Tanrı kendi yarattığı mükemmelden sıkılınca insanı yarattı…

Tanrı kendi yarattığı mükemmelden sıkılınca insanı yarattı…
Sanem Altan

Derdim büyük…

Ben de pek çoğunuz gibi mükemmeliyetçiyim.

Doğayla yarışmak isteyecek kadar mükemmeli ararım hayatımda.

Buna aklımı o kadar fazla takarım ki ya yaptığımı mükemmel yaparım ama mükemmeli aradığımdan bunu anlamayacak kadar kör olurum yaptığıma ya da mükemmel yapamayacağımı zannettiğim için iyi yapabileceğim pek çok şeyden vazgeçerim.

Yani hep kaybederim sonuçta.

Ne zaman mükemmelliğe yaklaşsam, bu arayışın manasızlaştığını da farkederim aslında.

Mükemmel sıkıcı birşeydir, onu görürüm…

Ama ne zaman ondan uzaklaşsam da huysuzlaşır, yaralanırım.

***

Babam söylemişti ‘Tanrı mükemmeli yarattı ama o bile kendi yarattığı mükemmellikten sıkılıp insanı ekledi doğaya’ diye.
Buna bayılmıştım.

Çünkü mükemmeli arayan bizler, aslında mükemmeli bozmak için yaratıldığımızı bir türlü anlamayız…

Mükemmel olmak için uğraşır, acılar çekeriz.

Belki de mükemmelliğimiz, Tanrının mükemmelini bozmakta zaten…

Hayata imzamızı o mükemmeliyeti bozarak atıyoruz belki de…
Mükemmeli yaparak değil.

Tanrının yarattığı her mükemmeli bozuyoruz zaten.
Hayvanlar alemi mükemmel şekilde işlerken bizler, savaş çıkararak, cinayetler işleyerek, ölümün; aşık olarak, üreyip çoğalmanın; mükemmeli arayarak hayatın mükemmeliğini bozuyoruz.

***

Geçen gün Florya’da açılan şu büyük dev akvaryuma gittim.
Tanrının yarattığı mükemmeli görmeniz lazım.

Parmağınızın ucu kadar olan küçücük balıkta sıralanan renkleri, dudağının kenarındaki o kırmızı minik çizgiyi gördüğünüzde, mükemmeli yaratanın Tanrı, mükemmeli bozanın da insan olduğunu, sonra unutacak olsanız bile kavrıyorsunuz aslında.

Tanrının yarattığı mükemmeli hayatınızda aramanın manasızlığını görüyorsunuz.

Ve şunu anlıyorsunuz, mükemmel arayışı yaradana yaklaşmak için var…

Ama, her mükemmeli bozduğumuzda da insanlığa ve kendimize yaklaşıyoruz.

Dinler bize mükemmel olmamızı söylüyor…

Günahlar bizi mükemmellikten uzaklaştırıp kendimize yaklaştırıyor.

***

Bir balıkta bile mükemmelin ne olduğunu görebiliyor insan.
Minicik bir balıkta bile.

Bu mükemmellikle yarışmak belki de asıl günah olan.
Mükemmeli aramak, mükemmel olmak istemek belki de asıl günah olan…

Mükemmeli yapmak istediğimizde, bizi yaradanla yarışmak istiyoruz çünkü.

Bu asla kazanamayacağımız bir yarış…

***

Tanrı zaten kusursuz yaratmış dünyayı.

Sonra da bizi eklemiş o kusursuzluğu bozmak için.
Vardır bir bildiği….

Balıkları gördüğümde şunu anladım, mükemmeli aramamak gerek.
Bizim görevimiz, varlık nedenimiz, o mükemmeliyeti eksikliklerimizle dengelemek bence.

Biz bir balık gibi olamayız.

Biz zaaflarımızla, eksikliklerimizle, günahlarımızla parçasıyız bu muhteşem ahengin….

Çünkü biz insanız…

Yeni toplum hepinize hayırlı olsun…

Şaban’ın Recep’leşmesi…
Zülfü Livaneli

VATAN’da her zaman güzel söyleşilere imza atan Mine Şenocaklı arkadaşımız dün Bekir Ağırdır’la yaptığı konuşmayı yayınladı. Orada bir başlık dikkatimi çekti: “Milliyetçilik yükselmiyor, lümpenleşiyor, yani İnek Şaban Recep İvedik’leşiyor.” Bu satırlar bana geçen hafta Vural Öger dostumla sohbet ederken, eski bir yazımı anarak aynı cümleyi tekrarlamasını hatırlattı. Bu gözlemi unutamadığını söylüyordu. Açıp yazıya baktım. 20 Şubat 2010 tarihinde Vatan’da yayımlanmış ve o dönemde epey tartışılmıştı. Demek ki dönüp dolaşıp aynı fikirler tekrarlanıyor. Yazı şöyleydi:

***

Eskiden Kemal Sunal filmleri çok tutulduğu için, insanın aklına ister istemez Şaban tiplemesi ile Recep İvedik tiplemesini karşılaştırmak geliyor.

Şaban, büyük göçün başlangıcında köyden şehre yeni gelen, alçakgönüllü gecekondu mahallelerinde oturan, başını döndüren şehir karşısında köy safiyeti taşıyan, etrafa şaşkın şaşkın bakan bir tipti.

Şehrin katakullilerine aklı ermezdi.

Yüksek binalara bakarken şapkası düşerdi. Gördüklerine hayran olurdu. Karşısına çıkan kızın yüzüne bakarken ağzını toplayamazdı.

Şaban zamanla şehre alıştı. Oturduğu gecekondunun yerine kaçak bir bina dikti, altına da bir dükkân açtı. Akrabalarıyla birlikte siyasi bir partinin yandaşları arasına girdiği için himaye edildi.

Artık kentlilere çekinerek bakmıyordu, eline para geçmişti.

Kentli kızları aşağılıyor, sokakta karşısına çıkanlara amaçsızca kötülük ediyor, ikide bir “Haaayt ulan!” diye bağırıyor, milli maçlardan sonra silah sıkıyordu.

Yüzünden o insani gülümseme silinmiş, tam tersine gördüklerini aşağılayan, hakaret eden bir nefret anlatımı yerleşmişti.

Kentin yeni efendisiydi o ve eski efendileri aşağılama hakkına sahipti.

Böylece Şaban Recep’leşti. Ve Türk toplumu kendi yüzünü Şaban’da değil, bu yeni Recep’te görmeye başladı.

Çünkü Şaban’lar hızla azalıyor, Recep’ler ise her geçen gün artıyordu.

İstanbul’un “kodamanlarını” önüne diziyor ve “Adam olun laaan!” diye bağırıyordu.

***

Bu dönüşümü siyasi bir gelişme sananlar fena halde yanılır. Mesele kültürün değişimidir. Bu toplumun kültürü değişti, başkalaştı.

Şaban’lar Recep’leştikten sonra, kendisine uygun yerel ve genel iktidarları elbette bulacaktı. Bir sonuçtu bu.

Otuz yılı aşkın bir süredir, medya başta olmak üzere birçok kurum “Recep’leşmeyi”, yani lümpenleşmeyi destekledi.

İstanbul’un sözüm ona “elit”leri, gazeteleri ve televizyonlarıyla Şaban’ın Recep’leşmesine müthiş destek verdi.

Aydınlar lümpenlere bayıldılar, onları başlarına çıkardılar.

Müzik müzik olmaktan çıktı, haykırışlar ve böğürtüler hâline dönüştü; İstanbul’un görünümü değişti; televizyonlar insan soyuna yakışmayacak rezilliklere açtılar ekranlarını.

Böylece cehenneme giden yolun taşlarını döşemiş oldular.

Siyasi partiler ayrım tanımadan Recep’leşen topluma kucak açtı. Kendileri de Recep’leştiler.

Sonuç ortada. Ey anlı şanlılar!

Bundan sonra bu süreci tersine çeviremezsiniz. Biz size yıllar boyunca bu gözlemleri aktarıp; kültür, değerler, gelenekler falan dedikçe kös dinlediniz.

Sizi de yutmaya başlayan ve sonunda yok edecek olan yeni toplum hepinize hayırlı olsun.

Öğretmenler Günü’nüz Kutlu Olsun…

Başöğretmen Atatürk’ün doğum günü…
Can Ataklı

Bugün eğitim tarihimizin en önemli günü. Çünkü Cumhuriyet’in ilanından sonra başlatılan “aydınlanma döneninin” ilk günü.

1 Kasım 1928’de ilan edilen “Harf Devrimi” ile açılmasına karar verilen Millet Mektepleri’nde öğretime başlanan gün.

Bugün Atatürk’ün “Başöğretmen” olarak kabul edildiği gün. Ve bugün Atatürk’ün “doğum günü” olarak kabul edildiği gün.

Bugün Öğretmenler Günü.

1928 yılının 11 Kasım günü Bakanlar Kurulu Atatürk’e “Başöğretmenlik” unvanını verdi. Atatürk Millet Mektepleri’nin açıldığı 24 Kasım günü bu unvanı kabul ettiğini açıkladı ve bu günün Öğretmenler Günü olarak kutlanmasını istedi.

İşte bugün, o gün. Cumhuriyet ilan edildiğinde Türkiye’de okur yazar oranı yüzde 5-8 arasındaydı.

Millet Mektepleri öce eski yazıyı bilenlere, kısa bir süre sonra da hiç okuma yazma bilmeyenlere yeni harfleri öğretmeye başladı. 8 yıl süren Millet Mektepleri uygulaması ile 2 milyon 500 binin üzerinde vatandaş yeni harflerle okuma yazmayı öğrendi. Okuma yazma oranı 8 yılda yüzde 8’lerden yüzde 25’e çıktı.

1936 yılında Millet Mektepleri uygulamasına son verildi. Bu işlevi Halkevleri üstlendi. Zaten yeni nesil çocuklar yeni harflerle, pozitif bilimin ışığında eğitimlerine başlamışlardı artık.

Bugün Atatürk ve Cumhuriyet değerlerini kendi fikirlerince yerden yere vurmaya çalışanlar işte bu günleri ve bu günlerin değerini asla anlayamazlar, anlasalar da kabullenmek istemezler..

Bir ulusun uyanışından rahatsız olurlar çünkü.

Büyük önder Atatürk eğer bu devrimleri yapmasaydı, bugün canlarının istediği gibi konuşacak ortamı asla bulamayacaklarının bile ayırdında değillerdir.

Ne yazık ki, Atatürk döneminde başlatılan bu “aydınlanma hamlesi” önce Atatürk’ün rahatsızlığı, sonra çıkan II. Dünya Savaşı, ardından çok partili hayata geçişin yarattığı “oy kapma” telaşı ile dinin siyasete alet edilmesiyle yarıda kaldı.

Eğer bu büyük hamle çok değil, 10 yıl daha sürdürülebilse Türkiye bugün her açıdan çok daha farklı, çok daha ileri, modern, demokratik bir ülke olacaktı. Elbette treni kaçırmadık ama ne yazık ki tren hedefine çok rötarlı biçimde ulaşacak.

Bugün, Öğretmenler Günü’nde pek çok kişiden öğretmenlerimize saygı ifadelerini dinleyecek, okuyacaksıız.

Çoğunun sahte olduğunu da bilmeniz gerek. Çünkü Öğretmenler Günü aynı zamanda “harf Devriminin” kutlandığı, bu milletin okuma yazma seferberliğine başladığı, dinini de pozitif bilimleri de kendi dilinden öğrenmeye başladığı gün.

Yani bir kesimin, çıkarları bozulduğu, imtiyazları ellerinden alındığı için “nefretle” andığı gün.

Başta her kisi de öğretmen annem ve babam olmak üzere, tüm öğretmenlerimizin bu büyük gününü kutlarım.

Öğretmen oldukları halde bir türlü atanamayan sevgili öğretmenlerimizi sesinin de artık duyulmasını dilerim.

Türkiye! Tecavüzcüleri alkışlama!

Türkiye! Tecavüzcüleri alkışlama!
Müge İplikçi

Evet, böyle bir başlık koydum bugünkü yazıma, çünkü çok önemli bir dava için yazıyorum. Bir toplu tecavüz davası. Mağdur 14 yaşındaki bir kız çocuğu. En azından mağdur olması gerekirken bir de baktık ki daha ilk celsede işin rengi değişmiş, mağdur ‘tecavüzcüler’ olmuş! Doğru okudunuz. Daha ilk celsede 34 sanık, ailelerinin tezahüratları eşliğinde serbest bırakıldı, bu işe en başından çanak tutanlar ise bütün yüzsüzlükleriyle aramızda dolaşmaya devam etti. Böylece hukuk sistemimiz ne kadar ‘yansız’ ve ‘eşitlikten yana’ olduğunu bir kez daha bize kanıtlamış oldu.

Nasılsa gerçek suçlu bulunmuştu!

Bu davanın tek başına seyri bile Türkiye’nin bu konudaki savruluşunu, kirliliğini, namus ve ahlak kavramlarının nelere denk düştüğünü göstermesi açısından çok önemli ipuçları taşıyor. 14 yaşındaki bir kız ‘çocuğu’nun haklarının nasıl ihlal edildiğini, adına hukuk dediğimiz sistemin bu tür konularda nasıl ağaca çıktığını göstermesi açısından çok kritik bir dava bu.

Bir emniyet teşkilatı düşününüz ki bu teşkilatın halkla ilişkiler müdürü 14 yaşındaki bir kız çocuğunu kandırarak ‘mesleğini’ icra etsin. Dahası olay patladıktan sonra gözaltına alınır alınmaz serbest bırakılsın. Evet bu işin içinde polisler var. Böyle olunca da tahmin edin bakalım suçlu kim oluyor?

Kim olacak!

Elbette tecavüze uğrayan!

Davanın sarkan birçok ama birçok yeri var. Ancak benim açımdan en can alıcı yeri burası. Hukuk sistemimizin buradaki iki yüzlülüğü ve teslimiyeti affedilecek gibi değil. Bugün buna göz yumabilen bir kurallar bütünlüğü yarın her şeye göz yumabilir. Ölçü, denge, adalet dediğimiz her şey tümden şaşabilir.

Diyeceksiniz ki ‘dava devam ediyor’. Ancak tecavüzcülerin ilk etapta serbest bırakılmalarının verdiği üstü kapalı mesaj bile insanın içini burkmaya yetiyor.

Bu konuda sevindiğim tek şey bir grup kadın gazetecinin ortak bir bildirgeyle bu davaya sahip çıkmasıdır. Belki böylece caydırıcı olmak yerine mağdurun aleyhine korkunç kararlar veren erkek egemen yargının hepimizi dehşete düşürmeye devam etmesine engel olmak mümkün olabilecek. Belki o zaman suç kavramını farklı boyutlarda masaya yatırabileceğiz ve yüzleşmemiz gereken neyse onunla yüzleşebileceğiz.

Bu bildirgeye imzalarını koyan meslektaşlarımızın adını anmak istiyorum: Burcu Karakaş, Mine Tuduk, Müjgan Halis, Nilay Vardar, Çiçek Tahaoğlu, Elif İnce, Selin Asker, Semra Pelek, Burcu Aktaş, Ezgi Başaran, Melis Apaydın, Burcu Aydındağ, Fersun Yelken, Miraç Zeynep Özkartal, Pınar Aktaş, Öznur Turalıoğlu, Zeynep Karamustafa, Umay Aktaş Salman, Nazan Özcan, Evrim Kepenek, Kübra Akalın, Pınar Yurtsever, Öznur Kaymak, Ceyda Ulukaya, Arzu Demir, Ruken Tuncel, Bahar Çuhadar, Elif Ekinci, Gülşah İnce, Ayça Söylemez, Bilge Eser…

Vicdanları ve kalemleriyle bu ve benzeri davaların yanında olduklarını söylüyorlar.

Çok önemli bir iş yapıyorlar. Sağ olsunlar.

Yaşayarak direneceğiz direnerek yaşayacağız…

Yaşayarak direneceğiz direnerek yaşayacağız…
Sanem Altan

Başka çare yok…

Ülkemizi de hayatımız da bizden çalıp bizi kendi ülkemizde zavallı köleler haline getirmek için uğraştıklarında, sevinçlerimizi çiğnediklerinde, cesaretimizi yok etmeye çabaladıklarında, bizi susturmak istediklerinde, savaş hayatımızı kemirdiğinde, politikacılar kendi ihtirasları için bizden vazgeçtiklerinde, birbirini yok etmek isteyen insanlar etrafta çoğaldığında direneceğiz.

Bu hayat bizim hayatımız.

Kim, ne haksızlık yaparak bizi korkutmaya çalışırsa çalışsın direneceğiz…

En çok korktuğumuzu sandıklarında en çok sesimizi çıkararak direneceğiz…

Mutlu olmak isteyerek, özgür olmak isteyerek, zengin olmak isteyerek yeneceğiz onları.

Gülümseyeceğiz…

Vazgeçmemizi istedikleri ne varsa vazgeçmeyerek direneceğiz.

Yaşayarak direneceğiz…

Direnerek yaşayacağız.

Onlar haksızlık yaptıkça biz hak için dövüşeceğiz.

***

Kendi ülkemizde kendimiz için planladığımız hayat tam bu değildi doğrusu.

Başka ümitlerimiz, başka hayallerimiz vardı.

O ümitlerle hayalleri parçaladılar.

Gazetecileri korkutarak, öğrencileri yerlerde sürükleyerek, ülkeyi ele geçirenler şahsi intikamları için olur olmaz işler yaparak, düşüncelerini özgürce söyleyenleri hapislere atarak, Türkiye’nin kapılarını tüm dünyaya kapamak isteyerek, hukuku hiçe sayarak, çağdışı anayasalarla, yalanlarla bizi yönetmeye çabalayarak öldürdüler o hayalleri.

Ben direnelim diyorum…

Hayallerimiz, umutlarımız, geleceğimiz için direnelim.

***

Bu ülkenin, bu hayatın bizim olduğuna inanan, bu topraklarda yaşayan her canın bize emanet olduğunu bilen, bu ülkede söz hakkının bütün yurttaşlarda olması gerektiğine inanan, kendi ülkemizde üstelik yalanlarla bizi kimsenin korkutmasına izin vermemeliyiz diyen biri olarak direnmemiz gerektiğine inanıyorum.

Hayatlarımız işgal altındaysa eğer biz de o işgali kırmalıyız.

***

Bu baskıcı sistem çoktan ölmüştü oysa…

Toplum ölmüş bir sistemin ağırlığı altında eziliyordu, sadece tek seçenek vardı, o ölüyü gömmek…

Ölü olan sistemi gömdüler.

Ama gömerken tüm yaşayanları da gömmek istiyorlar şimdi…

“Biz yaşıyoruz” diye bağırmalıyız.

Yaşadığımızı onlara göstermeliyiz.

Onların yüzüne haykırmalıyız.

“Biz ölmedik.

Gömmeye çalıştığınız sisteme benzedikçe ölen sizsiniz.”

Erkekler kadınlara aşktan değil, ülke sorunlarından bahsediyor…

Erkekler kadınlara aşktan değil, ülke sorunlarından bahsediyor…
Sanem Altan

Aptallığa, çıkarcılığa, öldürücü ihtirasa, bencilliğe akılla karşı durma mücadelesine döndü hayat.

Hepimiz birer akıl kumkumasına döndük.

Saçmalıkların saldırısı karşısında mecburen duyguların karmaşık ve çekici dünyasından uzaklaşıp, aklın ve mantığın düz duvarlı kalelerine sığınıyoruz.

Başkalarının aptallıkları yüzünden aklın tutsağı olduk.

Farkında mısınız, hergün başka bir laf söyleyen siyaset dünyası yüzünden, onların tuhaf tutarsızlıkları yüzünden hepimiz tutarlılık fetişisti olmak üzereyiz.

Kendi küçük hayatlarımızda tutarsız olma lüksümüzü, bu ülkede yaşanan büyük tutarsızlıklar nedeniyle kaybediyoruz.

Bir insanın güvenli sallapatiliğiyle değil, bir sarhoşun aşırı dikkatli adımlarıyla yürüyüruz hayatın içinde.

Buna mecbur bırakılıyoruz.

Etrafımızdaki herşey öylesine öylesine dağılmış vaziyetteki, kendimizi koruyabilmek için kaçınılmaz olarak mantığın sağlam direğine tutunuyoruz,bunun için uğraşıyoruz.

Halbuki hayat böyle mantıklı, akıllı, tekdüze, düzgün birşey değil, duyguların savruluşuna, arada bir tutarsızlığa, kaprisli cilvelere, küçük oyunlara da yer var orada.

Aslında bir insanın kendi sınırlı hayatına tat katanlar da bu küçük savrulmalar değil mi?

Onlarsız hayat fazla yavan olmuyor mu?

Sizce de, yöneticiler mantıklı, biz biraz savruk olsak daha eğlenceli olmaz mıydı hayatlarımız?

Erkekler kadınlara aşktan değil, ülke sorunlarından bahsediyor… Siyaset dünyasının bunaltıcı egemenliği yüzünden akıllı ve sıkıcı adamlar sarıyor her yanı.

İnsanlar hafif bir sohbette bile ülkenin sorunlarından bahsediyorsa, karşılıklı birer düşünce manyağına dönüşüyorsa erkeklerle kadınlar, sizce o kadınlar ya da o adamlarda mı sorun var sadece? Siyaset dünyasının sorun çözme beceriksizliği, sadece ülkeyi felakete götürmüyor, duygularımızı da buduyor.

Zekasız, duygusuz,sıkıcı mantık küplerine döndük sonunda…

***

Ama ne yazık ki o mantığın sınırları da eskimiş klişelerle çiziliyor.

Bari o akıldan parlak ve yaratıcı düşünceler çıksa, o da çıkmıyor. Huzursuz, huysuz, klişe akıllardan oluşan bir toplumun ortasında, neredeyse o toplumla tüm ortaklığımızı yitirerek yaşamaya çalışıyoruz.

Bu da giderek zorlaşıyor tabii.

Saçmalamaktan korkmayan haşarı karakterimiz, sahiciliğimiz gittikçe yıpranıp eskiyor.

Siyaset dünyasının acaiplikleri hepimizin hayatını grileştirip sıkıcı hale getiriyor.

***

Geçen gece tek başıma sinemaya gittim…

Sinemadaki yalnızlığı seviyorum…

Ama asıl ardından gelen yalnızlığı sevmiyorum…

Bu ülkede ne sinema sinema üzerinden, ne kitap kitap üzerinden, ne sanat sanat üzerinden konuşulduğu için ya da anda aynı vizyonda olan Evim Sensin filminin yönetmeni Özcan Deniz’in film çekmesine bile karşı olan bir toplumda yaşadığımız için filmlerle ilgili bir sohbet bile açılmıyor insanlar arasında.

‘Özcan Deniz’in filmini sevdim ya da sevmedim’ deyip gündelik bir konuşma bile yapamıyorsun.

Gündelik olanlara yer yok artık hayatımızda, sinemadan, filmlerden konuşmak yok, eğlenceli sohbetler yok, kıkırtılı zararsız dedikodular yok, şakalaşmalar yok, neşe yok, sevinç yok. Ülke ve onun korkunç sorunları ağır bir kaya gibi eziyor hepimizi.

Kendimize ait küçük hayatlarımızı yok ediyor.

***

Yeniden sahiciliğimize, duygularımıza, savrukluğumuza, hayatı hayat yapan küçük gerçeklere dönebilmek, hayatımızı geri alabilmek için alabildiğine dövüşmek zorundayız.

Bu kavga sadece ülkeyi kurtarmak için değil, hakiki hayatlarımızı kurtarmak için de gerekiyor.

Bu siyasetçiler sadece ülkeyi değil hepimizi de teker teker mahvediyor, hepimizi sıkıcılığın içine hapsediyor.

Binlerce insanın açlık grevinde olduğu, her gün ölüm haberlerinin geldiği bir yerde hayatın küçük eğlencelerine nasıl yer bulunacak ki?

Ölüm için değil yaşam için savaşan bir siyaset istiyorum artık.

Ölümden değil yaşamdan bahseden siyasetçiler istiyorum.

Kadınlar aşk acılarından erkekler aşktan bahsetsin istiyorum…

Ben,herkesle birlikte kendi küçük hayatımı, sahiciliğimi geri istiyorum.

Böyle akıl istemiyorum…

Biraz yağmur…

Biraz yağmur…
İclal Aydın

Kıymetli Kemal Sayar’ın yeni kitabını okuyordum. Dizi çekiminden çıkmıştım. Ertesi gün yayınlanacak programım için hazırlık yapmam gerekiyordu. Bir restorana oturdum. Dersimi çalıştım, telefonlarımı bitirdim, notlarımı tuttum, sorularımı hazırladım… Sonra çantamdan kitabı çıkardım…

Bana bunu hep yapıyor…

Daha ilk kelimelerini okurken başlıyorum “iyileşmeye”…

Hemen yağmur başlıyor yanaklarımda.

Bir taze çimen, toprak kokusu yükseliyor ciğerlerimden genzime sanki…

Bir içim ferahlıyor…

Yine öyle oldu…

New York’ta bir gece vakti ağlaya ağlaya bir mektup yazmıştım Kemal hocaya. Hiç tanımıyordum onu. Sadece bir okuruydum. O sabah Brooklyn’de yağmur altında yolumu kaybetmiş ve bir kilisede bulmuştum kendimi. Yoksul bir zenci mahallesinde geçen 50 yıllık meslek yaşamını anlatmıştı pazar ayinini düzenleyen peder… Çok etkilenmiştim o konuşmadan. Zor bir günün sonuydu…

Biraz yaşadıklarımın etkisi de olsa gerek… “Biraz yağmur kimseyi incitmez” sözüne de sığınarak… Yazdıklarının verdiği teselliden söz etmiştim Kemal hocaya…

Şimdi yeni kitabı “Biraz Yağmur Kimseyi İncitmez”i okurken… Önsözünde, kendimi, sizi, hepimizi, buldum sanki…

***

Diyor ki:

“Muhakkak ki iyilikler, kötülükleri

giderir…

Hud: 114

Okuyacağınız satırlar, hayatın arka sokaklarında buldukları karşısında şaşırmış, kendisine emanet edilen yükü taşımakta zorlanmış, sarp yokuşu tırmanmak isteyen ve ancak içindeki sızıyı dışarı taşırmakla, yani yazmakla şifa bulacağını zanneden bir ‘yaralı şifacı’nın kalbinden dökülen satırlar. Dünya macerasında hepimiz yaralı varlıklarız.

Yazılarımı, kalbe değen kelimelerle yazmak istiyorum, insana bir şey söyleyen, onu bulunduğu hâlden daha iyisine çağıran, başka bir dünyanın mümkün olduğunu fısıldayan kelimelerle. Çünkü ben marazi bir iyimserim, dünyanın sözlerle de değişebileceğine inanıyorum. Yaptığım mesleği hâlâ inanarak yapabiliyorsam, bundan. Kelimeler ruha dokunur, kelimeler ruhu kanatlandırır…

Şaşırıyorum, kimileyin öyle güzel öyle içten mektuplar alıyorum ki insanlardan. Onlar çoğu kez nazenin, hayatın örselediği iyi ruhlar oluyor. İyiler dünyanın gizli soylularıdır. İşte yazmayı bunun için seviyorum, o ruhlarla bir akrabalık kurma imkânı verebildiği, ümidin kandilinde birlikte aydınlanma imkânı yaratabildiği için. Kelimeler bizi umuda tutunmaya çağırır, yeni tahayyül biçimlerine, bir konuşma ahlakına çağırır.

Dönüp dolaşıp aynı şeyleri yazıyorum. Adalet, hakikat, güzellik ve iyilik için yazıyorum. Anlamak için. Ne ölçüde başarabildiğim kuşkulu, ancak sözlerim ‘çalabıntahtı’ndan, gönülden kopu gelsin istiyorum.

İnsan olmak ötekinin ıstırabıyla hemhâl olmakla başlar. Ötekini duymayan ve yalnızca kendi küçük çıkarları için yaşayan insanın, insan olmak yolunda katedeceği büyük mesefaler var. Ötekinin saygınlığını teslim etmeden siyaset yapılamaz. Ötekini değersizleştirerek, onun sözlerini alay konusu yaparak sadece şiddeti mayalanmış olursunuz. Bu toplumda acil bir saygı seferberliğine ihtiyacımız var, toplumsal hiyerarşileri altüst ederek, her insan tekinin saygıya değer olduğunu haykıran bir ikonoklazm ruhu gerekli bize. Ben, baskı ve riya düzenlerine hayır diyebilen, reddedebilen insan tekinin gücüne inanıyorum.

Devrimlerin fitilini soylu ruhlar ateşler, tarihi, buldukları dünyayı daha da güzelleştirmek isteyen iyimserler yazar…”

Kemal Sayar

İlişkilerimiz aslında bizim küçük hapishanelerimiz mi?

İlişkilerimiz aslında bizim küçük hapishanelerimiz mi?
Sanem Altan

İnsan istemediği bir ilişkiden niye çıkamaz?

Bunu sorduğumda arkadaşıma, kahkahalarla güldüğüm bir cevap verdi bana…

‘Dünyanın cevabını aradığı soru bu, şimdi ben mi bileceğim cevabı yani, aa senin de gücün bir bana yetiyor.’

Doğruydu dediği.

Yüzyıllardır bunun romanları yazılıyor, filmleri çekiliyor, acılar yaşanıyor ama soru olduğu gibi duruyor.

İnsan mutsuzluğunu niye kesip atamaz?

Ondan kurtulmayı nasıl kolayca beceremez?

Mutsuzsa bunu neden mutluluğa çeviremez?

Bunlara verilebilecek pek çok cevap var tabii hepimizin bildiği…

***

Alışılmış, bildik bir sıkıcılık insanlara daima, bilmedikleri bir mutluluğu aramaktan daha güvenli ve rahat gelir.

O ilişkiyi artık istemesen bile, o bildiğin konfordan çıkacak, alışkanlıklarını yok sayacak gücü öyle kolayca kendinde bulamazsın.

Daha da kötüsü, bunu yapabileceğine inanmazsın.

***

Nasıl bir kadın ya da erkek istediğimizi, aşkımızı yaşamak için istediğimiz insanın nasıl biri olduğunu gerçekten biliyor muyuz? Genellikle bilemiyoruz.

Bildiğimizi sanıyoruz ama.

Belki de aramaktan yorulduğumuz ya da aradığımızı bulacağımızdan umudumuzu kestiğimiz için “bulduğumuz birinin” aslında “istediğimiz” insan olduğuna inandırıyoruz kendimizi.

Alışkanlıklarımız, korkularımız, zayıf yanlarımız bizim komutanlarımız gibi…

Onlar emri veriyor biz yapıyoruz.

Merak ediyorum, ilişkilerimiz aslında bizim küçük hapishanelerimiz mi?

Ama belki de soru şu, gitmeye cesaretimiz yok peki ama o asıl aradığımızı gerçekten bulsak onunla aşk yaşamaya cesaretimiz var mı?

Küçük hapishanelerin kapılarını birgün açsalar, ‘hadi çık bak o çok istediğin kadın ya da adam orada’ deseler, gerçekten hapishanelerimizden çıkmayı başarabilir miyiz?

Gitmeye korkanın aradığı aşkı bulsa da onu yaşamaya cesareti yeter mi?

Evet, esas soru bu belki de…

Cesaretin var mı?

Ya da neden cesaretin yok?

İşte hayatın zor kavşaklarından biri…

İstediğini yaşamaya cesaretin yetiyor mu?

***

Bu konuşmayı annemle yapıyor olsaydım bana şunu sorardı, ‘peki cesur olanlar çok mu mutlu?’

Ben, mutluluğun cesaretle cok ilgisi olduğuna inanıyorum…

Aralarında güçlü bir bağ var gibi geliyor bana…

Bunu hayatın her yerinde görüyorum… Sadece ilişkilerde değil, siyasette, sanatta… Hepsi cesaret istiyor.

Ama çözemediğim bir şey var.

Niye korktuğumuzu, neden istediğimiz kadar cesur olmadığımızı anlıyorum ama neden anladığımız halde korkmaya devam ettiğimizi anlamıyorum.

Neden bu kadar korkağız?

Neden yaptıklarımızla istediklerimiz arasında hep kocaman uçurumlar var?

Neden olduğumuz ya da gösterdiğimiz insanın dışında pek çok ölü taklidi yapan insan var tenimizin altında?

O çok istediğimiz mutluluğa neden korkarak varacağımızı sanıyoruz?

Neden cesaret bizi diğer tüm sıkıntılardan bile daha fazla korkutuyor?

***

Cesaret, kaybetme riskini göze almak demek.

Cesaretimiz, ilişkilerimizi değiştirmemize, daha mutlu bir hayat aramamıza yetmiyor, çünkü elimizdekini kaybetme riskini göze alamıyoruz.

Gittiğimiz yerde mutluluğu bulacağımıza emin değiliz ama gittiğimiz zaman elimizdeki o “sıkıntılı huzuru” da kaybedeceğimizden eminiz.

Garantisiz bir mutluluk ihtimaliyle, garantili bir sıkıntı arasında seçim yapmamız gerektiğinde, garantili olanı, o bildik sıkıntıyı seçiyoruz.

Bütün korkaklar gibi kaybetme ihtimalinden ürktüğümüzden, kazanma ihtimalinden de vazgeçiyoruz.

Onun için garantili ve sıkıcı hayatlar yaşıyoruz işte…

Erken bir 10 Kasım yazısı…

Erken bir 10 Kasım yazısı…
Zülfü Livaneli

Tarihsel kişiliklerin başına gelen en kötü şey; vefatlarından sonra, onlar adına davrandığını söyleyen ama taban tabana zıt hareketlerde bulunan grupların ortaya çıkmasıdır.

Büyük bir trajedidir bu. Büyük insanların sağlıklarında izin vermedikleri ve onları temsil etmeyen düşünceler, yanlış bir biçimde onlara mal edilir.

Ne yazık ki bu olay tarihin en büyük kişiliklerinden birisi olan Mustafa Kemal Atatürk’ün de başına gelmiştir.

Mustafa Kemal her şeyden önce dünyada artık kaybolmuş bulunan “subay ve centilmen” figürünün en son örneklerinden biridir.

Büyük bir askeri deha olmasına rağmen; kibarlığı, centilmenliği elden bırakmayan, hayatının her anını soylu ve mert davranışlara adayan büyük bir şahsiyettir.

Askerlik yapan herkes, o ortamda sık sık küfür edildiğini bilir.

Ama Mustafa Kemal küfür etmeyen bir subaydır. Yaşamına tanıklık etmiş olan yakın çevresi, kızdığı zaman onun ağzından çıkan en kötü sözün; “Şaşarım senin akl-ı perişanına” olduğunu aktarır.

Ne kadar masum değil mi: Sadece “Şaşarım senin akl-ı perişanına!” Hepsi bu kadar.

Ülkenin en kudretli insanı olduğu sırada, Çankaya sofrasında içkiyi fazla kaçırarak saygısızlık eden genç milletvekili Reşit Galip’e söyledikleri, onun nezaketine müthiş bir örnektir.

O sıralarda Atatürk’ün hocası, Maarif Vekilidir (Milli Eğitim Bakanı). Genç milletvekili Reşit Galip de o zatın bu görevi yürütemediğini söylemektedir.

Atatürk sabırla “Reşit Galip bey, o zat beni yetiştirmiştir. Galiba biraz rahatsızlandınız. Kalkıp bir parça nefes alsanız!” dediğinde Reşit Galip yumuruğunu masaya indirerek “Burası milletin sofrasıdır, kalkmıyorum” demiştir.

Bir düşünün, bugünün liderleri böyle bir davranış karşısında ne yapar?

Hep beraber düşünelim, sonra da Atatürk’ün ne yaptığına bakalım.

Bugün “diktatör” olduğu öne sürülen “tek adam”, bu terbiyesizlik karşısında sinirden mosmor kesilir ama kendisine hâkim olarak ayağa kalkar “O halde masadan kalkmak bize düşer!” diyerek salondan çıkar.

Ertesi gün Reşit Galip, yaptığına bin pişman olarak memleketine gider.

Birkaç ay sonra Atatürk, Reşit Galip’in ne yaptığını sorar. Mahcup bir biçimde gittiğini söylerler.

“Çağırın” der.

Huzuruna geldiğinde ise bu tatsız olayı hiç hatırlatmadan onu güler yüzle karşılar ve ne yapar biliyor musunuz: Reşit Galip’i Maarif Vekilliğine getirir.

Çünkü o, böyle bir insandır.

Anlattıklarımın inanılmaz geldiğinin farkındayım ama noktası noktasına doğrudur. İnanmayan kaynaklara baksın.

BARIŞ DEHASI

Atatürk’ü askeri deha olarak selamlamak için onun, kazandığı zaferlerle iki kez Britanya hükümetini devirdiğini anmak yeterlidir.

Ama büyük adamın daha da önemli yönü, bir “barış dehası” olması.

Bakın 1937 yılında Amerikalı bir gazeteciye verdiği röportajda ne söylüyor:

“Bugün bütün dünya milletleri aşağı yukarı akraba olmuşlardır ve olmakla meşguldürler. Bu itibarla insan, mensup olduğu milletin varlığını ve saadetini düşündüğü kadar, bütün cihan milletlerinin huzur ve refahını düşünmeli ve kendi milletinin saadetine ne kadar kıymet veriyorsa bütün dünya milletlerinin saadetine hâdim olmağa (hizmet etmeye) elinden geldiği kadar çalışmalıdır. Bütün akil adamlar takdir ederler ki, bu vadide çalışmakla hiçbir şey kaybedilmez. Çünkü dünya milletlerinin saadetine çalışmak, diğer bir yolda kendi huzur ve saadetini temine çalışmak demektir. Dünyada ve dünya milletleri arasında sükûn ve iyi geçim olmazsa, bir millet kendisi için ne yaparsa yapsın huzurdan mahrumdur.“

Dünyada faşizmin kol gezdiği 1937 yılında bu sözleri söyleyebilmiş bir lider gösterin, bütün iddialarımdan vazgeçmeye hazırım.

Ama kimse gösteremez.

Bu yüzden diyorum ki “İnsanlık tarihinin en büyük birkaç evladından birisidir Atatürk.”