Atatürk’ü ve 30 Ağustos’u unutmanın, unutturmanın zamanı değildir…

Yaşasın Zafer!
Güngör Mengi

Orta Doğu’nun nefret coğrafyasını Türkiye’nin dengeli, istikrarlı siyaseti koruyordu.

Bu gerçeği şimdi Türkiye’nin Suriye’deki iç savaşta açık taraf hâle gelmesiyle ortaya çıkan tehlikelere bakarak daha iyi görebiliyoruz.

Bölgenin haritasını değiştirme zorlamaları önündeki en güçlü engel, Türkiye’nin laik demokrasisi ve milli bütünlüğün sigortası olan ulus devlet yapısı ve barışçı dış politikasıdır.

Okur mektuplarında sık sık şu soru sorulur:

“Neden Atatürk inkârı moda oldu?

Atatürk niçin hedef hâline getirildi?”

Bölgede kendisinden istenen rolü oynaması için Türkiye’nin sıradanlaşması lâzım.

Ilımlı İslâm önermelerinin ve terör şantajının baskısı altında yapılmak istenen budur.

Atatürk fikri ve manasıyla yaşarken bu ülkeyi yoldan çıkarmanın, ulusal devleti yıkarak Orta Doğu bataklığına sürüklemenin imkânı yoktur çünkü.

Cumhuriyetle taçlanan milli kurtuluş savaşımızın büyük zafere ulaştığı günün yıl dönümüdür bugün.

Ama son zamanların kötü alışkanlığı hükmünü yürütüyor ve Zafer Bayramı sıradanlaştırılıyor.

Bahane de Gül’ün rahatsızlığı.

Bayram milletindir.

Cumhurbaşkanı’nın hazır bulunmasına bağlı bir şarttan söz edilemez.

Çankaya dükkân mı ki kapansın!

Daraltılmış program, bugünün zorluklarından çıkış yolu bulma arayışlarına zarar verecektir.

Halbuki bayram nedeniyle Atatürk’ün adı ve düşünceleri ne kadar çok tekrarlanırsa çare olacak ilhamı yakalama şansı o kadar büyük olurdu.

Halkın çok büyük bir kesimine tercüman olacağını tahmin ederek iktidar sözcülerine bir çağrıda bulunmak istiyorum:

Hakkı olan övgüyü Atatürk’ten bugün esirgemeyiniz.

Onun dehası sayesinde elde ettiğimiz şansın kıymetini takdir etmekten, bize onu kurtarıcı olarak gönderen Allah da razı olacaktır.

Ayrıca… Adını anmak gerektiği zaman dolu dolu ATATÜRK demekten sakınmayın.

Aksine davranmak, “gazi” diyerek geçiştirmek, büyük bir kitleyi rencide ediyor.

Suriye sınırı bir yüksek gerilim hattına döndü. İstem dışı bir kaza bile felâkete sebep olabilir.

İçeride terör örgütünün siyasi paraleli parti Güneydoğu’da 400 kilometre yolu PKK’nın kontrol ettiğini adeta övünerek iddia ediyor.

İktidar Zafer Bayramı kutlamalarını daraltarak iyi yapmadı.

Atatürk’ü ve 30 Ağustos’u unutmanın, unutturmanın zamanı değildir.

Hatırlamaya ve hatırlatmaya bugün her zamandan çok ihtiyacımız var!

Havada ölüm kokusu var..

Havada Ölüm Kokusu Var…
Dilek Önder

Ne yaparsak yapalım…

Uzaklarda patlayan her silah sesi, her bombanın alevi, yere düşen her askerin son nefesi sanki büyük bir duman oldu.

O duman Türkiye’nin her yerine ulaştı.

Dumanı görmesek de kokusu var.

Ölüm kokusu…

İster televizyon karşısında şehitlerin cenaze törenine saklanmadan ağlayarak;

İster siyasetçilerin beylik sözlerine kızarak.

Belki uzaktan bakarak hatta bazen umursayarak,

İsyan ederek ya da sükznetle, ama o kokuyla yaşıyoruz artık.

Yüzlerimizde görünmeyen kapkara islerin ifadesiyle…

İçimiz sıkışarak…

Kaçarı yok yani!

Havada ölüm kokusu var.

Korkusu var mı?

Ölüm korkusu…

Terör, gencecik askerlerle yetinmemeye başladı. Kapımıza, komşumuza, akrabamıza, çocuklarımaza gözünü dikti.

Yarın veya bugün, belki biraz sonra…

Belki ben, belki sen, belki en yakınımız ölecek.

Ölebilir.

Çünkü havada ölüm kokusu var.

Çünkü orada ömrü boyunca iflah olmayacak anneler var.

Hiçbir şeyden habersiz küçücük çocuklar ölüyor.

Hem de ne uğruna?

İster ağla, bağır-çağır, istersen yarın unut!

Fark etmez. Soluyorsun bir kere…

Biraz sonrası olmayan bir koku bu.

Bu ölüm kokusu bizi hayata mı bağlıyor yoksa ölüme mi alıştırıyor, bilmiyorum.

Belki ikisi de…

Ama herkes gibi ben de çok ama çok üzülüyorum.

Medya Derneği’nin Başbakan’la toplantısı ‘basına kapalı’ymış…

Medya Derneği’nin Başbakan’la toplantısı ‘basına kapalı’ymış…
Mustafa Mutlu

Başbakan Recep Tayyip Erdoğan, önceki gün Medya Derneği’ne üye kuruluşların yöneticileri ile bir araya gelmiş…

Başbakan’ın, bir yazarı açık açık patronuna şikâyet ettiği bir dönemden geçtiğimizi düşünürseniz, büyük olay…

Peki; bu son derece önemli buluşmada neler konuşulmuş?

Medya Derneği’nin internet sitesindeki haberden aynen aktarıyorum:

Başbakan‘a Medya Derneği’nin faaliyetleri anlatılmış…

Derneğin, “medyadaki teknolojik gelişmeler” üzerine düzenleyeceği uluslararası konferans hakkında bilgi verilmiş…

İnternetteki telif hakları konusu ele alınmış…

Başka?

E; daha ne olsun kardeşim? Siz de konu beğenmiyorsunuz!

***

Şaka bir yana; bir gazeteci örgütü, “her fırsatta medya organlarına ve gazetecilere öfke saçan” bir Başbakan’la bir araya geliyor ve…

Sayıları 100‘e ulaşan tutuklu gazetecilerden söz bile etmiyor!

Gazeteciler hakkında açılan binlerce ceza ve on binlerce tazminat davası hakkında gıkını çıkarmıyor!

İktidara yanaşmadıkları için işten çıkarılan ya da istifa etmek zorunda kalan gazetecileri, yazarları anlatmıyor!

Düşünce, ifade ve basın özgürlüğü sıralamalarında dünyanın en gelişmemiş ülkeleri arasında olduğumuzu hatırlatıp, du durumu iyileştirici önlemlerin alınmasını istemiyor!

Gazetecilerin telefonlarının dinlenmesini, “potansiyel suçlu” gibi muamele görmelerini gündeme getirmiyor!

İktidarın; gazetecileri ve medya organlarını “kendilerinden yana olanlar ve olmayanlar” şeklinde tam ortadan ikiye bölmesini eleştirmiyor!

Peki ne yapıyor?

İnternetteki telif hakları konusunu anlatıyor!

Yani, “Bizim işimiz, gücümüz para” diyor!

***

Peki; Medya Derneği’ni temsilen kim katılmış bu “çok önemli” toplantıya?

Medya Derneği Başkanı, Sabah Gazetesi çizeri ve eski AKP Milletvekili Nursuna Memecan’ın eşi

Salih Memecan…

Zaman Gazetesi Genel Yayın Müdürü Ekrem Dumanlı…

Star/24 Grubu İcra Kurulu Başkanı, Başbakan’ın manevi oğlu olarak bilinen Mustafa Karaalioğlu…

Bugün Gazetesi Genel Yayın Yönetmeni Erhan Başyurt…

Türkiye Gazetesi Genel Yayın Yönetmeni Nuh Albayrak…

Kanal 7 Yayından Sorumlu Yönetim Kurulu Üyesi Mustafa Çelik…

TRT Genel Müdürü İbrahim Şahin…

Başbakan’ın damadının yönettiği Sabah Gazetesi Genel Yayın

Yönetmeni Erdal Şafak…

Aynı gruba bağlı ATV‘nin Genel Müdürü Adem Gürses…

Samanyolu Yayın Grubu

Başkanı Hidayet Karaca…

Eski Başbakanlık Sözcüsü

Akif Beki…

TV8 Genel Müdürü Abiş

Hopikoğlu…

Yeni Şafak Genel Yayın Yönetmeni İbrahim Karagül…

Yeni Akit Genel Yayın Koordinatörü Hasan Karakaya…

Star Gazetesi Genel Yayın

Yönetmeni Yardımcısı Yusuf Ziya Cömert…

Ve Medya Derneği Genel

Sekreteri Deniz Ergürel…

***

Kadro ortada:

Aralarında yukarıda anlattığım sorunları Başbakan’ın yüzüne karşı söyleyebilecek bir babayiğit var mı?

Daha da önemlisi; bu arkadaşlardan biri olsun, “bu tür sorunlarımız” olduğunu kabul ediyor mu?

Hayır…

İşte bu yüzden Başbakan, en büyük gazetecilik örgütü olan Türkiye Gazeteciler Cemiyeti Yönetim Kurulu’nu değil de sadece iktidarı destekleyen gazetelerde ve televizyonlarda çalışanların üye olduğu Medya Derneği’ni kabul ediyor…

Böylece kendisine her fırsatta iltifat eden ve muhalefete göz açtırmayan “meslek mensupları”nı ödüllendirmiş oluyor!

***

Medya Derneği’nin internet sitesinde yer alan bilgi notunda çok ilginç bir de detay var:

“Başbakanlığın İstanbul Dolmabahçe Çalışma Ofisi’nde yapılan bu görüşme ‘basına kapalı olarak’ gerçekleştirilmiştir!”

Demek ki neymiş?

Bunca gazeteyi, televizyonu yöneten anlı şanlı isimler, “basın mensubu olduklarını” kabul etmiyorlarmış…

Biz onlara “Gazeteci değilsiniz” dediğimizde deliye dönüyorlar ama şimdi kendileri bu gerçeği ifade ediyorlar!

Zaten gazeteci olduklarını düşünseler, başından sonuna kadar mum gibi oturdukları toplantının, basına kapalı olduğunu kendi sitelerinde yazdırmazlardı!

En azından bu kadarcık bile dürüst davrandıkları, yani kendilerini gazeteci olarak görmediklerini dünyaya ilan ettikleri için her birini tek tek kutluyorum!

Göğe Bakarken…

Göğe Bakarken…
Müge İplikçi

Şu aranıp duran korkak ellerimi tut
Bu evleri atla bu evleri de bunları da
Göğe bakalım (Turgut Uyar)

Hüseyin Aygün’ü 48 saat yaşadık. Ülke olarak hop oturduk hop kalktık. Sonra o çıkıp geldi. Sanki Dersim’in dağlarından uzun bir yürüyüşten dönen çok tanıdık yorgun bir yolcu, o haliyle bile göğe bakan, bilgeliği göz kamaştıran insandı. Hem dağdakine hem ovadakine yardım edeceğini söyledi. CHP’nin Kürt politikasındaki yenilikler yönünde ettiği sözleri ise içimize tereddütle karışık bir avuç su serpti. Dersim ve elbette Türkiye bir kez daha kaybetmesin istedik. Hiç değilse bu kez. CHP tabanı hem Kürt hem de Türk gençlerine yaşamı sunmayı bir ilke kabul edebilirse, her şeyin rengi değişebilir. Değişebilir.

Hüseyin Aygün’ün temsil ettiği milletvekili tipinin, bu ülkedeki yaygın inanışın tersine farklı bir profil çizdiğini biliyorduk. Gözlerinde kara gözlükleri ve transformer tipli koruma ordusuyla dolaşan milletvekillerinden değildi o. İşi insan olan, kısacası işini yapan bir vekildi. Meclis’in toplanmamasını üç-dört Mehmet öldü diye haklı göstermeye eğilimli bir zihniyetin pek de algılayamayacağı cinsten bir insanlıktan bahsediyorum. (Ne tuhaf değil mi olur olmaz ihalelere evet demek adına, hele hele binlerce insanın karşı çıktığı kürtaj konusunda Meclis kuralları delebiliyor, geceleri de çalışabiliyor ve aynı gece devleti koruyan yasa-lar çıkarabiliyor da ülkenin tuş olduğu, kan üzerinden yürütülen çirkinliklerin tartışılması ve insanın korunması için toplanmak zül görülebiliyor.)

Enver’in (Aysever’in) coşkusuyla takip ettik Aygün’ü ilk kez canlı yayında. Ne yalan söyleyeyim bir sürü dua ettim, Kadir Gecesi’dir, tutar belki diye. Şu ülkede kimileri kimilerine yaranacak diye kan dökülmesin artık, gençler yaşasın diye. Sanırım bu dualarımda hiç de yalnız değildim ve ben de bazı insanlar gibi, o ara yani, hep birlikte göğe bakalım istedim. Göğe baktığımız zaman, eğer bakabilirsek ne kadar küçük olduğumuzu görmek için. İnsan yaşamının kısıtlı ama son derece değerli bir parça olduğunu o anlık anlayabilmemiz için.

İş burada sonlanabilseydi keşke. Biliyordum ki sonra demeçler girecekti devreye. İntikam duyguları girecekti. Büyük laflar, büyük abiler, Valide Sultanvari cümleler, insanın içini kanırtan iktidarın şatafat yüklü sözleri boy gösterecekti. Kâbus kâbus üstüne, sakillikler sakillikleri, yalakalıklar yalakalıkları takip edecekti.

Ama o an göğe bakmak istedim sadece. Hatta işi ilerletip bir üçüncü gözün gözüyle bakmak istedim bize.

‘Hepiniz buradan aynı gözüküyorsunuz’ diyen o gözün gözlerinden bize baktım. Bu aynılığın içerisinde sürüp giden savaşın-savaşların anlamsızlığına bir kez daha iç geçirerek.

Hiç değilse bir müddet, öylece, yalnız olmadığımı hissederek göğe asılı kalsın istedim dileklerim.

Gerçekten de parlak bir yıldızdı, kaydı gitti. Müşfik Kenter’i de kaybettik.

Acılı siyaset sıktı…

Acılı siyaset sıktı…
Güngör Mengi

Cepheler inatlaştı, sonunda “meclis toplanmasın” diyenler sayı hesabıyla galip geldiler!

Böylelikle TBMM toplanamadı.

Olağanüstü toplantı çağrısının üstüne bir de CHP Tunceli Milletvekili Aygün’ün PKK tarafından kaçırılması olayı eklenmişti ama fark etmedi.

AKP ve MHP boykot kararından geri dönmediler.

Yine de durum yeri doldurulmaz bir boşluk yaratmamıştır.

Çünkü siyaset dünyamızdaki zorluk söylemekten çıkmıyor.

Dinlememekten, anlamamaktan ve meselenin özüne dönük tartışma yapamamaktan çıkıyor.

Nitekim CHP Meclis genel kurulunu çalıştıramamıştır ama parti grubunu aynı çatı altında toplayarak söyleyeceğini söylemiştir.

Genel Başkan Kılıçdaroğlu pek çok isabetli eleştiri yapmış, birçok da dikkate değer öneride bulunmuştur. Fakat yazık ki bu doğrular, keskin ve acı soslarla sunulduğu için AKP’nin terörle mücadele siyasetine ilişkin yanlışlar belki hiç tartışılmayacak, CHP liderinin Başbakan’a yönelttiği “Ucubelerini sustur” çağrısı daha fazla ilgi çekecektir.

Oysa Kılıçdaroğlu’nun terörle mücadele politikalarında işlenen günahların listesi tartışılmaya değerdir.

Aynı şekilde Suriye siyasetine yönelik uyarıları da…

Kılıçdaroğlu’na göre Suriye konusunda Türkiye’nin çıkarlarını gözeten politikalar üretilmemiştir.

Mezhep temelinde bir tercih kullanılmış, bundan ülke zarar görmüştür.
“Suriye’de Müslümanlar birbirini öldürüyor, silâhı Türkiye veriyor” diyen CHP lideri, bu yanlışın ceremesini en yoğun olarak ajanların sokaklarında cirit attığı Hatay’ın çektiğini öne sürmüştür.

Türkiye’nin itibarını geri kazanmasına yarayacak uluslararası bir Suriye konferansı önerisiyle ilgili olarak CHP liderinin sunduğu yol haritası, alaya değil ciddiye alınmalıdır.

Rakip partileri aşağıladıkları ve incittikleri ölçüde yüceldiklerini zanneden siyasetçiden de siyaset üslubundan da vazgeçmeliyiz artık!.

Değersizleşme ve değersizleştirme dönemi…

Değersizleşme ve değersizleştirme dönemi…
Zülfü Livaneli

Zülfü LivaneliBu ülkeyi yarım yüzyılı aşkın bir süredir izlerim, iyi ve kötü günlerini bilirim hatta denizdeki balık gibi toplumun yönelimlerini sezerim desem yalan olmaz.

Buna dayanarak rahatça söyleyebilirim ki; Türkiye’de hırsların bu kadar arttığı, nihilizmin bu kadar yükseldiği ve toplumu bir arada tutan “yazılı olmayan kurallar”ın bu kadar yıprandığı başka bir dönem görmedim.

Gazeteleri okurken hayretler içinde kalıyorum, ekrana bakarken şaşkınlıktan dilim tutuluyor, siyasilerin konuşmaları kanımı donduruyor.

Bu ne hırs, bu ne ego şişkinliği, bu ne delirme!

Kimsenin kimseye saygısı kalmamış gibi. Eskiden insanlarda doğal olarak bulunan; “Şöyle yazarsam ayıp olur, böyle söylersem hoş karşılanmaz!“ gibi kendini kontrol mekanizmaları yok olmuş.

Çoğu kişi “Amaaan! Ekmeğimi o mu veriyor, bana ne yapabilir ki!” nihilizmine kaptırmış kendini.

Hiçbir değer ölçüsü yok.

Ne gerçek saygısı, ne insan sevgisi; ne efendilik, kibarlık özeni, ne seviye kaygısı.

Sokakta birbirlerini paralayan zavallı kuduz köpekler gibi yaşamak hoşlarına gidiyor.

Tam bir “değersizleşme” süreci.

Kendileri gönüllü olarak değersizleşiyorlar, sonra da hâlâ insani değerlerini koruma kaygısında olan üç beş kişiye saldırıp “Sen de bizim gibi değersizlik çukuruna düş!” demek istiyorlar.

Toplumsal yapının bu derece bozulduğunu, “Sayın muhbir vatandaş”ların türediği askeri dönemlerde bile görmedim.

Pompei’nin son günlerini yaşar gibiyiz.

Ve bence asıl sorumlu bu ülkenin okumuş-yazmış ama insani değerlerden nasibini almamış kesimi.

Bir okurumun gönderdiği Nesimi beyti durumu ne güzel anlatıyor:

Ey Nesimi, Can Nesimi bil ki Hak aynındadır
Cümle mahlukun vebali “Ulema” boynundadır.

***

Siyasetiyle, ticaretiyle, medyasıyla, sporuyla bu hâle gelmiş bir toplum, tarihte birçok örneğine rastlandığı gibi, mutlaka bir felaketle karşılaşır.

Kendilerini düzenin azgınlığına kaptırmış ve insanlık seviyesinden birkaç basamak geri düşmüş olanlar, büyük bir ihtimalle bu yazıyı okumayacaklar. Okusalar bile anlamayacaklar.

Ama hayat bağışlamıyor. Bu cinnet hâli sürdürülebilir bir durum olmadığı için, mutlaka bir düzeltme yapıyor.

http://twitter.com/gundemde
http://facebook.com/gundemde
http://gundemde-subscribe@yahoogroups.com

Yoksul hayatı da cenazesi de sessiz sitemsiz!..

Yoksul hayatı da cenazesi de sessiz sitemsiz!..
Mine Şenocaklı –

Bu hikâyeyi herkes okumalı, ama mutlaka bu saldırıyı yapan PKK’lılar… Anlasınlar ki ne kadar körler!.. Okuyup da görsünler, kimi katlettiler! Her şeyin tarifi zordu… Yazıya dökülür cinsten değildi… Fotoğraflara bakın, geride kalanların fotoğraflarına, anlarsınız… Mesela daha 16’sında iki çocuğuyla dul kalmış Dilara’nın ellerine, Şerife annenin gözlerine… Ve bir de bahriyeli üniformasıyla daha 20’sinde şehit olmuş şu esmer delikanlıya… O yoksulluk içinde aşık olmayı, mutlu olmayı bilmiş. Bir de izin alıp, bayramda çocuklarını kucaklamayı istemiş! Onu bile fazla görmüş… Buna isterseniz kader deyin, içiniz rahatlasın! Ya da diyelim ki bu dünyanın berbat düzeni, içimiz sızlasın!

Bu hikâyeyi herkes okumalı, ama mutlaka bu saldırıyı yapan PKK’lılar… Anlasınlar ki ne kadar körler!.. Okuyup da görsünler, kimi katlettiler! Bu ülkede şehit olanlar hep yoksul! Bunu zaten bilmeyen yok. Bırakın, İzmir Foça’daki PKK saldırısında şehit olan Özkan Ateşli’nin yoksullukla başlayıp yoksullukla biten öyküsünü, şu evin fotoğraflarına bakmaları bile yetmeli! Hayatta utanması gerekenler utanmaz, haksızlığa uğrayanlar utanır hep ne gariptir ki… İşte böyle bir aile, Özkan’ın ailesi… Haramidere’deki o gecekonduya buyur ederken utanıyorlar, o üç göz odadaki eskiciden alınmış koltuklara oturduğumda başlarını öne eğiyorlar! Üç göz dedim ya, biri mutfak…

“Birer liraları saya saya biriktirdik uçak biletini…”

Bunu hayat boyu anlayamayacağım… Utanmak lazım ve saç tellerime kadar utanç içindeyim. Ama benim utancımın bir faydası yok. Kimse utanmıyor ki bu ülkede! Kime sorsanız kalkınıyoruz, zenginleşiyoruz! Peki bu oda ne? Tembellikten midir bu yoksulluk!

Sekiz yaşlarındaki Polat, “Burası salon abla, burası da mutfak” diyor. O küçük çocuk bile bunu söylerken utanıyor! “Yoksulluktan utanılmaz” desem ona, ne olur ki? Artık düzen böyle!

Hurdacılıkla geçiniyor Özkan ve ailesi… Sabahın köründen geceyarılarına kadar çöplerden ekmek çıkartıyorlar! Ne varsa; plastik, demir, karton, kağıt… En iyi günlerinde hasılat 25 lira… Evde altı nüfus! Özkan askere gitmeden önce iki kişi çalışırlarmış ve eve 50 lira girermiş. Şimdi sadece babası çıkıyor işe, bazen de mecburiyetten annesi ve kızkardeşi… Ama bu iş erkek işi, kadınların tüm çabası yetmiyor bir 50 lira çıkartmaya…

Bu hayatı reva gören bir vatana, davul zurnayla göndermişler oğullarını bundan altı ay önce… Oğullarının aşık olup kaçırarak evlendiği, şimdi 16’sında olan Dilara’nın kucağında daha beş günlükmüş ikinci oğulları Alper… Bir yandan kafalarında nasıl geçineceklerinin derdi, bir yandan şimdiden duyulan özlem… Yok, öyle şehit düşer korkusu yokmuş, gittiği yer İzmir! Bahriyeli olmuş esmer oğulları, beyaz üniformayla çok daha yakışıklıymış! Gurur duymuşlar… Gider gitmez o üniformayla bir fotoğraf çektirmiş Özkan, küçük bir not iliştirip yollamış annesine; “Bahriyeli olmak gururumdur… Canım anneme” diye…

Kuru ekmeğe talim ederken pek bir sevinmişler bu fotoğrafı görünce… Daha bir gururlanmışlar. Eflatun rengi çoktan solmuş duvarlarına astıkları tek fotoğraf o olmuş… Zaman da çabuk geçmiş hayat gailesiyle… Tam altı ay bitmiş…

Bir gün telefon gelmiş Özkan’dan… “Ne olur bana bir uçak bileti alın… Siz oradan alırsanız daha ucuza gelir. Bayram izninde orada olayım” demiş annesine… Hemen eldeki üç kuruşa, gelen beş kuruşu ekleyip almışlar bileti… Gözünde yaş kalmamış annesi Şerife, cenazede bana dönüp, “135 liraydı bilet, 100 liraya aldık!” derken omuzları biraz daha çöküyor. Dilimin ucuna gelen bir soruyu son anda yutkunarak tutuyorum, zira sorsam çok utanırdım, “Nasıl biriktirdiniz bu yoksullukta o uçak biletini?” diye… O anlamış sanki, “Vallahi birer liraları saya saya biriktirdik” diyor. Bırakın onu, bir de bayramlık alabilsin diye iki yaşındaki Altay ve altı aylık Alper’e, 50 lira da fazladan yollamışlar…

O öyle sakin sakin anlatırken dank ediyor kafama bir kez daha, “Yoksulun halinden ancak yoksul anlar!” Sevgi oldu mu bir yerde bulunur para, birer liralar sayıla sayıla demek ki!

“Bu vatanı tüketemediler, işte iki oğul daha yetişiyor!”

Ataköy Camii’nde, Özkan’ın daha 16’sında dul kalmış karısı Dilara, babası, annesi, kucaklarında iki küçük yetim, çıt çıkarmadan duruyorlar, tabuta bakarak… Ağlamıyordu Dilara, ama nasıl tarif etmeli, gözleri ağlamıyordu ama sanki tüm vücudu ağlıyordu. Ellerinde, kollarında güç kalmamış ve bebeğini bile tutamazken…

Özkan’ın arkadaşları koskoca bir Türk bayrağı almışlar, o bayrağın altında yine sessizce bekliyorlardı. Onlarınki kederle öfkenin sessizliğiydi… Çıt çıkarmadan beklediler camiden çıkana kadar… Bu sessizlik, acıya acı katar cinsten… Ama bir o kadar da onurlu…

Dilara’nın ellerinde derman yok, küçük Alper babaannesinin kollarında, gülücükler atıyor bu beter dünyadan habersiz… Altay ise dedesinin kucağında… Dilara’nın gözlerinde tek damla yaş yok, belli ki hepsi içe akıyor. Babaanne ise bir an geliyor, dayanamıyor torununun gülücüklerine, sicim gibi dökülüyor yaşlar gözünden… Küçük yetim kollarında, başlıyor konuşmaya; “Vatanı tüketemediler kızım. Bilsinler ki tüketemezler de! İki oğul, iki Özkan daha yetişiyor işte…” diyor. Başka bir şey demiyor. Ne bir hamaset var sözlerinde, ne bir yaygara var koca cami avlusunda…

Sanki o bombayı ben atmışım gibi utanıyorum…

Çok yoksullar, hem de çok… Ne kadar yoksulluk varsa o üç göz odada ve bu sessiz cami avlusunda, işte o kadar da insanlık var, anlayana… Sessizce yaşayan, sessizce ölen bir Türk gencinin öyküsü bu… Bu pırlantayı yetiştiren bir Türk ailesinin öyküsü aslında… Bir soru sormuştum halasının kızına, o yoksulluk, esmerlik ve hurdalar sebebiyle, “Roman mısınız?” diye… Anlamaz gözlerle bakıp, “Yok biz Alevi’yiz!” demişti… Ne gereksiz bir soruymuş, ne anlamsız… Alevi, Sünni, Türk, Kürt, Ermeni ne fark eder? Sanki cevabı verirken o da bunu demek istermiş gibi…

Bu yaşımda, üç göz odada ve bu avluda bir ders daha alıyorum, insanlık dersi… Avlunun dışında kederi galebe çalıyor gençlerin öfkesi… “Şehitler ölmez, vatan bölünmez!” Ben sessizliği dinliyorum Dilara’yla birlikte… Ağıttan çok daha acı yüklü… “İnsanlık ölmez, insanlık ölmez” diyorum kendi kendime… Ve sadece utanıyorum. Sanki daha 20’sindeki Özkan’ı oğullarından, karısından, sevdiklerinden, bu dünyadan koparan o bombayı ben atmışım gibi, sanki o yoksulluğun sebebi benmişim gibi utanıyorum…

Bütün duyguları bir kasaya “hapsedilmiş” bir toplum…

Bütün duyguları bir kasaya “hapsedilmiş” bir toplum…
Sanem Altan –

Sabah vaktinin o kendine özgü saf sessizliği var etrafta.

Açık pencerelerden perdeleri hafifçe kımıldatan yumuşacık bir rüzgar giriyor içeri…

Dışarda uçuk sarı bir aydınlık görüyorum perdeler her havalandığında…

Geniş cam bir vazonun içinde duran enginar çiçeklerinin üzerine dökülüyor dışarının aydınlığı.

Kendimi bir romanın ya da bir filmin içinde hissediyorum…

Aklımdaki o kadınım sanki.

Mutluluk bunun gibi bir şey diye aklımdan geçiriyorum sonra…

Sabahların böyle olması belki de işte mutluluk…

Olmak istediğin kadın olmak ya da erkek olmak belki de mutluluk…

İstediğin yerde uyanmak belki de mutluluk…

***

Ama belki de boşuna uğraşıyorum mutluluğu anlatmak için…

Anlatması belki de imkansız çünkü.

Anlatmak istediğim duyguya en benzeyen tarif şu herhalde:

Gökyüzünde usulca kayan küçük bir bulut gibi hissediyorsun kendini, hafif, sakin, uyumlu…

***

Yazları insanlar daha özgür dolaşıyorlar sokaklarda.

Hem ruhları, hem akılları, hem giyimleri…

İnsanlarıizlemek çok daha zevkli oluyor böyle zamanlarda…

Kendilerinden soyunmaları zor olsa da, özgür olduklarıher an insanları çıplak görebiliyorsun aslında.

Kendinden özgür olmak…

Belki de sır bu işte…

Zor olan bu.

Bütün ağırlığıyla üstüne abanan toplum ta çocukluğundan itibaren seni eğip bükerek, seni, gerçek varlığını içinde saklayacağın bir demir kasaya dönüştürüyor.

Seni engellemeyi bir başkasına bırakmadan, önce senin kendini engellemeni öğretiyor.

Kapalı kasalar gibi dolaşıyoruz.

Mutluluk, belki de o kasayı kısa bir süreliğine kırıp açmak.

Bazen talih yardım ediyor da, senin kırmana gerek kalmadan kasa kendi şifresini yazıp, kapısını açıyor.

Küçük bir bulut gibi süzülüyorsun içinden.

***

Pek çok öpüşen, gülen, kahkaha atan çift görüyorum, masalarda kalabalık gruplar halinde yemek yiyenler görüyorum, eğlenen insanlar görüyorum ama sanki mutlu insan göremiyorum.

Şöyle gerçekten mutlu biri…

Kendini yaşamayıyüzdeyüz tercih eden biri…

Kendinden de, başkalarından da kurtulmuş biri.

Sanki aralarında öyle biri yok.

Belki yanılıyorum ama bende öyle bir izlenim bırakıyor insanlar.

***

Bu, bizim toplumun kadınla erkeği rahat bırakmamasından kaynaklanıyor herhalde.

Burası, kadınıile erkeği birbirinden koparılmış, sevişmeleri dar zamanlara hapsedilmiş,heyecanları çiğnenmiş, arzularıküçümsenmiş,coşkularıparçalanmış,sonsuz bir sıkıntıya mahkum edilmiş bir toplum.

Nasıl utanmadan, çekinmeden özgürce hazzı yaşayabilecek insanlar?

Bunu istediğimizi bile itiraf etmek zorken.

Bütün duyguları bir kasaya “hapsedilmiş” bir toplum, hazzı dolu dolu yaşamayı nasıl benimseyip, hayatın doğal bir parçası haline getirebilecek?

Nasıl mutlu olacak özgürce?

***

İnsan, mutlu olduğunda herkes mutlu olsun istiyor.

İstiyor ki kısa bir süreliğine de olsa herkes kendinden kurtulsun.

Öyle mutlu değillermiş gibi görünüyor insanlar ama ne hissettiklerini de hiçbir zaman bilemezsin tabii.

Ama bu serin sabah vakti insanların ne hissettiğini bilmesem de küçük bir bulutun ne hissettiğini biliyorum.

Benim hissettiğimi hissediyor o da.

Hafif, sakin, uyumlu…

Sır belki de bu…

Kendinden kurtulmak…

Ağustos’ta Rapsodi…

Ağustos’ta Rapsodi…
Müge İplikçi –

Ünlü Japon yönetmen Akira Kurosawa ‘Ağustos’ta Rapsodi’ adlı filminde savaşın acılarını, bu acıların verdiği yaraların sarıldığına kanaat getirebileceğimiz bir atmosfere götürür bizi. Oysa savaş acısı (2. Dünya Savaşı) onu yaşamış olanlar için insan ruhunda dayanılmaz acılar, sancı ve sanrının ta kendisidir. Onu yaşayanlar için savaş (her iki taraf için de), bir daha asla ama asla yaşanmaması gereken lanetli bir geçmiştir sanki.

Savaşın en gerçek yüzüdür bu. Film bu yüzü sessizce yansıtır bize.

Gerçek hayatta ise bu yüzü göremeyenler ya savaşın o yanını hiç yaşamamış insanlardır ya da maalesef kimi politikacılardır. Sözünü ettiğim ‘kimi’ politikacılar şahinliği insan ruhuna tercih etmeyi, başkalarının yaşamını vatan-millet-Sakarya naraları eşliğinde ölümle kıyaslamayı görev saysalar da kaybedenler arasında onlar da vardır. Gerçi sürünerek de olsa yaşar ve sonrasında bol sıfatlı anılarını yazarlar ama mezarlara gömülmüş olan gencecik insanları geri getirmek mümkün değildir artık.

‘Bazı insanlar konuşurken bile sessizdir’ diye bir cümle geçer filmde.

Gerçek hayatta da önemli olan o sessizliğin ne anlattığıdır, ne anlattığına dikkat kesilmektir.

Savaş sırasında ya da sonrasında mezar taşları da konuşur -ama sessizce. O taşların anlattıklarını ister bir rapsodi, ister derin bir hıçkırık eşliğinde dinleyelim (yeter ki dinleyelim), bize söyledikleri, bugün bizden saklananlardan, kaçırılanlardan çok farklı bir içtenlikte ve gerçeklikte olacaktır. Muhtemelen savaşın ne kadar rezil bir şey olduğunu fısıldayacaklardır bizlere. Muhtemelen yaşamın ne kadar kıymetli olduğunu mırıldanan cümleler olacaktır bunlar.

Şemdinli’de büyük bir operasyon sürüyor. Günlerdir bize verilen demeçlerin özeti, ‘ileri demokrasimizin’ yansıttığı cümle bu. Vah bize… Savaşanlardan bir anlığına vazgeçelim. Oradaki insanların ne olduğunu bilmiyoruz. Orada yaşayan sivil halkın en az bizim kadar yaşama hakkı olduğunu da.

Vah bize.

***

Geçtiğimiz günlerde Amerikalı ünlü bir yazarı kaybettik. Gore Vidal ABD militarizminin önde gelen eleştirmenlerinden biriydi. Onun, ‘Yapılan iyi bir iş asla cezasız kalmaz’ sözünü hatırlarız belki. Türkçeye çevrilen yapıtları arasında ‘Ben Cyrus, Zerdüşt’ün Torunu’, her şeyi bildiğini düşünen Cyrus’un savaşların ortasında, herkesin birbirinin gözünü oyduğu bir çağda (M.Ö. 5) bir süre sonra yaşamın hakikatlerinin ne olduğunu anlamasının öyküsüdür. Tahmin edeceğiniz gibi bu hakikatlerin hiçbiri savaşla özdeşleşmez.

Yıllar önce tanıma fırsatı yakaladığım Tayfun Gönül’ü de anmadan olmaz. Türkiye’nin ilk vicdani redçisi olan Gönül’ü de bu hafta içinde kaybettik ne yazık ki. Henüz 54 yaşındaydı ve bizlere bu konuda söyleyeceği daha çok sözü vardı. Onun 1980’li yıllarda göze aldıklarını hatırlayınca şiddet karşıtı olmanın koşullarını bir kez daha düşünmek farz oluyor. Gönül, askeri darbenin en hararetli zamanlarında askerliği reddedebilmişti.

***

Bugün Cumartesi Anneleri 384. buluşmalarında Abdurrahim Demir’in akibetini soruyor. Demir 1995 Ağustos’unda Mardin Ömerli’deki evinden Adana’daki akrabalarına gitmek için yola çıktığında henüz 22 yaşındaydı.

Mardin-Kızıltepe Şavalet noktasında yapılan aramada otobüsten indirilerek gözaltına alındı. Gözaltına alındığına tanıklık edenler onun Şavalet Jandarma Karakolu’na götürüldüğünü söyledi. Karakola başvuran yaşlı annesine Abdurrahim’in serbest bırakıldığı ve pasaport verilip yurtdışına gönderildiği, onu artık aramaması belirtildi. Ondan bir daha haber alınamadı. Demir Ailesi, yıllardır Galatasaray’dan yetkililere soruyor:

‘Abdurrahim’e ne yaptınız?’

***

Ben de bir kez daha sorayım: Yaşam kimileri için neden hâlâ bu kadar ucuzdur bizim ülkemizde?

Önce müzik bozuldu…

Önce müzik bozuldu…
Zülfü Livaneli –

“Eğer birisi, bir krallığın iyi yönetilip yönetilmediğini, ahlakının iyi olup olmadığını bilmek isterse, cevabı o krallığın müziğini dinlemekle bulacaktır.”

Bu sözler, milattan önce 551 yılında doğmuş olan Çinli filozof Konfüçyüs’e ait.

Aradan binlerce yıl geçmiş ama bugün söylenmiş gibi taze, doğru ve gerçek.

Eğer Konfüçyüs bugün dünyamıza gelse, hele yolu Türkiye’ye uğrasa, nasıl bir “krallıkta“ yaşadığımızı anlamak için ortalıktaki müziğe kulak kabartması yeterli olabilirdi.

Büyük filozof tatil yörelerinde yürürken yanından geçen pahalı arabalardan yükselen canhıraş feryatlara, işkence odasını çağrıştıran seslere, inlemelere, höykürmelere ya da bitmek tükenmek bilmeyen cıs-tak cıs-taklara kulak kabartarak kararını verebilirdi.

Çünkü Türkiye’de popüler müzik, hiçbir kuşkuya yer vermeyecek şekilde bilinçaltımızı ortaya koyuyor.

Şiddete eğilimli, gösterişçi, cinsel sinyaller gönderen ve insan ruhunu aşağı çeken, hiçbir gerçek duyguya yer bırakmayan bir müzik bu. Düpedüz duygusuz.

Bu kavram belki ilk anda irkiltici gelebilir ama ben “insan ruhunu yücelten” ya da “aşağı çeken” müzik türleri olduğunu iyi biliyorum.

Yalnız kendim gözlemlemedim bunu, büyük filozoflardan da öğrendim.

Müzik insan duyguları üzerinde çok ama çok etkili.

Düşünsenize, askeri marşlarla insanlar ölüme gönderiliyor, kiliselerde, camilerde, sinagoglarda mistik ilahilerle öbür dünyayı tasarlamanız isteniyor, zikir ayinlerindeki ritmle insanlar kendilerinden geçip vücutlarına şiş batırıyorlar.

Romantik ezgiler insanları başka havaya sokuyor, dans müziği piste fırlatıyor.

Müziğin insan beyni ve bedeni üzerinde yarattığı güçlü etkiler fizik kurallarıyla ya da biyolojiyle açıklanabilecek kadar açık.

Bir örnek vereyim: Heyecanlanan, dans eden, koşan bir insanın kalbi dakikada ortalama 124 kez atar. Bu gerçeği bilen mistik inanışlar, ayinde çaldıkları parçaların ritmini 124 olarak belirlerler. Zikir’den woodoo’ya kadar bu biyolojik gerçek bilinir. Davulun vuruşuyla kalp atışı birleştiği zaman transa geçer insan. Bayılır, çığlık atar, yerinde duramaz.

Bu biyolojik silahı yalnız mistikler kullanmaz, dünya diskolarında da aynı ritim geçerlidir. Eller havaya kaldırılır, ritme uyularak hareketler yapılır ve “huu huu” diye sesler çıkarılır.

Orada da bir trans söz konusudur yalnız amaç farklıdır. Bu ritmi ordular insanları savaşa, ayinler ise müritleri transa sürüklemek için kullanırlar ama işin pop müzikteki karşılığı iki cins arasında cinsel sinyaller göndermektir.

Doğadaki canlıların büyük bölümü (ister insan, ister hayvan, ister bitki) çiftleşmek için cinsel sinyaller yayar. Bu sinyaller kokuya ve sese dayanır.

İnsan soyu da bu amaçla kokuyu (eskiden misk şimdi parfüm) ve sesi yani müziği kullanır.

Bizim gibi nüfusu çok genç olan bir ülkede, hormonlarının etkisi altında karşı cinsel sinyaller gönderme ihtiyacıyla kıvranan ergenlerin pop müziğe ve bazen de haykıran, inleyen arabeske başvurmalarının tek nedeni budur.

Yani Türkiye’deki sıradan insanların ortalama zevki, artık Osmanlı müziği, gerçek halk müziği ya da Batı klasik müziği gibi insan ruhunu yücelten soylu müzik türlerine değil değil sadece ve sadece cinsel sinyal göndermeye kilitlenmiş durumda.

Lağım kokan derelerin yakınında yaşayan insanların bir süre sonra bu kokuyu duymaz oluşları gibi, sıradan Türk insanı da bu müzik kirlenmesini algılayamıyor, normal sanıyor.

Oysa Konfüçyüs’ün dediği gibi, ülkenin ruhu ve ahlakı bu müzikle bozulmakta.