Her bitiş kandırıyor bizi…

Her bitiş kandırıyor bizi…
Sanem Altan –

Akşam alacasını sever misiniz?

Gün bitişlerini?

Akşam üstünün ihtişamlı gün batımı, yerini gölgeli bir belirsizliğe bırakır önce.

Çökmekte olan karanlığın yarattığı ışık oyunları sarar her yanı.

Telaşlandırır biraz…

Ne olduğunu bilemediğiniz bir tedirginlik yalar geçer teninizi.

Yalnızsanız akşam çökerken daha da yalnızlaşırsınız.

Yalnız değilseniz, ya gelecekte yalnız kalırsanız diye korkarsınız ya da yalnızlığı özleyecek kadar kalabalıklarda yalnız hissedersiniz kendinizi.

Akşam çökerken sebepsiz bir hüznün tütsülü kokusunu duyarsınız.

Karanlık çökmeden de geçmez.

Karanlık, yaralarınızı da gizlediğinde geçer belki…

Belki de karanlıkta kendinizi daha rahat avutursunuz.

***

Her bitiş kendi aldatmacasıyla gelir ya…

Akşamın alacasıyla değişen gölgeler gibi her ayrılıkta biraz daha değişir gördüklerimiz.

Çöken karanlığın ışığı bizi nasıl aldatırsa her bitiş de öyle aldatır bizi.

Çevremizdeki her şey olduğundan başka bir şeye benzer.

Dostu düşmandan ayırmak iyice zorlaşır…

Her bilge fısıltı, her dostça dokunuş, bize yol gösteren her işaret irkiltir…

Yeni kuşkulara düşeriz.

Yeniden sevmek zor gelir öyle zamanlarda.

Ne geçmiş, ne gelecek yakındır bize artık.

Öyle zamansız ve yalnızdır hayat.

Yeni bir hayat, yeni bir sabah çok uzak gözükür.

***

İşte o an bilirsiniz, o bitişten bir başlangıç çıkaracak sizden başka kimse yoktur…

İçinizde bir yerde saklı olan o cesarete ihtiyacınız vardır.

Korkarsınız ama içinizdeki o sesi duyarsınız da:

‘Yapabilirsin’

Alaca karanlıklarda dağılan aklını toplayabilirsin…

Kırgınlıklarını sarabilirsin…

Adımlarını ağırlaştıran o geçmişi bırakabilirsin…

Geçmişin günahlarından sıyrılabilirsin.

Bir aydınlık varsa o, gördüğün karanlığın ardında.

***

Her bitiş kandırıyor bizi…

Korkutuyor…

Gölge oyunları gibi her şey olduğundan farklı bir şeye benziyor.

Eğer çıkacaksak bu alaca karanlıktan, içinden geçerek çıkacağız…

Önce girmeye, sonra çıkmaya korkarız sadece…

Girmeden, bilmediğimiz için….

Çıkarken, bildiğimiz için korkarız.

***

Akşam alacaları bitişlere, bitişler akşam alacalarına benzer.

Gölgeli bir belirsizlik, tütsülü bir hüzün sarar ortalığı.

Sonra akşam çöker.

Karanlık olur.

Ama sonra…

Yine sabah gelir aydınlığıyla.

Sadece korkma…

Gökyüzü…

Gökyüzü…
Müge İplikçi –

Ege’den azıcık Akdeniz’e uzanan adalı bir yolculukta gemimiz kıyılara yaklaşırken hemen her seferinde bize eşlik eden martılara bakıyorum. Kanatlarındaki kadim güce, dayanıklılığını esnekliğinden alan o enerjiye.

Yıllar önce John Steinbeck’in bir kitabında okuduğum insanların endişelerinden kuşlara bulaşmış olan o hastalıklı panik uçuşundan eser yok havanın içersindeki süzülüşlerinde. Temkinli ama yaşama güvenerek, huzurlu ancak rehavet içinde kavrulmayacak bir dinçlikleri var. Yolu bilen ama her seferinde yeni bir yola çıkıyormuş duygusuyla dolu bir heyecan içersindeler.

Ortadoğu’nun martıları çoktan Akdenizli olmayı öğrenmiş! Bunu mırıldanırken bir seferinde Buket Uzuner’in ‘Bir gün bütün dünya Akdenizli olacak’ cümlesi düşüveriyor zihnime. Onun bunu söylerkenki gevrek coşkusu.

Evet, bir gün bütün dünya Akdenizli olsa güzel olurdu. Hayal mayal. Bunu martılar başardığına göre insanlar da başarabilir!

Başarabilir başarmasına da…

Bunları düşünürken Büşra Ersanlı’nın ve sonrasında Mahmut Alınak’ın tahliye kararlarını duymak hüzünlü bir coşkuya bırakıyor zihnimi. Bir yanda martılar, gökyüzü, bir yanda tahliye haberleri, bir diğer yanda içerdeki nicesi.

Soru hep tekrarladığımız soru olup çıkıyor:

Neden?

Evet soru yine bu. Sanırım birçoğumuzun zihninde de ne zamandır geziniyor bu yalın soru. Çekilen acıların tortuları yıllara bulaşacak, yeni kızgınlıklar ve nefretler doğurmaya gebe bir toplumu yaratmayı kim, niçin ister? Bu değerli insanlara ve içerde tutulan daha nicesine reva görülen psikolojik eziyet ve işkencenin nedeni nedir? Bu insanları içerde boş yere tutmanın vebalini üstlenebilecek olanlar sığındıkları kör kuyulardan hangi yüzle aramıza karışacak (elbet bir zaman sonra onların da emeklilik yaşı gelecek) ve tarihin içersinde yerlerini alacaklar? Yoksa onlar da resimler yaparak ruhlarını dinginleştirmek mi isteyeceklerdir sonrasında? Buna hangi tuval, hangi tarih, hangi vicdan dayanır?

Bu gökyüzü hepimizin değil mi? Neden onu ‘bir avuç’a indirme sevdası hâlâ bu kadar baskın? Oysa bu toplum ‘Bir Avuç Gökyüzü’nü (ve nicesini) dönüp dönüp okumuş ve yaşanmışlıklardan ders çıkarmayı ‘öğrenmiş’ bir toplum olmalıydı. Öyle olmalıydık.

Martıların başardığını daha önceden başarmalı ve intikamlar yerine yaşamın keyfi ve esiniyle yola revan olmalıydık.

Revan olmalıydık da… Olmadı.

***

Bu arada geçmişimin hatıralarında saklı iki değerli insan göçüp gitti. Onları anmadan olmaz.

İlki Kadıköy Kız Lisesi’nde tanıdığım Betül Demirağ’dı. Bana öğretmenliğin ne olduğunu ve ne olamayacağını yaşatan, anlatan gerçeküstü güzellikte bir insandı Betül Demirağ. Öğrencileri ve meslektaşları onu, onun yaşama kattığı rengi asla unutmayacak.

Diğeri ise tiyatromuzun büyük ustası Güngör Dilmen’di. Büyüklüğü, ustalığı bir yana, benim için çok ayrı bir anlam ifade ediyor(du) Güngör Dilmen. Yazılarımı ilk gören ustaydı o. Kuzguncuk’taki evlerinde o ve eşinin bana gösterdiği ufkun ne kadar değerli olduğunu anlatmam mümkün değil. Biliyorum ki tiyatro yaşadığı müddetçe o da eserleriyle sahnede yaşamaya devam edecek. Kısaca sonsuza kadar.

Hayallerimiz bile eksiliyor sessizleşiyor, öksüzleşiyor…

Hayallerimiz bile eksiliyor sessizleşiyor, öksüzleşiyor…
Sanem Altan –

Fazla değil isteğimiz aslında…

Belki sadece sevilmek…

Belki kalabalıklar tarafından sevilmek, belki sadece biri tarafından sevilmek.

Belki severek yapacağımız bir iş…

Belki mutlu bir evlilik…

Belki de sadece birazcık huzur.

Kalın gövdeli uzun ve yaşlı ağaçların serin gölgeliğine uzanıyorum öğleden sonraları.

Yanımda ağzına beyaz dantel bir örtü örtülmüş bir sürahide limonata, birkaç kitap, kitap okurken ağırlaşan gözlerimi uykuya bırakırken kafamın altına koyarım diye bir yastık ve bir kültablası…

Uykuya geçmeden önce hayal kurmayı seviyorum.

Ve her defasında fazla değil isteğimiz aslında diye içimden geçiriyorum.

İstediğimiz fazla bir şey değil.

Gün içinde neler geçiyor aklımızdan?

Neler istiyoruz?

İnsan bazen sadece kimselerin ona bir şey sormadığı küçük bir an istiyor…

Bazen kimselere bir şey söylemek istemiyor…

Bazen sadece hayal kuracak kendine ait bir zaman parçası istiyor belki de…

“Küçük”, önemsiz hayallerimizden pek konuşmuyoruz.

Böyle karışık zamanlarda sadece insanın kendine ait küçük hayalleri pek yer bulamıyor hayatın içinde.

Bir ağaç altında uyumayı kaçımız hayal ediyoruz hayatın bu zorluğu içinde…

Kaçımız ayağımızı denize sokarak sohbet etmeyi hayal ediyoruz hayatın bu keşmekeşi içinde…

Böyle şeyleri hayal ettiğimizi kaçımız söylüyoruz?

Sürahiden yanımda duran bardağa limonata döküyorum… İçmek istediğimden değil ,ağaçlar altında limonata içme fikrini seviyorum.

Çocukluğumdan beri sevdiğim bu minicik hayali gerçek yapmayı seviyorum.

Acaba kaç hayalimiz gerçekleşmiştir?

Kaçı gerçekleşemeden unutulmuştur?

“Düş, varolan en gerçek şeydir”yazıyordu okuduğum kitapta, çok sevmiştim bu lafı.

Ben hayal kurmayı çocukluğumdan beri çok severim.

İnsanların kurduğu düşlerin gücüne inanırım.

Bugün etrafta gördüğümüz her şeyin zamanında birilerinin düşü olduğunu bilmek beni hep heyecanlandırır.

Hayat giderek ağırlaşıyor bu ülkede…

Hayallerimiz eksiliyor, sessizleşiyor, öksüzleşiyor.

‘Bir hayalim var’ diyen insanlarla karşılaşmıyorum uzun zamandır…

Hayallerin gerçekleşeceğine inananlara rastlamıyorum.

Hayaller bazen gerçek olur.

Ama gerçekleşmesi için önce bir hayal olması gerekir.

İstediğimiz fazla birşey değil.

Uğruna ölünecek bir hayat değil, uğruna yaşanacak bir hayat istiyoruz…

İçine limon parçacıkları atılmış limonatalar hayal ediyoruz…

Bir ağaç gölgesinde uyumayı, sevdiğimiz birinin yanımıza gelip üzerimize bir şey örtmesini istiyoruz…

Yan komşu patlıcan kızarttığında burnumuza gelen o kokuyu özlüyoruz…

Sevdiğimize sarılmayı ve öylece kalmayı istiyoruz.

Kim bizi inandırdı istediklerimizin fazla şeyler olduğuna?

Bize kim söyledi hayal kurmak kötüdür diye…

Hayal kurmalı insan.

Herkese ve her şeye inat hayal kurmalı.

Bazen büyük hayaller, bazen küçük hayaller.

Hayat, geniş bir boşluğun içinde sizin yerleştirdiğiniz hayallerden oluşmuş taşlara basarak ilerlemeli.

En azından öyle ilerleyeceğini hayal etmeli insan.

Teori Hikmet, Pratik Kısmet!

Mine G. Kırıkkanat 15.07.2012
Teori Hikmet, Pratik Kısmet!

Teoride Türkiye büyük devlet, Suriye küçük devletti. Türkiye isterse ham der, Suriye’yi yutardı.
Sonra Suriye, pratikte “Düşürdük!” diye naralanınca, bizimkiler baktı uçak geri gelmiyor, “Mademki düşürdük diyor, demek düşürdü!” deyip savaş açmaya kalktılar.

Kimin büyük, kimin küçük olduğuna dair teori biraz sarsıldı, ama devrilmedi.

Suriye, uçağımızı teoride basit uçaksavar bataryasıyla vurduğunu öne sürerken, bizimkiler yemin billah, akıllı füze tarafından vurulduğunda ısrar ettiler.

Ne var ki pratikte, Büyük Türkiye’nin düşürülen uçağını bulup çıkarması gerekti. Bizimkiler bir baktı, tankı var, topu var, füzesi, rampası, jeti meti… Ama bunca varlık ve büyüklük içinde uçağının düşürüleceği ihtimali olmadığından, Suriye’nin düşürdüğü jeti aramataramadenizdençıkarma gemisi yok!

İmdadına Amerikan Nautilus gemisi yetişti. Zaten düşürülen uçak da Amerikandı. Amerikan gemisi Amerikan jetinin halinden anlardı. Nitekim düşen uçağı bulup çıkarmakta gecikmedi.

***

Füze mi vurdu, batarya mı derken, bir de ne görsünler?
Teoride “düşürüldü” diye Suriye’nin övünüp Türkiye’nin dövündüğü jet, meğer pratikte vurulmadan düşmüş!

Şimdi Türkiye’nin teorisi, uçağın vurulmasa bile Suriye tarafından düşürüldüğü yolunda. Eh, Suriye de karavana atıştan edindiği nişancılığı inkâr edecek değil ya, hasmın teorisine, “He ya, düşürdüm!” diye kafa sallıyor.

Ama pratikte, düşen RF-4E Phantom tipi keşif uçağı, 1965 yapımı olup, ASELSAN tarafından “Terminator 2020” tekniğiyle yenilenmesine rağmen, Türk Hava Kuvvetleri envanterine girdiği 1974’ten bu yana tam 56’sı kaza kurbanı olup içinde 58 havacının şehit verildiği 165 adet “asar-ı atika”dan biriydi…

Söylediler inanmadım, araştırdım doğruymuş: 1999 yılı itibarıyla İsrail ve İngiltere, bu uçakları ıskartaya çıkarmış. ABD ve İspanya ise hedef olarak kullanıyor. Avustralya da olan mevcudu ABD’ye hedef yapsın diye geri göndermiş!

Pratikte savaş uçağı olarak değil, yeni savaş uçakları hedef çalışsın diye uçurulan bu antika jetleri hâlâ hangi ordular aktif kullanıyorlar dersiniz?

Türkiye, İran, Güney Kore, Yunanistan… Yakışmaz diyen, giysin fistan!

İster istemez 2011 Eylül’ünü anımsıyor insan: Hani ABD/İsrail/Kıbrıs Rum ortaklığı Noble Energy şirketinin Akdeniz’e diktiği heyula doğalgaz platformuna karşı teoride makro tavır alan Türkiye’nin, pratikte mikro afrı tafrı; tek, biricik, eşsiz ve tarihi sismik araştırma gemisi Piri Reis’in denize açılışını…

Sahi n’apıyor o gün bugündür, KDV’sini ödeyemediği yeni motorunu kıçına takamayınca adının önüne Koca takıp, eski motoruyla çıkarıldığı yolda kalan Akdeniz fatihimiz, Koca Piri Reis araştırma gemimiz?

Teoride kimin gazını alacaktı, pratikte hangi gazı çıkardı?

***

Teoride, yeni bir Terörle Mücadele Yasası çıkardılar. Yıl 2006.
Pratikte, konuşmaktan yazmaya, yazmaktan basmaya, bağırmaktan pankart açmaya; sendika, grev ne demek? Her şey terör eylemi olup çıktı.

Zaten teoride antidemokratik DGM’leri kaldırıp, demokratik ÖYM’leri kurmuşlardı. Yıl 2005.

Pratikte bilimciler, gazeteciler, yazarlar ya terörist ya darbeci; ABD’ye he demeyen subaylar da ya terörist ya casus olarak içeri tıkıldılar. 2012 yılına gelindiğinde Türk ve Kürt aydınların derdest sayısı, serbest sayısını aşmıştı.

Teoride, ÖYM’leri kaldırmak, uzun tutukluluktan doğan mağduriyeti önlemek için kolları sıvayıp bir torba yasa diktiler, üç hafta önce.

Pratikte, tribünlerde attığı ipi TBMM’de tutan MHP’ye şükran selamı çakıldı, 80’lerin artığı terörist katiller serbest bırakıldı. Darbe yapmadan darbeci, terör yapmadan terörist ilan edilen siviller, hatta teröristlerle savaşan askerler hâlâ kodeste.

***

Zaten teoride bir Türk dünyaya bedeldi ya?
Pratikte değil dünya, bir TOKİ kondusu bile etmediği ortaya çıktı, sonunda:

2005 yılında Kuşadası’ndaki terör eyleminde ölen İngilizin bedeli, 1 milyon sterlin. Türklerin bedeli, 70’şer bin TL. O da “devletin kusuru yoktu” diye geri isteniyor. Zaten onları öldüren terörist de yakında torba yasaya girer, dışarı çıkar.

Teoride Allah’ın takdiri, pratikte AKP iktidarı, biraz mülayim olun yahu, çoğu kısmet, azı kader!

‘G’ NOKTASI

CHP lideri Kemal Kılıçdaroğlu, 3. yargı torbasından çıkamayan tutuklu gazetecilerin mağduriyetini dile getiren arkadaşımız Müyesser Yıldız’a: “Türkiye AKP’nin korku ve tek adam yönetimine teslim olmayacaktır. Bu konuda aydınlar, gazeteciler, yazarlar daha cesur olmalıdır” demiş.

Gazetecilerin dokunulmazlığı yok. CHP milletvekillerinin var.

Dokunulan cesur gazetecilerin durumu Silivri. Henüz dokunulmayan cesur gazetecilerin durumu da belli.

Ya dokunulmazlığı olan CHP’lilerin durumu?

Hangimizden daha cesurlar? İçerde olanlarımızdan mı, dışarda kalanlarımızdan mı?

“Gurur ve tevazunun ortak payandası, ikisinin de yalan oluşudur.”

GEORGES BATAILLE

Sessiz film gibi…

Sessiz film gibi…
Güngör Mengi –

Genelkurmay dün Suriye ile aramızdaki kriz konusunda kafa karıştıran bir açıklama yayınladı.

Sanki TSK, kamuoyunu bazı yeni gerçekleri kabul etmeye hazırlıyor.

Açıklamada, Suriye’nin düşürdüğü uçağımızın üzerinde “patlayıcı madde artığına ve herhangi bir mühimmata ait olduğu değerlendirilen bir bulguya rastlanmadığı” belirtiliyor.

“Nazara geldiği için düştü” diyen olmadığına göre kanıtlanabilir bir sebep bulmak gerekiyor.

Suriye Türk jetinin, Suriye hava sahasını ihlâl ettiği için vurulduğunu, uçaksavar ateşine hedef olarak düştüğünü iddia etti.

Ankara ise jetimizin uluslararası hava sahasında, ihtar yükümlülüğü yerine getirilmeden füze ile vurularak düşürüldüğünde ısrar ediyor.

Amerikan Wall Street Journal gazetesi, kimliğini gizli tuttuğu “güvenilir bir kaynağa dayanarak” Suriye’nin iddiasını doğru kabul eden bir yayın yaptı diye Başbakanımız tarafından namertlikle suçlandı.

Bilgi hakkı kutsal

Erdoğan’a göre böylesine önemli bir iddia açığa vurulurken kaynağı gizlemek mertlik olamaz.

Oysa evrensel meslek kuralıdır; gazeteci haber kaynağına gizlilik sözü vermişse tutmak zorundadır. Asıl buna uymamak namertlik sayılır.

Nitekim AKP iktidarının yenilediği Basın Yasası “Gazeteci kaynağını açıklamaya zorlanamaz“ (madde 12) hükmü ile bu hakkı güvence altına almıştır.

Başbakan dış basından aktarılan AKP’ye yönelik eleştirel haberler karşısında öfkeye kapılıyor, hakaret içeren, tehdit tonunda sözler söylüyor.

Değişmez hedefleri de bağımsız yazarlar ve CHP oluyor.

Başbakan’a göre yapılan şey Türkiye’ye düşmanlıktır.

Hayır; böyle düşünmek için dış basına Türkiye’yi kötüleyen bir iftira ve ihbar servisi yapılmış olması gerekir.

Böyle bir durum yok. Yaşanan gerçek, dış kamuoyunu oluşturan Türkiye ile ilgili bilgi ve iddialardan Türk halkının haberdar edilmesidir.

Anlaşılacağı gibi Başbakan’ın kızgınlığı, otosansür nedeniyle kendi medyasında duyup okuyamadığı bazı sakıncalı, sıkıntılı gerçekleri Türk halkının dışardan öğrenmesinedir.

Sessiz film ortamı mı isteniyor? Evet istenen bu!

Erdoğan’ın borcu

Başbakan dün yine “yan bakanlara ihtarlar”la dolu bir konuşma yaptı.

Sel felâketini doğuran sebeplere yönelik eleştirileri karalama sayan Başbakan TOKİ’yi “başarısız göstermenin insafsızlık” olduğunu söyledi.

Suriye krizinde ortaya çıkan şüpheleri seslendiren muhalefeti ve gazetecileri, milli duruş sergilememekle suçladı.

KPSS’nin sorunsuz ve temiz bir sınav olduğunu iddia ettikten sonra Üçüncü Yargı Paketi’nin tutuklu milletvekillerine özel bir düzenleme olmadığını söyleyip “Tutukluları aday gösterme olayı muhalefetin ülke gündemine taşıdığı bir sorun. Adam mı bulamadınız milletvekili yapmak için?” diye sordu.

Hayat bazılarına karşı çok cömert..

Tayyip Erdoğan için “muhtar bile olamaz” denmişti.

Siyaset onun için yasa çıkardı ona özel seçim düzenledi ve getirip Başbakan koltuğuna oturttu.

Demokrasiye borcunu böyle mi ödeyecek?

“Senin zekan tozlanmış”

“Senin zekan tozlanmış”
Sanem Altan –

“Zekan tozlanmış senin” dedi…

Bir hışımla odadan çıkıp gitti.

Arkasından bakakaldım.

Ama en çok söylediği söze takıldım:

“Zekan tozlanmış senin.”

Beni ilgilendirmeyen ama sevdiğim iki insanın kavgasının tam ortasında duyduğum bu söz, uzun zamandır bir kavgada duyduğum en etkili ve kısa cümleydi.

Döndüm, odada kalan bu lafın “muhatabı” arkadaşıma baktım.

“Bu kadını seviyorum” dedi.

Bir kadınla bir erkeğin böylesine çarpıcı bir şekilde kavga etmesi sanırım her zaman olmaz.

En azından ben sık rastlamadım.

Hikayenin sonunu merak ediyorsanız küsmediler bile…

Hatta adam zekasının neden tozlandığını anlattı bize, güzel bir müzik eşliğinde.

Şaraplar içildi.

Eve dönerken onları, konuştuklarımızı, kadınlarla erkekleri düşünüp durdum.

Zekası tozlanan erkek dedi ki:

“Anatomi kitabının girişinde yazar ‘Kullanmadığını kaybedersin’ diye, ben de beynimi kullanmıyorum… Hepsi senin zekan ve bu ülkenin zekasızlığıyla ilgili.”

Sonra kendi aralarında konuştular uzun uzun.

Ben de denize bakarak düşünmeye devam ettim.

Beyin bir adale kütlesi…

Ve onu kullanmazsak kaybedebiliriz gerçekten, en azından “tozlandırırız…”

Acaba bizim ülkemizde zeka seviyesinin Aziz Nesin’i kızdıracak düzeyde düşük olmasının sebebi gerçekten beyinlerimizi kullanmamamız mı?

Hepimiz az da olsa çok da olsa geliştirilecek bir beyinle doğuyoruz.

Sonra ne oluyor da o beyinler hiç işe yaramaz tozlu bir et parçasına dönüyor?

Tam kadehlerini birbirlerinin gözlerine bakarak tokuşturuyorlardı ki onlara bunu sordum.

Bana bakmadan aynı anda cevap verdiler:

“Düşünmüyoruz da ondan… Beynin sporu düşünmektir.”

Demek düşünmek beynin sporuydu.

O halde düşünmenin yasak olduğu bir memlekette zekadan bahsetmek bütünüyle komik bir şeydi.

Bazı toplumlar insanları yaratmaya, düşünmeye teşvik eder, bazıları ise düşünmeyi, yaratmayı baskı altına alır.

Ve bu toplumlar arası farka baktığımızda zeka farkı dikkat çekici boyutta karşımıza çıkar.

Bizim zekalarımız tozlanmış gerçekten.

Belki de işe yaramaz bir et parçası taşıyoruz kafalarımızın içinde.

Yok yok, incelikler peşinde koşmama gerek yok.

Algılarımızın eksikliğine, sorunları kavrama biçimimize, çözüm üretme tarzımıza bakarsak kesin öyle.

Beyinlerini kullanmayan toplumlar lagarlaşıyor.

Refleksleri ağırlaşıyor.

Öfke nöbetleri etrafa saçılıyor.

Zekası tozlanan insanlar arttıkça farklılıklar azalıyor, aynılaşma başlıyor.

Farkında mısınız, bizde insanlar nasıl da birbirinin aynı?

Fikri ne olursa olsun aynı insanın zekası gibi zekaları…

O yüzden kavgalar komik oluyor.

Güya birbirlerine karşılar ama basbayağı birbirlerinin aynısılar.

Beyinsel düzeyleri aynı olan ama ayrı ayrı sevgi bayrakları altında toplanan insanlar, belli klişeleri karşılıkları olarak birbirlerine bağırıp duruyorlar.

Bu acıklı görüntü yıllardan beri var bu memlekette…

Demek bunun gerçekten bilimsel bir nedeni varmış.

Beyin kullanmadıkça tozlanıyormuş.

Geçmiş zamanlarda beyin gücü belki o kadar önemli değildi, aptal krallar olabiliyordu, zekası gelişmemiş zenginler görülebiliyordu ama şimdi mümkün mü bu?

İçinde olduğumuz çağda düşünmeyenlere yer yok gibi gözüküyor.

Dünya düşünenlerin iktidarına doğru gidiyor.

Sanırım bu lafı hiç unutmayacağım.

“Kullanmadığını kaybedersin.”

Tozlanır gider.

Mağdur ‘kesin suçludur’.. Nokta, son!

Mağdur ‘kesin suçludur’.. Nokta, son!
Ruhat Mengi –

Sözüm ona “tatilde”yim ama öyle şeyler yaşıyor, öyle akıl olmaz olaylar duyuyoruz ki dayan dayanabilirsen.. Ve ben dayanamıyorum arkadaşlar, haksızlıklar, adaletsizlikler uykumu kaçırıyor, uyumadığım zamanlarda mide krampları çektiriyor bana..

Kesiyorum haberleri, ya da bir köşeye not alıyorum ‘sonra mutlaka yazarım’ diye ama kestiklerim şimdiden bir tepecik oluşturdu.. Ve sonra çarşıda, pazarda, lokantada, sokakta milletin aynı konulardan yakındığını ve müthiş bir çaresizlik duygusunun her ortama hakim olduğunu izliyorum..

POLİS DAYAĞI SERBEST

Bakın mesela kestiğim haberlerden biri “İstanbul Fatih’te Ahmet Koca isimli genci sokak ortasında hastanelik edene kadar döven 11 polis serbest bırakıldı, Koca’nın ise ‘görevi yaptırmamak için direnme ve kamu görevlilerine hakaret’ suçlarından açılan davası sürüyor” haberi..

Biliyorsunuz İzmir’de “hiçbir suçu olmadığı halde” polisler tarafından karakolda yerlerde sürüklenip tekme yumruk dövülen ve ona uygulanan aşırı şiddet görüntüleri (Ahmet Koca’da olduğu gibi) kaydedilmiş olan kadın vatandaş da aynı şekilde hapis cezası istemiyle dava konusu olmuş, dayakçı polisler ise serbest bırakılmıştı.. Yani ülkede “vatandaşı korumak”la görevli polisin bunun yerine vatandaşa saldırması suç sayılmadığı gibi polis tarafından mağdur edilen vatandaş varsa onlar “hapislik suç” işlemiş sayılıyor.

NEDEN HEP BURADA?

Trafik kazası dedikleri “çoğu cinayetten farksız” hata ve ihmaller sonucu yaralanan veya ölen vatandaşlar varsa sürücü haklı, ölen veya yaralanan kesin suçlu çıkıyor. Bakın son olarak dün “Ankara’da trafik kazasında 2 kişi hayatını kaybetti” diye verilen haberi TV’de izleyince otobüsün kaldırıma çıkarak iki kişiyi ezdiğini görüyoruz.. İstanbul Tuzla ’da iki minibüs çarpışıyor, 13 ağır yaralı yollara saçılıyor, ortada ambulans bile yok..

Bu sorunlar başıboş mudur, dağ başında veya ilk çağda yaşıyormuşuz gibi her gördüğümüz çağdışı olayı kabullenmek zorunda mıyız, yoksa ilgilenen bir merci, bir makam var mıdır, belli değil.. Eğer ilgili, sorumlu birileri varsa “bu olayların benzeri neden çağdaş, medeni, yasalara saygılı, suçlunun cezasını çektiği ülkelerde görülmüyor da hepsi arka arkaya burada oluyor” sorusunu cevaplamalarının vakti hala gelmedi mi? Suriye halkının hayatını korumak için seferber olurken kendi ülkemizde daha kaç canın yitirilmesini izleyeceğiz?

Dün VATAN’da ünlü tiyatro sanatçımız Oya Başar’ın “2 milyon 200 bin dolar değerindeki dairesini ‘ona karşılık Sarıyer’de iki adet villa vereceğim” diyerek sözleşme imzalayan ve elinden aldıktan sonra evleri vermeyen firma sahibi için “kovuşturmaya yer olmadığı, olayın hukuki anlaşmazlık kapsamında kaldığı” kararının çıktığı haberi vardı..

Olay yargıda olduğuna ve ortada “sözleşme” olduğuna göre herhalde sonunda sanatçıya yapılan haksızlık mutlaka ortaya çıkacaktır. Buna rağmen, verilen kararın yine “mağdur edilen” yerine “mağdur eden”in yanında bir karar olduğu şüphe götürür mü? Doğrusu Oya Başar’ın hala “yargıya güvenim sonsuz” demesini takdire şayan buluyorum.. Umarım bu güveni hak edecek bir karar çıkar da “40 yıllık emeğim” dediği dairesi ya iade edilir veya verilen söz tutulur. Adalet bunu gerektirir çünkü..

CEZAEVLERİ DOLUYMUŞ

Öte yanda birçok kişi “hırsızlık” olaylarından şikayet eder ve ülkede “organize ve büyük çapta hırsızlıklar” hızla artarken, halkın “hırsızlara ceza vermiyorlar, cezaevleri doluymuş. Zaten içerde olanlara da bu yüzden af çıkaracaklarmış” şeklinde konuştuğunu da atlamayalım. Böyle bir şeyi “gerçek hukuk devleti” olan ülkelerde duyabilir misiniz?

Cezaevlerinin dolu olmasına şaşmamak gerek, PKK saldırılarında bir haftada ondan fazla şehit verirken sınırdan geçiş yapan PKK teröristleri “pişmanlık yasası”ndan yararlanarak serbest kalıyor ama öte yanda “ülkenin tanınmış gazetecileri, bilim adamları, milletvekilleri, “kimbilir kaç kez Başbakan ve Cumhurbaşkanı’yla birlikte masaya oturmuş, birlikte çalışmış” olan eski Genelkurmay Başkanı, çok sayıda ‘hayatını terörle savaşa adamış’ komutanı” yıllardır hücrelerde suçunu öğreneceği günü bekliyor. Dünya çapında şöhrete sahip müzisyen Fazıl Say’a bile olmadık bir suç; “internette Ömer Hayyam’dan alıntı yapma suçu” yakıştırılabildi..

Böyle bir ortamda neye saygı duyar, neye ve kime güvenebilir, “bazılarının yaptığı gibi yalnızca cebini düşünerek ve başınızı kuma gömerek yaşamıyorsanız” nasıl mutlu olabilirsiniz? Ben bilmiyorum cevabı, bilen varsa yazsın da topluma örnekleyelim!

*****

Kadın Bakanlığı’na çağrı!

Daha önce yazmış ve Kadın Bakanlığı’nı, kadın örgütlerini, baroları göreve çağırmıştım, bugün “tatilde olmama rağmen” tekrar yazıya dönmemin en önemli nedenlerinden biri bu.. İki erkek çocuğu yıllarca aile içinde ve en yakınları olan (ve üstelik halen öğretmenlik yapan) kişi tarafından “ensest felaketi”ni yaşayan anne “beni ve evlatlarımı kurtarın” diye feryat ediyor..

Bakanlık istese rahatça davada kadın için müdahil avukat gönderebilecekken sadece annenin “Sosyal Hizmetler Müdürlüğü” tarafından çağrılmasını sağlamış, onlar da “size bir şey olur da bakamazsanız çocukları alır, bakarız” demişler. Oysa bu anne çocuklarına yaşadıkları dehşet olayları unutturmak için tek başına çırpınmış, kendine ve onlara yeni bir hayat kurmuş, onları tekrar yalnızlığa terk etmeye nasıl razı olabilir? Şimdi üstelik bu mağduriyete neden olan hasta kişi rahatça hayatını sürdürürken bir yandan da anneyi “Bakırköy”e kapattırarak çocukları tekrar almak istiyormuş.

ADLİYEDE FAALİYET!

Anneyi daha önce muayene eden psikologlar “hastane tedavisine gerek duyulacak bir durumun mevcut olmadığı” yönünde rapor vermesine rağmen, asıl hasta ve tedaviye muhtaç olan “ensest olayını yaşatan” kişi iken hala bu kişi ile “arkası sağlam” bazı yakınlarının mahkemeyi buna ikna gayreti sürüyormuş.

Temmuz 13’te yapılacak duruşmada bu rapora rağmen eğer “annenin hastanede tedavisi” sonucu çıkarsa o annenin gerçekten de ruh sağlığını koruması herhalde imkansız hale gelecektir. İstanbul Barosu, kadın kuruluşları ve Kadın Bakanlığı bu dava için ortaya çıkmalı, ellerinden geleni yapmalılar.

Bunun yanında Bakırköy Akıl Hastanesi doktorlarının, Başhekim’inin de insanlık görevlerini yapmaları, çok dikkatli karar vermeleri gerekiyor. İkisi çocuk olmak üzere üç kişinin hayatı söz konusu, unutmasınlar.

“Asla yalnız yürümeyeceksin” sözü TV dizilerinde kalmamalı!

Ülkenin “hep gizlenen, üstü örtülen, unutturulan” büyük sorunlarından biri olan “aile içi çocuk tecavüzü”nü gün yüzüne çıkaracak ve belki en ağır şiddet olaylarının başında gelen bu felaketin diğer mağdur çocuk ve annelerini de kurtaracak çözümler yaratacak bir olay bu!

‘Mutluluk diye bir şey var ve ben onu istiyorum’ diyebilmek…

‘Mutluluk diye bir şey var ve ben onu istiyorum’ diyebilmek…
Sanem Altan –

Biliyorum, dertler çok…

Sıkıntılar bitmiyor.

Canımız sıkılıyor…

Yorgunuz…

Bazen yeniğiz…

Bazen hayatın içinde küçücük bile yer kaplamadığımızı hissediyoruz…

Hayat hep başkaları için varmış gibi geliyor…

Peki, teslim mi olacağız?

Hayal kurmayacak mıyız?

Ani ve sebepsiz sevinçlere inanmayacak mıyız?

Bir daha denizde hiç taş kaydırmayacak mıyız?

Ağaçlar altında öpüşmeyecek miyiz?

Bırakacak mıyız hayatın peşini böyle?

***

Belki de “Ne sevinci, ne mutluluğu, ne aşkı, ne ağacı, ne taşı, para mı var” diyorsunuz okuduklarınıza kızarak…

Benim sürekli umutlu, heyecanlı, mutlu olmamı sıkıcı bulan ve ben her heyecanlandığımda bana acıyarak, küçümseyerek bakan ama içinin de gittiğini bildiğim, çok sevdiğim huysuz bir arkadaşım, ne zaman ona hayatın güzelliklerinden bahsetsem, “insanlara bunları anlatma, onları kızdırırsın, parayla ilgili bir şeydir mutluluk” der.

Ben de ona kendimden çok emin “eğlenmek için para gerekir belki ama mutluluk için paradan başka şeyler lazım” derim.

‘Eğlenmek için paranın gerekliliğine bu kadar inanırsan, emin ol paran olsa da eğlenemezsin…’ diye eklerim…

Çok öfkelenir bana…

Hem söylediklerime kızar hem bu kadar keskin yargılar da bulunmama…

***

Para sadece eğlencenin çeşini artırır…

Paraları bizden fazla olanların kim bilir bilmediğimiz ne dünyaları vardır.

Ama o eğlenceler mutluluğu yaratamaz.

Her mutlu olan eğlenir ama her eğlenen mutlu olamaz.

Siz yine de, huysuz arkadaşımın dediği gibi bunlara inandığımı söylediğim için bana kızıp, paranın mutlulukla gerçek bir ilişkisi olduğuna inanıyorsanız size şunu söyleyeceğim:

Kendinizi özgür hissetmezseniz, hayatı yaşamaya korkarsanız, mutluluk için paraya ihtiyaç olduğuna inanırsanız, o parayı kazanmanız da, harcamanız da zor olur.

Ne parayı kazanacak enerjiyi, ne de o parayı harcayacak isteği bulabilirsiniz.

***

Parasızlığın neler yapabileceğini biliyorum…

Hayallerin sınırını dar tuttuğunu, başkaları hayatın keyfini şeftali ısırır gibi iştahla çıkarırken seni nasıl kenarda bıraktığını, okul masraflarını hesap ettirdiğini, insanları akşamları eve başı eğik, yorgun döndürdüğünü, arkadaşının aldığı yeni bir şeyi hiç duymazmış gibi içi ezilerek dinlediğini, borç aramanın o yaralayıcı acısını, sevgiliyle çılgın bir gece bile plânlayamamanın burukluğunu, mutlu hayatın hep ve daima ulaşılmaz olmasının ağır kasvetini biliyorum.

Ama mutluluğu da biliyorum.

Mutluluğun parayla değil “paylaşmakla” bir ilgisi olduğunu da biliyorum.

O insanla paylaşmaktan duyduğun zevk, paylaştığın şeyin verdiğinden daha fazla zevk veriyorsa, mutlusun demektir.

O insanla paylaştığında, paylaştığın “sıkıntı” önemsizleşiyorsa, çözümlenir görünüyorsa, hafifliyorsa, mutlusun demektir.

Paylaşmaktan zevk aldığın biri yoksa en büyük eğlencelerin ortasında bile mutsuz, paylaşmaktan zevk aldığın biri varsa en büyük sıkıntıların ortasında bile mutlu olabilirsin.

Bu paradan her zaman daha önemli gelir bana…

***

Sıkıntıların, acıların bizi çepeçevre sardığının farkındayım elbette ama bütün bunların ortasında bile bir “mutluluk” adası olabileceğine de inanıyorum.

Mutluluğu “paraya” bağlayıp “mutsuzluk” manastırına kendini kapatarak çile çekenlerin hayat karşısındaki yenilgilerine üzülüyorum.

Mutluluğa inandığımız sürece sıkıntıları yaratanlarla savaşacak gücü de, paraya ve parasızlığa teslim olmayacak direnci de bulacağımızı sanıyorum.

Çünkü mutluluğa inananlar, sonuna kadar mücadele eder, o mutluluğu ve “paylaşacak” insanı arar, insanların mutluluğunu sıkıntılarla zorlaştıranların karşısına dikilmekten kaçınmaz.

Asıl bundan vazgeçtiniz mi yenildiniz demektir.

***

Yenilgiyi, savaşmadan neden kabul edelim peki?

“Mutluluk diye bir şey var ve ben onu istiyorum”….

Bunu dediğimiz sürece umut da sürer, kavga da…

Ve bunu söylediğinizde öyle kolayından da yenilmezsiniz hayata.

Ve bilirsiniz ne kadar huysuz olurlarsa olsunlar aslında direnenler de inanır mutlu hayata…

Barış, bir tas sıcak süttür…

Barış, bir tas sıcak süttür
Mutlu Tönbekici –

Bugün, yerimde büyük şair Yannis Ritsos olacak. “Barış” şiirine yer vereceğim. Bunu tembelliğimden değil, bu ülkeye barışın gelmesi umudumun yeniden yeşermesinden yaptım.

Artık barış zamanıdır. Ben Yannis Ritsos’dan daha iyi anlatamazdım…

***

Barış

Çocuğun gördüğü düştür barış.

Ananın gördüğü düştür barış.

Ağaçlar altında söylenen sevda sözleridir barış.

Akşam alacasında, gözlerinde ferah bir

gülümseyişle döner ya baba

Elinde yemiş dolu bir sepet;

Ve serinlesin diye su, pencere önüne konmuş toprak testi
gibi

Ter damlalarıyla alnında…

Barış budur işte.

Evrenin yüzündeki yara izleri kapandığı zaman

Ağaçlar dikildiğinde top mermilerinin açtığı çukurlara,

Yangının eritip tükettiği yüreklerde

İlk tomurcukları belirdiği zaman umudun,

Ölüler rahatça uyuyabildiklerinde, kaygı duymaksızın artık,

Boşa akmadığını bilerek, kanlarının,

Barış budur işte.

Barış sıcak yemeklerden tüten kokudur akşamda

Yüreği korkuyla ürpertmediğinde sokaktaki ani fren sesi.

Ve çalınan kapı, arkadaşlar demek olduğunda sadece.

Barış, açılan bir pencereden, ne zaman olursa olsun

Gökyüzünün dolmasıdır içeriye;

Gökyüzünün, renklerinden uzaklaşmış çanlarıyla

Bayram günlerini çalan gözlerimizde.

Barış budur işte.

Bir tas sıcak süttür barış ve uyanan bir çocuğun

gözlerinin önüne tutulan kitaptır.

Başaklar uzanıp, – ışık! ışık! – diye fısıldarlarken birbirlerine!

Işık taşarken ufkun yalağından.

Barış budur işte.

Kitaplık yapıldığı zaman hapishaneler

Geceleyin kapı kapı dolaştığı zaman bir türkü

Ve dolunay, taptaze yüzünü gösterdiği zaman bir bulutun arkasından

Cumartesi akşamı berberden pırıl pırıl çıkan bir işçi;

Barış budur işte.

Geçen her gün yitirilmiş bir gün değil de

Bir kök olduğu zaman

Gecede sevincin yapraklarını canlandırmaya…

Geçen her gün kazanılmış bir gün olduğu zaman

Dürüst bir insanın deliksiz uykusunun ardı sıra.

Ve sonunda, hissettiğimiz zaman yeniden

Zamanın tüm köşe bucağında acıları kovmak için

Işıktan çizmelerini çektiğini güneşin.

Barış budur işte.

Barış, ışın demetleridir yaz tarlalarında,

İyilik alfabesidir o, dizlerinde şafağın.

Herkesin kardeşim demesidir birbirine, yarın yeni bir dünya

kuracağız demesidir;

Ve kurmamızdır bu dünyayı türkülerle.

Barış budur işte.

Ölüm çok az yer tuttuğu için yüreklerde

Mutluluğu gösterdiğinde güven dolu parmağı yolların

Şair ve proleter eşitlikle çekebildiği gün

içlerine

Büyük karanfilini alacakaranlığın…

Barış budur işte.

Barış sımsıkı kenetlenmiş elleridir insanların

sıcacık bir ekmektir o, masası üstünde

dünyanın.

Barış, bir annenin gülümseyişinden başka bir şey değildir.

Ve toprakta derin izler açan sabanların

Tek bir sözcüktür yazdıkları:

Barış

Ve bir tren ilerler geleceğe doğru

Kayarak benim dizelerimin rayları üzerinden

Buğdayla ve güllerle yüklü bir tren.

Bu tren, barıştır işte.

Kardeşler, barış içinde ancak

Derin derin soluk alır evren.

Tüm evren, taşıyarak tüm düşlerini.

Kardeşler, uzatın ellerinizi.

Barış budur işte.

Yannis Ritsos,
Şiirin orjinal adı “İrini”, çeviren: Ataol Behramoğlu

İnsanlar her şeyi anlıyor ama iş işten geçtikten sonra…

İnsanlar her şeyi anlıyor ama iş işten geçtikten sonra…
Zülfü Livaneli –

Bana göre “halk“, içindeki iyi insanlara eziyet eden belirsiz bir kitle. Bütün dünya halkları böyledir.

Dikkat ederseniz bu tanım, ‘halk’ı tamamen iyi ya da tamamen kötü olarak tarif etmiyor. Çünkü homojen bir “halk kavramı“ yok.

Halkın içinde alimi de var içinde zalimi de, erdemlileri de kendi öz çocuğuna tecavüz edeni de.

Kelimenin etimolojik yapısı da böyle zaten: Halkedilmiş insanlar topluluğu.

Bu yüzden “halk“ı ya da “millet“i yüceltmek de gereksiz, aşağılamak da.

Ama bu konuda hepimizin kendi vicdanımıza göre cevaplaması gereken bir sistem var: Eğer bu ülkede yargılanıyor olsanız, suçlu ya da suçsuz olduğunuza karar verecek bir halk jürisi olmasını ister miydiniz?

***

Halklar her şeyi anlar ama ne yazık ki geç anlar. Siyasetin, medyanın yönlendirmeleri, “gaz vermeleriyle“ palamut sürüsü gibi oradan oraya dönüverirler.

Öyle olmasa, dünyaya evrensel sanatçılar, bilim adamları, filozoflar hediye etmiş olan Almanların, komik bıyıklı bir Nazi’nin arkasına takılıp dünyayı ateşe vermeleri neyle açıklanabilir?

Ya Fellini’lerin İtalya’sının Berlusconi‘bunga bunga’sının ardından gitmesi.

Ya Fransızların, şaka gibi bir Sarkozy’yi lider seçmesi.

“Gelen ağam, giden paşam“ sözü bunu için söylenmiştir.

Bu sözün içerdiği anlam yüzünden Türkiye sürekli olarak bir yanlıştan diğerine sürüklenir.

Düşünsenize, bu ülkedeki askeri darbeler ne kadar çok kişi tarafından alkışlanmıştı. Yaptıkları anayasaya ne kadar çok oy verilmişti.

Menderes’lerin, Deniz Gezmiş’lerin idamlarına ne kadar çok sevinen olmuştu.

Nâzım Hikmetdüşmanlığı, Alevi katliamları, faili meçhul cinayetler, sorgusuz sualsiz içeri atılan insanlar, işkence tezgâhlarında ölenler nasıl da umursanmıyordu.

Bekâr evlerinde kalan masum üniversiteliler nasıl “Sayın muhbir vatandaş“lar tarafından “terörist“ diye ihbar ediliyordu.

Bütün bu suçlar işlenirken de insanların çoğu TV dizleriyle, yılbaşında göbek atan dansözlerle, Dallas’larla, Kaçak’larla ilgileniyor, keyif yapıyordu.

***

Bugün de durum bu işte.

İktidar sahipleri değişiyor ama sistem değişmiyor.

Yıllardır hapiste tutulan aydınlar, gazeteciler, masum subaylar, bilim adamları “kurunun yanında yanan yaş“lar olarak toplumun ilgisini çekmiyor.

Yurt dışından, suçlamaların tertip olduğu, suçun işlendiği tarihte o yazılımların mevcut olmadığı gibi onlarca teknik tespit geliyor, sanıkların telefonlarına sehven numaralar yerleştiriliyor ama toplum bu haberleri duymuyor bile.

***

Evet insanlar her şeyi anlıyor ama maalesef geç kalıyorlar.

Bugünkü fecaati de üç beş yıl sonra görecekler.

Çünkü kendilerine dokunmayan yılanın bin yıl yaşaması gerektiğine ve ateş olmayan yerden duman çıkmayacağına inandırılmışlar.