Bayram bize yaramıyor, tamamını yasaklamalı!

Bayram bize yaramıyor, tamamını yasaklamalı!
Selahattin Duman

Önerim ciddidir, gerekçeleri aşağıda satır satır dizilidir.. Bayram bizim ahalinin bünyesine ağır geliyor, mitoz bölünmelere sebep oluyor..

Biri dışında hepsini yasaklarsak ülkeye huzur gelir..

Fikrimce yani..

Artık, statüm icabı “partiler üstü” bir noktaya geldiğimden olaylara tepeden bakıyorum..

Bulunduğum yerden manzara-i umumiye şu..

Ankara’da cumhuriyeti kutlamak isteyen ahaliyle, cumhuriyetin bekçilerinden zaptiye teşkilatı karşı karşıya gelmiş..

Ahali eski Büyük Millet Meclis’i binasının önüne gitmek, bayrağını orada sallamak istiyor.. Zaptiye onları geçirmemek için barikat kurmuş “dağılın” diyor..

Zaptiyenin gerekçesi şöyle:

“Bayram şu anda Hipodrom’da kutlanıyor.. Bütün büyüklerimiz orada.. Ahalinin seçilmişlerini de sığdırdık.. Burada ayrıca kutlamaya ne gerek var?”

***

Bayramdan bir gün sonra televizyonlar üzerinden ağız kavgası başlıyor..

“Seyrek Bıyıklı Asabi Şahsiyet” kendi grubunda, kendi adamlarına kükrüyor..

“Bunlaaar, terör örgütlerinin peşine takıldılaaar!!”

“Bunlar..” dediği Altı Kazık Partisi’nin adamları..

Bayram Hipodrom’da zaten kutlanıyormuş.. Orada hem devlet hem ahali varmış.. Oraya gidenler ahali değil miymiş? Ne lüzum varmış yolları tıkamaya?

Çoluğun çocuğun elinden tutup gezmeye çıkan ahalinin yolunu kesmeye..

Lafın tam burasında aklıma “Seyrek Bıyıklı Asabi Şahsiyetin..” İstanbul’a geldiği günlerde “güvenlik gerekçesi” ile kesilen yollar, şuradan şuraya gidemeyen ahalinin hâlleri geliyor..

İKİ AYRI GÖRÜŞ

Kameralar şimdi parti grubunda konuşan “Mülayim bakışlı gözlüklü şahsiyetin..” üzerinde.. O da kendi adamlarının sıfatına karşı kükrüyor..

“Nasıl geçtik barikatlarını ama?”

Ardından bayramı eski Meclis Binası’nın önünde kutlamayacaktık da nerede kutlayacaktık, diye soruyor.. Lafın burasında, algıda seçici davranan bazı okurlarımız için mütemmim (tamamlayıcı) açıklama yapayım..

Cumhuriyetin ilânı konusunda iktidar ile muhalefet arasında iki farklı görüş var..

Muhalefete, yani Altı Kazık Partisi’ne göre cumhuriyet şimdi müze olarak kullanılan Ulus’taki eski Meclis Binası’nda ilân edildi..

O zaman bayramı da burada kutlanmalıydı..

İktidara, yani Ampul Partisi’ne göre böyle olmadı.. Cumhuriyet, ganyan bayileri tarafından Hipodrom’da ilân edildi..

Bu durumda bayramı da Hipodrom’da kutlanmalıydı..

1970’li yıllardan beri memleketin içinden çıkamadığı türden “Bir Mayıs” kutlamaları vardı.. Yok işçi bayramıydı, yok çiçek böcek bayramıydı, yok bahar bayramıydı..

Tartışmanın içinden kırk yıldır çıkamamıştık..

Ardından “Nevruz Kutlamaları” sorunsalı geldi.. Otuz yıldır da bunun şekli ve icabı yüzünden her Nevruz günü birbirimizin boğazına sarılıyorduk..

Şimdi bir de “29 Ekim Kutlamaları” sorunumuz oldu..

Dünya üzerinde, bayramlarını bizden daha şedit kutlayan başka bir millet yoktur..

Bize bayram gösterin, biz onu iki vakte kalmadan “iç savaş sebebi” hâline getirelim.. Ortamları savaş alanına çevirelim..

***

Şimdi kalkıp dini bayramlardan söz edeceksiniz.. Barış, huzur, kem küm..

Ramazan’dan başlayayım o zaman.. Bu bayramın adı yüzünden niza çıkarmadık mı?

Ahalinin bir kısmı “Ramazan Bayramı” derken öbür yarısı hayır, deyip “Şeker Bayramıdır..” diye tutturdu..

Ben “bayramlar üstü” siyaset izlediğimden oturup “eğitirken güldüren, güldürürken eğiten..” bir risale yazdım.. Arkadaşlar, dedim.. (Kendi kendime..)

Bu bayramın adı eskiden “İyd-i Fıtr” idi.. “İyd” sözü (Bayram) mealine geliyordu.. “Fıtr” ise bayramın adı..

İstanbul’un saraylı kibarları bu sözcükleri inceltip bayramın adını “İyd-i Fıtır” olarak kullanmaya başladılar..

ORUÇ BOZAN..

Risalemi böyle açıklamalarla bezedikten sonra “Gelin eskisine dönelim, bayram adı yüzünden birbirimizi yemeyelim..” dedim ama what fayda?

Lafım dinlenseydi bayramı “İyd-i Fıtr” yapıp nizayı bitirecektik..

Ona da ulemadan itiraz geldi.. Efendim, “Fıtr” sözcüğünün karşılığı “Oruç bozan..” olduğundan yanlış anlaşılırmış.. Oruç bozulduğu için bayram yapılmazmış..

Peki, deyip sustuk..

İsminden niza çıkan bu bayramda kanı “trafik canavarı” döker.. Bizim ahali bayramdan bayrama üç dört yüz telefat verir..

Kurban Bayramı’na gelince.. Eskisinin adı İyd-i Adha.. Burada isimden yana niza yok..

Vatandaşın önce davar ve sığır nesline, sonra kendine verdiği zarar var.. Bu bayram dökülen kan derya gibidir.. Tatilcilerin trafik telefatı o kanın yanında Hasanağa Deresi gibi kalır..

Yüz binlerce hayvan, Sırat Köprüsü’nden geçerken binek olarak kullanılmak üzere öte tarafa gönderilirken, amatör kasaplar kendilerini keserler.. Bu son bayramın sadece birinci günündeki telefatımız üç bin yaralıdır..

Diyeceğim şu..

“Bayram” kutlamak, onu idrak etmek bizim ahaliye iyi gelmiyor.. Millisi olsun, dini bayram olsun.. Ahali illa ki kavga çıkaracak bir yerini buluyor..

Bir iki bayramı bu yüzden çıkardık takvimlerden.. Misal Tek Parti döneminin bir “Tarım Bayramı” vardı.

Hesapça köylülerimiz bayramlarda karşı karşıya gelecek.. Tengirdekli şapkalarını saygıyla çıkarıp birbirlerini tokalaşarak kutlayacaktı..

***

Köylünün aklına arazi ihtilaflarını getiren bu bayramdan, ahali tırpanıyla yabasıyla birbirine girişmesin diye vazgeçildi.. Bunca yıldır cumhuriyet çocuğuyum..

Üzerinde niza çıkmayan, ağız dalaşı yaşanmayan tek bayramımızı “Kabotaj Bayramı” olarak bilirim..

Bu bayramın huzur içinde geçmesinin tek sebebi de “Kabotaj” sözcüğünün ne mânâya geldiği bilinmemesidir..

Hükümet adamlarını buradan uyarıyorum..

Aman diyeyim, bu bayramın ne mânâya geldiğini kendileri de öğrenmesin, ahaliye de öğretmesinler ki bir bayram nizası daha çıkmasın..

Bu durumda akıl için yol bir.. Ülke olarak “Kabotaj Bayramına..” yoğunlaşalım…

Önümüzdeki “Kabotaj Bayramınız” şimdiden kutlu olsun..

“Kemalist” suçlaması…

“Kemalist” suçlaması…
Zülfü Livaneli

Bizde fikir tartışması yerine kör dövüşü geçerlidir.

Kimse ne dediğine bakmaz, okumaz, dinlemez. Okusa bile kimisi anlar, kimisi anlamaz ama yaftalamaya, insanı olmadık kılıklara sokmaya, damgalamaya hazır birileri gezer ortalıkta.

Her dönemin moda suçlamalarına sarılırlar.

Eskiden bu suçlamaların en belalısı “komünist” sözüydü.

Haktan, hukuktan, emekten, işçiden, alın terinden, kültürden, barıştan söz eden herkese “komünist” yaftası yapıştırılıverirdi.

Devlet de çok severdi bu sözü, basın da, mahkemeler de, polis de.

Herkes kızdığına “komünist” derdi.

Üstelik, bu suçlama içeriğinden sıyrılmıştı.

“Komünist” dediklerinde, Komünist Partisi’ne üye olan ya da bu yönde çalışmalar yapan, Türkiye’yi NATO ittifakından çıkarıp Varşova Paktı’na sokmaya çalışan insanlar akla gelmiyordu.

Komünist; Allah’sız kitapsız, entel, karısını kızını kıskanmayan, kapıda başka bir erkeğin şapkasını görünce rahatsız etmemek için dönüp giden, vatan haini, millet düşmanı insan demekti.

Bu saçma sapan yaftayı başta Mustafa Kemal, İsmet İnönü olmak üzere, yemeyen kimse kalmadı.

Mahkumiyetler verildi, ocaklar söndürüldü.

Hatta Sabahattin Ali’yi öldüren katil, kendisini “Ama o komünistti” diye savundu. Madem ki komünistti, o halde öldürülmesi mübahtı.

***

Şimdi devir değişti. Komünist suçlamasının çekiciliğinden (!) vazgeçemeyen bir takım yazarlar, hâlâ insanlara “komünist” diye saldırıyor ama pek ciddiye alan yok.

Bunun yerine hemen yeni bir suçlama kavramı geliştirdiler.

Şimdi “Kemalist” diyorlar.

Onların dilinde Kemalist sözü; cuntacı, faşist, eli sopalı, halka tepeden bakan, bütün etnik gruplara ve inançlara düşman, elitist, züppe iğrenç bir tipi anlatıyor.

Gerçi böyleleri de görülmüştür Türkiye’de. Mustafa Kemal’i kendisine kalkan yapmaya çalışan faşistler eksik olmamıştır.

Ama işin komiği, bu anlamda faşistlerin değil de Mustafa Kemal’in anti-emperyalist aydınlanmacı görüşlerini benimseyenlerin suçlanması.

Bugün “Kemalist” diye suçlananların çoğu eskiden “komünist” diye yaftalananlarla aynı.

Bir zamanlar askeri cezaevlerinde yatan, işkence gören, cuntalara karşı sözünü sakınmadan mücadele etmiş olan ve “komünist” yaftası yapıştırılarak hayatı karartılan kişileri bu sefer de “Kemalist” diyerek faşist olmakla suçluyorlar.

Hem de kimler biliyor musunuz?

O dönemlerde cuntacı olan, askeri ve darbeleri destekleyen ya da en azından “Neme lazım?” diyerek suya sabuna dokunmadan bir köşede oturup sesini çıkarmayan tipler.

Ne garip ülkeyiz.

http://www.gundemde.com
http://twitter.com/gundemde
http://facebook.com/gundemde
http://gundemde@yahoogroups.com
http://gundemde-subscribe@yahoogroups.com

Raporlar, cumhuriyet ve biz…

Raporlar, cumhuriyet ve biz…
Müge İplikçi

Bir rapor var elimde. Nefreti anlatıyor. Gündelik yaşamda nefret söylemini en fazla üretenler arasında ne yazık ki medya ilk sıralarda yer alıyor. 2012 yılının Mayıs-Ağustos aylarına ait yayımlanan medya izleme raporu bunun açık bir kanıtı. Rapor üç temel bölümden oluşuyor. Dini ve etnik grupları hedef alan içerikler; kadınlar ve farklı cinsel tercihlere sahip bireylere yönelik yazılar ve medya eleştirisi kapsamında ele alınan haberler ve köşe yazıları. Rapora göre Ocak-Nisan 2012 arasında nefret söylemi dozunu iyice artırmış durumda. Ulusal basının bu konuda başı çektiği saptanmış. Köşe yazıları ise bu söylemin en önemli araçları haline gelmiş durumda!

Rapor, Kürtlere yönelik nefret söyleminin arttığını belirtiyor. Bu arada en sık dile getirilen grupların başında Ermenilerin olduğunun altını çiziyor. Bu hedefin kimi zaman Hıristiyanları ve Yahudileri hedef alan tuhaf içeriklerle yeniden üretildiği de saptanmış.

Öte yandan kimi yazılarda eşcinselliğin ‘sapıklık, hastalık, ahlaksızlık veya sosyal felaket’ olarak tanımlandığı da görülmüş. Rapor, kürtaj yasası etrafında başlayan tartışmalar ve yasaya karşı yürütülen kampanyalara yönelik tepkilere de dolaylı bir biçimde değiniyor. Bunları haber yapan kimi gazetelerde, bu gazetelerdeki köşe yazılarında kampanyaya katılan kadınların aşağılanmasına ve hakaret dolu imalara rastlanmış.

Bir de elbette savaş çığırtkanlığı alışkanlığımız var! Köşe yazılarındaki savaş çığırtkanlığının bir toplumu nasıl zehirleyebileceğine yönelik ipuçları mercek altına alınmış. Hedef göstermenin meşruiyet kazandığı bir gazetecilik anlayışının ilk başta mesleği bitirdiğine yönelik önemli ipuçları da sayılabilir bunlar. Kısacası ‘savaş çığırtkanlığı’ iktidar çığırtkanlığına kayabiliyor zaman zaman. Buna çoğunlukla tanıklık ediyoruz. Birçok meslektaşımızın mesleklerini sırf bu karalamalar yüzünden kaybettiğini de biliyoruz. Ve dahasını, bu koşullar altında gazeteciliğin yapılamayacağını da! Sansürsüzlüğün hedef göstermek değil haberi aktarmak olduğunu kimilerimiz anlayıncaya kadar böyle devam edeceğiz galiba… Bu arada cezaevindeki gazeteciler için değişen bir şey yok!

İşini yaparken cezaevinde ömür tüketmek

Yeri geldi söyleyelim. Gazetecileri Koruma Komitesi (CPJ) geçen yıl ülkemizde 8 tutuklu gazeteci olduğuna yönelik bir rapor hazırlamış, bu da kimi çevrelerin çok hoşuna gitmişti. Bereket CPJ durumu fark etti ve bu yılki raporunda 76 tutuklu gazeteciden 61’inin gazetecilik nedeniyle cezaevinde bulunduğunu belirtti.

Gazetecilik nedeniyle cezaevinde bulunmak! Bu cümlenin yarattığı tını hepimizi ilgilendiriyor sevgili okurlar. Hele Cumhuriyet Bayramı kutlamalarına çok yaklaştığımız bu günlerde. Hele demokrasiyle yönetilen (yönetildiğine inanmak istediğimiz) ülkemizdeki ‘cumhuriyet’ ruhunun özgürlük, eşitlik ve kardeşlik kavramlarını içeren (içermesi beklenen, arzulanan, umulan) yanını düşündüğümüzde.

“Kutladığımız bayram kurban bayramı değil…”

“Kutladığımız bayram kurban bayramı değil…”
Reha Muhtar

Ahmed Hulusi’nin Hac’daki yurttaşlarımızla farklı zamanlarda Arefe’sini yapacağımız Bayram’la ilgili ilginç bir mesajını okudum…

“Bu Bayram’ın ismi Kurban Bayramı” değildir diyor Ahmed Hulusi;

“Önümüzdeki bayram Kurban Bayramı değildir…

Kurban kesilen hayvanlar için bayram yapılmaz!..

Halk dilinde konuşulan bu olay gerçekte yanlış bir değerlendirmedir…

‘HAC ARAFATTIR’ hadisi gereği olarak, Arefe Günü denilen günde Arafat’a gitmiş olan insanlar, geçmiş günahlarına, yanlışlarına, bilerek bilmeyerek işledikleri suçlara tövbe ederler ve bu tövbelerine icabet olur…

Bu yüzdendir ki, Arafat’ta tövbe edip bağışlanan insanlar, ertesi günü bayram sevinci yaşarlar…

Ki bu da “HAC BAYRAMI” olur…

Arafatta hangi tarihte toplanılmışsa, o gün dünyanın her tarafındaki Müslümanlar tarafından “AREFE”, ertesi günü de “HAC BAYRAMI” olarak nitelenir…

Burada esas ARAFAT’taki uygulamadır!..

***

Orada Müslümanlar ne günü bayramı kutluyorsa, dünyanın her yerindeki Müslümanlar’ın da aynı günde bayram sevincine katılması gerekir…

‘Arafat’ta “AREFE” özelliği yaşanırken; ‘biz o günü “arefe” kabul etmiyoruz… Dolayısıyla ertesi günü yaptıkları “Bayram”a da katılmıyoruz…’ demek bu olayın inceliğine dikkat etmemekten ileri gelir…

Esasen “Arefe” de oradakilere ait bir olaydır…

BAYRAM da Arafat’ta bulunarak HACCI yaşayanların bayramıdır!..

Bunun dışındakiler onların sevinçlerine, ‘BAYRAMINA ORTAK OLMAK AMACIYLA BAYRAM YAPMAKTADIRLAR…’

Arafat’ın özelliği ve orada bulunanların yaşadığı olay sonucu olan HAC BAYRAMI’nın gününden farklı bir günü bayram ilan etmek ne derece doğru olur, bunu okuyanların izanına bırakıyorum…”

***

Kısaca özetlemek gerekirse, Ahmed Hulusi’ye göre, “Bu bayram aslında Kurban Bayramı olarak adlandırılsa da Kurban Bayramı değil, HAC BAYRAMI…

Arafat’ta Arefe günü günahlarına tövbe edenlerin, ertesi günü kutladıkları ve diğer Müslümanlar’ın da onların bu bayramına ortak oldukları bir bayram…

Arafat’ta Arefe ne günüyse, tüm dünyadaki Müslümanlar da o günün ertesini bayram olarak kutlayabilirler, çünkü bayram esasen oradaki Müslümanlar’ın günahlarına tövbe ettikleri günün bayramı…

Bu durumda Suudi Arabistan’da kutlandığı günde bayramın kutlanması doğru…”

Benim ilgimi hangi gün kutlanması gerektiği konusu kadar, kutlayacağımız bayramın “KURBAN BAYRAMI DEĞİL, HAC BAYRAMI” olarak adlandırılması gerektiği konusu çekti…

İlginç bir yorum, ilginç bir değerlendirme…

Her halükarda Hac ya da halk arasındaki deyişiyle Kurban Bayramı’nız kutlu olsun…

Güçlü kadın hurafesi…

Güçlü kadın hurafesi…
Mutlu Tönbekici

Adam kadını terk eder. Ve bir kadın için bunda sonra şöyle bir fasıl başlar: Aynı filmi 115 kere seyreder.

Hangi filmi?

Yönetmenliğini kendi yaptığı, başrollerde kendi ve terk eden adamın oynadığı “Nerede Hata Yaptım?” filmini… Epeyi eziyetli bir dönemdir. İlişki çok da uzun sürmemişse her detay filme girer. Film yeniden ve yeniden izlenirken, bir detektif titizliğiyle ilişkinin cartladığı nokta bulunmaya çalışılır.

Şekerini çayına atıp karıştırdığım an mı?

Yoksa “Ben şiir sevmem” dediğim an mı?

Veya ona “canım” dediğim an mı?

Siyasi görüşüne katılmadığım an mı?

Yaptığım yemeği beğenmediği an mı?

Sarhoş olup tökezlediğim an mı?

Coşkuyla teslim olduğum an mı?

“Gömleğini bırak ben yıkarım, bir dahaki gelişinde giyersin” dediğim an mı?

Yoksa 8 bıçaklı, multi fonksiyon, Bosch marka testere, ayırma, zımparalama, yontma, dekupaj aletimi gördüğü an mı?

***

Film, maç pozisyonlarının ağır çekimde izlenmesi gibi defalarca izlenir. Kritik veya kritik olduğu sanılan anlar defalarca gözden geçirilir. Cümleler defalarca yeniden söylenir. Sonsuz sayıda kombinasyon yapılır ve film yeniden seyredilirken aynı zamanda yeniden de montajlanır.

O cümleyi öyle değil de böyle mi söyleseydim? O an öyle değil de böyle mi davransaydım? Surat asmasaydım da kahkaha mı atsaydım? Kahkaha atmasaydım da surat mı assaydım? Gözyaşlarımı saklasa mıydım? Babamı anlatmasa mıydım? Yetersizlik sendromu konusuna hiç girmese miydim? Sincapların ve martıların çiftleşmesi konusunu çok mu uzattım? Az mı güldüm? Fazla mı konuştum? Çok mu makyaj yaptım?

Ceza sahası içinde hangi kusurlu hareket yapılmıştır çılgın ve beyhude bir çabayla bulunmaya çalışılır.

Erkekleri bilmem ama hemen hemen her kadın bunu yapar. Film durmadan başa sarılır… Ve hayat, hatalı olduğu sanılan, vehmedilen noktadan itibaren yeniden başlasın istenir…

***

Bu manasız arayışa elbette kadın arkadaşlar da destek verir. Bol çay ve sigara eşliğinde “Nerede Hata Yaptım?” isimli meşhur filmimiz kare kare bu sefer de beraber seyredilir.

Taktik hatası der biri. Annesi olmuşsun der öteki. Çok şımartmışsın der beriki.

Merhametlileri “hata yok bebeğim.. Olduğun gibi davranmışsın işte.. Multi fonksiyonel testereni göstermeyeydin iyi de yapacak bir şey yok…” der.

Ama eninde sonunda oybirliğiyle şu denir: “Güçlü kadınsın. Baktı paranı pulunu kendin kazanıyorsun, zımpara, tesisat, elektrik bile elinden geliyor, hiç bir müdanan yok, senden korktu…”

Bu laf edildiği an beni bir gülme alır. Bu teselliye sığınmak isteyen acılı kardeşlerimi elbette rencide etmek istemem ama kadın tesellileri arasında en palavrasonik önerme herhalde budur. Analarımız zamanında nasıl akla sadece ve sadece “kesin başka kadın var” opsiyonu geliyorsa günümüzde de bu geliyor.

Seda Sayangillerin “beni taşıyamadı, ünlü kadını taşımak zordur” palavarası neyse “Güçlü, kendine güvenen kadından erkekler korkar” palavrası da odur.

Çok büyük bir kültür, sınıf, servet farkı varsa anlarım da aynı çevreden, aynı meslekten seçtiğimiz adamlar da bir kadının evi, arabası, işi ve dekupaj aleti var diye neden “korksun”? Bizler de kocasından nafaka niyetine gökdelenler kalmış, sekiz koruma, beş Bentley’le dolaşan İvana Trump’lar değiliz nihayetinde…

***

Geçtiğimiz günlerde, yine benzer bir muhabbet geçince kızlar arasında, arkadaşlarımdan erkek olanlara şu soruyu yönelttim: “Siz erkekler kendi aranızda ilişkiler hakkında konuşurken hiç ‘abi kadın kendine çok güveniyordu, çok güçlü geldi bana, korktum, kaçtım’ itirafı yapar mısınız?”

Hayır. Hayatlarında hiç böyle bir hisse kapılmadıkları gibi kimseden de böyle bir itiraf duymamışlar.

Kadınlar birbirlerini böyle teselli ediyor dediğim zaman da şu güzel cevabı verdi biri:

“Böyle bir durum varsa bile erkek dengeyi yataktaki üstünlüğüyle kurar ve rahatlar. Terk etme nedeni bu olamaz… Adamda iş yoksa zaten o güçlü dediğiniz kadın onu kovalar…”

***

Galiba bütün mesele şuradan çıkıyor: Erkekler, kadınları terk ederken açık sözlü olamıyorlar. “Sorun sende değil, bende” “İlişkiye hazır değilim” “Sen harika bir kadınsın ama ben şuyum, buyum” demekten vazgeçmedikleri sürece kadınlar teselli hurafeleri yaratıyor.

O kadar harikaysak neden gidiyorsunuz o zaman? Mazoist misiniz?

Biraz daha dürüst olunsa acaba daha mı iyi olur?

İçi boş kadın tesellileri top ten

– Senden korktu

– Ağzın laf yapıyor ya, ben bununla baş edemem dedi.

– Erkekler mızmız, muhtaç kadınları seviyor.

– Naz yapacaktın

– Kapatamadığı eski bir defteri vardır

– Ağlayan kadın iş yapıyor abi

– Fazla güzelsin

– Fazla kültürlüsün

– Çok neşelisin

– Süpersin, canavarsın, dehşetin bla bla bla…

Uzaydan dünyaya bakmak…

Uzaydan dünyaya bakmak…
Müge İplikçi

Felix Baumgartner’in ‘nefes kesen’ dünyaya inişini izlediniz mi? Hiç kuşku yok ki sergilediği, insanlık için çok önemli bir gösteriydi. Sanırım insanlığın en büyük özlemlerinden birini gerçekleştiriyordu hepimiz için. Baumgartner soluk kesen o 5 dakikalık inişte bu özlemi bize, insanlığa bir kez daha hatırlattı sanki. Ama bir dakika! Aynı zamanda bilinçaltımızdaki bir melankoliyi de ateşlemiş olabilirdi onun bu ‘düşüşü’. Başta yerçekimi olmak üzere insanın dünyaya tutsaklığını hatırlatması anlamında bir kadersizliği de işaret ediyordu sanki bu ‘iniş’.

Bu yüzden ben onun bu olağanüstü atlayışını değil, tam o küçük kapsülden aşağı, bize, dünyaya bakarkenki haline dair bir şeyler söylemek istiyorum. Avusturyalı paraşütçünün o kısa süreli duruşu için, orada, uzayın ortasında, dünyadan ‘çıkmış’, yerçekimine meydan okurkenki halinin insanlık için ne anlama gelebileceğine dair bir şeyler. Kısa süreli bir özgürlük anı diye de telaffuz edilebilecek bir 5-10 saniye.

Bunları düşündüğüm sırada ülkemizin önde gelen edebiyat dergilerinden biri olan Notos’un kapak konusu olan ‘ütopya ve distopya’yı okuyordum ve sanırım böylesi bir düşüncenin içine tam da bu nedenle kolayca düşüverdim. Ta Platon’un Devlet’inden başlayıp, Thomas More’un aşırı idealize edilmiş olanı işaret ettiği Ütopya’sından günümüze kadar geldim. Günümüz sapkın arzulardan oluşan bir kapitalist ütopyanın ta kendisiydi. Margaret Atwood’un ifadesiyle söyleyecek olursak ‘harcagitsincilik’in içine düştüğümüz bir zaman dilimindeydik. Her şey ama her şey harcanabilirdi. Kısacası bu bir tür distopyaydı.

Belki bu yüzden Aldous Huxley’in Cesur Yeni Dünya’sında bizlerle paylaştığı bu türden bir distopyayı, başka bir deyişle söyleyecek olursak elektrikle aydınlatılan kuleler, asetat ve imitasyon deriyle kaplanmış gündelik yaşam, yapay müzikle donatılmış bir dünya içine sıkışmış insanlığın yazgısını zaman tanımaz bir kader ağı içerisinde takip ederken Baumgartner’e rastladım! Sonrası da geldi elbette. George Orwell’in distopyasında, o görkemli 1984’ünde işaret ettikleriyle yola devam ettim. Bu anlamda dünya gerçekten bir cehennemdi, otoriter yapıların hüküm süreceği bir kâbus! Tıpkı Margaret Atwood’un distopyası, Damızlık Kızın Öyküsü’nde olduğu gibi. Totaliter ve teokratik bir yapıda kadınların erkeklerin buyruğu altında nasıl birer damızlığa dönüştürüldüğünü, doğurmanın delicesine teşvik edildiği ve değerli görüldüğü o korkunç dünyayı ne acayip bir dille anlatmıştır Atwood! Ya Ray Bradbury’nin Fahrenheit 451’indeki gibi kitapların cezalandırıldığı, yakılıp imha edildiği bir dünyaya ne dersiniz? Kafka’nın Dava’sına? Şato’suna? William Golding’in Sineklerin Tanrısı’na?

Yine de Felix Baumgartner’in ‘düştüğü’ dünyanın üç aşağı beş yukarı böyle bir dünya olduğunu bilmek, insanlık adına atılan bu ‘dev’ adıma gölge düşürmemeli. Ancak arka plandaki felsefi boyutta bu düşüşün bir insanlık yazgısı olduğunu da akılda tutmalı. Bu yüzden Baumgartner’in inişe geçmeden önceki duruşunu yaşadığımız keşmekeşin tek çıkış yolu olarak hayal etmek istedim. Bunun içinse hepimizin dünyaya dışardan bakabilecek bir bakış açısının olmasını dilemekten başka çare bulamadım.

(Yine Notos’ta, ‘gerçek ütopya’yı tek çıkış yolu olarak gördüğümüzde, bugün ihtiyacımız olana erişebileceğimizi düşünen Slavoj Zizek’e de bakmanızı öneririm.)

Acılarımız bizim değil ama yalanlarımız bizim…

Acılarımız bizim değil ama yalanlarımız bizim…
Sanem Altan

Kötü olan acı çekmek değil, kötü olan hangi acıyı çekeceğimizi başkalarının bize söylemesi…

Onlar ülkeyi nasıl yönetirlerse, bizim de acılarımız ona göre belirleniyor.

Baksanıza bir etrafınıza…

Bütün bu acıları biz mi yarattık, sebebi bizim yaptıklarımız mı?

Şu kahredici pahalılık sizin kendi acınız mı?

Bu savaş, ölümler,cinayetlersizin acılarınız mı?

Yasakcılık, azgelişmişlik, işsizlik sizin acılarınız mı?

Dün Milliyet’te okudum, işsizlik bir yıl önceye göre iyi ama bir ay önceye göre kötüymüş.

İşsiz sayısı 97.000 artmış.

Bu 97 bin kişinin bu acıları kendi acıları mı?

Hepsi mi yeteneksiz, hepsi mi kötü, hepsi mi tembel?

Bunun hiç mi ekonomideki yavaşlamayla, küçülmeyle ilgisi yok?

Başkalarının yaptıklarını kendi acılarımız diye yaşıyoruz.

Üstelik bu acıların nedenlerini, kimin hatasından kaynaklandığını sorgulamıyoruz, öylece alıp kabul ediyoruz.

İşte bu kabullenmişlik, boyun eğmişlik, bizi gerçek ve iyi bir hayat istemekten alıkoyuyor…

O hayat için savaşma isteğimizi köreltiyor…

Korkutuyor…

Sindiriyor…

Kendi hayatlarımıza, kendi gerçeklerimize uzak, acı çeken mutsuz insanlar yapıyor bizi.

***

“Başkalarının benim hayatımı mahvetmesine neden izin veriyorum” diye soruyor musunuz bazen kendinize?

Siz politikayı kaderiniz mi zannediyorsunuz yoksa?

Tanrı bizi bir insan olarak yarattı ,şans ya da kader bizi Türkiye vatandaşı yaptı, devlet bizi kula çevirdi, politikacılar sürekli aldattı, sahtekarlar paralarımızı çaldı, katiller bizi öldürdü, korkaklar düşünmemizi yasakladı…

Ama artık bizim de bir şey yapmamız gerekmiyor mu?

Hiç değilse acılarımızın kaderimiz olmadığını anlayayabiliriz.

Hiç değilse bu hayatı istemediğimizi söyleyebiliriz.

Bunu değiştirebileceğimize inanabiliriz.

***

Hayatın içinde dolaşan ama arkasında hiçbir iz bırakmadan, sanki üzerine bastığı toprak tarafından emiliyormuş gibi yok oluyoruz hayatın içinde…

Yaşadığımızın tek kanıtı başkalarının yarattığı acıları çekmek.

Yoksa, yokuz biz aslında…

Var mıyız?

Var olsak,toplumun bütün emniyet kemerlerinin parçalandığı, ülkenin bir dağın tepesinden düştü düşecek bir halde titireyen bir kaya gibi uçuruma doğru kımıldadığı bir dönemde bu kadar sessiz kalamazdık, bu kadar yalan söylemeyezdik herşey güzel diye, bu kadar kör olamazdık..

***

Eskiden ‘Batılılar Serv istiyor’ diye bir laf vardı…

Batı demokrasisini istemeyenlere göre, Batı bizi parçalamak istiyordu.

Şimdi de Avrupa Birliği koyduğu kriterlerin üye adayı olan bu ülkede gerçekleştirilmesini istiyor ve bunları hayata geçirebilirsek biz demokratik bir ülke olacağız…

Ama şimdi de iktidar çevrelerinde yeni bir Avrupa düşmanlığı başladı.

Avrupa Birliği bizi kandiriyor onlara gore.

Ne zaman ülkeyi yönetenlerin çıkarlarına ters düşecek gelişmeler ya da uyarılar olsa bizim yöneticiler bunları “düşmanlık” diye anlatıyor bizlere.

Onlar öyle anlatsın…

Ama biz inanmak zorunda mıyız?

Gerçekten tek seçeneğimiz bu mu?

Bizim ülkemizde her zaman olduğu gibi bugün de demokrasi düşmanı yöneticiler, gazeteciler, hukukçular var.

Yaptıklarıyla, yazdıklarıyla, söyledikleriyle ve tercih ettikleri körlükleriyle bizi özgürlüklerin olmadığı bir karanlığa mahkum etmeye çalışıyorlar, demokrasiye sırtlarını dönüyorlar.

Hayat da onları sıkıştırıyor.

Sıkışınca da kendilerini buldukları ilk sığınağa atıp bağırıyorlar “AK Parti’yi bu kadar sert eleştiremezsiniz, onlar PKK’yı bitirecek.”

Acılarımız bizim değil ama yalanlarımız bizim, bunu unutmayın.

Esas ayrım; uygarlarla vahşiler…

Bir devlet iki millet..
Zülfü Livaneli

Sorun buradan çıkıyor işte, kısa zamanda çözümü de yok; bir devletimiz ama iki milletimiz var.

Milli devlet denilen kavram, adı üstünde bir milletten çıkar. Hani “tasada ve kıvançta beraber“ diye tarif edilen, içinde farklılıklar barındırmasına rağmen ortak idealleri, yaşam biçimi, değerleri olan bir milletten.

Devlet de onun örgütlenmiş hâli.

Yazık ki, bizde devlet var ama böyle bir millet yok. Temel olarak ikiye bölünmüş bir yapıyla karşı karşıyayız.

Türkiye Cumhuriyeti denilen ülkede birbirine taban tabana zıt iki millet yaşıyor.

Bu milletleri; AKP’liler ve CHP’liler diye de tanımlayamazsınız, Türkler Kürtler diye de.

Kadın-erkek, doğulu-batılı, kuzeyli-güneyli, eğitimli-eğitimsiz, köylü- kentli, zengin-fakir, sağcı-solcu, muhafazakâr-modern gibi ayrımlar da bu iki milleti anlatmaya yetmez.

Esas ayrım nerede biliyor musunuz; uygarlarla vahşiler arasında.

Bu ülkede yaşayan halkın bir kısmı uygar, temiz, efendi, dürüst, öteki kısmı ise vahşi ve barbar.

Tekrar vurgulamak istiyorum; uygarlara ve vahşilere her kesimde, her bölgede, her inançta, her yaşam biçiminde rastlanabilir.

Eğitimli kentliler uygar da ötekiler vahşi gibi bir kolaycılığa da kapılmamız mümkün değil.

Çünkü bazı, okul bitirmiş varlıklı aile çocuklarının vahşeti yanında, kırda, köyde, tarlada nice temiz, uygar insan yaşar. Anadolu bilgelerini ve onların şefkatli bakışlarını hatırlamak yeterli zaten.

Uygarlarla vahşileri birbirinden ayırmak için üstünkörü ve nefret suçu kapsamına girecek tahliller yapmak mümkün değil.

Uygar insanlar hâlâ merhamet, temizlik, efendilik, dayanışma, yardım gibi kavramları hatırlıyor. Düzgün insan olmaya gayret ediyor, hiç kimseyi rahatsız etmemeye özen gösteriyor, toplum yaşamının kurallarına uyuyor, olaylara hoşgörülü ve insancıl bir bakışla yaklaşmaya çalışıyor, büyük küçük hatırı biliyor.

Öteki vahşi grup ise sonsuz bir şiddet girdabında yaşamı hem kendisine hem çevresine zehir ediyor. Trafikte kavga çıkarıyor, tabancaya, bıçağa sarılıyor, maçta adam bıçaklıyor, karısını kızını dövüyor, öldürüyor; iğrenç bir müziği sonuna kadar açarak insan ruhundaki temizlik ihtiyacının canına okuyor, aşağılık esprilerden zevk alıyor, her an nefret ve ayrımcılık suçu işliyor, her tarafa pislik bulaştırıyor, rüşvet alıyor, hırsızlık yapıyor, dolandırcılığı ve yalan söylemeyi doğal görüyor.

Birinci kesim sık sık vicdan hesaplaşması yaparken, vahşiler “yakalanmadığı sürece suç olmayan“ eylemlere bayılıyor. Küçük kızların ırzına geçiyor, kafa kesiyor, rastgele ateş açarak çocukları, gelinleri, damatları öldürüyor.

Bu iki toplum kesimini de görüyoruz; her şey apaçık ortada. Bunu anlamak için gazetelere göz gezdirmek bile yeterli.

Bizim, herhangi bir Avrupa ulusu kadar ortak paydamız yok. Aynı millet değiliz. Belki tarihimiz yol açtı buna, belki farklı gelişmişlik seviyelerinden, belki imparatorluğun kılıç artıklarından, yetmiş yedi benzemez unsurun bir araya gelmesinden dolayı böyle olduk. Bunlar zor konular, üstünkörü cevaplar verilemez.

Cumhuriyetin ilk yılları; Köy Enstitüleriyle, Halkevleriye, eğitim çabalarıyla iyi kötü bu keşmekeşe son vermek ve kendi “yeni insanını” yetiştirmek istemişti ama olmadı.

Yüzyıllarca kul olarak yaşamış bir topluma; Fransız İhtilali’nin başardığı gibi bir “yurttaşlık bilinci“ aşılanamadı. Daha doğrusu bu çaba, bir grup insanla sınırlı kaldı.

Şimdi iki kesim arasındaki makas giderek açılıyor. Vahşiler hem daha çok üredikleri, hem de çok ses çıkararak görünür oldukları için, uygar insanlar kendi ülkelerini tanıyamadan umutsuzluk içinde bir köşeye çekiliyorlar.

Yazıyı tamamlarken bir kez daha vurgulamak istiyorum: Lütfen takım tutar gibi, bu ayrımı çeşitli parti, inanç, etnisite vurgularına büründürmeyelim.

Edebiyat ve eğitim buluşabilir mi?

Edebiyat ve eğitim buluşabilir mi?
Müge İplikçi

6 Ekim Cumartesi günü Kadir Has Üniversitesi’nde öğretmen, öğrenci, yazar, akademisyen ve Milli Eğitim Bakanlığı’ndan uzmanların yoğun katılımıyla gerçekleşen bir toplantıdaydım. Zeynep Cemali’nin değerli anısına ithaf edilen ve Günışığı Kitaplığı tarafından düzenlenen ‘Zeynep Cemali Edebiyat Günü’nün sabahki bölümünde eğitim üzerine yoğunlaştık. Öğleden sonra ise edebiyatın gençlikle kurabileceği bağlar tartışıldı.

Günün en ilginç oturumlarından biri 4+4+4’ün tartışıldığı buluşmaydı. Yaşamını eğitimin kalitesi ve akademik özgürlük konularına adamış, Boğaziçi Üniversitesi eski rektörü Prof. Üstün Ergüder bizlerle ilginç veriler paylaştı. Asıl sorunumuzun geldiğimizden çok varacağımız yer olduğunun, varılacak bu yerinse tornadan çıkma insanlar yerine yaratıcı bireyler yetiştirmekle mümkün olabileceğinin altını çizdi. Teknolojik olarak çok önemli adımlar atmamız gerektiğini söylerken, yıllar önce Kore’yle karşılaştırılan Türkiye’nin bugün özellikle teknoloji anlamında bu ülkenin çok gerisinde kaldığına değindi. Teknolojiyle ilgili olan okurlarım Samsung’un Güney Kore imzası taşıdığını ve bugün Apple ile yarıştığını zaten biliyordur. Bu yüzden Üstün Hoca’nın ‘artık yaratma aşamasına geçmemiz lazım’ derken neyi ifade ettiğini de çok net fark edeceklerdir. Bu arada Üstün Hoca’nın yaratıcı bireyler konusunda işaret ettiği hususlar arasında edebiyatın en ön sırada yer aldığına dikkat çekmek isterim. Onun sözleriyle aktarayım: ‘Edebiyatı bilmekle kalmıyorsunuz. Onunla düşünüyorsunuz. Düşünen insansa, yaratıcı olur.’ Ancak bu aşamada çok önemli başka bir sorunumuz vardı: ‘Öğrencilerimiz okulu sevmiyor!’

Tam da bu gerçeğe işaret ederken Talim Terbiye’den aldığı verileri bizlerle paylaştı hocamız. O verilerde açığa çıkanlar, çocuklarımızın ve gençlerimizin neden okulu sevemediğini de anlatıyordu aslında. Bazı hususları sizinle paylaşayım: Yurtdışındaki ülkelerde okullarda yıllık sanat eğitimi ortalama 424 saatken, Türkiye’de sadece 240 saat. Bu 240 saatin nasıl kullanıldığı da bir muamma elbette! Beden Eğitimi dünyada yıllık olarak 349 saatken, Türkiye’de 168 saat. Seçimlik dersler Türkiye’de son derece sınırlı ve kısır bir tablo çizerken, dünyada o listede ‘yok yok’. Dönem sayısı dünyada 3-4 iken, bizde sadece 2 dönemle sınırlı. Bu da çocuğun çok yorulması ve nefessiz kalması anlamına geliyor!

Bu arada kütüphaneler konusunun gündeme geldiğini söylememe bile gerek yok. Öğrencilerimize kütüphane sevgisini aşılayamamış bir toplumuz, ne yazık ki! Okullarımızda kütüphaneler olsa bile bunlar asıl işlevlerini yerine getirmiyor, öğrencilerimize okuma, dolayısıyla yaşamı keşfetme kapısını aralamaktan uzak.

4+4+4 sistemiyle bile tüm bunların hayata geçirilebileceğini söyledi Üstün Ergüder. ‘Uğraşmak lazım’ dedi, ‘konuşmak lazım, kayaya vuran dalga gibi inat etmek lazım.’

Evet. Cevap buydu galiba. İnat etmek. Eğitimdeki bürokrasiyi hafifletebilmek, tek tipliğin hiçbir şeyi çözmeyeceğini ısrarla anlatmak, iyi ve donanımlı insanları yetiştirebilmenin en önemli yolunun kaliteli bir eğitimden geçtiğini, böylesi bir eğitiminse kitapla, sanatla ve yaşamla kuracağı bağla temellenebileceğini, eğitimin iktidarların oyuncağı olamayacak kadar ciddi ve hayati bir mesele olduğunu bıkıp usanmadan söylemek, söylemek, söylemek…

***

Günün sonunda ise Zeynep Cemali öykü yarışması ödülleri sahiplerini buldu. Türkiye’deki bütün ilköğretim okullarına açık yarışmanın bu seneki teması hoşgörüydü. Kazananların adları ise sırayla şöyleydi: Beyza Nur Muslu, Bilge Arslan ve Ceren Kuran. Hoşgörüye çok ihtiyacımız olduğu günlerden geçerken öğrencilerimizi ve öğretmenlerini bir kez daha kutluyorum.

Ateşle oynuyoruz!

Ateşle oynuyoruz!
Melih Aşık

Başbakan dünkü grup konuşmasında açıkça söylemedi ama… Satır aralarından Türkiye’nin savaşa yakın durduğu izlenimi edindik…
Sınır köylerimize mermiler düşüyor… Türkiye mermilerin provokatörler tarafından da atılabileceğini hiç hesaba katmayarak Suriye hedeflerine ateş açıyor. Önümüzdeki günlerde yeniden meskun bir yere bomba düşer, yine insanlar ölürse ne olacak? Geçmişte Güney Kore ile Kuzey Kore arasındaki savaş da buna benzer küçük sataşmalar sonucu patlak vermişti. Savaşlar çoğu kez sınır ihlalleriyle başlar. Bazen de araya provokatörler girer, sınırı kimin ihlal ettiği belli olmadan bakarsınız savaş patlayıvermiş…
ABD dünya kamuoyuna ulaşan mesajlarında Türkiye ile Suriye arasında bir savaşı istemez görünüyor… NATO uzakta duruyor…
Ancak Ankara’ya gelen ABD’li bakanlar ve CIA Başkanı acaba kapalı kapılar ardında neler söylüyor? Açıkta söylediklerinin tersini mi? Onu bilmiyoruz…
* * *
Şu yoruma iyi kulak verelim:
“ABD bir İslam ülkesine saldırdığı zaman tüm İslam dünyası ABD’ye karşı birleşiyor. O yüzden ABD için en iyisi Sünnilerle Şiileri birbirine düşürmek, kendi işini başkalarına gördürmektir…”
ABD’nin böyle bir politikaya yönelmediğini kim söyleyebilir. Bu arada Türkiye’nin dünya basınında adının “Proxy” yani vekil ülkeye çıktığını kaydedelim….
* * *
Nazilerin ünlü mareşali Hermann Goering der ki:
– Halklar savaş istemez ancak liderlerin tavına gelebilir… Bütün yapmanız gereken onlara saldırıya uğradıklarını söylemeniz, savaşa karşı olanları yurtsever olmamakla suçlamanız ve ülkeyi tehlikede göstermenizdir…
Şu günlerde iyice dikkat… Özellikle düşen mermileri kimin attığına…

Rakamlar yutmaz!
80 yılda yapılamayanları 10 yılda yaptık… Bölgemizde lider ülke olduk, vs.
Edebiyat böyle peki ya gerçek? Mimar Doğan Hasol, önceki günkü Cumhuriyet’te kimsenin inkar edemeyeceği uluslararası resmi rakamlarla gerçeği anlatmış. İşte bazıları:
– UNDP’nin 2011 İnsani Gelişme Raporu’na göre 187 ülke arasında 92. sıradayız. 2007’de 79’uncu, 2010’da 83’üncü idik.
– Kişi başına gelirde AB ülkeleri ve aday ülkeler arasında 35 ülke arasında sondan üçüncü, 31 OECD ülkesi arasında ise sonuncuyuz.
– IMF verilerine göre 2001 yılında 77 milyar dolar cari açıkla ABD’nin ardından ikinci sıradayız.
– Economic Intelligence Unit’in 2010 raporuna göre demokrasimiz “tam demokrasi” ve “kusurlu demokrasi”lerden sonra gelen “hibrit (melez) rejimler” sınıfında.
– Freedom House 2012 Basın Özgürlüğü raporuna göre “kısmen özgür ülkeler” arasındayız. 197 ülke arasında 117’nci sıradayız.
– Sınır Tanımayan Gazeteciler Örgütü’nün 2011 – 2012 basın özgürlüğü sıralamasında 148’inci sıradayız.
– AİHM verilerine göre, “adil yargılanma ihlalleri”nde 47 ülke arasında birinci, AİHM’ye yapılan başvurularda Rusya’dan sonra ikinci sıradayız.
– Dünya Ekonomik Forumu raporuna göre kadınların eğitiminde 134 ülke arasında 109’uncu, cinsiyet eşitliğinde 126’ncı sıradayız.
– Uluslararası Save The Children (Çocukları Koru) örgütünün 2012 raporuna göre annelerin hayat koşulları bakımından 170 ülke arasında 91’inci sıradayız.
Sonuç: İnsanlar yalan söyleyebilir, rakamlar yalan söylemez…