birbirine benzetebilir?

Devletin “istenmeyen vatandaşlarını”öldürmesine “kürtaj” mı deniyor artık?

Her kürtaj bir Dersim mi?

Her kürtaj Ermeni tehciri mi?

Büyük katliamları, soykırımları, faciaları kürtajla eşdeğer tutmak “kürtajın” fenalığını mı gösteriyor yoksa o katliamları “çocuk aldırma” düzeyine mi indirgiyor?

Başbakan ne diyor?

Başbakan ne dediğini biliyor mu?

Şaşırdım gerçekten.

Gördüğüm kadarıyla herkes şaşırdı.

Başbakan Erdoğan, bu toplumun bütün bozulmalarını, çarpılmalarını, sakatlanmalarını bir sıçrayışta aştı bu sefer, herkesi geçti.

Bununla övünebilir isterse.

Herkesten daha insafsız olmak övünülecek bir şeyse eğer.

İşadamı Prof. Dr. Güntekin Köksal’dan Başbakan’a açık mektup…

‘Ülke bölünüyor’
İşadamı Prof. Dr. Güntekin Köksal’dan Başbakan’a açık mektup

Sn. Recep Tayyip Erdoğan
T.C. Başbakanı
Başbakanlık/Ankara
Başbakan’a açık mektup

Sayın Başbakan,

Ben müsaadenizle önce kısaca kendimi tanıtayım. 77 yaşında bir işadamıyım. Devlet bursu ile Avrupa’da okudum. Maden ve petrol konularında 2 master yaptım. Yurda döndükten sonra 10 senesi Batman’da olmak üzere 17 sene TPAO’da çalıştım. 34 senedir de 1974’te kurduğum Pet Holding şirketlerini yönetiyorum. SSCB, Almanya, Rusya, Kazakistan, Azerbaycan ve Yemen’de başarılı yatırımlar yaptım. Halen Türkiye, Kuzey Irak ve Yemen’de çok değerli sahalarda petrol üretimi yatırımlarım var.

Çeşitli konularda ilklere imza atan, girişken bir müteşebbisim. Risk alırım. Memleketimi çok severim. Hiç sigortasız adam çalıştırmam, vergi kaçırmam… Çok eski ve köklü bir aileden geliyorum. Dedelerim, sadrazam, vezir, asker olarak ülkemize hizmet etmiştir. Atatürk ve devrimlerine çok bağlıyım. Atatürk olmasaydı ve bu devrimleri yapmasaydı bugün bizim dinimiz ve ismimizin de aynı kalması imkânı olmadığına inanırım. Kısacası yüzde yüz bir Atatürk çocuğuyum.

Allah’a inancım tamdır. Allah’ın dürüst, çalışkan, doğru insanların daima yanında olduğuna tecrübelerimle de inanırım. Türkiye’den kolay kolay vatan haini çıkmaz. Sizin ülkenizi sevdiğinize ve kendi stilinizde ülkemizi kalkındırmaya çalıştığınıza inanıyorum. Zeki, çalışkan ve çok karizmatik bir karaktere sahip olduğunuzu da biliyorum. Ancak ülkenin bugünkü durumunu üzülerek söyleyeyim ki hiç iyi görmüyorum. Hemen sinirlendiğinizi, kızdığınızı ve söylendiğinizi görüyorum. Medyaya sinirli, sert, kırıcı beyanatlar veriyorsunuz. Bir başbakanın her dakika sinirlenmeye hakkı yoktur. Ülke bölünüyor… Biz ve onlar diyorsunuz. Bu ne demek? Tarihimizde hiçbir başbakan halka böyle hitap etmemiştir. Kendinize hâkim olun!

Senelerce üniversitelerde hocalık yaptım. Konferanslar verdim. Hâlâ da üniversitelerde konferanslar veririm. Babanız yaşındayım. Hocayım… Bu yüzden hiçbir işadamının yapamadığı bu ikazları yapmaya hakkım var. Küçük bir vakfımızda her sene 25-30 üniversite çocuğuna burs veririz.

Sayın Başbakan!

Müsaadenizle size birtakım tavsiyelerde bulunuyorum:
Bugün çok güçlüsünüz. Ya yarın? Allah bilir!!! İnsanlar kendilerini en güçlü hissettikleri zamanlarda en büyük hataları yaparlar. Tarihte bu husus defaatla sabittir. Ancak şu atasözünü hiç unutmayın! “Böbürlenme padişahım, senden büyük Allah var” “Keskin sirke küpüne zarar verir!” Sinirlerinize hâkim olun! Bağırıp çağırıp kötü konuşmayın. İnsan kalbi sırça gibidir. Kırdığınızda tamiri imkânsızdır. Çok ağır konuşuyorsunuz. Aydınlara, medyaya, yargıya, üniversitelere değer verin, görüşün, fikirlerini alın! Onlar da bu memleketin çocukları!!! Onların fikirleri, görüşleri, bilgileri, tavsiyeleri etrafınızdaki çok kişiden daha değerli olabilir. Her güçlü kişinin etrafının “evet efendimciler”, “dalkavuklar” tarafından sarılmış olduğunu bilmeniz lazım.

Etrafınızdakilerin çoğunluğu her şeyi size soruyorlar. Her şeyi hiç kimse bilemeyeceği gibi siz de bilemezsiniz. Bilmediklerinizi açıkça söyleyin. Her hususta fikir beyan etmeyin, danışın, öğrenin. Monolog yapıyorsunuz. Diyalog yapmaya çalışın! Hayvanlar koklaşarak, insanlar konuşarak anlaşırlar. Sadece sizin gibi düşünenleri işlerin başına getirmeyin! Bugün birçok kamu müessesemizin işi bilmeyenler tarafından yönetildiğini görüyorum. Kadrolaşmayın! Sadece sempatizanlarınızı veya öyle görünenleri kadrolara yerleştirmeyin. “Hayır! Yapmıyorum!” demeyin.

Ben Ankara’da yaşıyorum. Duyuyor, kontrol ediyor ve görüyorum. Kapasitesiz, bilgisiz insanlar önce memlekete, sonra size zarar verir. ( Gercekden bu tiplerin sayısı hergun artıyor , zararı RTE nada olacak..) Diktatörleşmeyin! Milletvekillerinize dahi beyanat vermeyi yasaklamayın! Medyayla, aydınlarla, yargıyla, askerle, üniversitelerle inatlaşmayın. Sadece türban serbestliğini Anayasa’mızda değiştirmek dahi AB’ye girmemize büyük bir engel olacaktır. Laikliğe, sizin tabiriniz ile ciğerden inanın, güvenin. Laiklik dini özgürlüklerin değişmez kanunudur.

Bir hadis-i şerif diyor ki: “Cenab-ı Hak sevdiği yöneticilerin yanına açık sözlü danışmanlar nasip eder, sevmediklerine de dalkavuklar musallat eder.” Sıkça bahsettiğiniz büyük Türk düşünürü Edebali Hazretleri’nin öğütlerini bir kez daha okumanızı, içtenlikle tavsiye ediyorum.
Saygılarımla…

Prof. Dr. H. Güntekin Köksal
Pet Holding
Yönetim Kurulu Başkanı”

Son yıllarda giderek artan “Şiddet ve Vahşet Toplumu” olmak üzerine…

Yükselen yeni tür; Homo Violents…
Levent ALTAŞ

Buzul çağının başlangıcında, çağdaş insan, akıllı insan, yani Homo Sapiens ortaya çıkmaya başlamıştı. Homo Sapiens gelişti ve 5.000 yıl kadar önce insanoğlu yazıyı keşfetti. Böylece yazılı tarih başlayarak Dünya’nın bazı bölgelerinde uygarlık çiçeklendi. Ve uygarlık tarihinin başlangıç dönemlerinde Homo Sapien’lerden biri, büyük filozof Descartes ünlü sözünü söyledi “Düşünüyorum o halde varım”…

Bedenimizi, benliğimizi, çevremizi, mevcut görünen her şeyi bir an için gözlerimizi kapatıp yok sayabiliriz. Ama o sırada varlığımızı inkar edemediğimiz tek şey düşünmekte olduğumuzdur. O halde biz düşünen bir varlığız. Bu deyiş aynı zamanda bilimin, bilginin hareket noktasıydı…

Sağlıklı düşünmek
Peki düşünüyoruz ki varız ama ya sağlıklı düşünemiyorsak? Öyle ya artık günümüzde sadece düşünmek yetersiz. Sağlıklı, yaratıcı, işlevsel, eleştirel, sorgulayıcı, yol ve yöntem bulucu ve disiplinli düşünmemiz gerekiyor.

Nedir bunun yolları? Beyni eğitmek… Eğitim ve öğretim…

Okumak, kitap dostu olmak, böylesi en sağlıklı düşünen insandır. Yanlışları eksiklikleri en iyi o görür. Kitapların yaydığı aydınlık, er ya da geç düşünceye egemen olur insanı hedefe vardırır. Uygar olmak, çağdaş insan olmak, kitap okuyarak kazanılabilir…

Artık kimse gereği gibi okumuyor hatta bununla övünür olduk. Kitap okumak demode oldu küçümseniyor… Son yıllarda çok sayıda kitap basılıyor, üniversiteler, eğitim kurumları bunca insan yetiştiriyor, ama kitap satışları yarıya düştü. Okumayan bir toplum olduk. Halbuki geçmişe göre Türk yazını çok daha güçlendi, çeşitlendi. Çeviriler çoğaldı. İletişim araçları büyük olanaklar kazandırdı yazıya. Tüm dünya dillerinde yazılan sanatsal, bilimsel yapıtlar neredeyse günü gününe dilimize çevriliyor, ama okuyan nerede?

Olağandışı bir kütüphane
Geçenlerde Sunay Akın’ın izlencesine gittim. Dehşet içinde kaldığım ve hayatımda hiç unutamayacağım bir fotoğraf karesi gösterdi Sunay Akın. Siyah beyaz 2. Dünya savaşından bir görüntü. Galiba Almanya’da çekilmişti. İlk bakışta bir harabe, yıkıntı bir yapı ama yan duvarlar sağlam tavan neredeyse tamamı çökmüş yerlerde tavandan kopan büyük kereste parçaları her yer virane. Resim, üzerine bomba düşmüş bir kütüphaneyi gösteriyordu…

Her taraf berbat durumda tahmin edersiniz ama işte tüylerinizi diken diken eden bir manzara hemen gözünüze çarpıyor o yıkık kütüphanenin içinde tozlu raflarda sıra sıra kitaplar ve ayakta duran insanlar var… Kimi raflardan çektiği kitapları okuyor kimisi aklındaki bir kitabı arıyor… Uygarlık nedir sizce dendiğinde bu tek bir kare fotoğrafta gizli işte size her şeyi anlatıyordu…

Okumaktan çok görsellik artık yaşamımızın ana konusu oldu. İletişim sektörleri görsel medyayı nasıl daha çok çekici olarak kullanırım da kişileri daha çok etkilerim yarışında…

İnsanoğlunun gözün ve görmenin yaşamındaki önemine paralel, hızla bu alanda yoğunlaşan çabası, iletişim teknolojisindeki gelişmelerin merkezine de “görme, görüntü aktarma ve işleme” uğraşını yerleştirdi. Fotoğraf, sinema, televizyon ve bilgisayar hep bu uğraşın sonucunda yaşamımıza girdi. Yine bu nedenle sade bir görselliğe sahip tiyatro yaşamımızdan hızla uzaklaşmakta. Tiyatronun insanla ikili ilişki kuran, sıcak, buram buram düşünce kokan o kanlı canlı müthiş eserleri, sinemanın olağanüstü ses ve görüntü etkili filmleri karşısında ağır yenilgi almakta…

Görsellik olanca hızıyla yaşamımızda vazgeçilmez yerini alırken okuma alışkanlığı giderek gözden düşmekte…Öyle ki kendine güvenerek yarışma programlarına çıkan üniversite mezunlarının tel tel döküldükleri utanılacak durumlar hiç yadırganmıyor artık. Kendi uzmanlık alanlarından gelen aslında son derece basit soruları dakikalarca düşünerek yine de yanlış cevap veren öğretmenlere de alıştık…

Gariplikler ülkesiyiz ya mahkeme kararıyla kitap okuma cezaları veriliyor. İlk bakışta ceza bile olsa kitap okumayı sevdirici bir uygulama diye düşünülebilir. Ancak kitap okuma bir ceza mıdır? Önemli bir mükafat olmalı oysa…Hırsızlık yaptığı gerekçesiyle yargılandığı mahkeme tarafından 1 yıl süreyle ilçe kütüphanesinde kitap okuma cezasına çarptırılıyor 16 yaşında bir genç. Bir yılda tam 30 kitap okuyor ve gerçekten alışkanlık kazanıyor…Bu cezaları arttırmalı sanırım bu durumda…

İletişim uzmanlarımız; “Dünyada Tv izlemekte ABD’den sonra ikinci geliyoruz, Almanya’da bir kişi günde 24 dakika kitap okurken, bizde buna ayrılan zaman 16 sn. Bir Japon yılda 25, bir İsveçli 10 kitap okurken Türkiye’de altı kişi yılda bir kitap okuyor” diyorlar…

Görsel iletişim sektörlerinin ezici baskısı ile bizim gibi okuma alışkanlığından vazgeçilmesi durumundan kaygı duyan bir çok yazın ve düşünce adamı var…Örneğin; İtalya’nın son yüzyıldaki önemli düşünürlerinden biri olan Giovanni Sartori geçtiğimiz yıllarda “Görmenin İktidarı: Homo Videns Gören İnsan” diye bir kitap yazdı…İnsanoğlunun şimdi geldiği noktada düşünen insandan (homo sapiens) seyreden, izleyen insana (homo videns) giderek dönüştüğünü anlatıyor…Öne sürdüğüne göre; elektronik medya ile yaratılan sözde ‘gören insan’, “uyku imparatorluğu vatandaşlığı”na dönüşüyor…

Sadece seyrediyoruz ya tepki?
Gidişatın gerçekten hızla bu yönde olduğunu fark etmeye başlamadık mı henüz? Bakınız, öteden beri biliriz bakmak ile görmek arasında büyük fark vardır ve bazen ikisi arasında korkunç bir uçurum oluşur. Aksine görmediğimiz pek çok şeye de inanırız hatta öyle ki görmediğimiz halde varlıklarından hiç kuşku duymadığımız da olur…Peki ya gördüklerimiz, “gösterilen” ama gerçekliği tartışılır görüntüler ise buna ne kadar inanabiliriz?

Göz, edilgen bir yapı içinde sadece seyredip tepki de vermeyince, görüntü yalan söylemeye başlamıştır bile. İşte bu noktada “görmek inanmaktır” anlayışı büyük bir yanılgı taşır ki biz giderek yalana inanmaya başlarız… Elektronik medya ile homo videns’in imaj tüketimi arasında karşılıklı etkileşen bir ilişki mümkün değildir. Çünkü kitlesel medya, toplumda olup bitenler üzerine insanların sahip olduğu enformasyonu arttırır, ancak onların bu verileri eyleme dönüştürülmelerini de sonsuza dek yasaklar. Televizyona yanıt vermemiz olanaksızdır. Zaten bizden yanıt da isteyen yoktur. Canlı yayınlara telefonla katılımlar sizi aldatmasın.

Medyanın kamusal alanına dahil edildiğimiz çevresel yapıda istenilen davranış; gözlem, pasif katılım ve bir çeşit röntgenciliktir. BBG evi gibi gözetleme programları neden çok tuttu dersiniz? “Global köy”ün fotoğraf, televizyon, sinema, bilgisayar ve internet gibi en ışıltılı teknolojik ‘mülti-medya’ araçları, bütün hızlarıyla homo sapiens’i homo videns’e dönüştürmekte. Dünyayı, saatlerce karşısına kilitlenerek izlediği televizyondan tanıyan “ekran çocukları”ndan, görüntü sihrine dayalı propagandaların sürekli bombardımanı altında kalan yetişkinlere kadar, hepimiz bu gücün kuşatması altındayız.

Görüntünün ve görmenin doruğa ulaştığı bir yüzyılda yaşıyoruz… Toplumsal ilişkiler yoluyla bilgi üretim dönemi sona erdi Dünya’yı istediği gibi seyrettiren; insanları istediği gibi düşündürmeye bence giderek düşündürtmemeye sadece izlettirmeye egemen oluyor…Özellikle çocuklar Tv karşısında etkileşime açık en hassas grubu oluşturmakta. Çocukların Tv mesajlarına açıklığının bir tehlikesi de çocukların gördüklerini “gerçeklik” olarak algılamaları, Tv’de gördükleri her şeyin “olabilirliğine” inanmalarıdır. “Tv Dünyası” ile “gerçek dünya” tabi ki birbirinin aynı değildir. Tv doğası gereği gerçek dünyayı, çarpıtır yeniden kurgular ve aslına sadık kalmadan yansıtır.

Gerçek dünyayı ilgi çekici seyirlik malzeme haline getirmek zorundadır. Her gün yinelenen bu görüntülerle de kalıcı, uzun süreli bir dünya algılaması, çarpık bir sosyal gerçeklik yaratır. Yavaş yavaş gerçekleşen, birikim sonucu oluşan bir süreçtir bu. İnsanların Tv izleme miktarına bağlı olarak da bir çok kişi sunulan bu gerçekliği “gerçek” dünya olarak tanımlamaktadır…

Hepimiz; dağdaki çobandan kentteki teknokratına kadar hızlı yoğun ve değişken bir multi-medya ağının içinde olduğumuzun farkındayız. Kaçışımız yok…Bu yoğun sağanak aynı zamanda bizleri birer birer homo videns’e dönüştürdü…

İnternet, Tv, bilgisayar, sanal alem gibi çok yönlü, ancak yaşamımızı sadece izlemek edimine indirgeyerek, bizleri metamorfoza, başkalaşıma uğratan bir süreç içindeyiz. Amaçsızlığa, anlamsızlığa sürüklenmekte; boşa vakit harcamakta, insan ilişkilerimizi zayıflatmakta, içimizi boşaltmaktayız adeta… Çıldırasıya seyreden, izleyen insan; az düşünen hayal gücünün yaratıcılığından arınmış duygusal bakımdan uçlarda yaşayan otomat…

İzlerken rahatlıyoruz ama daha sonra bir tatminsizlik, mutsuzluk duygusu esir alıyor bizi. Bu önlenemez gelişme, bizleri sadece zamanı tüketmeye yönelik olan anlamsız bir yaşam içinde boğulmaya yönlendirirken aynı zamanda değiştiğimizi dönüştüğümüzü yüzümüze haykırmakta…

Neden bozguncuyuz?
İnsanoğlu beyninin içinde yaşayan iki kutuplu bir varlık hem yapıcı hem yıkıcı enerjiler taşımakta. Biyologlar insanoğlunun barbarlığını, beynin altında yer alan “beyin sapı” denilen bölgedeki sürüngenlik döneminden taşıdığımız genetik izlere bağlamakta…Negatif ve yıkıcı dürtülerimizin kaynağı burada.

Homo sapiens’den günümüze yıkıcı enerjileri bir türlü dizginleyip kontrol altına alamadık… Görünen o ki Homo videns’e geçişimiz çağımızın multi teknolojik getirileri yanı sıra varlığımızdaki yıkıcı enerjileri kışkırtmakta. Pek çok insanın, karmaşık, anarşik, yaratıcı ve özgürlükçü yapısıyla kendine göre bir şeyler bulurken bilinçaltı dürtüleri kamaşmakta.

Giderek emir komuta altına giren bir bilim, bütün bir gezegenin üzerine ağ kurmuş “tele-gözetim ve denetim” seks, kültür, reklam ve sanat bahaneli içi boş yayınlar, iletişim teknolojileriyle kültürün baskın öğesi haline gelen izlenebilme- izlettirebilme ve bunları seyrederek cahilliğe mahkum olduğunu fark edemeyen homo videns…

Gelişmelerin yan ürünü düş gücümüz kanatlanırken kışkırtılan bozguncu enerjimizle başka bir çeşit kimliğimizin tohumlarını atmaya başladık. Teknolojiden ticarete, siyasetten eğitime dek geniş bir alanda gerçekle hayal arasındaki çizgi kalkmakta insan konuştuğunu ve düşündüğünü ayırt edememekte homo videns bilincini kaybetmekte adım adım homo violents’e dönüşmekte artık…

Yani şiddet kullanan insana. Şiddet, Latince violentia’dan gelmektedir. Violentia, şiddet, sert ya da acımasız kişilik, güç demektir. Violare fiili ise şiddet kullanarak davranmak, değer bilmemek ve kurallara karşı gelmek anlamını da taşımaktadır.

Çağımızda homo vilolents türü gittikçe artmakta ve gelecekte daha da artacağa benzer… Yanı sıra bu vahşi, sert ve acımasız değişiminden, teknolojik sanal ağdan, etkilenmeme mücadelesi veren, korunmasız; beyin sapındaki ilkel sürüngen içgüdülerini, gelişmiş beyin yapısındaki bilgiyle, kültürle ve inançla aşmaya çaba gösteren homo sapiens (akıllı insanlar) giderek azalsa da çok şükür ki hala var…

Hangi köşesinden her an nasıl bir belanın geleceğini bilmeden yaşadığımız bu Dünyada insanlar durmadan birbirini öldürürken, savaşlarda kitle imha silahları ateşlenirken, çoluk çocuk bakılmaksızın bombalar rasgele patlatılırken, küresel terörizm almış başını giderken, o giderek azalan akıllı insan türü, siyasetten bilime endüstriden güvenliğe toplumların yönetim erkini eline alabilecek mi dersiniz? Göstergeler kötümser ama umutlar kırılmamalı, inşallah demekten başka yapacak şeyler de var…

Alabildiğine şiddet daha çok silahlanma!
İnsanoğlu tarih boyunca yüzlerce irili ufaklı toplumlar arası savaşlar, iç savaşlar ve iki büyük Dünya savaşı gördü. Bu demektir ki “şiddet seven insan” türü zaman zaman da olsa yönetimlerde, güç odaklarında hep vardı…

Bilim ve teknolojinin yükselen değerleri, toplumsal barış ve hoşgörü, ekonomik yeterlilik, adaleti toplumlara yaygınlaştırma çabaları, uygarlaşmayla birlikte geçici olarak bu türü etkisizleştirdi, uykuya yatırdı…

Çağımız bu türün yattığı çirkin uykusundan uyanma, kendinden olanları çoğaltma ve kana susamışlığını, şiddet özlemini tatmin etme isteklerinin nefret kampanalarını çalmakta… Toplumlar silahsızlanma yarışına değil birbirine üstün gelecek konvansiyonel ve nükleer silahlanma yarışındalar… Ülkeler, toplumlar, insanlar, herkes neden silahlanıyor ki?

Türkiye’de yılda ortalama 3 bin kişi bireysel silahlarla hayatını kaybediyor. Ülkede güvenlik güçlerindekiler hariç ruhsatlı ve ruhsatsız silah 7 milyondan fazla. Yani, 9 kişiden biri silahlı. Görünüşte silahlanma nedeni: toplumda adam yerine konma isteği, mesleksiz yığınların çokça olduğu yörelerde silah sahibi olmak, üstün olmanın, kazanmanın simgesi.

Oysa şiddetin en uç noktası silah; yaşama içgüdüsü zarar vermeye kurgulu, kendini, doğayı ve insanları sevmeyen, şiddetperver, topluma ve kendine güvensiz, üretemeyen, beyni gelişmemiş, gerçeklik duygusu kaybolmuş, homo violents’in olmazsa olmazlarından…

Geçtiğimiz senelerde ABD’de Michigan Üniversitesi’nde bir araştırma yapılmış, çocukluklarında şiddet içeren dizi ve çizgi filmleri izleyen erkeklerin % 20’sinin bir tartışma anında eşlerini itip kaktıkları, kadınların % 20’sinin eşlerinin başına bir cisim attıkları belirlenmiş…Ne ilginç değil mi? Homo videns’in homo violents’e dönüşmesi kolay gözüküyor…

Şiddete eğilim çocukluktan
Ya oyuncak olarak silah hediye ettiğimiz her çocuğa aynı zamanda ürkütücü bir geleceğe hazırlanması gerektiğini öğrettiğimizin farkında mıyız? Silahtan oyuncak olmamalı, silahın oyuncak olarak kullanılması çocuklara zarar vermekte…

Oyuncak silahlar saldırganlıkla doğrudan ilişkili, daha sonra gerçek silaha sahip olma isteği yaratıyor. Oyuncak silahlarla oyun oynamak tümüyle kırılmalı, tıpkı Japonya ve Güney Kore’de olduğu gibi, ülkemizde de yasaklanmalı. Çocuklar; homo violents dürtüleri geliştirmeye yardımcı olmayan, oyuncaklarla oynamalı, yaratıcı ve üretici, insan olmanın onurunu yaşatacak oyuncaklarla…

Velilere, ebeveynlere, aileye ve öğretmenlere büyük görev düşmekte. Evde, çevrede ve toplumda yaygın olarak gözlenen silah kullanımı ve çizgi filmlerdeki dövüş ve şiddet; çocukları, şiddeti taklit etmeye, şiddete hoşgörülü ve duyarsız bakmaya itiyor… Böyle bir ortamda “savaşa hayır” diye haykıran seslerimiz komik kaçmakta…

Oyuncak silah üreten firmaların, kar amacıyla hasta ruhlar yaratmaya hakkı yok. Geçenlerde Çanakkale Emniyeti’nin oyuncak tabancalarını teslim eden! çocuklara okuma/boyama kitabı ve renkli kalem verme girişimi kutlanmaya değerdi bu gibi uygulamalar arttırılmalı…

Kan dökülmeyen, şiddetin olmadığı tek bir gün yok, silahtan dolayı 1 kişinin öldüğü her dakika, 15 yeni silah üretiliyor. Bireysel silahlanmanın önüne geçilmesinde, en büyük görev siyasilerde. Silah ruhsatı için milyarlarca liralık harç almak, kişisel silahlanmayı engelleyici midir? Yoksa vergi toplama anlamında konulan ve bu nedenle silahlanmaya engeli düşündürmeyecek ciddi bir kaynak mıdır? Her geçen sene silahlı sayısı arttığına göre varın siz anlayın gerisini…

Medyaya da görevler düşmekte izlenme oranı kaygısıyla, kavgacı, şiddet içeren ve silahlı programlara devam eden medya, toplumsal sorumluluğunu göz ardı ediyor. Geçtiğimiz yıllarda ABD’de on bin saatlik Tv programlarından yapılan araştırma sonuçları çarpıcı; yayınlar %60 oranında şiddet içeriyor ve işleniş itibariyle de şiddete özendirici vasıfta. Şiddet sahnelerinin %50’sinde gerçek yaşamda gerçekleştiğinde ölümle sonuçlanabilecek yöntemler kullanılıyor. İşin ilginci bu yayınların %95’inde şiddetin bir çözüm olmayacağı vurgulanmıyor yani homo violents dürtüler pohpohlanmakta…

Okul öncesi ve sırasındaki araştırma sonuçları daha da berbat; günde iki saat çizgi film seyreden çocuk yılda toplam on bin şiddet içeren sahne seyretmiş oluyor. Gerçekle hayali ayıramayan okul öncesi çocukların en büyük sorunu ‘şiddet’ içeren sahneleri yaşam için “gerekli” sanmaları. Çoğu çocukların “şiddet duyguları gelişkin” diyor psikiyatrlar…

Bu durum önceleri çocuğun bir sanal kahramanı taklit etmesi, arkadaşlarıyla ‘dövüşçülük’ oynaması şeklinde başlıyor. Evde Tv veya bilgisayar ekranı karşısında büyülenmiş gibi oturan çocuk, okula gittiğinde ders dinleyemiyor… Enerji dolu başlıyor taşkınlığa…Dikkatini toplayamıyor, yerinde duramıyor, sabırsızlanıyor, arkadaşlarıyla itişiyor.

Ancak okuldaki başarının düşmesi, arkadaşlarına olmadık zamanlarda vurmak, yetişkinlerle sinirli ve itici konuşmalar, sık görülen kabuslar, sağlıksız besin tüketiminin artması, sigara ve/veya içki, uyuşturucu içme gibi alışkanlıklar da yukarıdaki bulgulara eşlik ederse o zaman durum karmaşıklaşıyor. Bir doktorun yardımına gereksinim doğabiliyor…

Geçtiğimiz yıllarda Amerikan Gıda ve ilaç Dairesi FDA, ünlü depresyon giderici Prozac’ı çocukların da kullanabilmesini onayladı. Prozac’ın çocuklar içini sayılan Ritalin’in üretimi son 8 yılda 7 kat artmış. İngiltere’de ilaç kullanan çocuk sayısı ise son 6 yılda 12 katına çıkmış. Bizde de ilköğretime kadar inen şiddet olayları önemli bir sinyal değil mi? Dikkatinizi çekmiyor mu? Çoğu öğrenciler eli bıçaklı hatta tabancalı. Katil öğrenciler artmakta…Çok üzücü ama sorun sadece öğrencide değil…

Yanlış eğitim veren, onları yönlendiremeyen, hiç ilgilenmeyen ailelerde ve aile içi şiddette…Para ve kardan başka bir düşüncesi olmayıp şiddeti körükleyen görsel medya endüstrisinde… Okulda şiddete başvurarak eğiteceğini sanan öğretmenlerde… Askerlikte erlerin suratında patlayan çavuş tokadında… Silahı üstünlük zanneden öven kültürde… Bellerinde tabancalarla dolaşarak orada burada ateş eden siyasilerde… Silah edinmeyi kolaylaştıran adeta teşvik eden sonuçta mafyözlükle başa çıkamayıp kanıksayan sistemde… Böylece her toplumsal kesimde ve her düzeyde şiddet kültürü sorun çözme yolu haline gelmekte…

Uzun yıllar bir çok ülkede değişim ve gelişim adı altında empoze edilen yanlış politikalar, gelir dağılımı dengesizliği, açlığın artmasına karşılık hesapsız para harcayan insanlar, Tv, Görsel medya ve dijital endüstri ile konunun perçinlenmesi sonucu homo violents tür tırmanışta…

Bu iletişimsizliğin tedavisi şimdilik yok gibi, şiddet bir sonuç, güçlü olma, şiddet kullanma ve silahlanma olgusunun altında bu yatmakta…Homo violents türün artmasının önü kesilmezse Dünyanın geleceği en azından kısa vadede aydınlık gözükmüyor…

Haziran, 2006

Hayata, kendim olarak başladığım yaştayım…

Hayata, kendim olarak başladığım yaştayım…
Sanem Altan –

İşte sonunda bu da oldu.

Çetin Altan’ın “Daha dün kırk diyorduk, bugün kırk bir diyoruz, freni koptu meretin” diye yazdığı yaşa geldim.

O fren hiç kopmaz zannediyor insan gençken, daha doğrusu başkalarına kopar da sana kopmaz gibi geliyor.

İnsan gençken,yaşlıların yaşlı doğduğuna inanıyor.

Anneler, babalar, dedeler, halalar,“anne, baba, dede, hala” olarak doğar sanıyor.

İnsan ancak geçliğinin bittiği yaşa gelince anlıyor bir zamanlar annelerin de genç, babaların da çocuk, dedelerin de bebek olduğunu.

Bugün kırk yaşımı bitiriyorum…

Gerçekten gençliğin bittiği yaşa geldim…

Freni benim için de kopuyormuş bu meretin.

***

Geçmişi düşünüyor insan kırkını bitirirken…

Neler oldu bu koca kırk yılda diye.

Koca kırk yıl…

Tuhaf bir bilme isteği uyandırıyor insanda…

Her şey güzel oldu mu, her şey iyi oldu mu, gerçekten yaşadım mı?

Önce biraz telaşlanıyorsun ama sonra anlıyorsun bu sorunun hiçbir yaşta gerçek bir cevabının olmadığını.

Anneannelerin radyo dinlerken çıkan şarkılarda kimselere çaktırmadan iç çektikleri, uzaklara daldıkları, eğer bir dinleyen varsa ‘ben de gençtim’ diye anlatmaya çalıştıkları anlar vardır…

Gençlerin hiç aldırmadığı…

O yolun başına geldim artık ben de.

Yavaş yavaş gençlerin bizim de genç olduğumuzu unutacağı yaşlara yaklaşıyorum.

Bunu düşününce gülümsüyorum.

Babamla dedem aklıma geliyor.

‘Dur yardım edeyim’ denmesinden nasıl hoşlanmadıklarını ve bundan hoşlanmadıkça nasıl hiç ‘yaşlanmadıklarını’ anlıyorum.

Ben de daha şimdiden gençlerin beni yaşlı görme fikrinden hoşlanmıyorum doğrusu.

Yaşlanmak güzel ama yaşlı görülmek gerçekten sıkıcı olmalı diye hissediyorum.

Bugün kırkımı bitiriyorum.

Kırklar bir kadın için en güzel yaşlar diyorlar.

Bunun doğru olmasını diliyorum.

İnsan kırklara yaklaşınca gözünün önündeki duman kalkıyor sanki…

Yeşil daha yeşil, mavi daha mavi, hayat daha hayat, aşk daha fazla aşk oluyor.

Gençken insan genç olmaktan mutlu olmuyor…

Ama kırklarına gelince seviyor insan kırk olmayı.

Büyümenin en güzel tarafı da bu zaten, artık gençliğinde olduğu kadar huzursuz olmuyor insan.

Bir sürü eksiğiyle güzel bir kırk yaş başlangıcı yaşıyorum.

***

Kendimi keşfediyorum…

Nasıl hassas bir kadın olduğumu ama koca bir gençliği nasıl güçlü, mükemmel ve babamın beğeneceği bir kadın olmak için geçirdiğimi fark ediyorum.

Hassasiyeti zayıflık zannetmekle nasıl bir hata yaptığımı görüyorum.

Hassasiyetimle güçlü bir kadın olduğumu kırkların başında öğreniyorum ancak.

Gençken üzüldüklerime gülüyorum şimdilerde…

Gençken güldüklerim ise sızlatıyor içimi düşündükçe.

Hala korkuyorum ama korkunun da korkak bir şey olduğunu görerek…

En hızlı, korkmaktan vazgeçiyor insan kırklarına gelince.

***

İnsanın kendi gibi olma özgürlüğü kırk yaş.

Bana öyle geliyor ki hayata kendim olarak başladığım yaştayım.

Bugün kırk yaşımı bitiriyorum.

Aklımda o yazmayı çok istediğim romanın kahramanı, yanımda beş yaşında büyümesini heyecanla izlediğim Leyla, önümde freni kopmuş bir hayat duruyor.

Sadece şükrediyorum…

Annemi anladığım yaştayım şimdi.

Geçmişle dövüşmek…

Geçmişle dövüşmek

Zülfü Livaneli –

Afrika’dan ABD‘ye insanlık dışı koşullarda, gemi ambarlarında zincirlenerek götürülen milyonlarca siyah derili, yüzlerce yıl boyunca en ağır işkencelerle öldürüldü.

Hiçbir suçu olmayan köleler bile yakıldı, asıldı, ölene kadar kırbaçlandı, toplu kıyımlarda can verdi.

Ku Klux Klan gibi örgütler, beyaz kukuletalarıyla, kara derililerin meşale gibi yakıldığı korkunç şölenler düzenlediler.

Bugün sayısı tam olarak bilinmemekle birlikte, bu zulümlerle öldürülen Afrikalı sayısı milyonlarla ölçülüyor.

Bunu kim yaptı?

ABD hükümetleri. Yani George Washington, Thomas Jefferson gibi ‘kurucu babalar’ın oluşturduğu devlet.

***

Yıllar geçti. O köle ailelerden birinin karaderili torunu ABD’ye başkan oldu.

Washington’da yapılan törende Amerikan Anayasası üstüne yemin etti ve bugüne kadar ağzından geçmişe dair ya da Amerika’nın kuruluşunu eleştiren tek bir cümle çıkmadı.

Hiç kimse geçmişten intikam almaya kalkmadı.

Barack Obama çıkıp “Ey atalarımızı asıp kesenler, ağaç dallarında sallandıranlar, meşale gibi yakanlar, milyonlarca kara deriliyi işkenceyle öldürenler, sizi mahvedeceğiz” diye haykırmadı.

Biri çıkıp da elinde çekiçle George Washington heykeline saldırmadı.

***

Ama Türkiye’de bir geçmişle hesaplaşma ve intikam söylemi başlatıldı.

Oysa bu cumhuriyette Kürtler ve Aleviler dışında kimseye kitle halinde şiddet uygulanmadı. Camiler hep açıktı, aileler hep ibadet ediyordu. Hepimiz radyolarda naklen yayınlanan Mevlit’lerle büyüdük. Ramazanlarda oruç tutuldu, sahurlara kalkıldı, hacca gidildi ve bu ziyareti yapanlar “Hacı amca,” “Hacı teyze” diye toplumda saygı gördü.

Şimdi öyle bir hava yaratılıyor ki; duyan Türkiye’de dinin yasaklandığını, dindarlara zulmedildiğini sanır.

Hepimiz bu ülkede yaşadık. Dini inançları güçlü ailelerde yetiştik.

1000 yıldır Müslüman olan Türkleri, yeni baştan Müslüman yapma gayretleri neden?

***

Sovyetler Birliği’nde din gerçekten baskı altına alınmış, kiliseler kapatılmıştı.

Rejim değişince yıllardır kapalı olan Zagorsk kilisesinde yapılan ilk ayine davet edilmiştim. Herkes ağlıyordu.

Bu olayı daha iyi anlamak için, bütün camilerin kapatıldığı bir Türkiye’de yıllar sonra Süleymaniye’de kılınan ilk cuma namazı gibi bir tablo getirin gözünüzün önüne.

Ve elinizi vicdanınıza koyarak söyleyin: Türkiye’de hiç böyle bir şey yaşandı mı?

Afgan Kralı Emanullah Han’a “Kadınların örtülerine, giyimlerine karışma” öğüdünü veren bizzat Mustafa Kemal değil mi?

Geçmişin eleştirilecek yanlarını hep beraber eleştirelim ama bu “intikam” söylemi nereden çıktı?

Ömrü boyunca bu ülke için cephelerde çarpışmış, kurtuluş savaşı vermiş, ‘Gazi’lik mertebesine yükselmiş olanlara karşı “cihat” açmanın ne anlamı var?

Bir ülkede erkekler değil esas kadınlar susmuşsa gidiş hayırlı değildir…

Bu ülkenin kadınları nerede?
Dilek Önder –

Hadi erkekleri geçtim…

Bu ülkenin kadınları nerede?

Kız çocuklarına liselerde evlenme izni çıkıyor, haberiniz var mı?

Şaka yapmıştım; oldu olacak kreş de açın diye… Meğer gerçekten de taslaklarında varmış. Liselere emzirme odası ve kreş açılacakmış!

Ben emzirme odasını düşünememiştim, pardon!

Onlar düşünmüşler.

Benim yerime de, sizin yerinize de düşünmüşler…

Ve yine sormadan, danışmadan, ortak bir kanaate varmadan…

Hazırlamışlar.

Peki bu ülkenin kadınları nerede?

Yoksa yönetmeliğin yürürlüğe girmesini mi bekliyorsunuz?

Bakan gibi; yönetmeliğin içeriğine değil de, henüz kabul edilmeden basına sızmasına mı taktınız!

“Çıksın da, öyle bakarız!” mı

diyorsunuz?

Şimdi bunun ne kadar vahim bir durum olduğunu

anlatmayacağım.

Bildiğinize inanıyorum.

Ama…

Bunu anlayanlara, anladığını umduklarıma bir sorum var:

Neredesiniz?

Üstelik hiçbir ayrım yapmadan herkese soruyorum, çünkü biliyorum ki hepimiz rahatsızız. AKP’li ya da AKP’siz bütün kadınlar…

O halde…

Başta,

Fatma Şahin‘e…

Sonra…

AKP’li kadın milletvekillerine…

Diğer partilerin bütün kadın vekillerine…

Kadın Dernekleri Federasyonu’na…

Uçan Süpürge‘ye…

KADER‘e…

Çağdaş Yaşamı Destekleme Derneği‘ne…

AKP Kadın Kolları‘na…

Kadının Statüsünü Geliştirme Genel Müdürlüğü‘ne…

Aydın platformlarına…

Çağdaş Eğitim Vakfı’na…

Feminist İslamcılara…

Eğitim Sendikalarına…

Haydi Kızlar Okula kampanyasına…

UNICEF’e…

TÜSİAD’a…

İş kadınlarına…

Hayrünnisa Gül’e…

Emine Erdoğan’a…

Bütün kadın gazeteci yazarlara…

Hükümeti beğenen veya beğenmeyen,

Kadın olan herkese soruyorum:

Niye susuyorsunuz?

Bu durumdan rahatsız değil misiniz?

Hadi erkekleri geçtim…

Bu ülkenin kadınları nerede?

Neredesiniz?

Artık her vatandaş bir gazeteci…

Artık her vatandaş bir gazeteci

Ruşen Çakır –

Geleneksel medyanın has bir evladı olarak “sosyal medya” adı verilen yeni olgunun bariz hakimiyetini kabul etmemek için epey direndiğimi itiraf etmeliyim. Ancak son genel seçimlerin arifesinde bizzat yaşadığım bir olay nedeniyle artık kaçacak daha fazla yerim kalmadığını kabullenmek zorunda kaldım.

AKP lideri Erdoğan’ın genel seçimler öncesi son olarak katıldığı Ağrı’dan yapmış olduğumuz NTV canlı yayını kastediyorum. Özellikle de Hopa’da bir protesto gösterisinde hayatını kaybeden akrabam emekli öğretmen Metin Lokumcu konusundaki tartışmayı.

Yayının ardından Başbakan Erdoğan, eşi, kızı ve danışmanlarıyla bir müddet sohbet ettik. Onlar gittikten sonra bilgisayarın başına geçince, yayın sırasında bir refleks olarak kurmuş olduğum “Ama öldü efendim” cümlesinin benden bağımsız bir şekilde alıp başını gitmiş olduğunu şaşkınlıkla fark ettim. Kuşkusuz olayın özünde geleneksel medya, yani bir haber kanalında yapılan bir canlı yayın vardı. Ama bir cümlenin o kadar kısa süre içinde yayılmasını ancak “sosyal medya” adı verilen yeni mecra sağlayabilirdi.

Fırsat ve riskler

“Ama öldü efendim” meselesini şimdilik noktalayıp “sosyal medya” ile gazetecilik ilişkisi üzerine bir şeyler söylemek istiyorum. Öncelikle bir meslek olarak gazeteciliğin can çekiştiğini vurgulamak lazım. Sadece Türkiye’ye özgü olmayan bu durumun içiçe geçmiş sayısız nedeni var. Akla ilk olarak medya sahipleri ile siyasi iktidarlar arasındaki ilişkiler, sansür, otosansür gibi konular geliyor doğal olarak. Ardından yeni iletişim teknolojileriyle birlikte haber ve yoruma daha hızlı, daha çabuk ve daha özgür bir şekilde ulaşılabilmesinin geleneksel medyayı hayli zorladığını kabul etmeliyiz.

Yeni medya ortamının en olumlu yönlerinden biri, vatandaşın bundan böyle haber ve yorumun sadece tüketicisi olmaktan çıkmasıdır. Şöyle ki internete erişme imkanı olan herkes herhangi bir konuyu haberleştirme, bunların görsel malzemelerini başkalarının paylaşımına sunma, akan haberleri yorumlama ve süren tartışmalara aktif olarak katılma imkanına sahip.

Vatandaşın haber-yorum ağına aktif olarak katılır olması olumlu olmakla birlikte haberin deformasyonuna, buna bağlı olarak dezenformasyon, manipülasyon gibi risklere de son derece elverişli bir zemin hazırlıyor. Öncelikle gazeteciliğin temelini oluşturan (son dönemde ülkemizde yaşananlara bakılırsa “oluşturması gereken” demek daha doğru olabilir) haberi kaynağından doğrulatmak, haberi birden fazla kaynaktan kontrol etmek, haberin olabildiğince tüm unsurlarını kullanmak gibi ilkeler sosyal medya ortamında kolaylıkla berhava olabiliyor. Bu arada geleneksel medyanın da, sosyal medyaya ayak uydurma telaşıyla eskisi kadar titiz ve dikkatli davran(a)madığını gözlüyoruz.

Vatandaş denetimi

Devletlerin, hatta ekonomik güç sahiplerinin sosyal medyayı denetleme imkanları hayli geniş. Buna karşılık sivil toplumun bu konuda eli kolu büyük ölçüde bağlı. Örneğin her türden ırkçı, ayrımcı, kışkırtıcı haber görünümlü manipülasyonlar ve görüşler sosyal medya üzerinden hızla ve geniş bir şekilde yayılıyor. Bu konuda ülkemizden bir çırpıda sayısız örnek verebiliriz. İşin acısı, özellikle ırkçı-ayrımcı kişilerin kimliklerini bile gizlemeye ihtiyaç duymuyor olmaları hatta bu sayede daha da popüler oluyorlar.

Sosyal medya konusunu daha çok konuşuruz, konuşmaya, tartışmaya mecburuz. Şimdilik son olarak şunu vurgulayalım: Son dönemde işlerini kaybeden çok sayıda meslektaşımızdan bir bölümü pes etmeyip sosyal medyada mesleklerini sürdürmeye çalışıyor. Onların bu çabalarını desteklememiz ve kendilerini tebrik etmemiz gerekiyor. Şu aşamada sosyal medya üzerinden geçimlerimi sağlamaları mümkün olmayabilir ama çok geçmeden o noktaya da ulaşacağımız kesin.

Bunu kız çocuklarımıza neden yapıyorsunuz?

Lisede evlenme…
Dilek Önder –

Şimdi size iki kamu spotunu hatırlatacağım:

“Sevgili vatandaşlarım,
Çocuklarımız bizim en büyük servetimizdir. Bu serveti daha kıymetli hâle getirmek için onların eğitimine çok dikkat etmeli ve çok iyi eğitim vermeliyiz.
Özellikle de kız çocuklarının eğitimine daha çok önem vermeliyiz. İnanıyorum ki, 2013 yılına geldiğimizde nüfusumuzun yüzde 100’ü okuyan ve tamamı üreten bir nesle sahip olacağız.”
Hatırladınız değil mi?
Cumhurbaşkanımızın kamu spotu…

İkincisi de Başbakanımızın:

“Değerli Veliler,
Kız çocuklarımız okusunlar, eğitim haklarından mahrum kalmasınlar. Okuyup meslek sahibi olsunlar.
Anne-babalar kızlarıyla, kızlar da anne-babalarıyla gurur duysunlar. Evlatlarımız kıymetimiz, okumaları geleceğimizdir.”
Bu iki spot da, özellikle kız çocukların okuması için yürütelen kampanyadan…
Biliyorsunuz…
Hâlâ televizyonlarda dönüyor.
Onlar her gün televizyonlarda bunları söylerken…
Bir yandan da aynı konuda bir yönetmelik taslağı hazırlanıyor. Bizim gazetede Kıvanç El‘in haberinde okumuşsunuzdur:
Mevcut yönetmelikte bulunan, “Öğrenci iken evlenenlerin kayıtları silinerek okulla ilişkileri kesilir” maddesi, yeni düzenlemede yok.
Kaldırılmış!

Yani lisede okuyan kız çocuklarına “evlenme izni” veriyorlar.
Daha doğrusu “evlendirilme” izni…
E, o zaman en büyük servetimizden kız olanları nasıl okuyacak?
Sabah okula gidecek, eve gelip yemek yapacak, ortalık toplayacak, çamaşır, ütü falan… Akşam kocasını eğleyecek, sonra oturup ders çalışacak!
Kocası da, o yaşta kızla evlenmiş kocası da ona ders çalıştıracak!
Çalışamazsa, öğretmenine nedenini anlatır artık!
“Kayınvalidemler geldi de…”
Lisedeki kız yapacak bütün bunları…
Daha oyun çağında!

Yaşıtlarıyla ilişkileri de cabası…
Hayatı nerede, nereden anlamaya başladığı da!
Ne üretecek?
Çocuk!
Düşünsenize, lisede hamile kızlar!
Oldu olacak, liselere kreş de açılsın. Hani çocukları olursa! Oraya bırakırlar!!!
Anne-babalar kız çocuklarıyla nasıl gurur duyacak?
Peki ya o kız çocuğu anne-babasıyla nasıl gurur duyacak?

“Babacığım iyi ki beni 15 yaşında evlendirdin, seninle gurur duyuyorum” mu diyecek?
Yoksa…
Daha da önemlisi, 14-17 yaş arasında kız çocukların…
“Çocuk”ların zorla evlendirilmeleri acıklı değil mi?

Onlara yazık değil mi?
Hani okulda yoklama yapan öğretmene, o sırada evlendirildiği için “burada” diyemeyen kız çocuğu vardı ya…
Biz o spotu izlediğimizde hüzünlenirken siz seviniyor muydunuz?
Liseli kızlara evlenme izni…
Aslında tam tersi için uğraşmıyor muyduk?

Bunu neden yapıyorsunuz?
Kız çocuklarının önünü neden kesiyorsunuz?
Neden?

http://www.gundemde.com
http://twitter.com/gundemde
http://facebook.com/gundemde
http://gundemde@yahoogroups.com
http://gundemde-subscribe@yahoogroups.com