Herkes bebek doğar…

Herkes bebek doğar…
Müge İplikçi

Eskişehir’de önemli bir dava var. Herkes bebek doğar davası!

7. oturumu gerçekleşecek olan davada Ahmet Aydemir, Fatih Tezcan, Halil Savda ve Mehmet Atak TCK 318’den yargılanıyor. Bu oturuma Uludere’den Ankara’ya ‘Ölüm Yolunda Barış Yürüyüşü’nü sürdüren Halil Savda katılamıyor.

Dava, askeri hapishanede işkence gören vicdani redci Enver Aydemir’e, askeri mahkemede destek vermek isteyenlere açıldı. Cumhuriyet Savcılığı’nın Aydemir’i destekleyenlere açtığı davada suç unsuru olarak gösterdiği bilin bakalım ne?

Sloganlar! Sadece bu sloganlar yüzünden 7. celsesi devam eden bir mahkeme bu. Dikkatinizi çekmek isterim.

Bu sloganlar ise şöyle:

‘Herkes bebek doğar’ (Herkes ne doğar acaba?), ‘Barış için vicdani ret’ (Bu durumda savaşı istemek bir suç değil ama barışı istemek bir suç, öyle mi?), ‘Hiç kimse asker doğmaz’ (küçük asker şarkısıyla asker gibi büyütülen bebekler var ama asker olarak doğan bebekler de var mı?), ‘Biz orduya sadece fındığa gideriz’ (E ne var bunda?) vb. Savcılığın suç unsuru gösterdiği iddianame üzerine açılan ve ilk oturumu 21 Nisan 2011 tarihinde görülen bu dava, bize neyi anlatmak istiyor?

Militarizmi seveceksiniz.

Militarizmi sevmiyorum, savaşa çanak tutan hiçbir şeyi insani bulmuyorum diyenler ise…Sizler, ah sizler, suçlusunuz suçlu!

Cumhuriyet Savcılığı yetkililerine içtenlikle sormak isterim. Bu sloganlarla Milli Savunma Bakanlığı’nın mağdur edildiğini varsayabiliriz. Ki oturumlardan birinde hakim bunu dile getirmiş. Peki ya mağdur olan binlerce aile, binlerce genç insan? Ülkede her gün akan kanın yarattığı mağduriyeti görmemek nasıl mümkün olabilir? Görmeyenler, görmek istemeyenler görmedikleriyle kalsın, peki. Ancak akıp giden bu kanın ‘o taraf’ ya da ‘bu taraf’ diye ayrıştırılamayacak bir rengi olduğunu söylemek ve buna yol açacak çarkları istememek neden bir suç olarak algılanıyor bu ülkede? Sahi mağduriyet nedir? ‘Hukuk’tan ne anlamalıyız? Bir dizi hukuksuzluğu mu? Hukuk önceliği kime verir? Kurumlara mı, insanlara mı?

Yeri geldi söyleyelim. Bugün savunmaya giden onca parayla neler neler yapılırdı. O atılan bombalarla…O atılan her bombayla kaç çocuk okutulurdu! Bu da bir slogan sayılır mı acaba?

Bunu söylediğim zaman Milli Savunma Bakanlığı’nı mağdur mu etmiş oluyorum şimdi?

Bilinen bir gerçektir. Hukuk yaşama genellikle geç kalır. Bu yüzden mahkemeleri de bir yere kadar anladığımı söyleyebilirim. Dışarda ise yaşam ışık hızıyla, kendi önlenemezliğiyle devam eder. Halkı askerlikten soğutmak denilen şey…Bu uğurda çıkarılan yeni kanunlar, eskisine yamananlar, açılan tuhaf davalar…

Peki ya gerçek? Yitirilen kayıplarla halk yaşamaktan soğuma raddesine gelmişse ne yapacağız? O zaman ne yapılacak?

***

Hep karalar bağlayacak değiliz ya! Hukuk adına sevindirici bir haberimiz de var. ‘Ben artık ülkemde, düşünce üretti, söz söyledi, tartışmaya katıldı diye insanlar yargılanmasın istiyorum. En aykırı görüşler bile sözle aktarıldığı müddetçe şiddeti uzak tutar. Tartışalım, konuşabilelim, birbirimizi anlayabilelim istiyorum,’ diyen akademisyen Müge Tuzcuoğlu artık aramızda. Hoş geldi, sefalar getirdi.

“Darbe lideri olduğu” söylenen generale 20 yıl sivil memureye 16 yıl…

“Darbe lideri olduğu” söylenen generale 20 yıl sivil memureye 16 yıl…
Sanem Altan

Direnmeye çalışıyorum…

Balyoz davası kararlarının, terk edilmiş kovboy kasabasının ortasından geçen atlılar gibi yarattığı toz bulutu yere inmeden yazmak istemiyorum.

Okumak, izlemek, davayı başından beri takip eden insanlar ne diyor diye bakmak, beklemek, daha doğru, daha sakin, daha akıllıca geliyor.

Ama direnemiyorsun işte…

Sorular kafana takılıp, dönüp duruyor…

Kocaman gürültüler yaratıyorlar ruhunda…

Dayanamıyorsun… Yazıp kurtulmak istiyorsun o seslerden.

Mesela şu soruyu aklımdan pek uzaklaştıramıyorum ben;

2007 yılından, tüm Ergenekon, Balyoz, Kafes gibi devletin içindeki pek çok suç ortaya çıkmaya başladığından beri yani, suikastlar, faili meçhuller birden bitmedi mi?

Bu, benim kafamdaki en gürültücü sorulardan biri.

En çok sesi çıkan…

Israrla cevap isteyen…

Duyduklarıyla yatışmayan, yetinmeyen…

Kuşkucu… Ne dersem diyeyim, “bu cevap bana yeterli gelmiyor” diyen bir soru.

Seminer planlarına baktıkça, bu ülkenin yıllardır süregelen yönetim biçimi akla geldikçe bu soru ısrarla dolanıyor kafamda.

Balyoz hakikatı, hepimizin bildiği pek çok başka hakikatın bir parçası…

Hepimiz biliyoruz ki “Balyoz yoktur diyen” yalan söylüyor.

Ama…

***

Evet, işin bir de “ama”sı var .

Türkiye’de yargı sistemi sorunlu.

Hepimiz için sorunlu.

Kimin başı derde girse, hukuki sürecin eksiklikleri, aldırmazlıkları, yanlışları, haksızlıkları yüzünden canı yanıyor bu ülkede.

Acil çözülmesi gereken en önemli sorun hukuk.

Ama sorunu, hukuki haksızlıklar sadece bir kesime yapılıyormuş gibi koyarsanız ortaya, bu sistemin mağduru onca kişinin de hakkını yemiş olursunuz.

Bu hukuki çarpıklıkları, başka çarpıklıkları saklamak için kullanırsanız, hukukun eksikliğinden yararlanıp “darbe planlarının aslında olmadığı” türünden yalanlara saparsanız, darbecileri kurtaramaz ama bu darbe davasında başı derde giren “masumların” kurtuluşunu da zorlaştırırsınız.

Siz “Balyoz yok” dedikçe Balyoz davasından haksızca tutuklanmış insanlar seslerini duyurmakta zorlanır.

“Balyoz yok” yalanı, tartışmanın sadece “darbe planınına” odaklanmasına yol açar ve o darbe planı da belgelerle, ses kayıtlarıyla kanıtlanır.

Olan da bu darbe girişimiyle alakası olmadığı halde ceza alanlara olur.

Darbe planı var ama darbe planının yargılanmasında adil olmayan işler de var.

Dürüst insanların görevi o “adil olmayan” kararları ortaya çıkarmak.

***

Güllü Salkaya’yı duydunuz, değil mi?

O dönem Hava Harp Okulu’nda öğrenci işlerinde çalışan sivil memure…

16 yıl hapis cezası aldı.

Onun da kullandığı ama herkesin kullanımına açık şifresiz bilgisayarından belgeler çıktığı için.

“Darbe lideri olduğu” söylenen general için 20 yıl, sivil memure için 16 yıl.

Bu adalet mi?

Bunun adalet olduğuna inanmak mümkün mü?

Sivil bir memurenin bir darbe girişiminde “16 yıl hapsi” hak edecek nasıl bir rolü olabilir?

Güllü Salkaya’nın aldığı haksız ceza “Balyoz darbesinin” olmadığını göstermiyor ama Balyoz darbesinin varlığı da Sarıkaya’nın aldığı cezayı haklı göstermeye yetmiyor.

***

“Balyoz yoktur” demek bir haksızlık ama “Balyoz davasının bütün kararları adalete uygundur” demek de bir haksızlık.

İki haksızlıktan birini seçenler olabilir ama biz ikisinden birini seçmek zorunda değiliz.

Dürüst olmayı da seçebiliriz.

Balyoz var.

Balyoz’da haksız ceza alanlar da var.

Hukuk sistemi çökmüş olan bu ülkede benim Balyoz davasıyla ilgili gördüğüm gerçek bu.

Salkaya gibi haksızlığa uğrayanlar benim vicdanımı rahatsız ediyor, kafamda soruların uğuldamasına yol açıyor.

“Darbe yoktu” diyenler de, “bu mahkemenin bütün kararları adalete uygun” diyenler de vicdanımdaki bu uğultuyu susturmaya yetmiyor.

Sicil…

Sicil…
Zülfü Livaneli

Fırtınalı günlerden geçiyoruz. Yazı yazmaya devam edebilir miyiz, eder miyiz bilemiyorum. Bu yüzden dün oturup bir vicdan hesaplaşması içine girdim, basın yıllarımı gözden geçirdim.

Gazetelerde yazmaya başlayalı yirmi üç yıl olmuş. Türkiye’nin en çalkantılı yıllarında her gün yorum yapmışım.

Acaba bu yirmi küsur yıl içinde pişmanlık duyacağım, utanacağım bir tutumum olmuş mu?

Hayatımın herhangi bir döneminde zalimi övmüş müyüm, haklıyı görmezden gelmiş miyim, asker sivil iktidarlara, zenginlere, güçlülere yaranmaya çalışmış mıyım?

Dürüstçe bu soruların cevabını aradım: Sonra iftiharla, onurla, her zaman demokrasinin, hakkın hukukun, mazlumun, emeğin ve insan haklarının yanında yer almış olduğumu bir kez daha gördüm.

Her insan gibi iyi ve kötü yanlarım, hatalarım, zayıflıklarım, eksiklerim olmuştur. Bunların tartışılmasına, eleştirilmesine hiç sesim çıkmaz.

Ne var ki savunduğum ilkeler doğrudur:

Cuntaların en azgın zamanında başkaldırmak, iktidarların en ceberrut döneminde onları eleştirmek hayat ilkesi hâline gelmiş.

Olayların gidişi ve iktidar odakları temel doğrularımı değiştirememiş.

Evrensel ilkelere hiç ihanet etmemişim.

Her iktidar döneminde muhalif kalmış olmak ve bunun sonucu olarak yasaklanma, hapsedilme, hakarete ve iftiraya uğrama, basın tarafından linç edilme, sürgün gibi binbir belaya rağmen hiçbir zaman güçlünün yanında olmamışım. İşte benim belli başlı konulardaki sicilim:

– Bütün darbelere karşı olmak

– Düşünce özgürlüğünü savunmak

– Nâzım Hikmet başta olmak üzere yasaklı bütün şair ve yazarları savunmak

– İşkenceye karşı çıkmak

– Deniz Gezmiş ve arkadaşlarının idamını lanetlemek

– Genel olarak şiddete, özel olarak da kadına karşı uygulanan şiddete karşı mücadele etmek

– Yunanistan’la ve bütün komşularımızla dostluk girişimlerinde bulunmak

– Sivas Madımak katliamını “ama” demeden lanetlemek

– Başbağlar katilamını “ama” demeden lanetlemek

– İSKİ skandalını eleştirmek

– 1996’da ve 2000’de ölüm oruçlarında arabulucu olmak ve gizlenen korkunç gerçekleri halka anlatmak

– Gazi Mahallesi katliamında halkın yanında yer almak ve TV’de gerçekleri açıklamak. Bu konuda mahkemede tanıklık yapmak

– Ahmet Kaya’ya sahip çıkmak

– Adnan Menderes’e Yassıada’da zulüm yapanları lanetlemek

– TİP’in kapatılmasına karşı çıkmak

– HEP, DEP, HADEP’in kapatılmasına karşı çıkmak

– Refah Partisi’nin kapatılmasına karşı çıkmak

– Fazilet Partisi’nin kapatılmasına karşı çıkmak

– 28 Şubat döneminde ordu müdahalesine karşı çıkarak laiklik için “sadece sivil halkın demokratik mücadelesini” savunmak

– Kürt dili ve kültürünün değerini bilmek

– PKK’nın ortaya çıkışında 12 Eylül dönemi Diyarbakır Cezaevi’ndeki insanlık dışı işkencelerin rolünü defalarca vurgulamak

– Faili meçhul cinayetleri lanetlemek ve hesap sorulmasını istemek

– Terörü lanetlemek

– Şehit askerlerimize, öğretmenlerimize, sivillerimize binlerce kişiyle birlikte ağıt yakmak

– Hekimoğlu İsmail’in tutukluluğunu eleştirmek

– Ahmet Altan’ın Milliyet’ten çıkarılmasını aynı gazetede eleştirmek

– İlhan Selçuk’a, Türkan Saylan’a yapılanlara karşı çıkmak

– Hrant Dink ve ailesiye dayanışma içine girmek

– Silivri duruşmalarında adalete düşen gölgeyi eleştirmek

***

Biliyorum ki bu kutuplaşmış ülkede çelişki gibi görülebilecek tutumlarım var. Partilere, asker sivil iktidarlara ve ideolojilere göre düşünürseniz öyle. Ama olaya bir de insan hakları ve demokrasi ilkelerinden bakarsanız hiçbir çelişki yok. Tutarlı bir çizgi.

Bu köşede nefret suçu işlenmedi, ayrımcılık yapılmadı, insanların onuruyla oynanmadı ve yazdıklarım hiçbir hakaret davasının konusu olmadı.

Bütün isteğim Türkiye’yi çağdaş, laik, hukukun üstünlüğüne inanmış, eğitimli, uygar ve tam demokrat bir ülke olarak görmekti.

Nâzım’ın dediği gibi artık “Çoğum gitmiş, azım kalmış.”

Bestelerimin, kitaplarımın yanında beni sevenlere bırakacağım en onurlu miras, eğilip bükülmemiş olmak.

Bundan sonra yazarız yazmayız fark etmez; asıl büyük sınavı verdik galiba.

Vahşetle varılamayacak yerler…

Vahşetle varılamayacak yerler…
Müge İplikçi

O fotoğrafı sosyal medya aracılığıyla gördüm. Eski bir fotoğraftı. Şu gencecik askerlerin önüne kattıkları şu gencecik ‘kurbanlarının’ fotoğrafları. Aynı toprakların çocukları insanın kanını donduran bir ölüm oyunu sonrasında kameraya poz vermişti. Yaşadığımız coğrafyadaki hali göstermesi açısından içler acısı bir fotoğraftı. İnsanda söz bırakmayan bir fotoğraf… Ancak sosyal medya her zamanki harareti ile konuşmaya devam ediyordu. Şiddetin egemenliğinde sarf edilen her sözün yeni şiddet tohumları saçtığını her defasında, üstelik yaşayarak görüyorduk. Bu bir zehir ve beslendiği yer az çok belliydi: Nefret. Ancak asıl olan bu nefretin ardında yatanlardı.

O eski fotoğrafa bakarken aklıma eski bir film düştü. The Deer Hunter (Avcı). Kendi halindeki insanların savaşa gittikten sonra savaşın cehenneminde nasıl kavrulduklarını, aralarında sağ kalanlar varsa bile artık onların canlı olamadığını anlatan bir filmdi o. Sadece savaşa gidenler için değil, savaşta geride kalanlar için de aynı yitişin öyküsüydü. Av eyleminin hem avı hem de avcıyı bitiren hazin yüzüydü savaş. Bu yüzden o fotoğrafa baktığımda da ‘canlı’ kimseyi göremedim.

Ne canlı birini ne de galip birini!

O fotoğrafın ardından sağ kalabilmiş ve ‘evine’ dönmeyi başarabilmiş Türk gençlerini düşündüm. Günlük yaşama nasıl katılabildiklerini ya da katılamadıklarını, rüyalarında gezinen sesleri. Şiddetin zihinlerine kazıdıklarını, onlardan çaldıklarını.

O fotoğrafın ardından içine ateş düşenleri de düşündüm. Kürt gençlerini. O fotoğrafta tanık oldukları şiddetin içlerine düşürdüğü intikam duygusunu. O intikam duygusunun nasıl barınaksız, nasıl geleceksiz bir duygu olduğunu.

O fotoğrafa odaklanmamın temel nedeni budur. O fotoğraftaki şiddetin başta o fotoğraftakiler olmak üzere hepimizi kavurmuş olduğu gerçeği.

Şimdilerde farklı mı? Yaşadıklarımız pek de farklı olmadığını söylüyor. İnsan ruhunun her kim olursa olsun ‘savaş ve çatışma’ ortamında nasıl lime lime olabileceğini anlamak bu kadar zor mu?

Burada elbette medyanın oynadığı rol önemli. Uludere’yi bile doğru dürüst araştırmayan bir ulusal medyadan söz ediyoruz. 90’lı yıllarda toplumdaki kutuplaşmayı artırmak adına aynı medyanın oynadığı irkiltici, şiddeti artırıcı rol az buz değildi. Medyanın bu anlamda sınıfta kaldığı ortada.

Aynı durum PKK şiddetinde doğruyu aramaya çalışanlar için de geçerli. Şiddetin içinden doğan vahşetin içinde doğruyu aramak tek bir olasılıkla mümkündür: Sağduyuyu ve vicdanı kapı dışında bırakarak. Ki yıllardır yapılan bu.

Koşullar her neyi yaratmış olursa olsun bu rezil ilmeğe bir ilmek daha eklememenin tek yolu savaşı, şiddeti istememekten geçiyor. Yeni şiddetlerin yaratılmaması için belki de tek şansımız bu.

tahakkümden, geçmişin yüklerinden kurtulabilmenin bir yolu hâlâ var. Ancak böyle özgür olabiliriz! O özgürlük ise böylesi eski fotoğrafların gölgesinde, o gölgede gezinenlerde değil eşit yurttaşlık çerçevesinde yeni ilişkilere kanat açtığımız bir kamusal alanda buluşabilmekle mümkün.

O fotoğrafı sosyal medya aracılığıyla gördüm. Eski bir fotoğraftı. Şu gencecik askerlerin önüne kattıkları şu gencecik ‘kurbanlarının’ fotoğrafları. Aynı toprakların çocukları insanın kanını donduran bir ölüm oyunu sonrasında kameraya poz vermişti. Yaşadığımız coğrafyadaki hali göstermesi açısından içler acısı bir fotoğraftı. İnsanda söz bırakmayan bir fotoğraf… Ancak sosyal medya her zamanki harareti ile konuşmaya devam ediyordu. Şiddetin egemenliğinde sarf edilen her sözün yeni şiddet tohumları saçtığını her defasında, üstelik yaşayarak görüyorduk. Bu bir zehir ve beslendiği yer az çok belliydi: Nefret. Ancak asıl olan bu nefretin ardında yatanlardı.

O eski fotoğrafa bakarken aklıma eski bir film düştü. The Deer Hunter (Avcı). Kendi halindeki insanların savaşa gittikten sonra savaşın cehenneminde nasıl kavrulduklarını, aralarında sağ kalanlar varsa bile artık onların canlı olamadığını anlatan bir filmdi o. Sadece savaşa gidenler için değil, savaşta geride kalanlar için de aynı yitişin öyküsüydü. Av eyleminin hem avı hem de avcıyı bitiren hazin yüzüydü savaş. Bu yüzden o fotoğrafa baktığımda da ‘canlı’ kimseyi göremedim.

Ne canlı birini ne de galip birini!

O fotoğrafın ardından sağ kalabilmiş ve ‘evine’ dönmeyi başarabilmiş Türk gençlerini düşündüm. Günlük yaşama nasıl katılabildiklerini ya da katılamadıklarını, rüyalarında gezinen sesleri. Şiddetin zihinlerine kazıdıklarını, onlardan çaldıklarını.

O fotoğrafın ardından içine ateş düşenleri de düşündüm. Kürt gençlerini. O fotoğrafta tanık oldukları şiddetin içlerine düşürdüğü intikam duygusunu. O intikam duygusunun nasıl barınaksız, nasıl geleceksiz bir duygu olduğunu.

O fotoğrafa odaklanmamın temel nedeni budur. O fotoğraftaki şiddetin başta o fotoğraftakiler olmak üzere hepimizi kavurmuş olduğu gerçeği.

Şimdilerde farklı mı? Yaşadıklarımız pek de farklı olmadığını söylüyor. İnsan ruhunun her kim olursa olsun ‘savaş ve çatışma’ ortamında nasıl lime lime olabileceğini anlamak bu kadar zor mu?

Burada elbette medyanın oynadığı rol önemli. Uludere’yi bile doğru dürüst araştırmayan bir ulusal medyadan söz ediyoruz. 90’lı yıllarda toplumdaki kutuplaşmayı artırmak adına aynı medyanın oynadığı irkiltici, şiddeti artırıcı rol az buz değildi. Medyanın bu anlamda sınıfta kaldığı ortada.

Aynı durum PKK şiddetinde doğruyu aramaya çalışanlar için de geçerli. Şiddetin içinden doğan vahşetin içinde doğruyu aramak tek bir olasılıkla mümkündür: Sağduyuyu ve vicdanı kapı dışında bırakarak. Ki yıllardır yapılan bu.

Koşullar her neyi yaratmış olursa olsun bu rezil ilmeğe bir ilmek daha eklememenin tek yolu savaşı, şiddeti istememekten geçiyor. Yeni şiddetlerin yaratılmaması için belki de tek şansımız bu.

tahakkümden, geçmişin yüklerinden kurtulabilmenin bir yolu hâlâ var. Ancak böyle özgür olabiliriz! O özgürlük ise böylesi eski fotoğrafların gölgesinde, o gölgede gezinenlerde değil eşit yurttaşlık çerçevesinde yeni ilişkilere kanat açtığımız bir kamusal alanda buluşabilmekle mümkün.

Yeni Türkiye’den insan manzaraları…

Yeni Türkiye’den insan manzaraları…
Zülfü Livaneli

Artık bu ülkeyi ve insanlarını tanıyamıyor, gazete haberlerinden dehşete düşüyor ve sık sık “Bize ne oldu?” sorusunu soruyorsanız aynı duyguda birleşiyoruz demektir.

Tanımadığımız, bize tamamen yabancı bir ülkede yaşamakta olduğumuz duygusundan söz ediyorum.

Eminim ki siz de kontrolü kaybolmuş biçimde giderek hızlanan bu dehşet treninden ürküyorsunuz. İşin kötüsü makinistler ve yolcular da size yabancı.

***

Genç bedenlerin, insanı isyan ettirecek biçimde ardı ardına toprağa düştüğü ülkede, bir şehidin cenaze töreninde hükümeti eleştiren bir hanımefendi, şehit aileleri tarafından linç edilmeye çalışılıyor.

Yani bu aileler kadıncağıza “Sen ne karışıyorsun, biz her gün çocuklarımızın paramparça edilmesinden şikâyetçi değiliz. Çocuklarımız ölsün, yeter ki sevgili hükümetimiz aleyhinde hiçbir eleştirel söz edilmesin” demek mi istiyorlar?

Bu tavrı aklım almıyor. Eminim ki çocukları böyle düşünmezdi.

***

Gaziantep’te Yılmaz ile Osman adlı iki genç motosikletle gezerken, yanlarından motorla geçen Ömer’i bıçaklayarak öldürmüşler.

Sebep ne biliyor musunuz: Ömer’in, yanlarından geçerken motora “ara gazı” vermesi.

Acaba Yılmaz ve Osman’ı hangi ülke, hangi koşullarda yetiştirdi?

İşte size “pırıl pırıl milliyetçi, mukaddesatçı gençlerimiz” klişesinden bir örnek daha.

***

Bu ülke bileşik kaplar gibi her alanda çöküyor.

Yukarıda anlattıklarımla ilgisiz gibi görünen ama son derece ilgili olan bir olay anlatayım:

Dün Beşiktaş’ta dört eczaneye girdim. Sipariş edilen bir ilacı arıyordum.

Üçünde eczacı yoktu, hiçbir şeyden anlamayan gençler duruyordu tezgâhın arkasında.

“Nitro lingual var mı?“ dedim.

Sanki dinozor kuyruğu istemişim gibi aval aval yüzüme baktılar.

“Nitrogliserin ihtiva ediyor” dedim. “O yoksa benzeri var mı?”

Yine aynı manalı (!) bakışlarla karşılaştım.

“Bakın” dedim. “Hani kalp için dil altına konan bir ilaç vardı. Acil durumlarda gerekli olan nitrogliserin.”

Üçü de ayrı ayrı “Haa, kalp ilacı istiyorsanız verelim” dediler. Batı ülkelerinde reçetesiz satılamayan binbir kalp-damar-tansiyon ilacını önüme koydular.

“Yapmayın” dedim. “Bu ilaçlar böyle ulu orta verilmez. Ne demek kalp ilacı? Böyle bir ilaç mı var?”

Ne dediğimi anlamadılar bile, uyuşmuş gibilerdi.

Eczacılıktan hiç anlamayan o çocukların, bir gün yanlış ilaç vererek kolaylıkla birisini öldürebileceklerini düşündüm.

Sonra o zavallı insanın ailesi mezarlıkta gözyaşı dökecek ve “Vadesi bu kadarmış. Her şey Allah’tan” diyecek elbette.

***

Unutulmayacak bir olay da Sırrı Sakık “evlat acısı” denilen o büyük azabı çekerken (sabırlar diliyorum), gazetelerimizin bu haberin altına yorum yapılmasını yasaklamak zorunda kalması.

Halk, bir iç savaşın provasını yapar gibi kendini, İspanya İç Savaşı’nın sloganı olan “Viva la muerte!” (Yaşasın ölüm) öfkesine kaptırmış durumda.

***

İşte Türkiye öyle bir ülke oldu.

İstanbul’da caddeleri, kaldırımları, alışveriş merkezlerini dolduran gençliğe bakıyorum. Özellikle oğlanların bir kısmı, gözlerinden şiddet-aptallık ve uyuşmuşluk akan bir tavırla yürüyor.

Ünlü hukukçular Lombroso ve Ferri’nin “doğuştan suçlu” ilan ettiği tipolojiye sahipler ve fırsatını bulduklarında en büyük gaddarlıkları yapacaklarından hiç kuşkum yok.

Umarım geç gelir ama İstanbul depreminde yeni Türkiye’nin nasıl bir yağma ahlakına sahip olduğunu hep birlikte göreceğiz.

Adalete susayanlar…

Adalete susayanlar…
Zülfü Livaneli

Tarih boyunca, iktidarı elinde tutanlar, muhaliflerini ezmek için elinden geleni yapmış: İdam, işkence, kazığa oturtma, dilini kesme, boğdurma, kurşuna dizdirme, zindanda çürütme gibi pek nazik, pek insancıl yöntemlerle muhalifleri susturmuş.

Şimdi bu işler eskisi kadar alenen olmuyor diye tamamen ortadan kalktığını sanmayalım. Muhalefeti sindirme yöntemleri aynen devam ediyor, sadece ambalajı biraz değişmiş durumda.

Artık muhalifleri cezalandırma işlemini yapanlara “bağımsız mahkemeler“ deniliyor.

Rusya’da Putin’i eleştiren kim varsa hapiste ama bunlar kendisine sorulduğunda Devlet Başkanı’nın cevabı hazır: “Onları hapse biz atmıyoruz ki, bağımsız Rus mahkemelerinin kararı.“

***

Bizde de “bağımsız mahkemeler“ var ama ne hikmetse hep iktidar sahiplerinin karşıtlarını görür bu mahkemeler.

Mesela 27 Mayıs darbesi döneminde gözleri hep Demokrat Partili suçlulara takılır.

Nedense darbe dönemlerinde bir asker suç işlemez de bunun için orduyu cezalandırmak isteyen bir hükümetin işbaşına gelmesini bekler.

Eğer Tayyip Erdoğan meşhur şiiri o devirde değil de bu devirde okusaydı hapse girer miydi dersiniz?

Kesinlikle girmezdi.

Demek ki “bağımsız mahkemeler“ döneme, iktidara göre davranabiliyor, hatta “onlar ve biz“ ayrımı yapabiliyor.

Oysa bildiğim kadarıyla hukukta “suçun şahsiliği“ ilkesi vardır. Kişinin yasaları çiğneyip çiğnemediğine bakılır. “Onlardan, bunlardan“ denemez.

Ama pratikte bu ayrımın yapıldığını kendi hayatımdaki acı tecrübelerden gayet iyi biliyorum.

***

Bugün esen rüzgârlar pek çok kişinin çeşitli suçlamalarla hapse atılması sonucunu doğurdu.

Seçilmiş siyasetçiler, subaylar, gazeteciler, bilim adamları en güzel yıllarını hapiste geçirmek zorunda kaldılar.

İşin acı tarafı, bugüne kadar hiçbir sanık hakkında elle tutulur somut bir suç delili ortaya konamamış olması.

Kamuoyu yıllardır bekliyor bu delilleri ama birtakım gizli tanıklardan, rivayetlerden, kaynağı kuşkulu bilgisayar kayıtlarından başka bir şey yok ortada.

Mesela Mustafa Balbay, Mehmet Haberal, Tuncay Özkan ne yapmışlar, ne gibi somut bir suç işlemişler bilen var mı?

Yok!

TCK çok açık bir biçimde, bir eylemin suç olabilmesi için “cebir ve şiddet“ şartını getiriyor. Yani ortada “cebir ve şiddet“ yoksa suç da yok.

Peki yukarıda andıklarıma benzer yüzlerce kişi hangi “cebir ve şiddeti“ uygulamış?

Açıklansın.

Biz de öğrenelim.

***

İleride tarihin çok yazacağı dosyalardan biri de Odatv davası.

İlk başlarda gazeteciler, Odatv bilgisayarlarında bulunan bir dosyayla suçlandılar.

Sonra dünyanın ve Türkiye’nin saygın üniversiteleri ve kurumları, bu dosyanın virüs yardımıyla dışarıdan bulaştırılmış olduğunu kanıtlayan raporlar verdiler. Mahkeme bu raporları ciddiye almadı ve virüs iddiasını TÜBİTAK’ın araştırmasını istedi.

Aradan çok uzun bir süre geçtikten sonra TÜBİTAK da o bilgisayara virüslü dosyalar gönderilmiş olduğunu ortaya koyan bir rapor hazırladı.

Bu durumda mantık ve hukuk icabı davanın düşmesi gerekir değil mi!

Gelin görün ki henüz düşmedi. Davalar görülmeye, gazeteciler hapiste çile çekmeye devam ediyor.

Soner Yalçın, Barış Terkoğlu ve Barış Pehlivan, farelerden insanlara hastalık bulaşan, gece gündüz gözetlenen, günün çok az bir bölümünde su verilen hücrelerde tutuluyor.

***

Türkiye’de çok devir gördüm. Yazının başında da belirttiğim gibi asker-sivil her iktidar, muhalefete karşı yargı kozunu kullandı.

Şöyle bir hafızamızı yoklayıp kimlerin kısa ya da uzun süre demir parmaklık arkasına atılmış olduğunu hatırlayalım: Mustafa Kemal (Osmanlı devrinde), Kâzım Karabekir, Ali Fuat Cebesoy, Celal Bayar, Adnan Menderes ve yüzlerce DP’li siyasetçi, Bülent Ecevit, Süleyman Demirel, Deniz Baykal, başbakanlar, genelkurmay başkanları, adını sayamayacağımız kadar çok bakan, milletvekili, iş adamı, belediye başkanı, binlerce aydın, yazar, gazeteci.

Kamuoyunda bir vesile ile adını duymuş olduğunuz kişiler arasında hapis yatmayan yok gibi.

Türkiye gerçekten bir büyük bir hapishane.

“Her canlı hapsi tadacaktır“ denebilecek bir memleket.

***

Ama gün oldu devran döndü, iktidar el değiştirdi ve eskinin mağdurları bugünün galipleri haline geldiler.

Hukuk herkese lazım, gerçekten lazım.

Bu ülke bir gün; iktidarda kimin olduğuna aldırmayan, hukuk rozetinde olduğu gibi gözü bağlı, tarafsız bir yargıya kavuşursa o zaman gerçekten güneş doğmuş demektir.

***

Bugünlerde Şirazlı Sadi’nin şiirini hatırlamakta yarar var. Büyük şair diyor ki: “Dünyanın bütün nehirleri adalete susamış bir insanın susuzluğunu gidermeye yetmez.“

Gençleri çabucak eskiyen ülke…

Gençleri çabucak eskiyen ülke…
Müge İplikçi

Afyon’da yitirdiğimiz 25 gencin ardından ne diyebileceğimi düşünüp durdum. O kadar çok şey söylemek istiyordum ki hiçbir şey yazamadım ve yazmayı geciktirdim. Türkiye’nin başı bulutlandığında en büyük kurtuluş olarak demokratik sivil hareket yerine hemen her zaman militarizmi kendine yön seçmesindeki zaafı yazabilirdim örneğin, ki bunu daha önce defalarca yazmıştım. Ancak böylesi bir yazı 25 gence, onların anılarına, bugünün koşullarında haksızlık etmek olacaktı. Sonuç olarak vatani görevlerini yaparken yaşamlarını yitirmişti bu gencecik insanlar. Kişisel olarak vatanı kollamanın, gözetmenin militer değil, demokratik bir yapıyla sürdürülebileceğine inansam da o çocukların kaderleri karşısında çok da fazla cümlemin olmadığını söylemek isterim. Çok üzgün olduğumu ve ailelerine sabır dilemekten başka cümlemin olmadığını.

Buna rağmen ordunun ve devlet yetkililerinin şeffaflaşmasını, oturdukları koltukların görkemini bir seferlik unutmalarını, bu yaşanan feci olay karşısında ellerini vicdanlarına koymalarını ve gözümüzün içine baka baka söyledikleri o ucube yalanlardan vazgeçmelerini dileyebilirim.

Genç yaşamların bu kadar hor görülmesi beni çok korkutuyor artık. Bugün o sözünü ettiğim görkemli koltukların ışıltısıyla gözleri çakmak çakmak olanlar, bu şatafatlı mabetlerden feyz aldıklarını sananlar, sözüm en çok size: Kandan kimseye hayır gelmez. Basit bir cümle, öyle değil mi? Basit ama hiç de sıradan bir cümle değil.

Bunun için uzaklara gitmeye gerek bile yok. Yakın tarihimiz bize bizi anlatabilir. 12 Eylül’ün kırık anıları hâlâ içimizde saklıyken, gençler, gençlerin kıyımının tavan yaptığı yılların bugüne bir sarkaç gibi salınışını takip ederken, o sarkacın bir sağa sola gidip gelirken her defasında hiçbir şey olmamış gibi yeni kurbanları kendine hedef belleyişine tanık olurken… Evet, evet yakın tarihe bakalım. Ülkeye huzur getireceğini düşünenlerin kıyımdan başka hiçbir şey getirmemiş olmalarına, gençlerini netameli baharlara hazırlayan o köhne ruha bakalım. O ruhun etrafında, o dönemde oluşan sahte ‘sevgi’ halesine… Aslında en çok ona bakalım!

Yalakalara bakalım, o yalakalıktaki dil nizamına. Cümlelere, sözcüklere, kimin nerelere nasıl döndüğüne bakalım. Baktığımız her yerde gözümüzden kaçıp giden genç kıyımlarına da bakalım ama. Her şeyin içinin boşaltılmasına, boşaltılan her yerde adı unutulan bir gence bakalım. Köşe dönmece hayallerine bakalım. Baktığımız her yerde kimsesiz kalmış bir düşünceye bakalım. O düşüncenin ipe nasıl çekildiğine. Saltanatın nasıl bir şey olduğuna…

Bakalım…

Bir seçim yapacaksın…

Bir seçim yapacaksın… Alçaklık mı dürüstlük mü?… Bir seçim yapacaksın!
Sanem Altan

İnsan içine çöken acılarla yaşamayı öğreniyor…

İnsan canını acıtanlarla yaşamayı ögreniyor…

İnsan, olsa yaşayamayacağını zannettiği ne varsa, olduğu zaman ölmediğini öğreniyor…

İnsan kendisi hakkında zannettiği her şeyin öyle olmadığını bu ülkede istemese de öğreniyor…

Bu ülke insana kendi hakkında pek çok fikir veriyor…

Bu ülke size kim olduğunuzu söylüyor.

***

Bu ülkenin yüzümüze kim olduğumuzu haykırdığını düşünüyorum.

Alçaklıkları,hainlikleri,yalanları,

riyaları,anlamsızlıkları,kötülükleri bu kadar net olan başka bir ülke var mı bilmiyorum.

Kendi kendimizin turnusol kağıdı gibiyiz…

Önümüzde hep basit seçenekler var, bir alçak olabilirsiniz ya da alçak olmayı hayatınız pahasına reddedersiniz…

Yalancı olabilirsiniz, ya da sadece sevdiklerinizin gözünde sizinle ilgili görebileceğiniz en ufak bir hayal kırıklığı için bile yalan söylemezsiniz…

Hain olabilirsiniz ya da hain olarak zengin yaşamaktansa onurlu bir adam olarak aç yaşamayı tercih edersiniz.

Basit yani yaşam bu ülkede…

Seçenekleri keskin, belirgin.

***

Hiç tanımadığın insanların ölümüyle yaşaması arasında bir seçim yapacaksın.

Alçaklıkla dürüstlük arasında bir seçim yapacaksın.

Savaşla barış arasında bir seçim yapacaksın.

Yalanla doğru arasında bir seçim yapacaksın.

Dalkavuklukla dik durmak arasında bir seçim yapacaksın.

Haksızlıkla adalet arasında bir seçim yapacaksın.

Birkaç kuruş için haysiyetini satmakla, haysiyetini hiç bir paranın alamayacağı bir servet gibi sahiplenmek arasında bir seçim yapacaksın.

***

Ne garip, bu ülke seçimlerinizle size kim olduğunuzu söylerken yaşattığı acılarla da kim olduğunuzu unutturuyor…

Karşılaştığınız kederin içinde ezilip yok oluyorsunuz sanki.

Sabah uyanıyorsunuz akşam siz yatarken yaşayan pek çok genç siz uyurken ölmüş oluyor…

Güne insanların hayatlarının hiç önemli olmadığı bir ülkede uyanırsanız, kim olduğunuzu, o gün hayattan ne beklediğinizi, sevinçlerinizi umutlarınızı unutursunuz…

O acı her yerinizi sarar ve kendiniz olmaya utanırsınız…

İçinizden geçen küçücük bir mutluluk parçası bile saklanacak yer arar…

Gününüz istediğiniz, aklınızdan geçtiği gibi değil o ülkenin kaderi neyse öyle geçer…

Siz aslında kim olduğunuzu, ne istediğinizi, kimselerin bulamayacağı kadar dibe gömersiniz…

Çünkü bu üldede mutlu olmak hem imkansız hem de ayıptır çoğu zaman…

***

Bu ülke hepimizi bir seçime zorluyor.

Keskin bir seçime.

Hayat mı, ölüm mü?

Haysiyet mi, haysiyetsizlik mi?

Alçaklık mı, dürüstlük mü?

Neyi seçtiğinizi kimse bilmese siz bileceksiniz.

Her sabah olmayı seçtiğiniz o insanın yüzüne aynada siz bakacaksınız çünkü.

Gözden ırak…

Gözden ırak…
Müge İplikçi

‘Kaybetmekten kaybetmeye fark var. Evladının sonsuzlukta kaybolması var, gözünün önünden kaybolması var.’

Sema Aslan, Kozalak (İletişim Yayınları)

Pek göze çarpmayan hayat hikâyeleri Sema Aslan’ın Kozalak’ında anlattıkları. Gazetelerin günlük sayfalarında kaybolmaya mahkzm, bazen oralara bile ulaşamayan hikâyeler bunlar.

Onları okurken düşünmeye başlıyorsunuz. Kendi halinde insanların hikâyelerini okurken fark ediyorsunuz ki sizin de yanı başınızdan akıp giden onca sessiz hikâye var, bambaşka bir nehir olmuş zamanın akıntısıyla birlikte kayıp gidiyorlar. Bir gün, bir ay, bir yıl, hatta yıllar boyunca kendi göz hapsinize sığabilen ‘tanıdık’ simalar ve o simaların dışındakilerin unutuluşunun da denizaşırı sesi bu.

Göze çarpmayan hayat hikâyeleri. Göze çarptıkları anda unutulmaya mahkzm hikâyeler de demek.

Kalın çizgilerle çizilmiş gündem maddelerine bakıyorsunuz. Bu maddelerin arasına sıkışmış çocukları, gençleri, kadınları ve onların tekrarlanıp duran dramlarını, hızlandırılmış bir filmin koşturan kareleri gibi seyrediyor olmak bu yüzden mi? O dramlarda yatan, aslında hepimize sorumluluk yükleyen kısa kesişmeleri ertelememiz, unutmamız, yeni olaylarda hatırlamamız, sonra yine unutmamız…

Unutuyoruz. Ya geçmişin ağır yükü var sırtımızda ya da geleceğin biteviye kaygısı. Böyle olunca geriye, yani şimdiki zamana, özlemek, ummak ya da beklemekten başka teğellenecek sözcük kalmıyor. Bir de ezber, pimini çekmeye hazır cümlelerimiz var tekmil kuşandığımız.

Ancak bu arada özellikle çocuklar, gençler ve kadınların fırtınaya tutulmuş hikâyeleri akıp gitmeye devam ediyor. Çoğu günlük alaboraların içinde bir var bir yok halleriyle eriyip gidiyorlar tarumar gündemimiz içinde.

Bir parkta kaydıraktan kayarken sırtına kurşun yemiş bir çocuğun kırık yaşamı, o yaşamla anne babasına bıraktığı acı donup kalıyor zihnimizde ve çabucak eskiyor örneğin. Oysa buna müdahale etmek gerekiyor. Silah kullanmanın bu ülkedeki resmiyetine müdahale etmek, ‘bir dakika’ demek… Ya da başka şeyler…

Bir otobüs durağına terk edilmiş can çekişen bir kadının bize anlattıkları da pek yer etmiyor belleğimizde.

34 kişinin tecavüzüne uğrayan bir kız çocuğu için adaletin verdiği karara diyecek sözlerimiz de en fazla iki günlük. Bir kavşakta umursamaz bir sürücünün arabası altında ölen bir genç için hatırlayabileceklerimiz de sınırlı. SBS sınavında kendini asan bir çocuğun yalnızlığı nedense bir starın yalnızlığından daha az ilgimizi çekiyor. Seloteybe sarılmış bir tabut gördüğümüzde içimiz titriyor titremesine ama kafamızı kurcalayan yer hâlâ o seloteybin iğreti varlığı oluyor; gençleri tabuta sokan sistemi eleştirmek için sözcüklerimizin hemen hepsi karaborsada sanki. ‘Şehit haberlerine yasak’ getiren bir sistemi allayıp pulluyoruz da bunun o gencecik çocukların hayatını iyiden iyiye karartmak anlamına geleceğini düşünmek istemiyoruz- nedense. Şiddete karşı çıkmak vatanı az sevmek oluyor, nedense…

Geride sonbahar yaprakları gibi kavrulmuş, yalnız, başı sonu olmayan, karambolde izini kaybettiğimiz hikâyeler kalıyor. Çocuklar, gençler, kadınlar. Onların izini kaybederken kendi izimizi de yitirdiğimiz tutsak hikâyeler.

Tam da burada Sema Aslan’ın Kozalak’ından, birkaç satırla bitireyim bugünkü yazımı:

‘Bir sonram olsun istiyorum, bir sebebim olsun. Öncemi çaldım çırptım, öncemi başkasınınmışçasına saçtım savurdum, öncemi törpüledim. Anımsanacak bir önce kalmadı, umacak sonra da yok belki.’

***

Biraz umutsuz bir yazı oldu. Ama yalnız bıraktığımız ‘gerçek hikâyelerin’ yanında lafı bile olmaz.

Bir sonbahar yazısı…

Bir sonbahar yazısı daha…
Sanem Altan

Önceki gün bütün yaz yemyeşil olan, altından defalarca geçtiğim ağacın üst dallarında ilk sarı yaprağı gördüm.

Filmlerdeki gibi daha uçarak yere düşmedi ama bütün işaretler tamamlandı.

Aniden bastıran, sonra arkalarında buhar tüten asfaltlar bırakarak dinen sağanaklar…

Sabah serinlikleri…

Erken kararmaya başlayan gün…

Geceleri açık bırakıldığında artık üşüten pencereler…

Gelmekte olanı haber veriyor işte…

Hayatımıza bir sonbahar daha gelmekte.

***

Sonbahar gelirken beni en çok ne ürkütür biliyor musunuz?

Bu mevsimde hissettiklerimiz bir geceden sabaha kaybolmaz…

Yazın havailiğiyle dolaşıp duran ruhumuz yeniden yuvasına döner…

Duygularımız yeniden bu yeni yuvada yerleşik hale gelir…

Uçucu hiçbir şey kalmaz.

Duygular, ağır demir bilyeler gibi yerleşir yuvalarına.

İşte sonbahar gelirken beni en çok hırpalayan şeydir bu.

Her ışık, her yağmur damlası, her rüzgar, her yaprak, her şarkı içimize değer…

Hiçbir şey uçup geçmez artık.

Berrak ışıkları, serinleyen sabahlarıyla gelen sonbahar dokunduğu her duyguyu besleyip büyütür…

Yalnızlar o yüzden daha yalnız…

Yaralar daha sancılı…

Özlemler daha dayanılmaz olur.

Sonbahar geldi mi içimize çöken hüzün budur işte.

Başkalarından kaçsak bile duygularımızdan kaçamayız…

Bu mevsimde bütün insanlar, bütün duygular, kara kalemle çizilmiş keskin çizgilerle girer hayatımıza.

Bize gelen herkes kendini de getirir…

Gittiğimiz herkese kendimizi de götürürüz.

Ne ilkbaharın çocuksu yanları, ne yazın baştan çıkarıcı yalanları sonbaharın ağırbaşlılığı içinde kendine yer bulabilir…

Gülersek gerçekten güleriz, acı çekersek gerçekten acı duyarız tenimizde…

Sonbahar mevsimlerin en dürüstüdür…

Bu yüzden de en korkutucusu belki de.

***

Karşımda bir kum saati duruyor.

Bir arkadaşımdan armağan.

Zalim bir armağan bence.

Zaman somutlaşıyor kum saatinin içinde, ince bir kum olup akıyor, tükenişi an be an izliyorum.

İki cam küre arasındaki incecik delikten o toz rengi kumlar hiç durmadan aşağıya akıyor.

Üstteki cam küreden bir şeyler eksilirken aşağıdakinde birikiyor.

Zamanın bir şeyleri eksiltip bir şeyleri çoğaltarak akıp gittiğini kum saatine bakarken çok net görüyorum.

En çok bu mevsimde biliyorum, hepimizin hayatının sonbaharlarla bir küreden bir küreye aktığını…

Altta sonbaharlar biriktikçe, üstteki hayat eksiliyor.

Başka mevsimlerde bu gerçek bu kadar da açık gözükmüyor sanki.

Kum saatinin altına bir sonbahar daha düşüyor şimdi.

Üstte duran cam küredeki hayattan bir sonbahar daha eksiliyor.

Yaşayacağımız zaman eksiliyor ama…

Yaşadıklarımız çoğalıyor düşen her sonbaharla.

İşte, bunu gördüğüm için sonbahardan ürküyorum.

Ve bunu gördüğüm için sonbaharı çok seviyorum.