Hayat, bize yeni bir yıl daha sunuyor…

Ümitlenin… Ta ki hayat daha fazla şeyler sunana kadar…
Sanem Altan

Yarın yeni bir yıla girmek için terkedeceğimiz eski yılın son günü.

Hayat, bize yeni bir yıl daha sunuyor.

Hepimiz her şeye rağmen yine de umut dolu olacağız.

Zaten bütün o gürültü patırtı, televizyon şenlikleri, dansözler, havai fişekler, çılgın partiler, içkiler bir umut tazelenmesinden geçmek için değil mi?

İnsanların hep peşinde koştuğu mucize bu değil mi zaten, ‘taze bir başlangıç’…

Yeni yıl,taze bir başlangıçtır…

Geçen yıl yapılan hatalar bu yıl yapılmayacaktır, geçen yılki sanssızlıklar bu yıl olmayacaktır, geçen yılki acılar bu yıl çekilmeyecektir.

Bu yıl bunları hissetmek zor olsa da yine böyle yapacağız.

Yapmamız da gerekir bence…

Her üç yüz altmış beş günde bir durup, şimdi yeniden başlıyoruz demek, yorgun bedenlere soluk aldırıp, tazelenecek bir şenlik yaratmak kötü bir fikir sayılmaz.

***

Belki de bu yıl gerçekten iyi bir yıl yaşarız…

2013’ün uğurlu bir yıl olduğuna inanmamızı kim engelleyebilir ki…

Hayat bize yine yaşanmamış, eskimemiş, kanlarla sulanmamış, haksızlıklarla örselenmemiş, acılarla sarmalanmamış pırıl pırıl bir yeni yıl armağan ediyor.

Yeni yılın ilk günü, 1 Ocak iki sınır arasındaki boş toprak gibidir, geçen yıla ait değildir ama yeni yılın ilk günü de sayılmaz, o günü yolda bulunmuş bir gün gibi yaşayın…

Bir gece öncenin yorgunluğundan,koltuğunuzda uyuklarken hayaller kurun…

Her şeyin güzel olduğu bir ülkede yaşadığımızı düşünün.

Önünüzde tam üç yüz altmış beş gün var.

Alın, istediğiniz, tam içinizden geçtiği gibi eskitin.

Bizim ülkemizde de sıradan, mutlu, sakin bir hayat olabilir belki 2013’de…

Ümitlenmemizi kim engelleyebilir ki?

***

Sanırım bu yazıyı hangi yıla kadar yaşarsam sadece sayıları değiştirerek yazmayı planlıyorum…

Ta ki hayat burada bize ümitlenmekten daha fazla şeyler sunana kadar…

Benim üniversitelerim…

Benim üniversitelerim…
Müge İplikçi

‘Kötülük her yerdeydi ve kimse nedenini bilmiyordu.’

Maksim Gorki’nin ‘Benim Üniversitelerim’ adlı romanının girişinden alıntıladığım bu cümlesini düşünmeme yol açan bir neden var. Aslında birçok neden var da ben şimdilik aklımı kurcalayıp duranı sizlerle paylaşayım.

İki gün önce adres kutularımızı dolduran mektuplar geldi.Türkiye’nin önde gelen üniversite rektörlüklerinin bu uğurda sıraya girdiği bir ‘resmiyetle’ karşı karşıyaydık. Satırları okudukça şaşkınlığım arttı. Bir üniversite fikrinin kafamdaki anlamını tekrar tekrar bulmaya çalıştım. Bir üniversiteyi üniversite yapan nedir diye düşündüm.

Olay ODTÜ’deki öğrenci hareketinin resmi dille protesto edilmesiydi. ‘Resmi dil’i özellikle kullanıyorum çünkü bu dilde hemen hepimizin şapkasını önüne koyup düşünmesini gerektiren bir merkeziyetçilik fikri hakimdi. Akademi dilinin iktidarın dili haline geldiğinin çok net göstergesiydi bu dil. Bu açıdan da son derece kaygı vericiydi. Hemen belirteyim, burada iktidarı sevip sevmemeyi tartışmıyorum bile. Tartıştığım, üniversite fikrinin özgürlük, demokrasi ve bağımsızlıkla kurduğu, kurması gereken, beklenilen, umulan ‘doğal’ ilişkisidir. Hatta bir üniversiteye 3000 kişilik bir ‘polis’ koruma ekibiyle girilmesinin yaratabileceği teyakkuz da değil; üniversitede bunu protesto eden genç insanların tepkisinin ön plana çıkarılması bile değil. Bu da nihayetinde, içinde önemli açmazlar barındırsa da bir vicdan ve algı sorunudur, bir yere kadar anlayabilirim. Asıl tartıştığım, asıl tartışmamız gereken nokta ise, tüm bu olaylar yaşandıktan sonra basına ve kamuoyuna yansıyan akademi dilinin artık ‘akademik bir dil’ falan olmadığıdır.

Bu halde akademiden ne bekleyebiliriz? Böylesi bir biat etme ve razı olma dilinin içinden gerçek bilim insanları, yani yaşamı, evreni, bilgiyi, dogmayı sorgulayacak beyinleri nasıl çıkaracağız? Böylesi bilim insanlarının bize tuttuğu ışık ve gölgeden, yaratıcılığı, bilinmez olana yapılabilecek yolculuğun heyecanını, buradan beslenecek bir heyecanın sanata, yaşama ve hepimize sunacağı derinliği nasıl bulabileceğiz ve tüm bunlardan değişik, katmanlı, farklı anlamlar (ve elbette farklı inançlar) çıkarabileceğiz? Daha yalın söyleyeyim: Sığlığı, vasatlığı, günü kurtarmayı, korkuyu ve ezberi nasıl aşabileceğiz?

Diyeceksiniz ki tüm bu işaret ettiklerin son on yılın sorunu değil. Katılırım. Ancak son on yılın sorunu olmaması bugün çözülmeyeceği ya da eleştirilemeyeceği anlamına gelmemeli.

Tekrar tekrar düşünmemiz gereken bir eşikteyiz: Üniversite nedir ve kimler için vardır diye.?

Bu arada rektörlerden gelen metinleri çok sayıda akademisyen karşı bildirilerle protesto ediyor. Kendilerine buradan teşekkürü bir borç biliyorum. Çoğu araştırma görevlilerine ait olan bu kıymetli imzaların üst kadrodakiler tarafından da destekleneceğini umuyorum. Unutmasınlar ki emeklilik gelir, kadrolar geçer. Kalacak olansa başka hususlardır. Üniversitenin gerçek anlamını barındıran hususlar…

Bu yazıyı sizlerden gelen bir mektupla bitireyim. İnançla ilgili yazdıklarıma Kemal Tümerkan şöyle demiş: ‘Düşüncelerimiz, başkalarının düşünceleri olarak oluşur, biz onları içtenlikle sorgulamadıkça başkalarının düşünceleri olarak kalırlar.’

Üniversitelerle ilgili yazdıklarıma da iyi bir referans oldu bu. Akademi biraz da bunun için var. Beyni beyinle buluşturmak ve bambaşka düşünceleri ufka taşımak için. Dahası bundan korkmayan, böylesi bir korkunun kötülük üretmekten başka hiçbir şeye yaramayacağını anlamış ‘bireyler’ yetiştirebilmek için.

İnanç…

İnanç…
Müge İplikçi

Sosyal psikolog Leon Festinger, Henry Riecken ve Stanley Schachter 1956 yılında ortak bir çalışmanın altına imza attılar: When Prophecy Fails-Kehanet Boşa Çıktığında. Ekip, UFO’lara meraklı küçük bir grubun Kıyamet Günü’ne dair inanışlarını mercek altına aldı. Bu olayın gerçekleşmesine duyulan inanç kadar, bu olay gerçekleşmediğinde grubun inanç sisteminin nasıl işlediğine dair bulunanlar, araştırmanın temel noktalarından biriydi.

Kısaca özetlemek gerekirse Kıyamet Günü’nün geldiğine inanan bu grup, olay ‘zuhur ettiğinde’ başka bir gezegenden birilerinin bir uzay gemisi içerisinde gelip onları kurtaracağına inanıyor, bunu dillendirmiş olan grup liderinin direktiflerini harfiyen yerine getiriyordu. Öyle ki olayın gerçekleşeceği gün ve yerde uzay aracına binmelerine engel olacak bütün metal eşyaları üzerlerinden çıkardılar. Aklınıza gelebilecek her türlü metal. Fermuarlar, tokalar, sutyen klipsleri, yüzükler, küpeler… Amaca kilitlenmişlerdi bir kez. Dünya bitmek üzereydi ama kurtuluş ‘onlar’ için yakındı! Nasılsa grup liderlerine olan bağlılıkları tamdı ve gün o gündü: 21 Aralık. Buradan inancın, insanın en temel ‘beyin’ dürtülerinden biri olduğunu çıkarabilirdik. Ancak çıkarabileceklerimizin hepsi bu değildi!

Tahmin edebileceğiniz gibi beklemek uzun sürdü. Ancak ne gelen vardı ne giden. Saatlerce beklediler. Bu esnada beklemenin sözcük olarak ne anlama gelebileceğini, yan anlamlarını, metaforlarını da düşünmüş olabilirler. Beklemenin bir eşik olabileceğini, yeryüzündeki rollerinin neler olduğunu, gelecek günlerde yaşamın nasıl hasıl olabileceğini vb.

İşin aslı bu çalışmanın bizlere sunduğu en önemli husus bu da değildi. Bir şeye inanırsanız beklerdiniz. Sonuçta beklemenin kısmen rasyonalize edilebileceği yanlar da olabilirdi. Hayır çok daha kaydadeğer olan başka bir şey vardı!

Başka bir şey! İnanmaya dair bambaşka bir husus.

Gruptaki insanlar Kıyamet Günü’nün gelmediğini gördüklerinde, ‘ne gelen var ne giden’ noktasından sonra sizce nasıl bir kanıya kapılmış olabilirler? Aldatılmışlık hissi olabilir mi bu? Ya da kendini saf biri gibi hissetme duygusu? Pişmanlık? ‘Bir daha asla’ duygusu? Hayır. Hiçbiri değil!

Peki ne mi?

İnsan beyninin, iş ‘kuvvetli’ bir inanca geldiğinde olup bitenleri nasıl meşru kıldığının ya da akladığının güzel bir örneği sayılabilecek bir kanıya vardı bu insanlar: Liderimiz bizi felaketin eşiğinden kurtardı! Ona inanarak yarattıkları ışığın yoğunluğu sayesinde Yaradan’ın dünyayı kurtardığına inanıyorlardı.

Bugün 21 Aralık, insanlık denen karanlığın aydınlandığı gün…

Bugün 21 Aralık, insanlık denen karanlığın aydınlandığı gün…
Sanem Altan

Kendi kendinden kaçan herkes gibi bozguna uğradık işte sonunda… Başımıza gelmeyen kalmadı.

Hele şu 2012 nasıl geçti değil mi?

Aramızda şu son bir yılda yaşananlara şaşmayan birileri var mı?

Toplum beklenmedik şoklarla sarsılıyor…

Ve biz şaşkınlık içinde baka kalıyoruz olanlara.

Hayatı yanlış bir macera olarak yaşıyoruz ne zamandır.

Yanlış av ve yanlış avcı oluyoruz…

Hayatın karşı kıyısında duruyoruz sanki…

Sahte hayaller yaratıyoruz kendimize.

Ve her kaybolan hayalimizde de biraz daha yaralanıp çıldırıyoruz…

Yeni hayaller yaratamayacak kadar güçsüzleşiyoruz.

Her güçsüzlükde kendimize bir yalan daha söylüyoruz…

Yalan söyledikçe kendi kendimizin avcısı oluyoruz…

Ve kendimizden kaçmak için her gün biraz daha geçmişin müphem karanlığına çekiliyoruz…

Geçmişimizi bir yalana çeviriyoruz ….

Hatta çevirdik bile…

***

Ama geçmişin ve ölümün derinlerinde yine ve hep kendimizi buluyoruz değil mi?

Kaçamıyoruz kendimizden…

Aynı çağı paylaştığımız pek çok insanla aramızdaki anlamakta zorlandığımız korkunç fark bu yüzden açıldı işte.

Hayatını eline alan onlar ve kendisinden kaçan bizler.

Kendi gerçeğinden kaçan herkes, yaralı, çıldırmış bir sürü gibi dünyanın her yerinde öfke, savaş, çirkinlik ve acı yaratıyor.

***

Bugün 21 Aralık…

Mayalara göre bir dönemin bitişi…

Değişimin müjdecisi.

Benim anladığım ya da daha doğrusu anlamak istediğim şu:

Yalanın, riyanın, kötülüğün, dedikodunun, art niyetin, kıskançlığın bittiği,pek çokları için kıymetin günü bugün.

Değişimin günü.

Artık kendi kendimizden kaçamayacağız…

Artık yalan söyleyemeyeceğiz.

Değişimle uyum içinde olmak için aranan mutluluğun yolunu gösteren haritayı ele geçireceğiz.

***

Yüz yılardır mutluluğa ve zenginliğe giden doğru yolu bulabilmek için dünyanın dört yanında kanlı mücadeleler yaşandı,insanlar öldürüldü, insanlık büyük acılardan geçti.

Zenginlik bulundu ama mutluluk bir türlü bulunamadı.

İçinde milyonlarca mutsuz ve huzursuz insanın kıpırdandığı koca bir karanlığı hangi ışık aydınlatacak diye bekliyor insanlık uzun zamandır.

Mayalara göre bugün o ışığın, insanlık denen karanlığı aydınlattığı gün.

İnsanoğlu beklediği bir üst evreye geçiyor bugün…

Hayatı kavrayan sihirli yasanın başladığı gün.

***

Ben bunu anladım.

Bunu hepimiz için diliyorum.

Bu kadar kötülüğe bulaşmış insanlığın kıyamet gününün, dünyanın havaya uçması değil, iyiliğin kazanması olarak görüyorum.

Hem son zamanlarda yolunu şaşırmış bu toplum, hem de bütün insanlık, kendine yeni bir yol çizmek için çabalıyor.

Buna “kürselleşme”, bütünleşme, yeni bir çağ yaratma dönemi de diyebilirsiniz, Mayalara göre kıyamet de.

Ama bu hayat değişecek.

Mayalara gore bugün olacak bu.

Daha gerçekçi bakanlara gore ise önümüzdeki on on beş yıl içinde bitecek insanlığın sınırlarla, iktidar mücadeleleriyle, yanlış savaşlarla lekelenmiş karanlık dönemi.

Ama bitecek…

İster bugün isterse on yıl sonra…

İnsanlığın karanlığı aydınlanıyor…

‘Adalet’ dediğin nedir gerçekten?

‘Adalet’ dediğin nedir gerçekten?
Ruhat Mengi

Herkesin dilinde “adalet” sözcüğü, “hak-hukuk” sözcükleri hemen her konuşmada yer alıyor. Oysa “gelişmiş toplumlarda, adalete gerçekten güven duyulan, kimsenin hukuk dışına çıkmadığı ülkeler”de adalete, hukuka bu kadar çok vurgu yapıldığını asla göremezsiniz. Türkiye’de durum bunun tam tersi ise nedenini araştırmak, sorgulamak gerekmez mi peki?

Örneğin dün Ergenekon davası duruşmasında gazeteci ve Milletvekili Mustafa Balbay ile Mahkeme Başkanı arasındaki konuşmalardan bazı bölümler şöyle:

Balbay “İnsanların ‘adalet’ ararken kendini ‘tutsak’ hissetmediği bir Türkiye özlemi duyarak konuşmama başlıyorum”..

Mahkeme Başkanı “Savunmayı aşan sözler söylüyorsunuz”..

Balbay “Sayın Başkan niyet mi okudunuz?”

TUTSAK, HAK, HUKUK, HİLE..

Başkan “Konuşmanızın başından anlaşılıyor. Arkasından ne geleceği açık. Biz kimseyi ‘tutsak’ etmiyoruz (…) Burada ‘hukuksuzluk’ yaşanmaz, burada ‘kanunlar’ uygulanır.

Balbay “Burada 5 yıldır ‘tutuklu’ yargılanan insanlar var. Biz de insanız (…)

Daha sonra Balbay “özel yetkili mahkemelerin artık yeni bir dava almayacağını, kaldırıldıklarını” hatırlatarak; “Hukuk dilinde bu ‘kanuna karşı hile’ demektir. Siz geçici olarak görevlisiniz ama hala dosyalara yeni ilaveler yapıyorsunuz” sözleriyle “bu gidişle davanın hiç bitmeyeceğini” anlatmaya çalışıyor.

4-5 YILDIR DİNLENEN SANIKLAR!!

Üye Hakim Sedat Haşıloğlu ise şunları söylüyor: “Hem köşe yazarı, hem milletvekili olarak burada bulunuyorsunuz. Ama mahkeme kürsüsü bu iki faaliyetin icra edileceği yer değildir… Bu ‘hakkın kötüye kullanılması’dır. Mahkeme bu durumda müdahale eder. ‘Mahkeme 4-5 yıldır sanıkları dinliyor’. Darbe günlükleri hakkında konuşun, darbeye yönelen insanlara destek verdiğiniz iddia ediliyor”..

Mustafa Balbay bu sözlere “Halkın yüzde 50 oyunu alarak seçildiğini, halkın güven duyduğu, kefil olduğu birinin bu şekilde yargılanamayacağını, ayrıca ‘kendisinde çıkan belgelerin daha önce yayımlanmış kitaplarında yer aldığını’ söylediğini ama dinlemediklerini anlatarak, “terörün her türlüsüne ‘hayır’ diyen biri olduğunu” söyleyerek cevap veriyor.

ÖZEL YETKİLİLER ‘HUKUK’ DIŞI

Görüldüğü gibi “hak-hukuk-hukuk dışı uygulama-adalet” sözcükleri neredeyse her cümlede mevcut.. Ama bir de işin “kim haklı, kim yerinde kullanıyor” bölümü var ki asıl önemli olan bu. Herkesin ve Hükümet yetkililerinin “özel yetkili mahkemeler hukuk dışıdır” dediği ve bu nedenle kaldırılan mahkemelerin hala “Ergenekon ve Balyoz” gibi davalara bakması ve görevlerinin “sadece bunlarla sınırlı olması” kabul edilir bir “keyfi karar” değildir. Aynen Üye Hakim’in “Mahkeme 4-5 yıldır sanıkları dinliyor” sözünün yarattığı tablonun kabul edilir bir durum olmadığı gibi..

Hangi hukuk devletinde, hangi mahkeme insanları 4-5 yıl “tutuklu” olarak bekletebilir, dünya üzerinde olacak şey değildir bu.. Nitekim yıllardır AB’nin Türkiye raporlarında, uluslar arası basın kuruluşlarının raporlarında “tutukluluk süreleri” konusunda uyarılar olmasına rağmen dinlenmiyor.

Eğer bir ülkede katilleri, tecavüzcüleri, terör örgütü mensuplarını, uluslar arası soyguncuları “tutuksuz” yargılıyor ama yazarları, milletvekillerini, Genelkurmay Başkanı’nı, bilim adamını “mahkumiyet” şartlarında yıllarca yaşatıyorsanız o mahkemelerin “adalet”i, “hukuk”u hatırlatma hakkı olamaz.

Adaletin tarifi ile bu yapılanlar yan yana getirilemez.

TBMM sorgulamıyorsa, toplum ve medya bu konuları sorgulamak, gündemde tutmak zorundadır!

*****

Yassıada kararı kaldırılacaksa..

27 Mayıs darbesi döneminin Başbakan’ı Adnan Menderes hakkındaki mahkeme kararını kaldırmak için harekete geçilmesi iyi bir haber.. Zira “idamlarından sonra” bile olsa, Menderes’i, Polatkan’ı, Zorlu’yu geri getirmeyecek de olsa 1990’da TBMM’nin onlara “itibarlarını iade etme” kararı alması, aynı yıl naaşlarının “Anıt Mezar”a taşınması doğru karardı, şimdi eğer bu girişim sonuca ulaşırsa 27 Mayıs darbesi tümüyle “yanlış, haksız, demokrasi dışı, hukuk dışı” bir eylem olarak tarihte yerini alacak.

Bu girişime bakarak “sıra 12 Eylül darbesine ve 27 Nisan muhtırasına geliyor” demek mümkün müdür acaba? Zira yapılması gereken bu.. Tarih önünde 12 Eylül, 12 Mart ve 27 Nisan’ı da, “sorumlularını” da mahkum etmektir. Hem de bazılarını korumaya çalışmadan, konuşmalarda nasıl “darbe ve muhtıra” olarak kullanılıyorsa yargı tarafından da aynı şekilde değerlendirilmesine fırsat vererek..

Aksi takdirde, hele de 27 Mayıs kararları geçersiz kılındıktan sonra (kılınmasa bile “doğrunun bu olduğu” gösterilmiş oldu) tarih sonsuza kadar diğer darbe ve muhtıralara ayrıcalık tanınmasının, kişisel kararlarla korunmalarının peşini bırakmayacaktır.

Ve tabii, referandum öncesi verilen sözler de “tutulmamış” olacaktır. “Evet”lerin karşılığı verilmelidir oysa!

NOT: Adnan Menderes’e ailesinin, eşinin, çocuklarının bile önünde öyle çok hakaret edilmiş, öyle işkenceler yaşatılmış ki o darbenin felaketi fotoğraflarda yüzünden, halinden okunuyor. Keşke ona ve döneminin diğer siyasetçilerine bunları çektirenlerin cezalandırıldığını görmek mümkün olsaydı. Bugün böyle eylemleri yapmamış insanlara 20 yıl hapis cezası veriliyorken gerçek darbe ve muhtıraların es geçilmesi olabilir mi?

AKP tarzı modernleşme tezi karşısında, ben bir muhafazakârım…

Arabesk, “halk” anlamına gelmiyor…
Zülfü Livaneli

Türkiye’nin evrensel bilim dünyasına hediye ettiği birkaç değerden birisi olan Şükrü Hanioğlu, sağolsun, gönül indirmiş ve benim naçiz yazıma cevap vermiş.

Ben, hele ülkeden bu kadar uzakken, elimin altında istediğim referans kitaplarını bulamazken, değerli hocayla bir kavram tartışmasına girecek değilim. Theodor Adorno’ya, Nietzsche ile Wagner’in müzik konusundaki tartışmalarına da değinmeyeceğim. Konfüçyüs’ün, toplumsal çürümeyi müzik bozulmasıyla ilişkilendiren sözlerini de irdelemeyeceğim. Ancak, yanlış anlaşıldığımı hissediyor ve kendimi daha iyi ifade etmek istiyorum.

İlk yazıda da belirttiğim gibi, TRT’de yasaklı olduğum yıllarda arabeskin yasaklanmasına karşı çıkıyor ve bu kararların “Bir adanın bir denizi yasaklaması“ gibi saçma bir şey olduğunu, büyük kitlelerin dinlediği bir müzik türünün er geç bu yasakları kırıp galip geleceğini yazıyordum. (Bu yazıları önümüzdeki günlerde yayınlayacağım.)

Ayrıca yukarıdan aşağıya bir toplum modeli oluşturmanın yanlış olduğunu da defalarca vurguladım. Mesela jandarmanların, Âşık Veysel’in yedi kere sazını yaktığını belirterek bunu eleştirdim.

Ama ne olursunuz, arabesk sevmeyen herkesi “elitist“ ilan etmeyin. Çeşitli Arap ülkelerinin müziğini severek dinlerim, çünkü o hakiki bir şeydir ama arabesk hakiki değildir. Nasıl eurobesk değilse, arabesk de bu ülkenin malı değildir.

Bakın Neşet Ertaş öldü ve Türkiye sallandı. Çünkü büyük ozanın geçmişten geleceğe taşıdığı bir müzik mirası vardı. Âşık Veysel de öyleydi, Mahzuni de. Bunlar arabesk miydi, elit miydi; hayır halkın özbeöz kendisiydi ama bakın bugün Türkiye’nin en ünlü pop starları Âşık Veysel türküleri söylüyor, tamamen kentli genç kuşaklar da bu parçalarla coşuyor. Yani şarkıları köyde kalmadı, ülkenin mayasına harcına ve kentlerine karıştı.

Aynen tarlalarda çalışan kara derililerinin yaktığı ağıt demek olan ‘blues’un bugün R&B olarak yeniden hayat bulması gibi.

***

Herkes mesleğine göre düşünür. Bir parmaklığın yanından geçen mimar ölçülere bakar, boyacı boyasını görür, gardiyan ise bambaşka bir şey hatırlar.

Ben bir müzisyenim ve bütün içtenliğimle söylüyorum; arabesk müzik beni son derece rahatsız ediyor. (Acaba arabesk sevmemeye bir ceza konacak mı yakında?)

Canetti’nin “Kamaşma“ romanındaki Kien gibi “Niye gözlerimin kapakları var da kulaklarımın yok“ diye yıllardır inliyorum. Bu müzik türünün insanı aşağı çektiğini, vahşileştirdiğini, garip bir nihilizme sürüklediğini, değerler sisteminden kopardığını biliyorum. (Sadece sözler değil, müzik.)

Hoca bunların bir sebep değil sonuç olduğunu söylüyor, amenna, doğrudur,

Ama artık ne olur bu ülkede kimse kimseyi; daha lirik, daha duyarlı, daha yaşanılır, daha temiz, daha geleneksel değerlerimize uygun bir hayat ve böyle bir kentlilik istediği için “elitizm“le suçlamasın.

Mesela bu ülkenin Alevileri, Egelileri, Kürtleri arabeski hiçbir zaman kabul etmediler. Semahlarını, zeybeklerini, ağıtlarını söylediler. Şimdi “arabesk“ olmadığı için bu milyonlarca insanı da “elitizm“le mi suçlayacağız?

Köyde kapkaç yoktur. Köy meydanında kimse kimsenin torbasını, filesini çalıp kaçmaz. Bunlar şehirde olur.

Köyde tinerci yoktur. Buna da şehirde rastlanır.

Köyde sokaktan geçen kıza sarkıntılık edilemez. Bu da bir şehir âdetidir.

Listeyi böyle istediğiniz kadar uzatın gitsin. Ve en sonuna şunu yerleştirin:

Köyde böyle kurban kesilmez. İnek, manda, hatta deve gibi koskoca hayvanlar boyunlarından bıçaklanarak, kaçmasın diye ayakları kırılarak, binbir zulüm içinde katledilmez, ortalık kan gölüne dönmez. Bu bir şehir vahşetidir. Köyde bu işi, bilenler yapar.

***

Bu yazıyla bir köy yüceltmesi yapıyor değilim, köyde de bir sürü kötülük vardır ama yıllardır söylediğim gibi, köylüyle şehirdeki lumpeni birbirinden ayırmak gerekir.

Köylünün gelenekleri, değerleri, birbirini denetleyen bir toplum düzeni, ahlak sistemi ve hiyerarşisi vardır. Bizim son yıllarda yaşadığımız toplumsal sarsıntı; kente göçmüş, lumpenleşmiş, yani bütün değerlerinden kopmuş ve yeni değerler sistemi oluşturamamış olanların yarattığı dehşettir. Arabesk müzik nasıl ne köylü ne kentliyse; bu kitlenin hayat tarzı, politik duruşu da aynen böyle iki cami arasında bÓnamazdır.

***

Bizim demokrasimiz artık bir varoş-lumpen demokrasisidir. Televizyonlarımız da öyledir, futbolumuz da. Mimarimiz, şehirciliğimiz, insan ilişkilerimiz, siyasetimiz, boşlukta sallanan ve sayıları aşağı yukarı 40 milyon olarak tahmin edilen kitlenin tahakkümüne girmiştir. İşte bazı çevrelerin “halk halk“ diye yücelttiği şey budur.

***

Peki bütün bunlar, elit denilen kesimi haklı çıkarır mı? Onlar daha mı düzgün, daha mı gelişmiş, daha mı demokrat? Hayır! Kesinlikle değil.

Beni okuyanlar on beş yıl önce bile “Bu ülkenin eliti yok!“ diye yazılar yazdığımı bilir. Elit düzgün olsaydı, zaten bütün bunlar başımıza gelmezdi.

***

Madem ki boşlukta sallanan ve değerlerinden kopmuş bir kitleyi halk yerine koyup, baş tacı ediyorsunuz o zaman tutarlı olmak için, kurban vahşetine de tepki göstermeyeceksiniz.

Sıvasız ve tepesinden demir filizler çıkan binaları Yeni Türk Mimarisi olarak kabul edeceksiniz. Lağım kokularından rahatsız olmayıp, mis gibi diyerek yücelteceksiniz.

Kulağınıza tornavida sokulur gibi seslerle yapılan müziği, Itri’nin torunlarına uygun göreceksiniz. Türkçenin hırgh, hurgh gibi seslerle konuşulmasında ayrı bir zarafet bulacaksınız.

***

Artık bu “yenileşme“ çabaları karşısında, muhafazakâr kaldığımı hissediyorum. Çünkü lumpenlerin çarpık modernleşmesine karşı ben; Dede Efendi’yi, Itri’yi, Mimar Sinan’ı, Şevki Bey’i, Âşık Veysel’i, Karacaoğlan’ı, Anadolu geleneklerini, toplumları bir arada yaşatan geleneksel terbiyeyi savunuyorum.

En azından bunları özlüyorum.

Modernleşmeyi de bu köklerden hareket etme şartına bağlamak istiyorum. Köksüzlük beni rahatsız ediyor. Demek ki AKP tarzı modernleşme tezi karşısında, ben bir muhafazakârım.

Bize “aydın” olmanın gerekçeleri yanlış öğretilmiş!!!

Aydın sorunu…
Zülfü Livaneli

Çocukluğumdan beri okuduğum kitaplar muhalif bir aydın tipi oluşturmuştur kafamda.

Siyasi iktidarlarla, partilerle, askerlerle, dikta rejimleriyle uzlaşamayan, her dönemde muhalif olan bir aydın tipi.

Hatta bırakın siyasi iktidarı, ülkedeki çoğunluk ahlakına bile aykırı düşen, yerleşik değer yargılarını altüst eden bir insan.

Bu aydın tipi çoğunlukla yalnız kalır, bedel öder ama kafasını ve gönlünü kimseye kiraya vermez.

Bu satırları yazarken başına buyruk Jean Paul Sartre‘ı hatırlıyorum.

Yves Montand ve Simone Signoret geliyor aklıma.

Sovyetler Birliği’nin Prag’ı işgal etmesi üzerine, Fransız Komünist Partisi’ne “bu işgali kınaması“ için 24 saat süre tanıyan ve bu sürenin sonunda intihar edeceklerini açıklayan bu namuslu aydınları düşünüyorum.

Toplumun değer yargılarını sarsmak için gerçeküstücülüğün şok yaratma metoduna sarılan Breton, Bunuel ve arkadaşlarını anıyorum.

Nâzım Hikmet gibi her dönemde bedel ödeyen aydınlar aklıma geliyor.

***

Bizim önümüzdeki örnekler bunlardı ve varolma biçimimiz de bu modele göre şekillendi.

Askeri dönemlerde de sivil iktidarlar zamanında da muhalif olmanın onurunu ve azabını birlikte yaşadık.

Büyük bedeller ödedik.

Ama muhalif olmak zorundaydık.

“Asker ya da sivil her iktidar çürür ve haksızlık yapar. Okur yazar adamın görevi bunlara karşı çıkmaktır“ diye öğrendik.

***

Biz aydın olmayı böyle belledik..

Bağımsız, muhalif, bireyin hakkını savunan; gerektiğinde genel ahlaka bile aykırı düşmekten çekinmeyecek bir insan olarak.

Ama bakıyorum son yıllarda Türkiye’de bu anlayış hızla değişiyor.

Bir takım aydınlar kendilerini iktidarlara ve çoğunluk ahlakına uydurmaya çalışıyor.

Çoğunluğu sarsmaya, uyarmaya çalışan değil kendini onun ölçülerine uyarlamaya çalışan uysal, törpülenmiş, yaşlanmış, dünya nimetlerine dalmış, huzurlu bir aydın tipi.

Doğrusu ben muhalif kalmanın huzursuzluğunu böyle bir huzura her zaman tercih ederim.

Çünkü asker olsun, sivil olsun; her iktidar çürür.

Buna erkeğin kadın üzerindeki iktidarı, din ya da etnik kökenli çoğunluk baskıları da dâhildir.

Benim için önemli olan, çoğunluklar değil azınlıklardır.

Ama nafile; gözün o kadar kapalı ki…

On iki milyon saatli bomba!
Mustafa Mutlu

Kapitalist sistem, bir ülkenin gelişmişliğini “kişi başına düşen milli gelir” ile ölçer…

“Bilmem nerede kişi başına milli gelir bin dolar, bizde on bin dolar… Demek ki biz o ülkeden çok daha refah içinde yaşıyoruz” diye övünür siyasetçiler…

Oysa bu büyük bir kandırmacadır!

Daha açık yazayım:

Topluma karşı söylenen yalandır…

Çünkü bu durumda yoksul vatandaşlar çıkıp, “O zaman o on bin dolarımı istiyorum kardeşim” deme hakkına sahip olur!

***

Toplumların gelişmişliğini ölçecek başka kıstaslar vardır oysa…

Bunlardan biri ve belki de en önemlisi; açların, yoksulların nüfusa oranıdır.

Barem Research ve global ortağı WIN/Gallup International, 57 ülkede 50 bini aşkın kişiyi kapsayan bir araştırma yapmış…

Dünya nüfusunun yüzde 12’sinin açlık çektiğini açıklamış…

Bizim ülkemizde bu oran yüzde 16’ymış…

***

Bir başka deyişle, kapitalizm hızla küreselleşiyor; dünyanın her yerinde Coca Cola satan bir büfeye rastlayabiliyorsunuz ama tam 840 milyon kişi, sunulan mal ve hizmetlere “parasızlık” yüzünden ulaşamıyor!

Türkiye’de ise bu sayı 12 milyon kişiyi buluyor… Üstelik bunların 3 milyon 300 bini sürekli açlık çekiyor…

Bırakın eti, sütü; ekmeği, yağı, tuzu bile alamıyor!

***

Diyeceksiniz ki:

“Türkiye son 10 yılda dünyanın sayılı büyük ekonomileri arasına girdi… Hâl böyleyken senin yazdıkların ne kadar doğru olabilir?”

Doğru… Çünkü sorun “büyüme”yle çözülseydi; aynı araştırmaya göre, kişi başına milli geliri 45 bin doların üzerinde olan 322 milyon nüfuslu ABD’de “aç”ların sayısı 68 milyon kişiye ulaşmazdı!

Türkiye ekonomisi borçla da olsa büyüdü.

Kapitalist sistem; parasız ve hatta işsiz olanlarımızın cebine bile üçer beşer kredi kartı koydu.

Böyle olunca “geleceğimizi” ipotek ederek harcadık ve tükettik.

Biz harcayıp tükettikçe firmalar iyi paralar kazandı, bankalar kâr rekorları kırdı.

Ama bizim gelirimiz değişmedi…

Sadece, borçlanarak “geleceğimizi sattığımız” için, zenginlerin daha zengin olmasını sağladık!

***

Sırf bu iktidar değil; bugüne kadar hiçbir iktidar, “gelirin adil paylaşımı”nı sağlayacak önlemler almadı…

Pasta büyürken; kimin o pastadan ne kadar nasiplendiği, iktidarları ilgilendirmedi!

Hepsi sadece ve sadece “büyüme”ye odaklandı…

“Pasta büyüsün, yeter” dediler…

Tercihlerini de hep “pastaya yakın duranlar”dan yana kullandılar…

Hiçbir zaman onlara, “Siz çok yediniz, çekilin biraz da arkadakiler yesin” demediler!

İşte bu yüzden gelir dağılımındaki uçurum akıl almaz şekilde büyüdü…

Özel jetlerine atlayıp öğle yemeğini İtalya’da, akşam yemeğini İngiltere’de yiyenler de bu ülkede yaşıyor; evine hâlâ bir kilo kuru soğan götüremeyen babalar da…

Ve devlet yoksul evladını korumuyor.

Korumayı bırakın, vergi politikasının tamamını “dolaylı vergiler” aracılığıyla dar ve orta gelirlilerin üzerine yıkıyor.

Ayda bin lira kazanan vatandaştan şakır şakır gelir vergisi tahsil ederken, ayda yüz milyon kazananın birçok gelir kalemini “vergi dışı” bırakıyor.

Yani zenginden alıp, yoksula vermiyor…

***

Aç insan, dünyanın her tarafında saatli bomba olarak görülür… Çünkü her şeyi yapabilir…

Ama bizde siyasetçiler “dil ve din” afyonlarıyla onlarca yıldır tüm halkı oyaladığı gibi bu 12 milyonu “maneviyat” masalıyla doyuruyor ve etkisiz hâle getiriyor!

Kıçında donu olmayan adam, sırf, “Hamdolsun dindar iktidarla yönetiliyorum” diye mutlu bile oluyor!

***

Bilmem nereye cami yapıldığı için sevinen saf vatandaş; keşke bu yazıyı okusan da biraz olsun gerçekleri görebilsen…

Ama nafile; gözün o kadar kapalı ki…

Durmak yok, yola devam!

Hangi menfaat sizi gerçeklere karşı kör ediyor?

Dur’ denecekse gazeteciliği dalkavukluğa çevirenlere denecek…
Sanem Altan

Bazen düşünüyorum da, kim daha korkak acaba diye?

Bu ülkeyi yönetenler mi yoksa onların suladığı

çamuru alıp eline yüzüne bulaştıranlar mı?

Kim daha güçsüz aslında?

Manasızlığını bildikleri halde onurlarını hiçe sayarak Ankara siyasetinin parçası olanlar mı yoksa o siyaseti ülkeye “demokrasi” diye yutturmaya çalışanlar mı?

Bazı insanların yazılarını okuyunca bu soruları sormamak imkansız.

Sahte savaşlar, sahte kızgınlıklar, sahte onurlarla gerçeklerden kaçıyorlar.

***

Ve merak ediyorum…

Hangi gerçekten kaçıyorsunuz siz?

Neden gerçeklerden kaçıyorsunuz?

Hangi menfaat sizi gerçeklere karşı kör ediyor?

Neden gerçeklere karşı uyuşmak için damarınıza sahte kızgınlıklar enjekte ediyorsunuz?

Bile isteye bir körlüğün parçası olup zavallılaşıyorsunuz, neden?

***

Belki de çok kızgınsınız kendize…

Kendi yetersizliğinize duyduğunuz öfkeyi saklayabilmek için sağa sola saldırıyorsunuz.

“Asalet zorlayıcıdır” lafını çok seviyorum.

Çünkü gerçekten zordur bir beladan geçerken, çıkarlarımız, duygularımız, geleceğimiz ağır bir şekilde yaralanmışken, ismimizi, onurumuzu korumak için gerçekleri söyleyebilmek…

Yaralanmışken gülümseyerek sanki yaramız yokmuş gibi davranabilmek…

Geleceğimiz için geçmişimizi satmamamız gerektiğini bilmek.

***

Farkında mısınız, utanma duygusu bizde hiç gelişmemiş bir sanat gibi…

O yüzden ne adam gibi ayrılabiliyor aşıklar,ne siyaset kavgaları bayağılıktan kurtuluyor, ne de kavgalar pusu zihniyetinden düelloya geçebiliyor.

Ne de köşe yazarları gerçekleri yazabiliyor bu ülkede.

Bazıları neredeyse onursuzluğunu madalya olarak taşıyor yakasında.

Kendileri dürüst olamadığı için dürüst olanlara akıl vermeye çalışıyorlar.

‘Birinin buna dur demesi gerekiyor.’

Bu lafa bayılıyorlar.

‘Birinin başbakanın yanlışlarını söylenmesine dur demesi gerekiyor…

Çünkü ben söyleyemiyorum… O da söylemesin…’

***

Kimseye gazetecilik öğretecek halim yok, gazeteciliği benden çok daha iyi bilen çok sayıda insan var.

Ama gazeteciliğin onursuzluk olmadığını biliyorum.

Dalkavukluk olmadığını da biliyorum.

Gerçekleri söyleyemeyen bu korkak ve onursuz dalkavuklar iğrendiriyor beni.

Hangi kılığa girerlerse girsinler o iki büklüm yağlı kayganlıklarıyla iç bulandırıcı geliyorlar bana.

***

“Dur denecekse” gazeteciliği dalkavukluğa çevirenlere “dur” denmeli.

Bunu da dürüst ve mesleğini seven gazeteciler söylemeli.

Çünkü bu insanlar sadece kendi isimlerini değil, gazeteciliği de kirletiyorlar.

Osmanlı kimin ecdadı?

Osmanlı Hanedanı gerçekten ecdadımız mı?
Can Ataklı

Sevgili okurlar; bu hafta sizlerle Muhteşem Yüzyıl adlı TV dizisi üzerinden koparılan fırtınayla ilgili dikkatimi çeken bazı noktaları paylaşmak istiyorum. Dizinin bir belgesel olup olmadığı, tarihimizi kötüleyip kötülemediğini bir kenara bırakıp Başbakan’ın söylediği “Bizim ecdadımız bu değildi” sözleri üzerinde durmak istiyorum.

Ecdat – geçmiş

Öncelikle merakım şu; ecdat kime denir? Ecdat Arapça bir kelime. Türkçesi ata. Daha doğrusu ‘ata’nın çoğulu, atalar demek. Bir ülkede yaşayan herkesin atası aynı mıdır? Türkiye Cumhuriyeti sınırları içinde yaşayanlar “ataları” olarak kimi kabul etmelidirler? Yoksa “ata” kavramı ile “geçmişimiz” kavramını mı karıştırıyoruz?

Kastedilen kimdir?

En büyük merakım şu; Başbakan “Ecdadımız” dediği Osmanlı’yı “Türkler’in atası” olarak mı tanımlıyor? Bu durumda Osmanlı Hanedanı Türkiye’de yaşayan Kürtlerin de atası mıdır? Ya da Başbakan’ın her fırsatta saydığı etnik kimliklerin hepsinin atası olarak da Osmanlı Hanedanı’nı mı görüyor? Bu bilinmelidir.

Osmanlı; bir aile

Hemen belirtmek istiyorum ki, bana göre Osmanlı bizim atamız değil, geçmişimizdir. Eğer kastedilen Türklerse, tarih boyunca kurulan 50 Türk devletinin 49’uncusudur. Sonuncusu ise şu an sahip olduğumuz Türkiye Cumhuriyeti’dir. Osmanlı ise Anadolu’ya gelen Türkler içindeki boylardan yani ailelerden biridir. Adı da Kayı’dır.

Anadolu’da Türkler

Türklerin Anadolu’ya resmi girişleri olarak 1071 yılı kabul edilir. Bu tarihte Alpaslan liderliğindeki Türkler Anadolu’ya gelmiş ve o sırada bu topraklarda egemen olan Bizans’ın ordusuyla ile karşı karşıya kalmış. Malazgirt’te yapılan meydan savaşını Alpaslan kazanmıştır. Bu tarih Türkler’in Anadolu’ya girişi olarak kabul edilir.

Anadolu Beylikleri

1071’den sonraki 200 yıllık süreçte Türkler Anadolu’da “Anadolu Selçuklu Devleti” gibi büyük devletle birlikte çok sayıda “Beylik” adı altında küçük devletler kurmuşlar ve bölgelerinde egemen olmuşlardır. Beylikler’in temel özelliği bunların aynı zamanda birer aşiret – büyük aile olmalarıdır. Kalabalıklaştıkça devlet gibi yönetilmişlerdir.

Kayı Boyu

Osmanlı İmparatorluğu’nun temellerini atan aşiretin adı da Kayı’dır. 1200’lerde Anadolu’daki Türkler dağılmış, küçük birimlere çekilmiş hâlde yaşıyorlardı. Altay Dağları’nda yaşayan Oğuz Türkleri’nin göç eden bir kolu olarak kabul edilen Kayı Boyu da kendine mekân olarak önce Ankara, sonra Bilecik- Söğüt havalisini seçmişti.

İslam gelenekleri

Kayı Boyu, çevresini saran Bizans tekfurlarının hâkimiyetindeki Hırıstiyan ve diğer dinlere bağlı nüfusa karşı İslam geleneklerini yaşatmaya çabalıyordu. Bu ailenin asıl efsane lideri olan kişi Ertuğrul Gazi’dir. Ancak Ertuğrul Gazi bir devlet düzenine geçemeden ölmüştür. Ailenin başına ise “Gazi” unvanlı Osman Bey geçmiştir

Bizans’a karşı

Osmanlı Devleti’nin tarihinin başlangıcı bu nedenle 1299‘dur ve o günkü lideri Osman Gazi’nin adıyla anılır. Osman Gazi’nin adı giderek devletin de adı olmuş ve hızla büyüyen devlete “Osmanlı” denmeye başlanmıştır. Osmanlı’nın daha derli toplu bir devlet olması ise Osman Bey’in oğlu Orhan Gazi döneminde gerçekleşmiştir.

Bursa’nın fethi

Bazı tarihçiler devletin asıl kuruluşunu 1302’de Osman Bey’in, Koyunhisar’da Bizans ordusunu yenerek zafer kazanması olarak kabul ederler. Ancak devletin yerine oturması 1324’te Orhan Gazi’nin Bizans’ın en önemli kenti olan Bursa’yı fethederek başkent yapmasıyla sağlanmıştır. Bursa’nın kaybı Bizans’ın da sonunu getirecektir.

1402’ye kadar

Bursa’nın başkent olmasıyla rahatlayan Osmanlı devleti hızla serpilmeye başladı. Genişledi, Bizans’a karşı ciddi bir tehdit oldu. Orhan Bey’in oğlu Murat (Birinci) döneminde Rumeli’ye de geçildi, Edirne’ye kadar hatta oradan daha da Batı’ya gidildi. Murat’ın oğlu Yıldırım unvanlı I. Beyazıt dönemi çok iyi başladı ama hiç de iyi bitmedi.

Fetret dönemi

İstanbul’u da fethetmeye çalışan ama başaramayan Yıldırım Beyazıt’ı 1402’de Timur’la giriştiği Ankara savaşı bitirdi. Bu olay Osmanlı devletini “fetret dönemi” olarak adlandırılan “ilk” duraklama dönemine soktu. Beyazıt’tan sonra Çelebi Mehmet döneminde devlet yıkılma tehlikesi geçirdi. Şeyh Bedrettin isyanı da bu dönemdedir.

Murat’la diriliş

Taht kavgalarıyla geçen ve Bizans’ın da müdâhil olduğu bir dizi olay sonunda şehzade Murat (ikinci) tahta çıkarak devleti tekrar toparladı, güvenliği sağladı. II. Murat bir süre sonra tahtını oğlu Mehmet’e (Fatih) bıraktı, ancak Mehmet’in henüz çok genç olması nedeniyle tekrar tahta çıktı. Sonunda II. Mehmet devletin başına oturdu.

İstanbul’un fethi

İkinci Mehmet, atalarının en büyük ideali olan İstanbul’u almak için kolları sıvadı ve 1453’te bunu başardı. Bin yıllık Bizans saltanatı da böylelikle tarihe gömüldü, Mehmet’e “Fatih” unvanı verildi. Osmanlı Devleti bundan sonra artık “Osmanlı İmparatorluğu” olarak anılmaya başlandı. İstanbul alınmasa belki Osmanlı da tarihe karışacaktı.

Hanedan devleti

İstanbul’un fethine kadar geldik. Hepimizin bildiği tarih bu. Uzatmaya gerek yok. Söylemek istediğim şu ki, 600 yıl hüküm süren bu devlet sonuçta bir “aile” devleti. Devlet yönetimi “babadan oğula” geçmiş. Oğulun çok akıllı, zeki, bilgili ve yetenekli olmasının hiçbir önemi yok. Gün gelmiş deli, gün gelmiş meczup tahta çıkmış.

Tarih böyle

Bu sadece Osmanlı için mi geçerli. Hayır. Tarih boyunca toplumları “hanedanlar” yönetmiş. Taa ki 1789 Fransız İhtilali’ne kadar. Ancak bu tarihten sonra “devlet yönetmenin” sadece bir aileye ve fertlerine özgü bir şey olmaması gerektiği anlaşılmış ve o tarihten sonra hanedanlar birer birer yıkılmaya başlamış.

Neden ecdadımız?

İşte bu nedenle Osmanlı Hanedanı’nı, zaferleriyle, başarılarıyla, tarihe geçen öneli adımlarıyla, ama aynı zamanda zaafları, yanlışları ve hatta kötülükleri ile “ecdadımız” olarak değil “geçmişimiz” olarak görmeyi tercih ediyorum. Ayrıca başta da yazdığım gibi “Neye göre ve hangimizin ecdadı?” sorusunu da gerekli buluyorum.

Küçük bir örnek

Sohbetimizin sonunda hepsi eskiden hanedanlarla yönetilen Avrupa ve Asya ülkelerinden hangisinin “babadan oğula geçen bir yöntemle” yönetilmiş eski devletlerini “ecdat” olarak kabul ettiklerini de sormak istiyorum. Örneğin bugün bir Fransız 1789’da yıkılan imparator ailesini ecdadı olarak kabul etmekte midir?

Benim miladım 1923

Bu açıdan bakınca, kendisini Türk olarak tanımlayan biri olarak, ecdadımızın Osmanlı‘ya değil en az iki bin yıl öncesine dayandığına inanıyorum ve bugün için miladın Cumhuriyet’in ilanı olan 1923 olduğunu düşünüyorum. Çünkü artık biz böyle yaşıyoruz ve böyle yaşamak istiyoruz. Kurduğumuz son devlet bu çünkü. Artık akıllısıyla delisiyle bir ailenin fertlerinin değil, halkın seçtiği kimselerin yönetimindeyiz.

Hepinize iyi haftalar dilerim.