İleri demokrasi ülkesi…

İleri demokrasi ülkesi
Müge İplikçi –

Bir ülke var. Adını biliyorsunuz. Son yıllarda alıp başını gittiği söyleniyor. Alıp başını gittiği yer talan mekanizmalarının boy gösterdiği hayli meçhul bir yer olsa da kimileri ona ısrarla ileri demokrasi ülkesi deyip duruyor.

Hemen belirteyim ben bu ileri demokrasi lafından hiçbir şey anlamayanlardanım. Dolayısıyla ‘ama ama ama’ diye veryansın edenlere ‘niye niye niye’ diye soracak bir sürü sorum var.

Şimdi bu ileri demokrasi ülkesinde önümüzdeki hafta, ne kadar (sahi ne kadar?) ileri bir demokrasiyle soluk alıp veren bir ülke olduğumuzu kanıtlayacak yeni bir sayfa açılıyor.

Prof. Dr. Büşra Ersanlı’nın duruşması. Hocamız 8 ay süren tutukluluğunun sonrasında, 2 Temmuz’da KCK İstanbul Ana Davası kapsamında Silivri’de yargılanmaya başlayacak.

Son derece nahoş bir sürecin kilitlendiği bir nokta burası. Neden derseniz sadece işini yapan, işini yaparken bilimin yaşamla kuracağı devinimi esas alan, uluslararası akademik çevrelerde tanınan saygın bir öğretim üyesini aylardır içerde tutuyorsunuz. Buna kılıf, gerekçe olarak gösterdiğiniz hususlarsa gerçekten ileri bir demokrasi ülkesine yakışmayacak, uymayacak, bu anlayışa bol gelecek nedenler. Yasal bir siyasal partide, partinin Anayasa Komisyonu’nda ve Siyaset Akademileri’nde yer almak…Aylardır içerde tuttuğunuz gerçek bir biliminsanı için geliştirdiğiniz nedenler bunlar işte! Onun elini taşın altına koymaktan çekinmemiş tavrı. Bu sert, ayrıştıcı, kutupları ve kutuplaşmayı seven öfkeli coğrafyada insanlığıyla bize göstermeye çalıştıkları.

Ne kadar farkındasınız bilmem, bu ülkede ifade özgürlüğünü yargılıyorsunuz baylar ve bayanlar.

İfade özgürlüğünü yargılarken sadece bir üniversite hocasını değil, bu ülkedeki üniversite dokusunu, üniversiteyi üniversite yapacak düşünce özgürlüğünü de baltalıyorsunuz. Bu hepimizi yaralayacak bir tavırdır. Hepimizi.

Bilmem anlatabiliyor muyum?

Sizler düşünceyi, sadece sizin tekelinizde olan biçimde ‘düşünce’ olarak kabul eden bir zihniyeti yaratmak için durmadan didiniyor, yaratmış olduğunuz bu kumdan kaleye hizmet etmeyi kutsallık addediyorsunuz nicedir.

Üniversiteyi, öğrenciyi ve hocasını tek tip bir zihniyet içinde ablukaya alıyorsunuz ve ardından buna ileri demokrasi diyorsunuz.

Öyle bir ileri demokrasi ki hocası içerde, öğrencisi içerde, düşünce içerde.

Tüm bunlar içerde, cezaevindeyken, özgürlüğün tanımı nedir, bunu anlamakta zorlanıyorum, çok zorlanıyorum.

***

Geçtiğimiz günlerde Prof. Dr. Büşra Ersanlı’nın tutuklanması sonrasında kurulmuş GIT (Türkiye’de Araştırma ve Öğretim Özgürlüğü Uluslararası Çalışma Grubu)’in öncülüğünde bir toplantı yapıldı. ‘Akademideki Hak İhlalleri’ dosyası çerçevesinde hem Büşra Ersanlı’ya hem de üniversitelere özgürlük mesajı verildi.

Evet üniversiteler için kırmızı bir alarm bu. Neden mi?

Neden ortada.

‘Bugün, bilgilerini, tespitlerini ve araştırma sonuçlarını toplumla paylaşan ve bilhassa tabu sayılan konularda akademik çalışmayı önceleyen biliminsanlarının, giderek artan baskı ve yıldırmalarla karşı karşıya bildikleri bilinmekte.’

Üniversiteler kimindir? Bu soruyu yeniden düşünme zamanı.

GITTürkiye için detaylı bilgi: info@gitturkiye.org

Web: http//gitturkiye.org

Ben Türk aydınının bir bölümünün son 10 yılda takındığı tavrı ihanet olarak görüyorum…

Batı, terbiye edilmiş bir İslami ülke olarak görmek istiyor Türkiye’yi!
Mine Şenocaklı –

İki-üç yıl öncesine kadar kardeş ilan ettiğimiz, ortak bakanlar kurulu toplantısı yaptığımız bir ülkeyle bugün savaşın eşiğine geldik. Oysa eğer bugün diktatörse Suriye yönetimi, o gün de diktatördü. Suriye’de bugün zulüm varsa, o gün de vardı. Değişen Suriye değil, Türkiye!

Batı’nın bizden istediği terbiye edilmiş İslam ülkesi olmamız. Kontrol altındaki ehlileştirilmiş İslami otorite formatına döndürüyorlar Türkiye’yi. Türkiye’deki değişim bu! Keşke ulusal ve uluslararası politikalarımızı yüzde 100 kendi irademizle belirleyebilen bir ülke olabilseydik!

– Dünkü konuşmamızda, “Son kitabımı yazarken fark ettim ki biz bir zamanlar çok özgürmüşüz. Aynı yazıları bugünkü koşullarda yazamam. Kesinlikle bunu gazete yönetiminden gelecek baskı olarak söylemiyorum. Kendi süzgecimden geçiremeyeceğim için söylüyorum. Ben bu yazıları bugün yazmaya cesaret edebilir miyim? Çok çıplak söyleyeyim, birçok yazı için ‘evet’ diyemiyorum” demiştin. Ama kitapta yer alan “2012’den bakınca” bölümleri yine çok cesur bakışlar…

Evet, yine cesur bakışlar, o yazılar kadar cesur bakışlar ama o cesur bakışları 2012’de yazan kişi, bugün 2005’e, 2007’ye göre daha fazla korkmaktadır.

– Bir yazında, “Yaşımı geri istiyorum” diyorsun. Gerçekten de bu ülkede yaşamak çok yorucu, çok yıpratıcı…

Kitapta okumuşsundur. Ben 19 yaşında, iki çocukluk arkadaşımın Sait’in ve Tayfun’un ölümüne tanıklık ettim. Tayfun sözlendiği günün gecesi bir fotoğrafçıda söz fotoğraflarını tab ederken, geceyarısı saat üçte fotoğrafçı tarandı ve öldü. Aradan 25 yıl geçtikten sonra anlaşıldı ki, fotoğrafçının adı Foto Derya, Kuyubaşı’nda. Bir de Göztepe’te Foto Derya varmış. Yanlışlıkla Göztepe‘deki Foto Derya’yı tarayacaklarına, Kuyubaşı’ndaki Foto Derya’yı tarıyorlar. Ve o sırada içerde fotoğraf basmakta olan fotoğrafçı Derya Ağabey ile Tayfun ölüyor.

– Ya arkadaşın şişko Sait? Manavın oğlu, birlikte top oynadığınız Sait? Hepimizi ağlattın o öyküde…

Taşlardan kale yapıp gece yarılarına kadar sokakta top oynadığım Sait… Birlikte büyüdük. Sonra onlar mahalleden taşındılar. Yıllar sonra bir gün Sait’le karşılaştık yolda. Boyu uzamış, ama 45 kiloya düşmüş. Rengi kara sarıya dönmüş. “Ne oldu?” dedim. “Gözaltına alındım, tutuklandım, Selimiye’ye götürüldüm, işkence gördüm, ondan sonra da bu hale geldim” dedi. Sarıldık, ağlaştık, bir duvarın üstüne oturduk, saatlerce konuştuk. İki gün sonra Sait öldü. Gördüğü işkence nedeniyle… İşte bu acı olaylar yüzünden çok kızgınım, çok öfkeliyim.

– Peki 12 Eylül’den bugüne nasıl bir değişim yaşadı bu ülke?

Geçmişte fiziki infaz yapılıyordu, bugün psikolojik infaz yapılıyor. İnsanlar çok büyük bir psikolojik savaşın muhatabı. Karakterleri, birikimleri, onları hayata bağlayan tüm değerleri yok sayılıyor. Ülkede ne kadar iktidarla uyuşmayan insan varsa, kendisini hedef olarak görüyor. Elbette komutanların, aydınların, rektörlerin, yazarların, gazetecilerin içerde olması çok önemli. Ama daha önemlisi onların içerde olmasının dışardakiler üzerinde yarattığı kaybolma isteği.

– Nasıl?

Artık bu ülkede herkes kaybolma isteğiyle yaşıyor. “Aman, kimse beni görmesin” diye. Çok ciddi olarak tepki vermesini, topluma lokomotif olmasını beklediğimiz aydın kesim, “Aman kimse beni görmesin” diyor… Bir ülkede halkın tepkisini belirlemek de aydınların vereceği tepkilere bağlıdır. Aydın yanlışı görür ve der ki, “Bak arkadaş, burası yanlış!” Bunu görüp de söyleyebilen insan sayısı çok azaldı. İki şekilde azaldı. Birincisi, o manevi psikolojik yok etmeyi görüyorlar. İkincisi, onu göze alabilmenin, “İçeri girsem de doğruları söylemekten vazgeçmeyeceğim!” diyebilmenin özel şartları olduğunu biliyorlar. Özel hayatında hiçbir yamukluk olmayacak. Hiç açığın olmayacak…

– Kitabı okurken bunu düşündüm hep. Senin hayatın öylesine açık ki…

Benim gazetecilik tavrımda gerçekten hiçbir yamukluk yok. İddia ediyorum ki bugün Türkiye’de 10 bin küsur gazeteciyiz. Ne yazık ki, bu 10 bin gazetecinin 9 bin 500’ü Türkiye Gazetecileri Hak ve Sorumluluk Bildirgesi diye bir bildirgenin olduğunu bile bilmezler. Bu bildirge aşağı yukarı 20 yıldır var. Burada gazetecilerin hakları ve yapılıp yapılmaması gerekenler sıralıdır. Ben bu bildirgeyi kişisel anayasam olarak hayata geçiriyorum. Hiçbir politikacıyla, bürokratla ya da işadamıyla, haber kaynağı olma potansiyeli taşıyan hiç kimseyle ahbap çavuş ilişkisine girmiyorum. Herkesle belli bir mesafeyi koruyorum. Yemek yiyeceksek parayı kendim ödüyorum. O gazetecilerin çok teveccüh ettikleri yurt dışı gezilerine 20 yıldır hiç çıkmıyorum. Dolayısıyla kimse bana yazdığım bir yazıyı falancanın etkisiyle ya da bir kurumun baskısıyla yazdığımı söyleyemez… Bugün AKP’liler beni CHP’li olmakla eleştirir ama hakkımda en fazla davayı da CHP açtı. Yanlışı kim yapıyorsa onunla kavga ederim. Gazetecilik duruşunun da bu olduğuna inanırım. O yüzden de bu anlamda açığım yok.

– En son Hasan Cemal için, “Günaydın” diye ağır bir yazı yazdın. Aslında benim söyleşi yaptığım kişiler de zaman zaman senin öfkenden nasibini alıyor. Prof. Faruk Birtek de onlardan biriydi… Onu da çok ağır eleştirdin. Açıkçası ben ona haksızlık yaptığını düşünüyorum…

Tüm olup bitenlere ortak bir tepki verilmesi gerekiyor. Bugün ülkede insanların kimi zaman rüşvetle, kimi zaman da baskıyla susturulduklarını görüyoruz. Susmayanlar, kendi çıkarları söz konusu olduğunda susmuyorlar. Mesela, Tekel işçilerinin müthiş bir eylemi vardı. Kamuoyundan çok büyük destek almıştı. Ama ne oldu? O 100 gün süren eylem, hükümetin işçilerin hesabına yatırdığı 10’ar, 15’er bin liralık tazminatlarla çözülüverdi. İnsanlar işsiz bırakılınca Ankara’ya gittiler, önce havuza atıldılar, sonra Kasım’ın soğuğunda ıslak ıslak dövüldüler, çadırlara girip açlık grevi yaptılar ve kamuoyunun çok büyük desteğini kazandılar. Tam amaçlarına ulaşacakları anda iktidar parası devreye girdi. Oysa orada mevcut yasanın Türkiye işçi sınıfına getirdiği kötülük söz konusuydu. O yasanın değiştirilmesi gerekiyordu. O unutuldu. Tazminatını alan işçi çadırdan çıktı, evine döndü.

– Mücadele etmeye devam etseydiler haklarını alabilirdiler…

Ama o anda onu düşünemezlerdi. Onları da suçlamıyorum. Açlıkla boğuşurken, gırtlaklarına kadar borca batmışken önlerine atılan o paraya tamah ettiler. Eleştirilebilirler ama ben eleştirmiyorum. Bunu sistemin bir tuzağı olarak görüyorum. Ve bu mücadele öyle bitti. İki gün sonra kıdem tazminatları kaldırılıyor. Neymiş? Fon oluşturuluyormuş da, işverenler o fona para aktaracaklarmış da, bundan sonra işveren işçilere direkt para ödemeyecekmiş de… Ne olacağı tam bir muamma. Sadece işçinin, memurun değil, tüm çalışanların kazanımları birer birer geriye götürülüyor. Bugün çalışanlar olarak 12 Eylül 1980’de sahip olduğumuz ne reel ücrete ne de sosyal haklara sahibiz. Ve biz bu ülkede sosyal haklarla, işsizlikle, açlıkla uğraşmıyoruz. Hep önümüze sürülen, bize dayatılan etnik ve dinsel istismarın sonuçlarıyla uğraşıyoruz. 4+4+4 bunlardan biri. Bu ülkede 16 milyon öğrenci var. Aileleriyle birlikte aşağı yukarı 40-45 milyonluk bir camia bu. Sormak istiyorum; kaç kişi 4+4+4’ün gerçekten ne öngördüğünü biliyor? 40 yıllık okullar, mesela Adana’daki Sabancı Ailesi Vakfı’nın açtığı okul imam hatip yapılıyor. Oradaki veliler, hatta aralarında gördük türbanlı kadınlar da vardı, “Hayır, imam hatip olmasın!” diye eylem yapıyor. 4+4+4’le olanı bugün fark ediyorlar. Yani ne zaman o atılan tokat kendilerine çarpıyor, insanlar o zaman tepki gösteriyor. Ben de diyorum ki, bunları zamanında görüp mücadele etmek gerekiyor. Ama araya dinsel ya da etnik sömürü mekanizması girdiği için, “Canım o laik, o Atatürkçü, o ulusalcı böyle konuştuğuna bakmayın” diye verilen tepkiler önemsizleştiriliyor. İşte benim 10 senedir yakındığım, dile getirdiğim bu sorunlar ya da rahatsızlıklar düne kadar kayıtsız şartsız iktidara destek veren yazarlar ve aydınlar tarafından, Hasan Cemal başta olmak üzere bugün rahatsızlık olarak dile getiriliyor. Ben de o zaman Hasan Cemal’e “Günaydın!” diye yazıyorum. Ondan sonra ben sert adam oluyorum. Ama günaydın!

– Peki ama bugün görmesi önemli değil mi?

Hayır. Hasan Cemal’in bunu o gün görmesi önemli. Bugün görmesinin hiçbir anlamı yok. Bu sadece onun kendi kişisel tarihi için önemlidir. Ama bir aydın olarak bu ulusun tarihi için çok geç kalmış ve bana göre önemsiz bir görmedir. Faruk Hoca’nın ki de öyle!

– Suriye ile gelinen noktayı nasıl değerlendiriyorsun? Bir savaş tehlikesi görüyor musun?

Yaklaşık 2-3 yıl öncesine kadar kardeş ilan ettiğimiz, ortak Bakanlar Kurulu toplantısı yaptığımız bir ülkeyle bugün savaşın eşiğine geldik. Ama Suriye karasularına girdiği gerekçesiyle uçağımızın düşürülmesi, bir sonuç sadece. Önemli olan şu; daha önce Türk uçakları hiç mi karasularını ihlal etmedi? Böyle durumlarda yapılacak şey bellidir; nota verirler ülkeler birbirlerine, özür dilenir ve iş tatlıya bağlanır. Ama burada eğer Suriye, Türkiye’nin uçağını düşürme aşamasına geldiyse, bunu izleyen Suriye köylüleri de bayram yaptıysa, gerçekten sorgulanması gereken şeyler vardır. Hemen şunu belirteyim; bu üç yılda değişen Suriye değil. Eğer bugün diktatörse Suriye yönetimi, o gün de diktatördü. Eğer Suriye’de bugün zulüm varsa, o gün de vardı. Değişen Türkiye! Batılı ülkelerin de desteklediği ve Ortadoğu’da büyük bir dönüşümü amaçlayan Arap Baharı operasyonunda önemli bir misyon üstlendi Türkiye. Bu yüzden bir zamanlar yakın dostları olan Kaddafi’nin hazin sonunda bile bu devlet politikasının önemli bir rolü vardı. Mısır da aynı şekilde. Bir zamanlar Mübarek’le kol kola giren bizim devlet yönetimi onu da diktatör ilan etti. Yine Esat’la ilgili görüşleri bugün böylesine değişmiş durumda. Yani Suriye olduğu yerde duruyor. Esat o gün de diktatördü, bugün de diktatör. Ama Türkiye değişiyor. Türkiye birtakım demokratik gerekçeleri göstererek, uluslararası aktör olmaya soyundu ve hedeflerini büyüttü. Doğal olarak da düne kadar kol kola girdiği yakın komşularıyla büyük sorunlar yaşamaya başladı. Türkiye’nin bu saldırıyı bir savaş gerekçesi olarak görmeyeceği de artık belli oldu.

– Suriye-Türkiye ilişkilerinde değişen Suriye değil, Türkiye dedin. Nasıl bir değişim bu?

Batı’nın bizden istediği terbiye edilmiş İslam ülkesi olmamız. Kontrol altındaki ehlileştirilmiş İslami otorite formatına döndürüyorlar Türkiye’yi. Türkiye’deki değişim bu. Ama eğer böyle giderse Türkiye bugün çok sevildiği Ortadoğu’da pek yakında istenmeyen bir ülke haline gelebilir. Türkiye, keşke ulusal ve uluslararası politikalarını yüzde 100 kendi iradesiyle belirleyebilen bir ülke olabilseydi! Keşke komşularıyla sıfır sorun politikasını devam ettirebilseydi. Ben bu iktidarın ağzından artık ideale yakın ifadeler duymaktan korkar hale geldim. Çünkü dediklerinin hep tersini yaptılar. Özgürlük dediler, ülkede tüm özgürlükler yavaş yavaş kısıtlanıyor. Düşünce ve ifade özgürlüğünü geçtik, iş artık kadınların kendi bedenleri üzerindeki kararlarına kadar geldi. İleri demokrasi dediler, bugün demokraside gelinen nokta belli. Komşularla sıfır sorun dediler, bugün Türkiye dış politikada tarihinde yaşamadığı kadar büyük sorunlarla karşı karşıya. O yüzden ben bu iktidarın ağzından evrensel anlamda ideal sözler duymaktan çok korkuyorum. Çünkü hep tersi oluyor.

Kitabına neden bu ismi verdi?

– Kitabın ismi neden Maratonda Sona Doğru?

Hepimizin bildiği gibi maraton sözünün patenti Fethullah Gülen’e ait. Onun yargılanmasına da neden olan, 10 yıl kadar önceki bir konuşmasına gönderme bu. “Bu bir maratondur” diyor Fethullah Gülen.

– Şimdi hatırladım, kitapta “Ayda en az bir kez okuduğum sözler” başlığıyla da vermişsin bu konuşmanın bir bölümünü…

Evet. 2007’de yazdığım bir yazıydı. “Adliye’de, Mülkiye’de mevcut olanlar mevcudiyetlerini korumazlarsa, arkadan gelenlerin mevcudiyetini koruyamayız. Bir taraftan o kanun ve kuralları, diğer taraftan da kanun ve kural adamı olma imajını kullanmalıyız. Yani sizi gören, ‘Bunlar kurallara harfiyen riayet ediyorlar’ demeli… Ta ilerilere gitmeli, can damarları içinde dolaşmalıyız. Cepheleri öğrenmeleri lazım arkadaşlarımızın… Hukuk sistemini didik didik etmeliler. Sistemin püf noktalarını bilmeleri lazım… Biz de çalışıp onları istifade edecekleri mevkilere getirmeliyiz… Dikkatli olmalıyız. Erken harekete geçersek, tepemize binerler. Durmadan hazırlanmalıyız. Zamanı gelince, uygun boşluk bulunca maratona geçeriz. Devlet memuru arkadaşlarımız kahramanlık yapamazlar. Erken vuruş yaparlarsa dünya başlarını ezer. Bütün anayasal müesseselerdeki güç ve kuvveti cephemize çekeceğimiz ana kadar her adım erken sayılır.”

Bu sözler Fethullah Gülen’e ait… Bu konuşmanın yer aldığı bant ortaya çıkınca, ABD’ye gitti Hoca Efendi, bir daha da dönmedi. Bu kasetten dolayı yargılandı, 2006’da da beraat etti. Ben onun bu sözlerini her ay en az bir kere okurum… Unutmayayım diye, yumuşamayayım diye, gevşemeyeyim diye…

CEMAAT, CHP’YE BİLE SIZDI!

Aradan yıllar geçti. Müritleri, Gülen’in bu talimatlarının dışına çıkmadılar. Adliye’de, Mülkiye’de mevcut olanlar, mevcudiyetlerini korudular… Sonra ta ilerilere gittiler… Can damarları içinde dolaştılar. TSK’nın, yargının, emniyetin, üniversitelerin, hatta laikliğin kalesi CHP’nin bile içine sızdılar! Hukuk sistemini didik didik ettiler, püf noktalarını öğrendiler. Ve sonunda maratona geçtiler. Öyle ustaca koşuyorlar ki bu maratonu kimseyi ürkütmüyorlar. Siyaset kurumu yıpranıyor… Adliye yıpranıyor… Mülkiye yıpranıyor… Üniversiteler yıpranıyor… Medya yıpranıyor… CHP yıpranıyor… Ama onlar bu toz dumanda ortada bile görünmüyorlar. Her yerdeler, her şeye hakimler, istediklerini yapıyor ve yaptırıyorlar, ama yıpranmıyorlar. Ben 6-7 yıl önce bu sözleri değerlendirirken, artık maratonda atağa geçtiklerini yazmıştım. Bugün gelinen noktada, artık o atak hızla ilerledi ve ülkenin idari yapısı hızlı bir dönüşüme uğradı. Ve en son sıra toplumsal yapıyı değiştirmeye geldi. İşte kürtajın yasaklanıyor oluşu, işin sezaryene kadar varması, 4+4+4’le eğitim sisteminin tamamen değiştirilmesi, normal okulların imam hatiplere dönüştürülmesi, türbanın artık ilköğretimde bile serbest bırakılmasının konuşulması maratonda sona yaklaşıldığını gösteriyor. Benim yazılarım hep gündemdeki olaylardan oluştuğu için bu maratonu, adım adım Türkiye’nin dönüşüm sürecini anlatıyorum bu kitapta. O yüzden kitabın ismi ‘Maratonda sona doğru.’

Şu anda bir iktidar-cemaat kamplaşması var!

– Financial Times’da yayınlanan bir haberde, bugün Başbakan Erdoğan’ın karşısındaki esas zorluğun pek çok devlet kurumunda örgütlü Fethullah Gülen Cemaati olduğu öne sürülüyor…

Tabii ben bunu 7-8 yıl önce fark etmişken, yerli ve yabancı kamuoyu bugün daha yeni rahatsız olmaya başlıyor. Ama benim gördüğümü başkasının görmediği düşüncesinde değilim. O çok büyük bir yanılgı olur. Aslında çok insan gördü. Bugün de Financial Times gördü. Aydın olan hiç kimsenin bunları görmemesi mümkün değil. Ama bir söyleyerek kötü olmak istemediler, iki korktular, üç beslendiler ve o yüzden sustular. Ne zamanki bugün artık bazı şeylerin geriye dönüş olmadan elden gitmeye başladığını fark ettiler, ağız değiştiriyorlar. Ve bu ağız değiştirmelerinde de samimi olduklarını düşünmüyorum ne yazık ki!

– Nasıl?

Yine belli çevrelere yaranmak için böyle yapıyorlar. Şu anda bir iktidar-cemaat kamplaşması var. İkisi arasında tercih yaparak tavır belirliyorlar. O yüzden bugün iktidara yönelttikleri eleştirilerini, bu dönüşümlerini bile samimi bulmuyorum. Umarım, yanılırım. Umarım, onlar samimi olarak dönmüşlerdir bu kez. Ama eğer iktidarla cemaat arasında soğuk rüzgârlar esmeseydi bu kadar bile eleştiri getirmeyeceklerdi. İşte bu beni kahrediyor. En büyük ihanet, aydın ihanetidir. Ben Türk aydınının bir bölümünün son 10 yılda takındığı tavrı ihanet olarak görüyorum.

‘Bu kitabı yazarken fark ettim ki bir zamanlar çok özgürmüşüz!’

‘Bu kitabı yazarken fark ettim ki bir zamanlar çok özgürmüşüz!’
Mine Şenocaklı –

Gazetecilik hayatının 30’uncu yılına atfettiği bir kitap yazdı Mustafa Mutlu; ‘Maraton’da Sona Doğru… Zayıf toplumsal hafızamıza belki ilaç olur diye, zor ve cesaretli bir işe kalkıştı. Eski köşe yazılarını aldı, öngörülerini bugünkü gerçeklerle kıyasladı. Bir hesaplaşma bu, hem kendisiyle hem de toplumsal hafızamızla ve gazetecilik etiğiyle… Fikri takip yapmayı unutan meslektaşlarına bir ders, son yedi yıldır yaşananları unutan veya kabullenen herkesin ise kulağına küpe! Kitaptan yazarına kalan kıssadan hisseye gelince; “Bir zamanlar çok özgürmüşüz” diyor özetle…

Toplumsal hafıza karnemiz hep kırıktır. Hem millet olarak hem de gazeteci milleti olarak bu böyledir. Bir yıl önce yazılan bir yazıdaki öngörülerin tam tersi çıkar, kimse hatırlamaz, kimse hesap sormaz! Bırakın onu, bizzat yazıyı yazan çoktan unutmuştur. Unutmadıysa bile, millet unuttuğu için unutmuş gibi yapmakta bir beis görmez. Bu rutin böyle gider. O sebepledir ki yazıyı yazan pek bir sorumluluk hissetmez!

İşte bu yüzden gazetemizin yazarı Mustafa Mutlu’nun yeni kitabı ‘Maraton’da Sona Doğru’, çok zorlu, cesur ve daha önce hiç denenmemiş bir girişim… Bir gazeteci tutuyor, yıllar önce yazdıklarını bir bir ayıklıyor, sonra o yazıların ardından fikri takip yapıp, bugünkü sonucu ortaya koyuyor. Cesaretli olmak kadar, bayağı zahmetli bir iş…

Mutlu, biraz farklı bir köşe yazarı ama… Bundan yıllar önce, ta 2005’te yazdığı yazılar bile, ki o zaman pek çok kişi tarafından, kabul etmem gerekir ki onlardan biri de bendim, sert, önyargılı, hatta acımasız bulunmuştu, ama neredeyse tam isabetle bugünkü gerçeklere işaret ediyor.

Mutlu, pek çok meslektaşımızın yaptığı gibi sadece eski yazılarını kopyala-yapıştır yapmamış kitabına, bir de bugün gelinen noktayı eklemiş. Mesela Cumhurbaşkanı Gül’ün kızı Kübra’nın binlerce davetlinin katıldığı düğününde takılan altınlarla ilgili yazısı… 2007’de bir soru sormuş bizzat Cumhurbaşkanı’na; “Düğünden sonra basınımızın bir numaralı gündem maddesi olacak bu takı konusunu bugünden çözmek ve oturduğunuz saygın koltuğun bu dedikodulardan yara almamasını sağlamak için hediye takıların tümünü bir vakfa bağışlamayı düşünmez misiniz?” Çankaya’dan cevap gelmemiş ama aileye yakın çevreler; takıların 200 bin YTL’lik bölümünün o günlerde şehit olan 13 askerimizin aileleri arasında paylaştırılacağını fısıldamış meslektaşlarımıza… Mutlu takibi hiç bırakmamış. Meseleyi unutmamış. Kitapta bağışın yapılıp yapılmadığını, ne kadar ve nereye yapıldığını açıklıyor.

Bu kitap bir ilaç gibi…

Elbette öngörülerinde yanıldığı da olmuş! Meşhur Deniz Feneri soruşturması onlardan biri mesela. Umutlanmış, bu kadar kanıt varken sorumuluları gerekli cezaları alır diye düşünmüş. “Ok yaydan çıktı, Deniz Feneri çok can yakacak. Bakalım o ok kimleri vuracak?” demiş… Şimdi kitabında kendini eleştirmekten hiç de geri durmuyor; “Tamam dalga geçmeyin! Fena halde çuvallamışım. Sözünü ettiğim o ok döndü dolaştı, beni vurdu!” diyor. Bildiğiniz gibi Deniz Feneri davasından tek bir mahkumiyet kararı çıkmadı! Niyesini kitapta çok net anlatıyor Mutlu…

Bir örnek daha… Bu kez icraatın ve gündelik hayatın içinden… Mersin’in Gülnar ilçesinde görev yapan bir kadın hakimle ilgili… Yazının başlığı, ‘Türbana can feda… Rujlu hakime ise bekaret soruşturması!’ Mutlu’nun bu yazısı aslında AK Parti’nin kişisel hayata dokunmayız açıklamalarına bir yanıt gibi…

Geçmişte yazdığı her yazısına, 2012’den bakıyor ve gelişmeleri not düşüyor kitapta. Sadece iktidara yönelik eleştiriler değil bunlar. CHP eski Başkanı Deniz Baykal da var, CHP Başkanı Kemal Kılıçdaroğlu da var, İshak Alaton da var… Aslına bakarsanız bu kitapta Türkiye’nin yedi yıllık serencamı var! Nereden nereye geldiğimizin bir özeti var. Ve görünen o ki pek de iyi bir yerlere gelmemişiz.

Bu kitap bir ilaç gibi… Hafıza kaybına karşı… “Hafıza-i beşer nisyan ile malüldür” deyip kabullenmek yerine bu kitabı okuduğunuzda, unutkanlığın nelere mal olduğunu göreceksiniz!

Peki yazarına ne gibi bir hafıza tazelemesi yapmış bu kitap, onu sordum Mutlu’ya… Cevabı şu oldu; “Biz gerçekten bir zamanlar çok özgürmüşüz! Aynı yazıları bugünkü koşullarda yazamam. Kesinlikle bunu gazete yönetiminden gelecek baskı olarak söylemiyorum. Kendi süzgecimden geçiremeyeceğim için söylüyorum. ‘Ben bu yazıları bugün yazmaya cesaret edebilir miyim?’ Çok çıplak söyleyeyim, birçok yazı için ‘evet’ diyemiyorum.”

Böyle diyor, ama işte bu kitabı yazmış. O da biliyor ki, benzer köşe yazılarını sürdürecek, benzer kitaplar çıkaracak. Yani o kadar umutsuz olmaya gerek yok. Yeter ki hafızamızı tümden kaybetmeyelim!

Düzce Depremi’nde değişti!

– Ben seni üniversiteden beri, neredeyse 30 yıldır tanıyorum. Yazılarında inanılmaz bir öfke var. Niye böyle?

Aslında özel yaşamımda öfkeli değilim. Çünkü çok şükür beni öfkelendirecek bir şey yok. Ama insan özel yaşamını kendisi belirleyebiliyor. Kimlerle ilişki içinde olabileceğini seçebiliyor. Ve birlikte mutlu olduğu insanları çevresinde tutabiliyor. Ama ne yazık ki benim şu anda yaptığım iş, genel yaşamımda, gazeteci duruşumda böyle bir tavır almama engel. Sürekli seni mutlu eden insanlardan söz edemezsin. Bir gün edersin, iki gün edersin… Ben gündem yazarıyım. Bu ülkenin gündemi ne yazık ki mutluluklarla dolu değil. Hep acıyla, ayak oyunlarıyla dolu. Ve her Allah’ın günü olup biteni takip eden bir insan olarak belli bir yerde verdiğin tepki senin karakterin haline geliyor. Ben Müyesser Yıldız’ın ya da Ayşenur Arslan’ın dediği gibi medya mahallesinin delikanlı çocuğu gibi görülüyorum. Ama medya mahallesinin delikanlı çocuğu olmayı ben seçmedim. Sadece mevcut gündeme karşı duruşum, haklı olarak sıradan vatandaşların verdiği tepkileri her gün dillendiriyor oluşum, beni o yola soktu. Meslek yaşantıma nasıl başladığımı sen de biliyorsun. Uzun yıllar ekonomi gazetesi çıkardım, ekonomi sayfaları yönettim.

– Ondan öncesini de biliyorum aslında. Sen Harbiye’deki Marmara Basın Yayın Yüksek Okulu’ndan ajansa yürüyerek giderdin, parasızlıktan. Bu yüzden de çok zayıftın… Aslında çoğumuz aynı durumdaydık. Parasızdık, sürekli çalışıyorduk…

Öyle… Gece çalışırdım çünkü. Sonra gece 1’de, 2’de çıkıp Cağaloğlu’ndan Beşiktaş’a yürürdüm. Galata Köprüsü o saatte açık olduğu için, Unkapanı Köprüsü üzerinden Beşiktaş’a yürürdüm. Beşiktaş’tan Üsküdar’a motorla geçip, Kuyubaşı’na gelirdim. Gece eve gidişim 3.5-4 olurdu, sonra sabah 7’de kalkıp okula giderdim. Biliyorsun, devam zorunluluğu vardı, sınıfta yoklamaları jandarma yapardı.

– Ben o dönemi yaşamadım. Siz hemen 12 Eylül sonrası okuduğunuz için böyleydi sanırım…

Doğru, ben 1980 girişliyim… O dönemler Ulusal Basın Ajansı’nda çalışıyordum. Mesleğe ilk başladığım yer orası ama maaş alamıyordum. İlk kadrolu, maaşlı çalıştığım yer Türk Haberler Ajansı’dır. Orada gece sorumlusuydum. Artık yürümüyordum!

– O zor günlerden geldiğin için sanırım zor durumda olanları çok iyi anlayabiliyor, anlatabiliyorsun…

Ben zaten tek serveti, yetiştirdiği, üniversitede okuttuğu dört evladı olan bir öğretmenin çocuğuyum. Ben neysem oyum. Yazılarımda da oyum. O yüzden de öyle yazıyorum.

– Peki köşe yazarlığına geçişin nasıl oldu?

Benim gazetecilik kariyerim 1999’da değişti. O zamanlar Star Gazetesi’nde ekonomi yöneticiliği yapıyordum. Düzce Depremi oldu, ertesi sabah kalktım, arabaya atladım, gazeteye gideceğime Düzce’ye gittim. Bütün gazeteciler oradaydı. Ama baktım akşam saat beş gibi arabasına atlayan gidiyor. “Nereye gidiyorsunuz?” dedim. “Abi çok yorulduk, Bolu’ya Koru Motel’e dinlenmeye gidiyoruz” dediler. Kentte benim dışımda tek gazeteci kalmadı. Akşam saat 5’ten sonra gördüğüm manzara şuydu; gazeteciler kentten çıkıyor ve çok enteresan bir şekilde gazetecilerin gitmesi bekleniyor gibi çevre köylerdeki, ilçelerdeki ağır yaralı insanlar kente getiriliyor. Devlet hastanesi çökmüş, bir tek röntgen cihazı var hastanede ve o da alt katta kalmış, dışarı çıkarılamıyor. Hastalar, bütün servisler dışarıda, çadırlarda… Çocukların kolları, bacakları kırık ve bir şekilde çökmüş hastaneden içeri sokulup röntgen filmi çekilmesi gerekiyor. Bir tane kahraman röntgen mütehassısı cihazın başında… Fakat aileler çocuklarını kucaklayıp içeri giremiyorlar. Çünkü büyük bir deprem korkusu yaşamışlar. Ben o gece aşağı yukarı 10 çocuğu kucakladığım gibi hastanenin altına indirdim ve röntgen filmlerini çektirdim. Başlarında durdum. Ve bu acı biraz külleninceye, yardımlar gelinceye kadar burada olmalıyım diye düşündüm… Gazeteden bir foto muhabiri de gönderdiler yanıma. Biz o kasım ayının dondurucu soğuğunda, çok zor şartlarda bir yazlık çadırda kaldık. Şu kadarını söyleyeyim; henüz seyyar tuvaletler yapılmamıştı. Hava öyle soğuktu ki, gece tuvalete kalkan çocukların çişleri havada donmuş fotoğraflarını çektik.

– Ne kadar kaldın Düzce’de?

Hemen hemen 1 ay. Her gün 4 tam sayfa röportaj yazdım. Ama hayatı, oradaki insanların dramını anlatan röportajlar. Az da olsa kimi zaman mutlulukları da anlatan… Çünkü 9 gün sonra bir çocuk çıkarıldı enkazdan mesela. Bütün bunları yaşadım. İşte o zaman şunu sorgulamaya başladım. “Ya, ben 20 senedir gazeteciyim. Ama gazeteci olduğumu ilk defa burada hissettim.” Neden ekonomi gazeteciliği yapıyorum sorusunu sordum. Çünkü o güne kadar yaptığım ekonomi gazeteciliğinin tereciye tere satmak olduğunu anladım.

– Neden?

Çünkü biz şöyle bir gazetecilik yapıyorduk; bugün hâlâ öyle ekonomi gazeteciliği yapılıyor, birtakım işadamlarından ya da bürokratlardan aldığınız bilgileri başka işadamları ve bürokratlara satıyorsunuz. Onlar zaten olanı biteni biliyor! Doğal olarak gazetecilik fonksiyonu ekonomi gazeteciliğinde birilerine para kazandırma hizmetinden öteye gidemiyor. Oysa ben mesleğe çok idealist duygularla başlamıştım. Üniversite sınavlarına girdiğim zaman Türkiye’de 5 tane gazetecilik ve halkla ilişkiler yüksek okulu vardı. Ben başka tercih yapmadım. Sadece bu beş okulu yazdım.

– Bunu bilmiyordum…

Çünkü gazeteci olmak istiyordum. Mesleğe girerken kafamdaki o gazeteciliği 20 sene sonra yakaladığımı görünce ekonomi servisi yöneticiliğini ve ekonomi köşe yazıları yazmayı bıraktım. Gündem yazmaya başladım. Star Gazetesi’nin TMSF’ye geçmesinden sonra Vatan’dan teklif aldım ve buraya geldim. Burada da doğal olarak gündem yazarı olduğum için ve gündem de ne yazık ki insanı hep sinirlendirdiği için, o senin 30 yıldır tanıdığın yumuşak, sevecen arkadaşın böyle çılgın, kavgacı bir gazeteci oldu. Ama özel yaşantımda hâlâ yumuşak biriyim.

Yazıların doğruluğu tescilli

– Kitabında yıllar önce yazdığın bazı yazıları bir araya getirerek bazı portreler çiziyorsun. Bunlar devletin çok üst kademelerindeki insanlara ait portreler. İnsan okuyunca şaşırıyor, üzülüyor, hatta utanıyor. “Yok, bu kadar da olmaz” diye düşünüyor. Ama olmuş! Sen bunca zaman sonra eski yazılarını okuduğunda ne hissettin?

Bugüne kadar Vatan’da yazdığım, gündem belirleyen yazılardan seçmeler yaptım. Bu yazıların en önemli tarafı haklarında dava açılmamış yazılar olması. Kimisi hakkında “Dava açacağız” duyumu ya da tehdidi gelmiş ama dava açılmamış. Doğal olarak doğruluğu tescillenmiş yazılar bunlar. Ben hep bu yazıların yazılıp tarihe terk edilmesinden üzüntü duyuyordum, vicdanım sızlıyordu. “Bu yazılar daha ömürlerini doldurmuş yazılar değil. Hâlâ bu sorunlar yaşanıyor ama yedi yıl önce yazılmış ve arşive gömülmüş. Bunları bir şekilde yaşatmak lazım” diyordum. Ama klasik köşe yazısı toplaması yapmak da istemiyordum. O yüzden bunları tekrar sorgulamaya karar verdim. Gerçekten, bu kitapta bir mesleki özeleştiri yapayım istedim.

– Yaptın ve ne gördün?

Biz gerçekten bir zamanlar çok özgürmüşüz! Bunu gördüm. Aynı yazıları bugünkü koşullarda yazamam. Kesinlikle bunu gazete yönetiminden gelecek baskı olarak söylemiyorum. Kendi süzgecimden geçirip geçiremeyeceğim anlamında söylüyorum. Ben bu yazıları bugün yazmaya cesaret edebilir miyim? Çok çıplak söylüyorum, birçok yazı için ‘evet’ diyemiyorum. Ne yazık ki bu, o yazıların yazıldığı tarihten bugüne kadar ülkenin ve mesleğin çok değişim geçirdiğini gösteriyor bu.

Babama veda…

Babama veda…
Melis Alphan Ayna

Turgenyev’in “Babalar ve Oğullar”ında Bazarov’un dediği gibi “Ölüm eski bir şey ama herkes için yenidir.”
Babam öldü benim.
Biliyorum, bunu yaşayan ne ilk ne de son kişiyim.
Ama bana öyle gibi geliyor.
Sanki kimsenin babası ölmemiş, ölmezmiş, bir tek benimki bu dünyadan göçüp gitmiş gibi…
Tanıdığım, en az benim kadar tezcanlı tek insandı.
Gidişi de öyle oldu.
Neredeyse sinyalsiz.
Aniden. Hızla.
Beni alıştırmadan, ihtimali aklıma getirmeden, uzaklarda olduğumdan ona doymama fırsat vermeden.
Ağzından son bir kez “Güzel kızım”ı duyamadan.

* * *

Yoğun bakımdayken, camdan bakan bize gücünün kalan son kırıntısıyla el sallayışı gitmiyor gözümün önünden.
Ben bakamadım fazla, onu o halde görmeyi yüreğim kaldırmadı.
Sonra annem zorladı da içeri, yanına girdim.
Bağırdı mı yeri göğü inleten babamı bir gün öyle düşkün, öyle güçsüz, öyle savunmasız göreceğimi söyleseler inanmazdım, “git işine” derdim.
Birkaç dakika konuştu. Söyledikleri arasından tek seçebildiğim “Sağ olursam” sözcükleri oldu.
Günlerdir kafamı kurcalıyor…
Acaba “Sağ olursam”ın ardından ne dedi?
Sağ olursa ne yapacaktı, ne diyecekti, nasıl yaşayacaktı…
Boşlukları doldurmak bana kalıyor.
Ama neye yarar ki?
Sağ olamadı.
Gitti.

* * *

İnsanın ölmeden önce hayatı film şeridi gibi gözlerinin önünden geçer derler ya…
Benim günlerdir gözlerimin önünden babamla hatıralarım geçip duruyor.
Beni kucağında oturtmaları, papatya tarlasında omuzlarında taşıyışı, sokak kapısından girdiğinde “Babam” diye ona sarılışım…
Çocukluğumda her pazar baş başa gittiğimiz aynı lokantadaki öğle yemekleri… Mantarlı tavuk…
Moralim bozuk olduğunda, yüz yüze ya da telefonun diğer ucunda “Kızım senin arkanda baban var” diye beni rahatlatışı…
“Ben sana sonuna kadar güveniyorum” diyerek bana güven aşılaması ve insanlara güvenmemi sağlayışı…
16 yaşında dünyaya ve hayata isyan ettiğim günlerde beni karşısına oturtup yüzünde belli belirsiz bir endişe ifadesiyle “Kızım çok idealistsin” diyerek beni gerçeklerle tanıştırışı…
17 yaşımdan itibaren havaalanlarında otomatik kapı açılır açılmaz yüzünde kocaman bir gülümsemeyle beni karşılayışı…
Saman alevi gibi parlayıp sönmeleri… Bağırdıktan iki dakika sonra “Melikom” demeleri…

* * *

Hiç şüphem yok, babam beni bu hayatta en çok seven adamdı.
Ne beni o kadar seven bir adam daha çıkar. Ne de ben bir adamı onu sevdiğim kadar severim…
Tanıdığım en iyi kalpli insandı.
Farkında olmadan kendi çemberime dahil ettiğim insanlarda öncelikle iyi bir yürek aradım. Aynen onunki gibi.
Yüreğini sevmediklerimi derhal hayatımdan çıkardım. Eksikliklerini de hiç hissetmedim. Bunu babamdan öğrendim.
Alışırsın, diyorlar.
Alışmam, alışamam.
Kanadı kırılmış kuş gibiyim, bir daha hiç uçamayacak…
Kuyruğu kesilmiş kedi gibiyim, dengeyi kaybettiğinden dört ayak üstüne düşemeyecek…
Hayatta hep bir anlam aradım.
Şimdi iyiden iyiye anlamsızlaştı.
Ne diyeyim?
Dilerim son sürat gittiğin yerde bir anlam vardır.
Sahipsiz kaldım babam.

Aşırı demokratlık saçta kepek yapıyor…

Aşırı demokratlık saçta kepek yapıyor
Selahattin Duman –

Bu tespitim belki çok bilimsel değil ama kesinlikle bir gözleme dayanıyor.. Özellikle de yiğit kısmının kelle nahiyesine baktığımda bunu net görüyorum.. Bir darbe liderinin adının her yere verilmesini başka türlü açıklayamıyorum..

Tam da eski darbeci paşalardan kimilerinin “laf olsun, torba dolsun..” türünde ifadelerine başvurulduğu günlere denk gelmişti haber..

“Türkiye’de okullara ve sokaklara en fazla ismi verilen kişi Kenan Evren..”

Haydaaa! Ok yayda..

İsmin tabelalı hâli konusunda Atatürk’ü bile geçmiş..

Eğer kendi hâlinde biri, isimlendirme konusunda Atatürk’ü bile geçiyorsa orada bir garabet vardır..

Bir tarihte uçakla bir yerlere gidiyordum..

Vakit geçirmek için THY’nın uçak dergisini karıştırmaya başladım..

Malûm, dünyanın her yerinde hava yollarının dergileri “kimseye lazım olmayan bilgileri” kayda geçirmek için çıkarılır..

İlgimi çekecek bir şey bulamadım.. THY’nin bilet satış noktalarını gösteren adres listesine takıldım..

Listedeki kırk ya da elli satış noktası, illere göre tasnif edilmiş ve adresleri de yazılmıştı..

***

Adreslerde geçen cadde ve bulvar isimlerini kategorize edip saymaya başladım..

“Atatürk, Mustafa Kemal, Gazi..” adını taşıyanlar listenin yarısını kaplıyordu..

İkinci sırada “İnönü, İsmet

Paşa..” ile başlayan cadde isimleri geliyordu.. “Fevzi Paşa, Çakmak, Fevzi Çakmak” adını taşıyanlar ise üçüncü sıradaydı..

Birkaç tane de “Cumhuriyet” caddesi ve bulvarı..

Aslında hemen her ilde illa ki bir cumhuriyet caddesi vardır ama belli ki bunların üzerinde THY’ye yakışacak şıklıkta mekân yokmuş..

Kurtuluş Savaşı’nı sembolize eden “Atatürk, İnönü, Çakmak” üçlüsünün dışında, adı caddelere layık görülen bir iki isim daha vardı ama kayda değer değil..

İşte Kenan Paşa böyle bir listeye çaktırmadan sızmış, yine çaktırmadan hepsini sollamış..

GÜCE TAPINMA..

Bu ayrıntıyı bir kenara bırakalım, resmin tamamına bakalım..

“Seyrek bıyıklı asabi şahsiyetin” darbecilerle mücadele gayretine bakılırsa bizim ahalinin çoğunluğu demokrasiye âşık..

“Âşık..” teşbihi bile az kalır..

Demokrasimizin biraz hafifmeşrep eğilimleri olsa, bizim ahali yek vücut üzerinde kalacak..

“Kürtaj yoktur, dağ türkajı vardır..” meselesini o vakit başka bir açıdan tartışacağız..

Şair Eşref’in “Ahali akıl ve hikmetçe müsavi..” diye başlanan dörtlüğü geldi aklıma..

“Denilmez kim şu sokrat bu bukrat..” dizesi ile devam ediyor, hicvin kuyruğuna da düğümü şu meşhur iki mısrası ile atıyordu..

“Eğer aristokrat zengin demekse.. / Bizim millet tamamıyla demokrat..”

Bizim ahalinin demokratlığı paraya endekslidir, demiyorum ama seçtiği isimlere bakılırsa o demokratlık daha çok su kaldırır..

Belki de vatandaşın kromozomlarında “zorbalığa övgü” geni var..

Vakti, saati geldiğinde o gen zaptedilmez oluyor.. Kimin elinde güç varsa, kim o gücü parmaklarını sıkıp sümsük haline getirdikten sonra kullanıyorsa ona hayran kalıyor..

“İlçemizde yeni açılan caddeye Kenan Evren adının verilmesini teklif ederim..”

“Çok yerinde bir teklif, katılıyorum..”

“Ama ilçemizde bir Kenan Evren Sokağı vardı..”

“Onu Kenan Paşa Sokağı diye değiştiririz..”

“Kabul edenler.. Oy birliği ile kabul edilmiştir..”

“Yaşasın demokrasi..”

***

Türkiye’de caddelere, sokak ve okullara ismi verilen memleket büyükleri sıralamasında birinciye gelen Kenan Evren’in demokratik pozisyonunu gözden geçirmekte yarar var..

Kendisi Manisa’nın Alaşehir ilçesinde bir demokrat olarak dünyaya gelmiş, kalender bir ailenin çocuğudur..

Eğitiminin orta yerinde askerlik mesleğini seçmesinin ise “militarist heveslerle” bir alâkası yoktur..

Tam tersine.. Gereğinde demokrasiye ayar verebilmek için askerlik mesleğini seçmiştir..

Suya sabuna dokunmayan demokrat bir subay olarak, karargâhta masa başı görev yapıp “Maaş – Masraf = Bütçe” denklemleri çözerek vakit geçiren Kenan Paşa’nın talihi aniden Kore’ye tayin edilmesiyle değişmiştir..

KORE NİMETLERİ

Kenan paşamız, Kore’ye gittiğinde savaş biteli dört yıl olmuştu..

Lakin asker milletinin kafasından çıkma garip bir uygulama ile Kore Hizmeti, barış zamanında da savaş hizmeti olarak kabul görüyordu..

Masa başında oturup “Maaştan artanı dolara çevirsem bu kadar eder, lirada tutsam şu kadar eder..” hesabı yaparken bile “savaş görmüş” sayıldığından, kıdemine bir yıl ekleniyordu..

O lafını ettiğimiz “bir yıllık kıdem..” paşanın talihini değiştirdi, kendisinin ne kadar demokrat bir zat olduğunu ispatlamaya yaradı..

Kenan Paşa kimseye çaktırmadan orgeneralliğe kadar gelmişti ve emekli olmak için Ege Ordusu’nda gün sayıyordu..

O günlerde çok şedit olan iktidar ile muhalefet kapışması, genelkurmay başkanı tayinine kadar uzamıştı..

İktidarın adayını muhalefet beğenmiyor, muhalefetin yakın durduğunu da iktidar “onların adamı” diye istemiyordu..

O emekli edildi, öbürünün yolu kesildi..

Bir de baktılar ki sırada Kenan Paşa’dan başka kimse kalmamış..

Kendi halinde, maaşını hesaplayıp domates, patates fiyatlarına kafa yoran bir paşa..

“Bundan iyisi Şam’da kayısı..” deyip iki taraf birden rıza gösterdi, Kenan Paşa bir vakitler Atatürk’ün, Fevzi Çakmak’ın oturduğu başkomutanlık tahtına zıpladı..

***

Sonra anlaşıldı ki makam masasında hesabı yapılan domatesin, patatesin tamamı askeriyenin şifresiymiş.. Paşa’nın aklında “demokratik bir ihtilâl” plânı varmış..

Sonunda onu da yaptı rahatladı..

Son derece demokratik bir ihtilâlci olduğundan mı ne demokrasi âşığı ahalimizin gönlünde taht kurdu..

Ahalinin bünyesindeki “zorbalığa hayranlık” ve “büyüklere yalakalık” genleri birleşince ortaya bu demografik tablo çıktı..

Bugün başımızı çevirdiğimiz her yerde illa ki bir “Kenan Evren” tabelası görüyorsak, bunun sebebi demokrasiye olan yatkınlığımızdır..

Çok bilmişler buna “Stockholm Sendromu” diyor ama bizi alâkadar etmiyor..

Ağlaşmayın, o kadar söylemiştik…

Ağlaşmayın, o kadar söylemiştik
Can Ataklı –

Son günlerde AKP’li olmadıkları, AKP’nin zihniyeti ile uzaktan yakından ilişkileri bulunmadığı halde yıllardır canhıraş biçimde iktidarı destekleyen bazı çevrelerde bir telaş gözlüyorum.

Hükümete ateş püskürüyorlar.

Hatta kimileri işi hakarete kadar vardırıyor.

Başbakan’ın demokrat olmadığını söyleyenler, hukuku ayaklar altına aldığını iddia edenler ekranları ve gazete sayfalarını doldurmaya başladı.

Ancak tedbiri de elden bırakmıyorlar. Diyorlar ki “Biz Başbakan’ı demorasi konusunda attığı adamlar nedeniyle destekledik. Darbeler dönemini bitirdiği, darbecileri içeri attığı için alkışladık. Ama şimdi öyle işler yapıyor ki, anlamak mümkün değil.”

Yani kurnazlar ya, Başbakan üzerlerine gelirse “biz aslında yine destek veriyoruz da, bir parça eleştirelim dedik” diyecekler.

Tayyip Erdoğan’ın, bunu kendi deyimiyle “yiyeceğini” sanmıyorum.

İşin aslına bakarsanız bu sözde aydın maskeli faşistlere yıllardır bu gerçeği söylüyoruz.

Ama tınmadılar bile.

Dedik ki “Kanmayın demokrasi söylemlerine, darbelere karşı olma tavırlarına. Bunlar sizi kullanıyor, işleri bitince kâğıt peçete gibi bir kenara atılacaksınız.” Cevap olarak bize “Haydi oradan darbeciler, postal yalayıcılar, statükocular” diye saldırdılar.

Şimdi bakıyorum, benim cesaret edemediğim ya da terbiyeme sığmayan ölçüde ağır şekilde eleştiriyorlar.

Bu kendine aydın süsü veren maskeli faşistlerin anlamadığı şu idi:

İktidar zihniyetinin entelektüel birikime sahip kadroları yoktu. Dinsel temelden geldikleri için de çekingen davranıyor, her şeye rağmen mevcut sistemin gücünden korkarak görüşlerini açık açık söyleyemiyorlardı.

Bunlar ise iktidar zihniyeti için bulunmaz Hint kumaşı gibiydi.

Çoğu zaten Türkiye’ye hınçlı bu kesimin önüne “demokrasi, insan hakları, hukuk” gibi havuçlar attılar. Hepsi birer tavşan gibi atladılar havuçlara. 8-9 yıl özgürlüklerinin tadını çıkardılar.

Darbe ihtimali olmadığını bildiklerinden askere vurdular; yetmedi, Cumhuriyet dönemine saldırdılar, o iş halledilince Atatürk karalandı, aşağılandı, ülkenin gerçek demokratları, aydınları bunların ağızlarında, kalemlerinde ağır hakaretlere uğradı.

İktidar zihniyetinin arayıp da bulamadığı bir nimetti bu.

Ancak yıllar geçtikçe, iktidar zihniyeti maddi manevi güçlendi. Dar da olsa entelektüel bir kesim yaratıldı. Medya sahiplik olarak ele geçirildi.

O zaman dedik ki “bakın zamanınız geliyor, hepinizi buruşturup atacaklar.”

Atıyorlardı da zaten. Kendisini aydın, demokrat gören ve iktidarın payandalığını yapmaya soyunanların bazıları kendilerini gerçekten özgür zannedip de ufak tefek eleştiriler yapmaya başlayınca şimşekleri üzerlerine çektiler.

Bir baktık ki bunların bazıları ortadan kayboluyor.

Ya dostları? Seslerini bile çıkarmadılar. Sarı Öküz’ü verir gibi arkadaşlarının harcanmasına göz yumdular. Bugün durum gerçekten çok vahim hale geldi. İktidar giderek daha otoriter oldu, asker vesayetinin yerini sivil vesayet almaya başladı, tek adamlık cazip kılındı.

Şimdi ağlaşıyor bu maskeli faşistler.

Ağlayın ağlamasına ama çok da ses çıkarmayın. Şakası yok bu iktidarın. Bunlar iyi günleriniz.

Yine “demedi” demeyin.

Türkiye’de muhafazakâr İslami bir devrim yaşanıyor!

Türkiye’de muhafazakâr İslami bir devrim yaşanıyor!
Mine Şenocaklı –
——————————————————————————–
BOĞAZİÇİ ÜNİVERSİTESİ SOSYOLOJİ BÖLÜMÜ ÖĞRETİM ÜYESİ PROF. FARUK BİRTEK:

AKP, “Kimsenin hayat tarzına karışmayız” diyordu, karışmıyordu. Şimdi karışmaya başladı… Bugün kadının nasıl doğum yapacağına karışırsan, yarın başına da karışırsın. Ve bir kulp bulursun! Dersin ki; ‘Bunlar kışın grip oluyor, bunun devletimize maliyeti oluyor! En iyisi mi başlarını örtsünler!

Türkiye’de, Sovyet Rusya’da olandan bile radikal bir dönüşüm yaşanıyor. Özele karışılıyor. Türkiye, Çin ve İran’dan sonra en çok elektronik sansürün uygulandığı ülke… Hapiste dava görmemiş en çok tutuklunun bulunduğu, iptidai zindanlarda çürüyen insanı olan ülke…

Türbanlılar ne yapsın, babaanneleri gibi evde oturup kestane mi pişirsin” diye sormuştu türbanlıları dışlayanlara… Onlar da üniversitede okuyabilsinler, sosyal hayata katılabilsinler diye… AK Parti’ye topyekûn karşı çıkanlar, sinirlenmişti ona… Oysa dünyaca ünlü sosyolog Prof. Faruk Birtek’in desteği iktidara değil, onun demokratik açılımlarına, yenilikçi bakış açısınaydı…

Yıllar geçti, bir buçuk yıl önce bir gün röportaj için kapısını çaldım… Ama mesele bu kez farklıydı. Destek verdiği AKP iktidarında artan polis baskısıyla ilgiliydi soracaklarım. Hayal kırıklığı yüklü bir başlangıç yapmıştı o gün; “Ben bu ülkeye hizmet etmek istiyorum, ama benim karım başını örtmeyi reddetti. Bu sebeple benim Türkiye’de idari bir mevkide yerim olmasına imkan yok. İktidar ‘Başını Örtenler Kulübü’ haline geldi. Demokrat Parti döneminde bile hürriyetler vardı, insanların sesi çıkıyordu. Erdoğan’ın ilk senelerini çok beğendim, seçimi kazandığı günkü konuşması nefisti, birçok konuda onu destekledim. Ama son dönemdeki icraatları beni korkutuyor. Bilhassa beni rahatsız eden, polislerin yetkilerinin fevkalade artırılması… Açıkçası ben bu beyanatı verirken korkuyorum. Çünkü ne olacağını bilemiyorum!”

Bu sözleri sebebiyle Birtek’e bir şey olmadı, ancak pek çok kişi polisin ‘fevkalede yetkileri’nden nasibini aldı! Askerler, bilim insanları, gazeteciler ve tabii ki her zamanki gibi öğrenciler!.. Hâlâ da sürüyor, öyle ki futbola bile yansıdı artık…

Tüm bunlar olup biterken, Türkiye’de başdöndürücü değişiklikler yaşanıyor. Ve çoğu da gündelik hayatı doğrudan etkileyecek türden! 4+4+4 egitim sistemi, sendikal haklara yönelik engellemeler ve tabii son olarak da kürtaj konusu… Halkın yüzde 50’sinin tüylerini diken diken eden, toplumdaki kutuplaşmayı derinleştiren yasalar çıkıyor birer birer…

İşte bu ortalığı toz duman eden değişiklikleri konuşmak için randevulaştım bu kez Birtek’le… Gördüm ki onun da tüyleri diken diken!.. Her zamanki gibi ironi yaparak “Korkuyorum” dese de tüm söylediklerinde gözünü budaktan sakınmadı! Zira bu kez demokrasi ve Türkiye’nin geleceği için her zamankinden çok korkuyordu!

Erdoğan hızla başkanlık sistemine doğru koşuyor

– Hocam, önce 4+4+4, sonra kürtaj meselesi, sonra Çamlıca’ya camii… Neler oluyor sizce? Her gün bir şeyler değişiyor ülkede…

Bence Erdoğan hızla başkanlık sistemine doğru koşuyor. Çünkü geçmişte bu kadar çok radikal siyasi karar alındığını hatırlamıyorum. Böyle radikal olarak her şeyin yeniden tanzim edilmesi herhalde bir Sovyet Devrimi’nden sonra oldu. Ben bu kadar yoğun, allak bullak eden bir gündem görmedim. Tabii bu toplumun bir kesimi için. Ona dikkat etmek lazım…

– Yani AKP’ye oy vermeyen yüzde 50 için allak bullak edici?

Evet. Bu radikal hareketlerle Türkiye tamamen ikiye bölünüyor. Bir taraf fevkalade etkileniyor, öbür taraf az etkileniyor. Ben fevkalade etkilenen taraftayım. 4+4+4 radikal bir değişimdir… Hepsi bir ayda oluyor. Aileleri 2-3 sene önceden hazırlamıyorlar. Tepeden iniyor. Bu kadar tepeden inmeci rejimi sultanlık dönemlerinde bile çok az görüyoruz. O zaman bile daha yavaş oluyor değişiklikler. Biraz daha süzgeçten geçiyor, daha danışılıyor, daha vezirlerin sözü geçiyor. Osmanlı’da kararlar pat diye alınmıyor, tartışılıyor. ‘Kubbealtı’ diye bir kurum var. Sadrazam ve diğer devlet görevlileri Topkapı Sarayı’ndaki Kubbealtı’nda devlet meselelerini görüşüp öyle karara bağlıyor. Yani Osmanlı tartışarak, pişirerek karar veriyor. Hiçbir zaman padişah, “Ben karar verdim oldu” demiyor. Bugün Türkiye padişahlık bile yaşamıyor. Tiranlık yaşıyor. Müslümanlığın kabul etmeyeceği bir firavun dönemi yaşıyor. Oysa Osmanlı’da Müslümanlığın çok önem verdiği, İslam medeniyetinin kaçınılmaz bir parçası olan, istişare etmek var, mesvere var. Müslümanlığın en mühim, en güzel tarafı bu; devamlı istişare ediyorsun. Ama şimdi bu kalmadı. Emir yukarıdan geliyor, mahiyet alkışlıyor! Üstelik o gün söylüyorlar mahiyettekilere, onlar da vatandaşla birlikte öğreniyorlar ve ayağa kalkıp alkışlıyorlar. Halbuki Müslümanlık böyle değil. Herhalde bir tek Muaviye döneminde böyle olmuştur. İşte bugün yine aynı şey oluyor. Tepeden bir karar iniyor, pat diye, o milletvekili olarak millete söz vermiş insanlar Meclis’te tartışmadan el kaldırıyorlar. 4+4+4 böyle oldu. Şimdi hep böyle oluyor.

– Kürtaj konusu da mı böyle olacak?

Tabii… Ondan önce mesela hava taşımacılığında grev hakkı kalkıyor. Bu bir tek faşist dünyada olmuştur. Kabul edilemez, ama ediliyor. Ortadaki üslup bu. Üçüncüsü, bugün gazetelerde gördüm, çok şaşırdım. Üniversite girişlerinde puantajı, imtihanlardan iki hafta önce değiştiriyorlar. Sistemi allak bullak ediyorlar. O kadar radikal bir değişiklik ki bu, okullar arasındaki farkı kaldırırken, başarısız okulların önce geçmesini sağlayacak bir yöntem getiriyor. İyi okullarda not kıt verilir, fena okullarda ise bol… İmam hatiplerde nasıl not verilir bilmem! Notların bol verildiği okulların mezunlarını öne çıkarıyor, iyi okul mezunlarını geride tutuyorlar. Bu değişikliğin anlamı, zayıf okulları öne çıkarıp iyi okulları geri tutmaktır. Sistemi ters yüz etmektir, gerisin geriye döndürmektir.

– Peki sizce bu niye yapılıyor?

Bu imam hatip okullarının üç sene içinde Türk eğitim sisteminin yüzde 30-35’ine hakim olması demektir. Bu tezgâh bir senede geldi. Nasıl geldi? Evvela bir karar aldılar. Hiç çaktırmadan karar alıyor YÖK. Diyor ki, “Arapça eğitimi, diğer dil eğitimlerinde olduğu gibi dil eğitimi veren fakültelerin mezunlarınca verilmeyecek!” Yani Fransızca’yı, Fransızca eğitimi veren eğitim fakülteleri mezunları öğretiyordu. Ama “Arapça’yı öyle yapmayacağız” diyorlar. Arapça’yı kim öğretecek peki? İlahiyat fakültesi mezunları öğretecek! Ve bu özel bir uygulama… Ondan sonra bir din dersi koyuyorlar. Diyorlar ki, “Seçmeli!” Ama öyle bir seçmeli ki çıkmak için imza vermen lazım. Tabii bir de mahallede, “Ben din dersi almıyorum, Hz. Muhammed’in hayatıyla da ilgilenmiyorum” demek hiç de kolay değil. Bunu da yapıyorlar. Ama bununla da kalmayacak.

– Neden?

Çünkü bir de diyorlar ki, “Bu dersleri açtık, bunlara hoca lazım.” Şimdi hiçbir öğretmen ataması yapılmıyor, hepsi sürünüyor, meydanlarda bağırıyor. Bu arada 10 bin öğretmen kadrosu açılıyor, hepsi ilahiyatçılara! Bunlar da giriyor mu liselere! İşte yakında ortaokul müdürleri buradan gelecek. Bütün bunları, müdürleri imam hatiplilerin arasından seçmek için yapıyorlar. Tamamen bir kadrolaşma var. İttihat Terakki döneminin başaramadığı kadrolaşmayı bugün AKP iktidarı yapmaktadır Türkiye’de. Ve kadrolaşmaktan başka bir amaç yok. Bizim insanlarımız iktidarda olacak, diğerleri iktidardan uzaklaştırılacak. Karısı başörtülü olmayan işe giremiyor bugün! Ben bunu söyledim. Karım başörtüsü takmıyor, hâlâ taktıramıyorum, baksana bodrum katında oturuyoruz. Ben şimdi iki kat yukarı çıkmak istemez miyim? Emekli olmuşum, memleketime hizmet etmişim, hâlâ hizmet etmek istiyorum, ama izin verin de iki kat yukarı çıkayım bu hizmeti ederken. Beni de THY İdari Heyeti’ne bir danışman olarak koymak gerekmez mi? Yok! Karım başını örtmüyor! Örtse, çıkacağız iki kat yukarı. Boş kat var, çıkamıyorum. Durum böyle Türkiye’de. Bu tabii hiciv, ne karım örtecek başını ne de ben iş arıyorum! İnsanları belli bir liyakat sistemi yerine, inanç sistemiyle ayrıştırıyorlar. Halbuki Sevgili ve Sayın Başbakan Mısır’a gittiğinde, “Laiklik devletin her dinle aynı mesafede olmasıdır” dedi. Tabii ki bu yeterli değil. Laikliğin özü, din ve devletin işini ayırmak. Bunun neticesi olarak her dinle aynı mesafede olmak.

Mesela seçmeli ders Müslümanlık ile ilgili şöyle bir durum var; başka dinlerin böyle bir ders için Milli Eğitim Bakanlığı’ndan izin almaları gerekiyor. Bu Milli Eğitim Bakanlığı ki azınlık okullarını hep baskı altında tutmuş… Başbakan da her dinle aynı mesafede değil; Müslümanlarla yakın. Benim gibi Müslümanlığı uzaktan yaşayan insanlara uzak ve ben dışlanıyorum. Nasıl olacak bu cumhuriyet ben anlamıyorum?

Evde eğitim olmaz, yakında özel medreseler açılacak!

– Cumhuriyetin bu şekilde güçleneceğini düşünenler de var…

Şimdi 4+4+4’le ne yapıyorlar? Türkiye’de bütün orta meslek okulları kapanıyor. İki tür kanal kalıyor. Bir lise var; bir de imam hatip okulları. Eğer imam hatip okullarının kuruluş amaçları, Türkiye’de imam ve hatip gereğini mesleki olarak yerine getirmekse, diğer meslek okulları niye yok? Demek eğitimin iki yolu var; biri bildiğimiz, alışageldiğimiz lise, öbürü imam hatip. Diğerleri yok? Eğer söz konusu olan meslek eğitimi ise diğerleri niye yok? Eğer imam hatipler meslek eğitimi için değilse, o zaman Türkiye’de iki tür lise ortaya çıkıyor. Dini eğitimi yoğun olan liseler ve dini eğitimi az yoğun olan liseler! Bu yapılanın meslekle alakası yok. Eğer meslekle alakası varsa, teknik liseler niye yok? Son bir şey daha var; evlerde eğitim. Böyle bir şey olamaz. Yarın öbür gün bu çocukları ana baba nasıl eğitecek? Özel medreseler kurulacak. Çocuklar bir araya toplanacak.

Korkarım bugün kadının nasıl doğum yapacağına karışan yarın başına da karışır

– Bu gidişle özel medreseler kurulacak diyorsunuz. Nasıl?

Kimin becerisi var çocuğunu eğitmeye, kimin yeteneği, kimin sabrı var? Böyle bir şey olamaz. Ne yapacaklar? Bunun için ihtiyaç doğacak, medresede çocukları eğitecekler. Dolayısıyla Türkiye’de bundan 3 sene sonra orta eğitimin yüzde 30 ila 35’inin imam hatip liselerinde yapıldığını göreceğiz. İnşallah yanılıyorum ama verilerin, gidişatın ve yapının bana öngördüğü bu. Çünkü öbürlerinin önünü tıkıyorsun, imam hatipi cazip hale getiriyorsun. İlahiyatçıları orta eğitimin içine sokuyorsun, onlara yetki veriyorsun, onları yükseltiyorsun. Ama ben hâlâ bodrum katındayım, ben de üst kata çıkmak istiyorum! Olmuyor, çünkü bana dur diyorsun. Onları çıkarıyorsun…

– Muhafazakâr bir damar da var Türkiye’de tabii… AK Parti onların isteklerini yerine getiriyor…

Yerine getiriyor ama fazlasıyla bu kesimi büyütmeye çalışıyor. İktidar yakınlığıyla bir dindar militanlığı yaratıyor. Mesele şu; siyaset demek normal akışında cereyan etmeyen bir olayın başka türlü cereyan etmesini sağlayacak gücü vermek demektir. Bugünkü iktidar yoğun siyaset yapıyor. Bugünkü iktidar Türkiye’nin yörüngesini tamamen değiştirmiş durumda. Dış politikada, iç politikada, hukuk sisteminde siyasi sistemi değiştirmiş durumda. Türkiye bugün bir devrim yaşıyor.

– Bu devrimin adını nasıl koyacağız?

Bu muhafazakâr bir devrim. Bu dünyanın aksine tersine gitmektir. Asyalaşmaktır. Halbuki benim tarihim Osmanlı’dan başlayarak Batı’ya yönelmektir. Fatih Sultan Mehmet’ten beri biz Batı’ya gidiyoruz, biz Batılı’yız. Bugünse geriye gidiyoruz. Türkiye saatini değiştiriyor biliyorsunuz. Saatleri tek saate indirecekler.

– Evet, yaz saati uygulaması 28 Ekim 2012’de saatlerin bir saat geri alınmasıyla sona erecek. Bu son değişiklik sonrası Türkiye’de artık tek saat uygulamasına geçilmiş olacak…

Türkiye’nin saati değiştiği zaman o saatin meridyeni nerede olacak biliyor musunuz? Şimdi İzmit civarında. Nereye gidecek biliyor musunuz? Iğdır’a! Türkiye’nin zaman merkezini Iğdır’a koyuyorlar. Iğdır çok güzel bir yer tamam ama Türkiye’nin tek merkezi olacak yer değil. Bütün Türkiye, Iğdır saatine tabi olacak. Iğdır saati dünyayla da ilişkili. Londra ile aramızdaki fark 3 saate çıkıyor. Avrupa ile 2 saate çıkıyor. Nereyle uyum sağlıyor? İran ve Suudi Arabistan’la! Yani ben en kolay kiminle iletişim kuracağım? Suudi Arabistan ve İran’la! En zor nereyle kuracağım? İngiltere’yle! Saatler tutmayacak. Demek ki kültürel yaşamımdaki davranışım ve akışım Suudi Arabistan’a, İran’a uygun olacak, Avrupa’dan kopacak…

– Bir ara “Türkiye, Malezya mı, İran mı oluyor?” diye çok tartışıyorduk.

Vallahi ben bunları bilmiyorum.

Bugünkü Müslümanlar bin lokma bin hırka istiyor!

– Türkiye’de muhafazakâr bir devrim yaşanıyor dediniz ama…

Türkiye’de muhafazakâr İslami bir devrim var üstelik. Muhafazakârlık değil sadece… İslami bir devrim bu. Kadroları İslami. Ama ne yazık ki, bunlar hakiki Müslüman da değil. Müslümanlık dünyanın en güzel dini. Neden biliyor musun? En mütevazı dini. En fakirin yanında olan dini… En aza, en Sufiliğe yakın dini… İçinden yaşadığın bir din, gösterişten kaçan bir din… Hazreti Peygamber’in hayatından aldığımız mesajlar ne? Tevazu, misafirperverlik, bir lokma bir hırka… Ama bugünkü Müslümanlık hiç de öyle yaşamıyor. Bugünkü Müslümanlar bin hırka bin lokma istiyor! Toplum lokmayı hırkayı bulamıyor! O yüzden ben buna hakiki Müslümanlık değil diyorum. Müslümanlık gösterişiyle yapılan başka bir olay var Türkiye’de.

– Bu yıl Taksim’deki 1 Mayıs kutlamalarına “Mülk Allah’ındır!” diye slogan atan Anti-Kapitalist Müslüman Gençler de katıldı biliyorsunuz. Müslümanlar arasında da bir ayrışma başladı aslında…

Evet. Anladığım kadarıyla onların içinde Ali Bulaç ve arkadaşları da var. Ben hatta Fethullah Gülen’in de bu durumu yadırgadığını düşünüyorum. Çünkü Fethullah Gülen’in de bana fevkalade cazip gelen bir tavrı var.

– Daha sade bir hayatı var…

Evet… O yüzden ona Gandi dedim. Gandi lafını biliyorsun ilk sana ben söyledim, her tarafta tuttu. Şimdi Amerikalılar da “Gandi” diyor. New York Times mesela… Çünkü fevkalade sade, mütevazı bir tavrı var, fevkalede cazip bir kişiliği var, ben hakikaten hayranım kendisine, hissiyat olarak yakınım. Ama büyük bir hatası var; onu da söylemeden geçemeyeceğim, müritleri kendisinden çok uzak.

– Nasıl?

Fethullah Gülen’in yakınları ona çok uzak. Ne yazık ki onun uzakları da ona yakın. Benim gibi! Ama ben onun müridi değilim. Ona yakın olanlar ne yazık ki gaddar bir kesimi oluşturuyor. Bugün Emniyet Teşkilatı rivayeten Fethullah Gülen’in etkisi altında; ben polisi bu kadar şiddet içinde görmedim. Ellerine mikrofon verdiğin vakit, sanki Nazi Almanyası’nın 1936’sını yaşıyor gibi hissediyorum. Fethullah Gülen’in onlara hakim olması, etkilediği kesimi kendisine benzetebilmesi lazım. Yapamıyor, kopmuş… Ne yazık ki o da farkında değilmiş gibi görünüyor bana… Kolay değil Amerika’dan idare etmek. Bunlar çok acı şeyler.

– Peki ya hocam hayat tarzı? Kürtaj ve sezaryen tartışmaları…

Eskiden diyordu ki AKP, “Biz kimsenin başörtüsüne karışmayız. Herkes istediği hayat tarzını yaşayacaktır.” Bugün karışmaya başladılar. Yarın başörtüsüne de karışabilirler. Sen kadının nasıl doğum yapacağına karışırsan, yarın başına da karışırsın. Ve bir kulp bulursun, dersin ki, “Bunlar kışın grip oluyor, bunun devletimize maliyeti oluyor. İyisi mi başlarını örtsünler!” Aynı şimdi kürtaj ve sezaryende olduğu gibi… En tehlikeli despotluk özele karışma. Ondan başörtülü kızlarımıza sahip çıkmıştım bir hayli risk alarak, şimdi kadının mahremiyetine sahip çıktığım gibi…

Sağlık Bakanı diyor ki, 4 haftaya kadar olacak kürtaj izni. Yahu 4 haftaya kadar ceninin olup olmadığı bile bilinmiyormuş. Ben bilmem, kadın değilim, öyle söylüyorlar. Bir kadın dört hafta içinde hamile olduğunu bilmiyor, öyleyse nasıl kürtaj olacak? Sağlık Bakanı da ceninin ne zaman oluştuğunu bilmiyor. Bilseydi, 4 hafta olsun diyebilir miydi! Ben hamile kalmadım, bana eşim öyle dedi. “Biz dört haftadan önce bilemeyiz hamile miyiz, değil miyiz?” dedi. Peki nasıl olacaklar kürtaj dört hafta içinde? Bilmeden mi olacaklar? Sonra sezaryene ne karışıyorsun ya! İstemiyor kadın, “Ben doğumu böyle yapacağım. Ben Sezar’ın annesi gibi yapacağım” diyor. Sezaryen ismi de oradan geliyor. “Ben Roma İmparatorluğu’ndaki gibi yapacağım” diyor. Sana ne! Başladılar karışmaya. Beş sene önce karışmıyorlardı… Bence bir başkanlık seçim kampanyası başlamış durumda. Kolay gelsin Türkiye!

Türkiye cahiliye dönemini yaşıyor!

Bugün büyük cami yapmak bir güç göstergesi değil, bir uydurmanın göstergesi! Bir şeyi bilmiyorlar; kubbe yapmak 16. yüzyılda çok zor, onun için çok önemli. Onun için Sinan en büyük kubbeyi yapmaya çalışmış Selimiye’de ve başarmış. Artık herkes kubbe yapıyor. Ama bunların haberi yok! Ismarla Çin’e dört tane kubbe, göndersinler! Yarısı plastik olsun, yarısı altın! Çamlıca’ya büyük bir cami koysanız ne olur? Tamamen gösteriş olur. Yazık! Çünkü bilmeden gelmişler. Türkiye cahiliye dönemini yaşıyor şu anda. Aynı Hazreti Peygamber’den önceki dönem gibi… Bugün Türkiye’de cahil insanlar yetkiye sahip…

– Hocam dünkü konuşmamızda şöyle demiştiniz; “AKP, ‘Hayat tarzına karışmayız’ diyordu, karışmıyordu. Şimdi karışmaya başladı. Bugün kadının nasıl doğum yapacağına karışırsan, yarın başına da karışırsın. Ve bir kulp bulursun! Dersin ki; ‘Bunlar kışın grip oluyorlar, bunun devletimize maliyeti oluyor! En iyisi mi başlarını örtsünler!” Peki Çamlıca’ya cami yapılmasına ne diyorsunuz?

Komedi! Neden komedi biliyor musun? Mimar Sinan’ın camileriyle bezenmiş, Süleymaniye ve Sultanahmet’i olan, bütün silüetini, benliğini camilerle bulmuş İstanbul’un tepesine bir uyduruk cami yapıyorsun! Bir şeyi bilmiyorlar; kubbe yapmak 16. yüzyılda çok zor, onun için çok önemli. Onun için Sinan en büyük, en yüksek kubbeyi yapmaya çalışmış Selimiye’de ve başarmış. Şimdi kubbe yapmak ne ya! Çelik hasırı koyuyorsun, üzerine çimentoyu döküyorsun, istediğin büyüklükteki camiyi yapıyorsun. Bugün büyük cami yapmak hiçbir şey anlatmıyor. Bir güç göstergesi değil, bir uydurmanın göstergesi! Onun için Çamlıca Tepesi’ne büyük cami yapmak, bütün Mimar Sinan’ı ve Osmanlı geçmişini reddetmektir ve komik kalmaktır. Bu plastik otomobille dolaşmaya benziyor. Bu plastiktir. Camiyi de plastik yapsınlar daha iyi! Herkes artık kubbe yapıyor. Haberleri yok ya! Ismarla Çin’e dört tane kubbe, göndersinler sana! Yarısı plastik olsun, yarısı altın! Oraya büyük bir cami koysanız ne olur? Tamamen gösteriş olur. Yazık! Çünkü bilmeden gelmişler. Türkiye cahiliye dönemini yaşıyor şu anda. Aynı Hazreti Peygamber’den önceki dönem gibi… Bugün Türkiye’de cahil insanlar yetkiye sahip. Cahil insanlar karar mekanizmalarının içinde. Bakıyorum, Sağlık Bakanı işini bilmiyor, Ulaştırma Bakanı bilmiyor, Enerji Bakanı da bilmiyor, hele Çevre Bakanı hiçbir şey bilmiyor. Çevre düşmanı bir Çevre Bakanı var, enerji düşmanı bir Enerji Bakanı var.

Mimar Sinan şehrinde cami yapmak, plastik otomobille dolaşmaya benziyor…

– Niye enerji düşmanı?

Enerji Bakanı’nın görevi, Türkiye’ye petrol almak değil kardeşim. Almanya’da olduğu gibi nasıl olur da yüzde 25 az enerji harcayabiliriz onu bulmak. Esas bakanlık o. Yoksa Azerbaycan’dan petrol almak iş mi? Herkes alıyor. Mesele Türkiye’de sen nasıl tasarruf edeceksin? Almanya’nın başarısı 10 senede fosil enerji kullanımını yüzde 25 düşürmüş olması. Bizde de Enerji Bakanı’nın bunu yapması lazım. Binalarda izolasyonla uğraşması lazım. İnsanlara yenilik getirmesi lazım. Yoksa Azerbaycan’dan benzin alması değil. Ulaştırma Bakanı desen hiçbir şeyin farkında değil. Bu kadar durakları aralıklı metro olmaz şehirde. Bu, köy metrosu! Bunlar da kasaba iktidarı! Kasaba dünyada siyasetin en becerikli olduğu yer. Kasaba kadar siyaseti iyi yapan bir yer yok. Çünkü hem şehirle yarışacaktır hem köyü sömürecektir. Kasaba çok başarılı bir yerdir. Bu benim iki senedir üzerinde çalıştığım bir konu. Bu iktidar tam bir kasaba iktidarı; çünkü şehirleşmemiş. Türkiye’nin problemi şehirleşmeden metropolde yaşama çabasıdır. Onun için böyle yapay ve yampiri oluyor her şey. Onun için Türkler ne yazık ki kendilerini AVM’lerde buluyor. Herkes AVM’ye gidiyor, medeniyeti kazandığını zannediyor. Gökdelenlerde daire alıp 100 metre yukarıya çıkıyor, uzaya ulaştığını zannediyor. Yanlış anlamayın, Müslümanlığa büyük sevgi, saygı ve muhabbetim var. Muhafazakârlık çok kıymetli. Benim hakiki muhafazakâr, dindaş kardeşlerim var. Bunlar bir lokma bir hırkayla dolaşırlar, kalpleri açıktır, herkesi severler. Ama bir ayrışma var. Muaviye dönemi var bugün Türkiye’de. Türkiye Muaviye halifeliğini yaşamaktadır. Bu çok tehlikeli.

– Peki çıkış yok mu?

Türkiye’yi bu beladan, 3 bin 500 senelik erkek hegemonyasından kadınların kurtaracağına inanıyorum. Bilhassa, en büyük ümidim AKP’nin ve muhafazakâr kesimin kadınlarıdır. Orada pırıl pırıl genç kızlarımız var; fikirleri açık. Dünyayı öğrenmek istiyorlar. Bunların tahammülü bir gün bitecek. Bu erkek yoğun politikalardan usanacaklar. Benim üniversitemde birçok kız öğrenci var Müslüman, mutaassıp, başlarını örterler. Kendilerini çok severim, pırıl pırıldırlar, çok zekidirler. Müslüman erkek öğrencilerse zayıftır. Hantaldırlar, kafalarını çalıştırmazlar, tembeldirler.

– Neden?

Çünkü erkekler her taraftan istifade ediyorlar. İsterlerse mutaassıp oluyorlar, isterlerse modern! Çaktırmıyorlar. Hegemonik sınıf bunlar. Onun için kafaları tembel. Kızlar öyle değil. Ve benim onlardan çok ümidim var. İnşallah onlar bu iktidarı uyandıracaklar. İnşallah bir gün kafaları, zihinleri açılacak, başörtüleri değil! Benim başörtülü kadınlara fevkalade büyük saygım var. Çünkü inançları yüzünden bu kadar sıkıntıya katlanıyorlar. Ne kadar şayanı takdirdir ki sıcak yaz gününde bile başlarını örtüyorlar, sıcağa tahammül ediyorlar. Bu nefsi kontroldür. Başını örten bir üniversiteli gördüğüm zaman gidip tebrik ediyorum, “Aferin kızım” diyorum. İnancıyla yaptığı için… Siyaseten yaptığına da katiyen inanmıyorum.

– Siyaseten yapan yok mudur peki?

Siyaseten de vardır tabii ama ne yapayım, her yerde yampirisi, yapayı var. Yok mu Allah’ını seversen! Yalpalayan, sağa sola dönen, bir öyle bir böyle olan yok mu? Şimdi birileri çıkıp diyecek ki, “Sen de bir zamanlar AKP’yi destekliyordun! Ne oldu?” Evet, destekliyordum eskiden. Bilen bilir! Ben AKP’nin bir yenilik getireceğine güveniyordum. Ben Halk Partisi’ne, Baykal’a çok kızıyordum. Hâlâ çok kızıyorum. Ben Halk Parti karşıtıydım o zaman. Ama şimdi Halk Partisi beni kazandı. Aslında AKP itti, CHP beni kazanmadı. Sayın Başbakan’ın mütecavizkâr lafları yüzünden böyle oldu. Sen kalkıyorsun, İsmet Paşa gibi bizi Yunan işgalinden koruyan, Milli Mücadele’nin kahramanına, ki bugün Türkiye’nin insanları camiye gidebiliyorlarsa İsmet Paşa’nın kazandığı harplerin neticesinde gidebiliyor, büyük Atatürk’ün dediği gibi makus talihimizi yenmiş olan İstiklal Harbi komutanına bıyığından laf ediyorsun! Onu Hitler’e benzetiyorsun. Niye Hitler’e benzetiyorsun ya? Hitler nereden geldi aklına? O zaman beni kazanan Halk Partisi oldu. Çünkü benim ruhi ecdadıma, benim İstiklal Harbi kahramanlarıma dil uzattığı vakit ben artık o partinin yanında olamam. Çünkü ben bu vatanı böyle korumuşum. Benim ailem, benim tıbbiyeli babam İstiklal Harbi’nde gazi olmuş. Ben o inançla bu memlekette yaşıyorum. O inançla ben 23 sene sonra Türkiye’ye döndüm. Ama Türkiye beni kaybediyor. Çok acı verici bir şey bu. 70 yaşına geliyorum, vatanım bana yabancı gelmeye başlamış. Halbuki ben 23 sene yurtdışındaydım, İngiltere’de okudum, Amerika’da, Fransa’da dersler verdim, bin yerde dolaştım ama bir gün bile vatanım bana yabancı değildi.

Herkes bana çok kızacak ama bu ülkede demokratik dengeyi asker sağlıyordu!

– Çok dolmuşsunuz siz hocam?

Ben artık dolmuşa binerken bile 5 kişi olmamasına gayret ediyorum. Korkuyorum, 5 kişiyse binmiyorum. “Aman durma kardeşim” diyorum. Korkuyorum ya! 5 kişiyse terör örgütü diye götürebilirler bizi çünkü. Artık Türkiye’de işler böyle. Tabii şunu unutuyor herkes; Soğuk Harp bitti. Soğuk Harp olsaydı bugün, yani Rusya tehlikesi, Sovyet tehlikesi olsaydı bu kadar çok askeri içeri alamazdın. Soğuk Harp bitti. Şimdi rahat ettiler. Bu biraz Soğuk Harp’in neticesiyle ilgili. Bu birincisi. İkincisi, şunu görüyoruz, ki şimdi bir şey söyleyeceğim herkes ama herkes bana kızacak, Taraf Gazetesi başta olmak üzere… Türkiye’de demokrasi için bir denge lazım. Her demokraside bir denge lazım. Amerika’da başkanlık sisteminin dengesi parlamentodur, Anayasa Mahkemesi’dir ve biraz da Wall Street’tir. Yani Wall Street’te hisseler iner çıkar, başkanı dizginler bunlar. Yanlış değil bu, Amerika kapitalist bir ülkedir. Burada kapitalin ülküsü önemlidir. Tabii dengeleyecek. İtalya’da kilise çok önemlidir. Berlusconi’yi en son kilise gönderdi, “Çok oldun kardeşim, güle güle” dediler. Fransa’da üst bürokrasi çok etkilidir. Üst bürokratı ikna edemeyen iktidarın yerinde kalması zordur. Sarkozy ikna edemiyordu. Ondan gitti demiyorum ama bir türlü icraatlarını yapamıyordu… Şimdi bizde de çok önemli, çok ironik bir durum var. Demek ki bizde de demokrasi için asker gerekiyor. Şimdi beni herkes kesecek ama bu ülkede dengeyi asker sağlıyordu! Aksi halde güçlü muhalefetin olacak. Ama iktidar her zaman muhalefeti yiyor. Menderes’i gördük, Menderes Halk Parti’yi doğradı. Ne oldu? 27 Mayıs oldu. 27 Mayıs 3 yıl kaldı ve gitti. Şimdi herkes 12 Eylül’ü konuşuyor. Darbe sonrası yapılan katliamlar var. Çok acıydı. Ama onlar da başka bir şeyin parçasıydı. Herkes bunu unutuyor. Türkiye’de sıcak harp vardı. Şimdi oturup ahkam kesiyorlar. “12 Eylül niye oldu?” diye! Ben asla 12 Eylül’ü tasvip etmiyorum ama dikkat etmek lazım nasıl oluyor bu olaylar?

Hrant Dink Davası’nda Başbakan’ın tanık olarak dinlenmesi lazım!

– Ya 28 Şubat?

Tutturdular, postmodern darbe diye… Ama Erbakan da gitti kardeşim, ne biçim darbe bu? Darbe olmadı ki! Adama “Git” dediler, o da gitti. Nerede darbe anlamadım. Gitmeseydi! Asker bağırdı, o da gitti. Niye gitti? Nerede darbe ya! Şimdi o yüzden içeri adam atıyorlar. Darbe yok ki! Asker demiş ki, “Git!” Sen de gitme. Ecevit durdu, hapse attılar Ecevit’i. Karşı geldi. Adamı mahkemede hatırlıyorum, tek başına duruyordu. “Ben yazarım, gazetemi de çıkarırım” diyordu, hapse attılar. Bir kahramanı varsa o dönemin, Ecevit’tir. Siyasi olarak çon yanlışları olsa bile… Ben isterim ki Türkiye’de öyle bir muhalefet olsun ki demokrasiyi ben ordu korkusuna bağlamayayım! Bakın işte orduyu attılar hapse, dingili çıktı işin. Saatin zembereyi koptu, dingil gitti. Onun yerine ne lazım? Sağlam bir parlamenter sistem lazım. Başkanlık sistemi bunun en tersi sistemdir. O parlamenter sistem için de, 15 senedir söylüyorum, Seçim Kanunu’nun değişmesi lazım. Sen oraya milletvekili getireceksin, bu milletvekili parti başkanına bağlı olmayacak. Nasıl olacak? Dar bölge yapacaksın. Her seçilen kendi özgüveninle gelecek. Parti, ulustan onu isteyecek, “Aman gel, bizim adayımız ol. Çünkü sen önemli insansın” diyecek. Ama şimdi ne oluyor? Milletvekilleri susuyor, başkanlar konuşuyor. CHP bile herkesin sesini susturdu, şimdi bir tek Kılıçdaroğlu konuşuyor. Erdoğan’la öyle yarışılmaz. Sen bağırarak Erdoğan’la yarışamazsın. Erdoğan senden daha iyi bağırıyor. Bilakis espri yapacaksın, gırgır geçeceksin. Hafife alacaksın. Erdoğan’ın bağırmasını aynayla yüzüne tutacaksın. Ona bağırmayacaksın. Ama başka kimseyi de konuşturmuyorlar partide. Onlar da tek sese karar vermişler. Çünkü Erdoğan tek ses. Şimdi iki tek ses var Türkiye’de. Erdoğan’ın daha çok sesi çıkıyor kardeşim, Kılıçdaroğlu bağıramıyor. Erdoğan çok sesli bir adam, büyük hatip adam, ama işin ucunu kaçırdı. Kendi sesine aşık oldu, dağa çıktı… Bu kadar bağırılır mı ya! Bana soruyorlar, “Türkiye’de şiddet niye arttı?” diye, kardeşim Başbakan bu kadar bağırırsa, şiddet tabii olur bu memlekette.

– Beş yıl sonra ne olur peki?

Ben bu akışı iyi görmüyorum. Herkes bana diyordu ki, “Endişe etme, iktidar olduktan sonra, emin olduktan sonra yumuşayacaklardır. Daha alışacaklar şehirli olmaya!” Ama daha sertleştiler. Bugün AKP beş sene evveline nazaran çok daha sert. Böyle tırmanırsa ne olacak bilmiyorum. Dünyada Çin’den sonra en çok internet ortamında sansür olan ülke Türkiye. En çok insanın hapiste olduğu ülke Türkiye. Gençler hep içerde. Benim öğrencim zafer işareti yapmış, içerde. Nedeni belli değil, ne kadar kalacağı da belli değil. Büşra Ersanlı içerde. Alakası yok ya, Büşra’nın terörle! Ben onun tıfıl çocuk halini hatırlıyorum, Büşra terörden ne anlar ya! Gitmiş de ders vermiş! Büşra Ersanlı siyaset biliminin önemli bir insanıdır, tabii ders verecek. Ama hapiste! Gazeteciler hapiste. Çetin Doğan hapiste. Ne yapmış? Senaryo yazmış! Amerika devamlı aynı şeyi yapıyor. Ne senaryoları var Amerika’nın. Yazılsa ortalık karışır. Bu da askerin senaryosu. Asker diyor ki, “En fena durum olduğunda ne yapacağız? Bu strateji çalışır mı?” Şimdi asker hapiste. Bu kadar askerin hapiste olduğu dönem bir tek Nürnberg’te oldu. Onu geçelim; Ergenekon diye çok yanlış bir işlem var. Dosyaları birleştirdiler. Hrant Dink de orada. Ne olacak? Hrant Dink’in davasının sonunu görebilecek miyiz? Göremeyeceğiz tabii!

– Neden?

Görmene imkan yok. Tanık olarak Başbakan’ın gelmesi lazım. Çünkü Trabzon Emniyet Müdürü Ramazan Akyürek’den kimse bahsetmiyor. Hrant’ın cinayetinde bifiil hazır nazır olan o. Trabzon Emniyet Müdürü’nü oradan sürdüler, nereye sürdüler biliyorsun değil mi? İstihbarat Genel Müdürü yaptılar. Peki İstihbarat Genel Müdürü olarak ne yaptı bu adam? Gazeteden okuyorum ben de, Başbakan’la bir saat görüştü. Demek Başbakan ya Trabzonspor’u konuştu, ki mümkündür, yoksa bir saat ne konuşmuşlardır başka, yemek konuşmuş olabilirler mi? Zannetmiyorum. Belki Hrant Dink konuştular değil mi? Şimdi Hrant Dink’i Ergenekon’da araştıracak komisyonun Başbakan’ı çağırması gerekmiyor mu? “Ne konuştunuz, Trabzonspor mu, o zaman herhalde Aziz Yıldırım sohbetiniz de olacaktır?” diye… Hayatımı riske atıyorum bunu söyleyerek. Ben bugün çok tehlikeli bir şey yapıyorum. Çünkü bazı insanlar var; aralarda, arka taraflarda saklanıyorlar. Hrant Dink davası çok yazıldı, “Bu hukuk sistemi yanlış, dosya birleştirme yanlış” diye… Çünkü olay böylece hiç bitmiyor. Çünkü bizde adalet, süründürme mekanizması olmuş. Adalet yok olmuş. Adalet yok olunca mülk de yok olmuş. Mülk dediğin mal, tapu değil. Mülk, malikten geliyor, iktidar yok olmuş. Hükümet yok olmuş demek. Adaletin böyle olduğu yerde hükümetin yok demek. Devletin yok demek. Şimdi burada Halk Partisi muhalefet yapamıyor. Çünkü Soğuk Harp’ten kalma, kendisini yenilemesi lazım, yenileyemiyor. Dolayısıyla iş basına kalıyor. Türkiye’de demokrasinin geleceği basının elinde!

İlahi adalet…

İlahi adalet…
Dilek Önder –

İlahi adalet varsa… Ki ben varlığına inanıyorum…

Bu dünyada, olmadı başka bir âlemde ama bir şekilde hak yerini buluyorsa…

Kadınlara yaptıkları bütün zulümler onlara geri dönecek!

Bunlar, öteki hayatlarında dünyaya kadın olarak gelecekler!

Hem de kendi yarattıkları ortama gelecekler.

Kendi yarattıkları cehenneme…

Hani diyor ya,

“Tecavüz bebeği bile doğmalı” diye…

Hem de rahat rahat…

Sanki sahanda yumurta pişirmeyi anlatıyor!

Söyleyiveriyor öyle..

“Tecavüz, tecavüz çocuğu ne demek?” düşünmüyor bile…

İşte o mesela…

Önce tecavüze uğrayacak.

13 adamın tecavüzüne…

13 hayvanın!

1 ya da 13 adam zorla bunun orasını burasını parçalayacak!

Mahvolacak!

Kanlar içinde kalacak!

O vaziyette ailesine dahi sığınamayacak. Söyleyemeyecek.

Öylece duramayıp da cesaret edip söylediğinde bir tekme de onlardan gelecek. Sonra neler yaşadığını anlatmaya çalışacak.

Çevresine, iş gazetelere kadar geldiyse bütün millete ve mahkemeye neler yaşadığını ispat etmeye çalışacak.

Mahkemedeki adamlar ona tecavüz eden adamları aklamak için ellerinden geleni yapacak.

Sonra hamile olduğunu anlayacak.

Sokağa atılacak.

Birtakım adamlar onu intihara zorlayacak!

Tecavüz eden adam ya da adamlar içeri girmedikleri ya da çok kısa sürede çıktıkları için gelip onu bıçaklayacak, tekrar tecavüz edecek. Hem de çocuğunun gözü önünde!

Kimbilir belki çocuğu da öldüresiye dövecek.

Devlet sahip çıkarız diyor ya, o çocuğu alacak, bir yetiştirme yurduna yerleştirecek.

O çocuk da orada tecavüze uğrayacak. Uğramadan yırttıysa 18 yaşında sokağa atılacak.

Ve haykıracak:

“İnsanım ben! İnsan hakları…!!!” diye…

O sırada polislerden dayak yiyecek!

Bütün bunları yaşayacak ki…

Öyle kolay konuşmasın.

Sadece tecavüze uğrasa da yeter!

Ya da tecavüzcünün çocuğu olarak dünyaya gelse de…

Ancak böyle anlayacaklar.

Ya da 3 çocuklu bir kadın olarak gelecek dünyaya…

Ama kocası Başbakan olmayacak.

Onun da yaşadıklarını anlatayım mı?

O çocukları okutmak, yetiştirmek, iş bulmak, evlendirmek için geçen o süreyi…

O sürede yaşananları…

Yaşayanlar biliyor, yaşamayanlara, empati yapamayanlara, görmeyenlere, işine gelmeyenlere anlatmama gerek var mı?

Yok.

Çünkü anlamalarının tek yolu var.

Aynı şeyi yaşamaları lazım.

İşte onun için diyorum ki.

İlahi adalet diye bir şey varsa, ki ben varlığına inanıyorum…

Bu dünyada, olmadı başka bir âlemde ama bir şekilde hak yerini buluyorsa…

Kadınlara yaptıkları bütün zulümler bunlara geri dönecek!

Öteki hayatlarında dünyaya kadın olarak gelecekler!

Hem de kendi yarattıkları ortama gelecekler.

Kendi yarattıkları cehenneme…

Not: Bu işi çözsek çözsek biz çözeriz. Sesimizi yükseltmeye devam!..

Şair ayağa kalk!

Şair ayağa kalk!
Güngör Mengi –

Fazıl Say’ın bir twitter mesajı yüzünden mahkûm olabileceğini dünyada duymayan kalmadı.

İnsanların çoğu Türkiye’nin uluslararası üne sahip piyanist ve bestecisi Say kadar, hatta belki ondan da fazla Türkiye için üzülüyor olmalıdır.

Sanatla ve sanatçılarıyla sorunu var ülkenin.

Suç, kusur, günah bilinen bir eylem sanatçıdan gelmişse öfke ve kesilmek istenen ceza katmerleniyor.

Mesela Fazıl Say, “halkın bir kesiminin benimsediği dini değerleri alenen aşağılama” suçlamasına hedef olduğu zaman savcıya, söz konusu tweet’i paylaşan 165 kişiden biri olduğunu, kinayeyi komik bulduğu için yeniden tweet olarak attığını söyledi.

Ama işe yaramadı.

Belki Fazıl Say’ın sahip olduğu şöhret nedeniyle sakıncalı mesajın etkileme gücünü arttırdığı hesap edildi.

Ayıplı yaman çelişki

Suça konu olan Hayyam şiiri bin yaşında:

“Irmaklarından şaraplar akacak diyorsun

Cennet-i alâ meyhane midir?” diye başlayıp gidiyor.

Ve şairin şansına bakın ki bin yıl sonra Türkiye’de başı derde giriyor.

Yine de kaderine şükretmeli ki savunmasını Fazıl Say gibi bir aydın yapacak.

O dizelerde Hayyam cenneti meyhane gibi göstermiyor. Öyle olmadığı vurgusunu içeren bir soru formunda anlatıyor meramını.

Önceki gün Avrupa televizyonları akşam haberlerinde Fazıl Say’ın hapis istemiyle dava edildiğini duyuran alt yazılar geçtiler.

Dava sürerken yaşadığımız çelişkiler saçılıp dökülecektir.

Fazıl Say-Tayyip Erdoğan benzerliği mutlaka kendini duyuracaktır.

“Bir şiir söyledi, hayatı kaydı” diye mağdur ilân edilen, halkta uyanan merhamet duygusunu siyasi enerjiye dönüştürerek ülkeyi on yıl “tek adam” olarak yönetme imtiyazına erişen Tayyip Erdoğan’ın döneminde yeni bir “şiir kazası” yaşanması, ayıplı, ibretli, yaman bir çelişki sayılacaktır.

Boş ver onları Hayyam

12 Mart’ta araştırmacı yazar Aytunç Altındal da Yunus’tan aktardığı “yoldaş“ kelimesi yüzünden askeri mahkemede 7 yıl hapse hüküm giymiş, yeniden yargılandığı sivil mahkeme cezayı 14 yıla çıkarmıştı.

Bugün askeri mahkemeleri mumla aratan sivil mahkemelerin kapısında adalet bekliyoruz.

Kendi yorumlarını din diye dayatan, kamu kadrolarını yandaş dolduran, devletin birbirinden bağımsız olması gereken üç gücünü tek adam iradesi altında birleştiren zihniyet, ileri demokrasi gösterip polis devleti getirmiştir.

Seksen senelik şiiri mahkûm edenlerden intikam alan yeni rejim, başlangıçtaki cesur reformları terk etmiş ve bin yıl önce yaşamış şairi yargılayacak kadar şaşırmıştır.

Fazıl Say’ın şahsında Hayyam’ın kendini nasıl savunacağı belli:

“Hiç, bildikleri hiçtir, bilmek istedikleri hiç

Bak da gör şu cahilleri, kurulmuşlar tepesine dünyanın

Onlardan değilsen şayet kâfir derler adama

Boş ver onları Hayyam, sen bak kendi yoluna.”

Bu savunma Ömer Hayyam’ı toplum vicdanında aklar.

Ama Fazıl Say’a faydası olur mu; şüpheli.

Zaman kötü çünkü!

Kürtaj ve HSYK ilişkisi!

Kürtaj ve HSYK ilişkisi!
Ruhat Mengi –

Doğal olarak başlığı okuyunca “Allah Allah, kürtajla Hakim ve Savcılar Yüksek Kurulu’nun ne ilişkisi olabilir ki” diye düşündünüz ama var.. Daha doğrusu “artık” var..

Hükümet bunca sorunu ve ülkenin önemli gündemini bir yana bırakıp “kürtaj ve sezaryen” konusuna balıklama daldıktan sonra bu konuda söylenebilecek her şey önce onlar, sonra medya tarafından “en uzman jinekologları ağzı açık bırakacak şekilde” ortaya döküldü..

YOKSULLAR CANIYLA ÖDEYECEK!

Öyle döküldü ki AB-Türkiye Parlamento Komisyonu Eşbaşkanı Helene Flautre “Bildiğim kadarıyla bu konular siyasi değil, tıbbidir. Ankara’daki meslektaşlarımın bu konuda uzmanlaşmış olması beni şaşırttı” bile dedi. Aynı konuşmada “Kürtaj yasağının çok açık sonuçları olduğunu biliyoruz, bu defalarca ispatlanmıştır. Yasaklama ‘kürtaj turizmi’ni de birlikte getiriyor. Bu da sadece zenginlerin yapabildiği bir durum. Yasaklamadan zararlı çıkanlar hep yoksullar olmuştur ve olacaktır. Fatura onlara çıkacaktır” açıklamasını da yaptı.. Ki ben de aynı konuyu “yeni eğitim yasası ile çocuğunu erken okula göndermek istemeyen zenginlerin ceza ödemesi, yoksulların katlanmak zorunda kalması” örneğiyle anlatmış ve “yoksullar faturayı canıyla ödeyecek” demiştim..

12 EYLÜL YASALARI

Bütün bu yaratılan kavram karmaşası arasında Sağlık Bakanı Recep Akdağ “Tecavüz bebeklerinin de, Down Sendromlu olanların da doğması gerektiğini, zorunlu durum olursa devletin bakacağını” söylediği konuşmasında “Kürtajın 12 Eylül’de ‘bir 12 Eylül yasası olarak’ oldubittiye geldiğini” de belirtti.. Hükümet’in 12 Eylül döneminde çıkarılan bütün yasaları, “eğitim siteminde olduğu gibi” yapılan bütün değişiklikleri eski haline çevirme kararında olduğunu biliyoruz, bunu sık sık tekrarlıyorlar..

ADALET BAKANI NEDEN ORADA?

Peki bizler “yargıyı, özellikle HSYK ve yüksek mahkemeleri” değiştirmek üzere yapılan referandum öncesinden başlayarak “HSYK’nın başına Adalet bakanları ile müsteşarlarının getirilmesinin 12 Eylül sonrası yapılan bir değişiklik olduğunu, demokratik ülkelerde yüksek yargı organlarının, HSYK’ya denk kurumların başında iktidar üyelerinin bulunmadığını” defalarca yazarak bugüne kadar HSYK’nın “siyasete bağımsız” hale döndürülmesi gerektiğini vurguladık.. Madem ki 12 Eylül’den kalan ve “oldubittiye getirilen” her şey, kadının kürtajına varana kadar değiştiriliyor, Adalet Bakanı ile Müsteşar neden hala orada durmaktalar?

Hükümet hemen bu durumun “12 Eylül kalıntısı” olduğunu açıklayarak Bakan ve Müsteşarı HSYK’dan çekmeli ve ülkedeki “hakim ve savcılar hakkında karar veren” bu kurumu (her ne kadar tüm üyeleri de Adalet Bakanlığı seçtiyse de) rahat bırakmalıdır. Bunlar yapılmayıp sadece iktidarın istediği değişiklikler için “12 Eylül” öne sürülünce olmuyor, kimse inanmıyor.. Ve bir şey daha söyleyeyim; Kürtaj ve sezaryen konusunda kim ne derse desin, isterse dünya ayağa kalksın o yasalar çıkarılacaktır. “Tartışılıyor” sözleri de oyalamacadır, aksi doğru çıkar ve bu yasadan vazgeçilirse çok şaşıracağım. Keşke bir kez olsun şaşırsam!