Arabesk…

Arabesk…
Zülfü Livaneli

Değerli tarihçi Şükrü Hanioğlu, Türk modernleşmesi üzerine çok ilginç yazılar yazıyor. Bunlardan bir tanesi de 25 Kasım Pazar günü Sabah Gazetesi’nde yayınlanan “Arabesk, vatan hainliği, Türk oryantalizmi” yazısıydı.

Hanioğlu bu ilginç yazıda, cumhuriyetin estetik değerler üzerinden toplumu dönüştürme projesini irdeliyor, birçok doğru gözlemde bulunduktan sonra sözü arabesk tartışmasına getiriyor.

Ona göre, dışlanmaya çalışılan ve hor görülen arabesk, aynen Peru’daki göçmenlerin Chica, Fransa’daki Cezayirlilerin yarattığı Rai, temeli mübadeleye dayanan Yunan Rebetika’sı gibi, ezilen halkın isyanını yansıtan bir müzik türü.

Bu noktada sayın profesöre iletmek istediğim birkaç düşüncem var.

Öncelikle şunu belirteyim ki, 1970’lerden bu yana arabesk müziğin TRT’de yasaklanmasına, hor görülmesine karşı çıkmış bir insanım. Çünkü, zaten kendi müziği aynı kurumlarca yasaklanan bir insan, başka yasaklamalara destek vermez. Tam tersine protesto eder.

Ama bu tutumum benim arabesk denilen müziği sevdiğim anlamına da gelmez. (Herhalde bu kadar özgürlük alanımız kalmıştır artık.)

Arabeski, isyan vurgusu taşıyan müzik türleriyle bir tutmam. Çünkü arada temel bir fark var. O fark da gelip gelip, “samimiyet” olgusuna dayanıyor.

Mesela rebetika müziği, aynen blues gibi gerçekten dayanılmaz bir acıyı ifade etmenin aracıdır. Elindeki herşeyi kaybetmiş, yerinden yurdundan atılmış, hayatta tutunacak tek dalı kalmamış insanların müzik yoluyla derdini anlatmasıdır.

Bu müziğin yaratıcıları olan Markos Vamvarakis, Çiçanis gibi insanlar, aynen şarkılarında anlattıkları hayatı yaşamışlardır.

Tarlalarda ölürcesine çalıştırılan, kırbaçlanan, yakılan, ağaçlara asılan kara derililer gibi.

Arabesk bu müzik türleriyle bir tutulamaz, çünkü yaratıcıları, icracıları zengin insanlardır. Üstü açık beyaz Mercedes’te gezip, yalıda otururken atılan feryatların hiçbir sahiciliği yoktur.

Bakın 2009’da yazdığım bir yazıda bu konuya nasıl değinmişim:

“Bizdeki arabeski, içinde taşıdığı isyan tonu yüzünden rebetikaya benzetmek isteyenler çıktı.

Ama arabeskin rebetikadan da bluesdan da çok önemli bir farkı vardı:

İçtenlik eksiği!

Arabeskte içtenlik yoktu!

Arabesk akımını, Anadolu‘dan büyük kente göç etmiş ve orada para kazanmış kişiler kurdu.

Yandım, bittim, kül oldum feryatları gerçek değildi.

Harcadın beni kader yakınmaları sahteydi.

Bütün bu sözleri söylerken, berberde saçlarına fön çektirip spreyle sertleştiriyor, tırnaklarına manikür yaptırıyor, Mercedes arabalarına binip programa gelirken kollarındaki altın Rolex saatlere bakıyorlardı.

Hatta bunlardan birisi, gazetede yayınlanan tam sayfa plak reklamında yırtık pırtık giysiler içindeydi, ayakları çıplaktı. Ama kolundaki Rolex‘i çıkarmayı unutmuştu.

Bu yüzden de arabesk hiçbir zaman köklü, gerçek bir müzik olamadı.”

***

Bu konuda saatlerce konuşabilir, sayfalar dolusu yazabilirim ama ne yazık ki bu köşenin sınırları buna imkân tanımıyor.

Ama bitirirken şunu hatırlatmak istiyorum: Niçin bu ülkenin gerçek ağıtları, “Fırat Suyu Kan Akıyor” gibi feryatları, isyan türküleri, yüreği yanan, zulümden içi kanayan “hakiki” insanların yaptığı müzik gözardı ediliyor da büyük şehirlerde rant peşinde koşarak zenginleşen ve en güzel ifadesini “Recep İvedik” tiplemesinde bulan kitlenin “kitsch” müziğinin övgüsü yapılıyor.

Türk aydınındaki bu “lümpen sevgisini” hiç bir zaman anlayamadım zaten.