Balyoz mahkemesi gerçeği aramadı…

Balyoz mahkemesi gerçeği aramadı…
Can Ataklı

Salı günü Hadımköy’de tutuklu muvazzaf subayların kaldığı askeri cezaevine gittim. Tutuklular arasındaki en yüksek rütbeli amiral Can Erenoğlu ile konuştum. Koramiral Can Erenoğlu, tutuklu olmasa, oramiralliği gelmiş iki koramiralden biri. Önce Donanma sonra da Deniz Kuvvetleri Komutanı olma olasılığı yüksek bir subay (dı). Herhalde bu şansı yok denecek düzeye indi.

Erenoğlu kendilerinden “rehin veya tutsak” olarak söz ediyor. Ağzından “tutuklu veya sanık” kelimesi hiç çıkmıyor. Tamamı düzmece ve sahte belgelerle yargılandıklarını söyleyen Erenoğlu “Hain olarak tanımlayacağımız bir dijital terör çetesinin kurbanı olduk, ne yazık ki mahkeme gerçeği ortaya çıkarmak için değil adeta gerçeği örtmek için çaba harcadı ve hepimizi birden mahkûm etti” diyor.

“Örneğin” diye söze giriyor Erenoğlu, “Tekirdağ Cezaevi’nde yatan bir mahkûm savcılığa bir suç duyurusunda bulunmuştu. Bu kişi bizlerin tutuklanmasına neden olan sözde Balyoz belgelerini uzun beyaz saçlı bir emekli binbaşı ile bir Amerikalı’nın bir AKP milletvekiline getirdiğini öne sürüyordu. Bu milletvekili Ankara’daki ofisinde bir ekiple birlikte bu belgeleri sıralamış; eklemeler ve çıkarmalar yapılmış, bazı sahte belgeler eklenmiş ve ondan sonra bavulla medyaya servis edilmiş. Bu suç duyurusunun dikkate alınmasını ve adı geçen kişinin dinlenmesini talep ettik. Mahkeme bunu reddetti.”

İmzasız ihbar mektuplarına bile önem verip operasyon yapanların bu suç duyurusunu hiç dikkate almamaları gerçekten ilginç. Bu konuda birkaç yazı yazmıştım. Sonunda suç duyurusunu yapan Orhan Aykut cezası bittiği için tahliye edildi, ancak yaptığı suç duyurusu reddedildi.

Daha sonra Balyoz sanığı bazı subayların aynı konudaki başvurusu da yine mahkeme tarafından reddedildi. Mahkemeler isimsiz imzasız ihbarlara rağbet ediyorlar ama gerçek kişilerin ifadelerine kulak asmıyorlar. Garip. Koramiral Can Erenoğlu “Bir suçumuz varsa cezamızı çekeriz. Ama bize komplo kurulduğu çok ortada. Bizler bu komploları kuranların ortaya çıkarılmasını istiyoruz. Gerçek ortaya çıkmalı. Halk bunu öğrenmeli” diyor.

Kendilerini suçlamak için dayanak olarak kabul edilen 11-16 ve 17 nolu CD’lerle 5 nolu hard diskin bilirkişi incelemesinin yaptırılmadığını hatırlatan Erenoğlu “Uluslararası kuruluşlara bunların incelemesini yaptırdık. Sahte oldukları ortaya çıktı. Ancak mahkeme resmi bir bilirkişi raporu istemedi, ortaya çıkan sahtecilik kanıtlarını incelemedi, kararını verirken bunu hiç dikkate almadı” diye konuşuyor. Belge ve kanıt diye ortaya konulan dijital verilerde 2000’e yakın maddi hatanın bulunduğu ve kanıtlandığını da söyleyen Erenoğlu “Mahkeme bunların da hiçbirini dikkate almadığı gibi ilgilenmedi bile” diyor.

*****

Deniz Kuvvetleri güvenlik soruşturması açmıyor

Koramiral Can Erenoğlu ile konuşurken çok ilginç bir bilgi aldım. Erenoğlu “Donanma Komutanlığı’nın döşeme altından bizi suçlayan düzmece belgeler çıktı. Biz bunların kasıtlı olarak oraya yerleştirildiğini düşünüyoruz. Ama diyelim ki hepsi doğru” dedikten sonra beni de çok şaşırtan konuyu anlattı.

Erenoğlu “Çıkan ne olursa olsun, sonuçta Donanma Komutanlığı’nda bir güvenlik zafiyeti olduğu da ortaya çıkmıştır. Bu nedenle komutanlığın bir soruşturma açması ve o belgelerin oraya nasıl konulduğunu öğrenmesi gerekir” dedi.

“Sonuç ne çıktı peki?” diye sordum. Erenoğlu “İşte garip olan bu. Askeri mahkeme tam üç kez bu soruşturmanın yapılmasına izin vermedi” dedi.

“Peki neden?” Erenoğlu gerekçeyi de söyledi “Efendim. Bu konuyla ilgili bir dava sürüyormuş, ikinci bir soruşturma açılamazmış. Bu nasıl mantıktır böyle. Biri darbe davası, diğeri bir komutanlık içindeki güvenlik soruşturması. Ama yapılmadı işte, o komployu kuranların kim olduğu merak edilip araştırılmadı.”

Gerçekten çok garip değil mi? Bir kuvvet komutanlığı, kevgire dönmüş bir güvenlik sistemini neden araştırmaz acaba? Erenoğlu “Kimseyi suçlamak istemem, yoksa bizi burada rehin tutanların iftiracı seviyesine düşeriz, ama durum ne yazık ki böyle” demekle yetindi.

*****

Hedef neden Deniz Kuvvetleri

Pazartesi günü amiral Cem Gürdeniz’in mektubundan bölümler yayınlamıştım. Gürdeniz Deniz Kuvvetleri’nin neden hedef seçildiğini açık biçimde anlatıyordu.

Bazı okurlar “Bu açıklamalar demokratik bir ülkede yapılsa yer yerinden oynar” yorumunu yaptılar. Doğru, demokratik ülkelerde öyle olur da Türkiye’de kimse kılını bile kıpırdatmaz işte.

Koramiral Erenoğlu’na da sordum aynı soruyu. “Cem amiral çok güzel anlatmış” dedi. Ardından “Bir şey sorayım, şu anda dünyada Karadeniz’den daha güveli ve barış içinde bir deniz var mı? İşte bunu Türk Deniz Kuvvetleri’nin özverili çabaları sağlamıştır” diye ekledi. Koramiral Erenoğlu “Türk Deniz Kuvvetleri Ege’de Yunanistan’a karşı çok üstün durumdaydı. Ama buradan bile bazı adacıklara Yunan bayrağı çekildiğini duyuyoruz. Doğu Akdeniz’de ise varlığımız hiç yok, Rumlar petrol arıyor ve çıkarıyor. Bunlar çok mu tesadüf?” diye sordu.

Ölümü her düşündüğümde hayatı da düşünüyorum…

Ölümü her düşündüğümde hayatı da düşünüyorum…
Sanem Altan

Ne çok insan öldü bu aralar… İçimi yakan her ölümle, ölümü daha fazla düşünür oldum ben de.

Ölümü her düşündüğümde hayatı da düşünüyorum.

Ölümü düşündüğüm kadar, sonu ölüme varacak bu hayatı nasıl yaşadığımızı da düşünüyorum sonra.

Kendim gibi olmadan ölmek istemem doğrusu.

İnsanın kendisi gibi olması, kendisi gibi yaşaması zor…

Sanki hayatın çözülmesi en zor sırrı bu…

Ne kadar uğraşsan da ne kadar bilsen de kendin gibi olamıyorsun…

Kendin gibi olmadan ölme fikri, kötü geliyor bana.

Ölmekten bile kötü…

Ne çıkarsa içinden…

Tüm kiri pasıyla, tüm kaygılı, ümitsiz yanlarıyla, tüm beceriksiz, yetersiz taraflarıyla kendin olmak…

Bu toprakların, belki de dünya üzerindeki tüm toprakların ama en fazla bizim buraların en büyük lüksü bu.

Belki de en büyük sorunumuzun gerçek duygularımızı, gerçek düşüncelerimizi söyleyememek, gerçekten istediklerimizi yaşayamamak olduğunu düşünüyorum ben.

Özgürce istediklerimizi söylemenin ağır bir cezası olacağını düşünüyoruz sanırım.

O yüzden kendimiz olmaktan korkuyoruz.

Bu ülkede kimsenin gerçekten istediği gibi yaşayamadığı fikrine kapılıyorum bazen.

Sanki hiçbirimiz kendimiz gibi değiliz…

Sonra da ölüyoruz.

Bazen öldüğümüzü bilmeden ölüyoruz…

***

Bu anlatacağım gerçek bir hikâye…

Belki daha önce anlattım size…

Afrika’da ava çıkan bir grup avcı diz boyu otların arasından dört ayak yürüyerek bir zebra sürüsüne yaklaşır.

Zebralar birilerinin geldiğini fark eder ama bakarlar aslana benzemiyor gelen, rahatlarını bozmazlar.

Avcılar zebralar arasından iri bir erkek zebrayı seçer ve avcılardan daha acemi olan nişan alıp ateş eder.

Daha usta olan avcı, merminin ete değdiğini duyar ama kafalarını kaldırıp baktıklarında bütün zebraların aralarında o iri erkek zebra da bulunan bütün grubun kaçıştığını görürler.

Usta avcı yaralı olduğunu düşündüğü erkek zebrayı vurmak için tüfeğini doğrultur…

Afrikalı iz sürücü “ateş etme”diye bağırır.

“Ateş etme, zebra öldü ama öldüğünü bilmiyor.”

Avcılar gerçekten biraz daha ilerledikten sonar zebranın ölüsünü bulurlar.

Afrikalı anlatır “kurşun kemiğe çarpsa hayvan olduğu yere yıkılır, ciğerine girse hemen kan kaybedeceğinden koşamaz ama sizin arkadaşın attığı kurşun kaburgaların arasından girip kalbini delerek geçti…Hayvan ne olduğunu anlamadı. Koşmaya devam etti…Kurşunu yediğinde ölmüştü ama fark etmedi.”

***

Bu hikâyeyi bizim hayatlarımıza benzetiyorum.

Sanki vurulup öldük ama bunun farkına varmadan yaşamaya devam ediyoruz.

Tek fark, seçtiğimiz hayatlarla kurşunu başkası değil biz sıkıyoruz kendimize.

Kendini vuran zebrayız biz.

Her kendimiz olmaktan vazgeçtiğimizde ölüyoruz, öldüğümüzü bilmeden…

Vuruluyoruz.

Zebranın vurulduktan sonra koşması gibi, nefes almaya yaşamak diyoruz ezberden…

***

Bazen kimim acaba diye merak ediyorum.

Ben kimim acaba…

O kim?

Öbürü kim?

Göründüğümüz insanlar mıyız?

Yoksa yaşamak istediğimiz hayatlardan vazgeçerek o hayatları öldürüyor muyuz?

Yürüyen ölüler miyiz?

Yaşadığını zannederken aslında öldüğünü bilmediğini düşünmek canımı acıtıyor benim.

Gölgeler ülkesi…

Gölgeler ülkesi…
Sanem Altan

Bu aralar sabahlar bizdeki bir eksiği tamamlamak istiyor gibi doğuyor sanki…

Kendi ışığıyla büyüyen sabah, kendi yapraklarıyla oynaşan ağaçları, sevinç dağıtan rüzgarlarıyla sanki “bunlar senin için” diyor cömertce.

Uyandığınızda, gözünüzü açtığınızda, sabahın sevincini hissediyorsunuz…

Size seslendiğini duyuyorsunuz…

Ona katılmanızı istiyor…

Ve sizin içinizde de o sevince kendi sevincinizi ekleme isteği uyanıyor.

İçinizde bir çöl var oysa ki…

Sabahın ışıklarına benzemiyor içiniz…

Zehirli bir ahtapot gibi kaleminize, ruhunuza dolanan sıkıntıdan kurtulamıyorsunuz.

***

Bu parlak sabah vaktine bir katre mutsuzluk sızacaksa o da aşk acısından olmalı diyorsunuz…

O zaman merakla soruyorsunuz kendinize, peki benim içimdeki sıkıntı aşk acısı mı?

Keşke olsaydı, değil mi?

Ama aşk acısı değil.

Bazen gölgeler ülkesinde mi yaşıyoruz diye geçiyor aklımdan.

Eti, kanı, bedeni, ruhu olmayan yetmiş beş milyon silik gölgenin dolaştığı bir insanlık çölünde miyiz?

Bir kara büyücü bu diyardaki insanların bedenleriyle ruhlarını boşaltıp yerlerine gölgelerini mi bıraktı diye bir ürpertiye kapılıyorum.

Bu sabah vaktinin duru ışığının içinde oynaşıp duran denize bakıyorsun…

Bu güzelliği ancak aşk acısı ‘soldurur’ diyorsun.

Ama kimsenin gerçek bir sabahı solduracak gerçek bir aşk acısı bile yok…

***

O halde içinizdeki bu sıkıntı ne?

Nedir bu içimizi kemiren, durduramadığımız, bizi sabahlara kör eden dert?

Bizi kendi sevincine davet eden sabahı solduracak ne aşk acımız, ne de o sabahı daha güzelleştirecek, onun sevincinden geri kalmayacak bir yaşam arzumuz var.

Ne olduğunu bilmediğimiz bir şeyi kaybetmiş gibiyiz.

Seksen milyon gölge gibi yaşıyoruz.

Ne acı, ne sevinç.

Kedere benzeyen bir sıkıntı yalnızca.

***

Ben sabahları seviyorum…

Hele bu ocak ayında doğan nisan sabahlarını daha çok…

İçimden yazı yazmaktan çok sabahları yaşamak geçiyor.

Düşünmek değil hissetmek istiyorum…

Güzel şeyler söylemek, güzel şeyler duymak…

Ruhunu geri isteyen insanlara rastlamak…

Ben yürüyüşe çıkıyorum şimdi.

Benden çalınan ne varsa bulmaya…

Bu güzel sabahların bir yerlerinde saklı sanki kaybettiklerimiz.

Bir ümit işte…

Onu aramaya gidiyorum.

Öğretmenin oyu…

Öğretmenin oyu…
Güngör Mengi

Öfke iyi bir şey değil ama Başbakan Erdoğan onu bile “hitabet sanatı”nın bir unsuru sayıyor.

Yeter ki kullanılıren kontrolden çıkmasın…

Siyasetçi öfkeyi eleştirileri püskürtmekte kullanır genel olarak. Ama nedense empati duygusunun denetimi işlesin istemez.

Bağırıp çağırmanın en fazla korkutacağını, oysa daha iyisinin ikna etmek olduğunu unutur.

Başbakan hafta sonunda Gaziantep’e gitti. Yeni tesislerin kurdelelerini keserken kalabalık arasından bir öğretmen adayı, on binlerce kader arkadaşını da sevindirecek bir sözü Başbakan’dan alabilirim umudu ile “Şubatta atama bekliyoruz” diye seslendi.

Bu seslenişte bir yanlışlık, hele saygısızlık yoktur. Başbakanlardan halk, duruma ve ortama göre bir şeyler ister.

Köylü iyi fiyat ister, esnaf kredi ister, kimileri genel af, öğrenciler de yeni sınav hakkı ve parasız eğitim ister.

Başbakan şöyle cevap verdi:

“Kusura bakmayın, biz bir şey söylediysek o olur, başkası olmaz…”

Öğretmen adayı şansını bir hamle daha yaparak zorladı. “Size oy yok” demeye kalktı. Başbakan bunun üzerine, öfkesinin kontrolden çıktığı olaylardan birini yaşattı muhatabına:

“Sağol, o oy senin olsun. Biz öyle spekülasyonlara girmeyiz. Al onu kendine sakla, gerektiği yere ver. Bize kimin oy vereceği belli..”

Biraz empati olsaydı..

Bu kırıcı karşılığa bakarak Başbakan’ın on binlerce ailenin oyunu istemediğini mi kabul edeceğiz?

Hiçbir oyu ziyan etmeyi düşünmeyen Başbakan’ın böyle “inceldiği yerden kopsun” anlamında bir yanlışa düşeceğini bekleyemeyiz.

Eğitim Sen’e göre atanmayı bekleyen öğretmen adaylarının sayısı 300 bindir.

Milli Eğitim Bakanlığı açık duran kadronun 127 bin 212 olduğunu söylüyor. Bu rakamların seçmen karşılığı bire bir hesaplanmamalı. Evde üzüntü çeken oğulların, kızların sıkıntısı ailenin öteki fertlerinin oy tercihlerini etkiler çünkü.

Kitleleri kazanmak uğruna gıda ve kömür yardımlarını bile kullanan bir zihniyetin öğretmen adaylarını gözden çıkardığını düşünemeyiz.

Demek ki Başbakan boş bulundu.

Sadece kendisi değil, polis de…

Çünkü o tatsız atışmadan sonra öğretmen adayı ile yanındaki kişi polis tarafından alınıp merkeze götürülmüştür.

Bir nükte ile atlatılacak meydan diyaloğu karakolda bitmiştir.

Halbuki Başbakan, okul çağındaki kendi durumunu, iş bulmak, iyi bir hayat kurmak konusundaki endişelerini hatırlasaydı bu nahoş ve anlayışsız ortama izin vermez, kötü muamele gören öğretmen adayının şahsında yüz binlerce seçmenin desteğini riske sokmazdı.

Öğretmen adayları, tayinler konusunda en az imam hatipler kadar anlayış görmeyi hak ediyor.

Aydınlık şart…

Aydınlık şart…
Güngör Mengi

Barış aramak zahmetli iştir. Hele “İmralı Süreci” gibi karmaşık ve müzminleşmiş meselelerde…

Teröre çare arayanlar, ister istemez anayasaya tosluyorlar.

Çünkü bu durum yeni anayasa yazılması faaliyetini İmralı Süreci ile ilişkili hale getiriyor.

Eski CHP milletvekili emekli büyükelçi Onur Öymen, İmralı’da Öcalan’la görüşenlerin yaptıkları açıklamalardan çıkardığı sonuçları yolladığı bir mail’de sıralamıştı:

– Karar verici olan Meclis değil İmralı’dır.

– Görüşmelerin odağı anayasa değişikliğidir.

– Bütün anayasalarımızda yer alan “hangi etnik kökenden, dinden ve mezhepten gelirse gelsin bütün vatandaşlar Türk’tür” ifadesinin anayasadan çıkartılmasını istiyorlar. Türklüğün bir üst kimlik olduğunu kabul etmiyorlar.

– Cumhuriyetimizin bel kemiği “ulus devlet” anlayışına karşıdırlar.

– Anayasada “Türklük yerine anayasal yurttaşlık” tabiri yer alabilir.

Terörü bitirecek fırsatın ortaya çıktığını düşünenler az değildir. Ama süreç iyi yönetiliyor mu; o tartışmalıdır.

İşin başında “sürecin sigortası şeffaflıktır” denildi ama kamuoyu karanlıkta bırakılıyor. Siyaset hele bu kadar önemli bir meselede boşluk kaldırmaz; doğruluğu şüpheli bilgilerle doluveriyor.

Ve sonuçta Onur Öymen’in şu sorusu, huzur kaçıran bir şüphe olarak cevap bekliyor:

“Cumhuriyet rejiminin temel değerlerinin, terörü bitirmek bahanesiyle değiştirilmek istendiği görülüyor. Dünyada terörü sona erdirmek için anayasal rejimini pazarlık konusu yapan ülke hangisidir?”

İktidar, süreci ilerletmenin mutlak şartı olan aydınlığı kısa zamanda derhal sağlamalıdır.

Kâğıdın yanma derecesi…

Kâğıdın yanma derecesi…
Müge İplikçi

Ray Bradbury geçen yüzyılın içinden seslenir bize. Sansürü, baskıcı rejimleri, bu rejimlerin dayattılarını, bu dayatılanların kültür yaşamına nasıl yansıdığını tartıştığı Fahrenheit 451’de devletin buyruklarını başarıyla ‘hayata geçiren’ itfayeciler görürüz. Bu itfayecilerin işlerinin yangını söndürmek olduğunu sanabilirsiniz. Hayır! Bu kişiler kitapları yakmakla sorumludur! İnsanların evlerine dalar ve çatır çatır her türlü kitabı yakarlar. Kitabında gelecekteki bir toplumdan bahseder bize Bradbury. Kitabın yazıldığı 1950’lerden çok daha ötesine götürür bizleri. Belki bir yüzyıl sonrasına, belki çok daha ötesine. Gelecekte bahsettiği ekrana yapışmış bu toplum, tutucu bir toplumdur. İnsanlar tüm zamanlarını tuhaf televizyon programlarını seyretmekle geçirir durur. Şov zamanı sanki yaşam zamanı olmuştur. İnsanların ‘kendilerine ayırabilecekleri’ bir kesit kalmamış, dolayısıyla düşünebilme şansları da ellerinden alınmıştır. Düşünseler bile hep ‘aynı şeyleri’ düşünürler. Herkes televizyonlara kilitlenmiş abuk sabuk şeyler seyretmekte; bunların doğru olup olmadığını bile düşünmeye gerek duymamaktadır. Bu toplumda televizyonlara yapışmak yerine kitapları ‘okumayı’ tercih eden insanlar ise cezalandırılmaya mahkûm edilmişlerdir. Onları komşuları, yakınları, eşleri ispiyonlar ve bu ispiyonlamayı gönül rahatlığıyla yaparlar. Neden derseniz sistem bu güvenceyi onlara vermiştir. Kitaplar cayır cayır yanar…

Fahrenheit 451, kâğıdın ateşe gerek duymadan yanabileceği bir derecedir. Bradbury kitaba bu adı verirken kitabı ‘yok etmek’ için ille de ateşe ihtiyaç duyulmayacağını söylemek istemiş olabilir. Bazen ortalık ‘öyle ısınır ki’ ortaya çıkan sıcaklıkla düşünce ‘küle’ döner demek istemiş olabilir, evet.

Ülkemizde, kitapları inceleme ve denetleme amacıyla oluşturulan komisyonların işleyiş biçimi nedense bana bu kitabı hatırlattı. Başka bir deyişle söyleyecek olursak kitapları yakmak için ateşe ihtiyacımız olmaması, bunun yerine düşünceyi küle çevirme mantığının meşruiyet kazanması fikri… Velilerin ‘şikâyetleri’ doğrultusunda kitapların ‘okunabilir’ ya da ‘okunulamaz’ biçiminde değerlendirilmesi, değerlendirilmenin ötesinde kitapların müfredattan kaldırılmaya gidilmesi, uzun vadede bu topluma ‘yol ve elektrik olarak’ dönmeyecektir. Bunu çok net görmek gerekiyor. Bu kanal açılırsa, ki açılmış, öyle görünüyor, okullarda evlerdeki velilerin yaşam görüşlerine göre kitaplar ‘okunacak’ demektir! Takip ettiniz mi bilmiyorum; şu ara bu yöntemle inceleme altına alınan nurtopu gibi bir kitabımız daha oldu! Muzaffer İzgü’nün ‘Zıkkımın Kökü’ adlı eseri de Şeker Portakalı ve Fareler ve İnsanlar’dan sonra mercek altına alındı. Olay bir Türkçe öğretmeninin 7. sınıf öğrencilerine kitabı performans ödevi olarak vermesiyle başladı. Çocuklar kitabı okuyacak ve kitabın özetini çıkaracaklardı. Derken bir veli kitapla ilgili olarak İlçe Milli Eğitim Müdürlüğü’ne şikâyette bulundu. Bunun ardından hemen bir komisyon oluşturuldu ve bu komisyon ‘7. sınıf seviyesine uygun farklı bir kitap önerilmesinin daha yararlı olacağı’ kararına vardı, kararı öğretmene bildirdi! İzgü’nün Adana’daki bir gecekondu mahallesinde geçen çocukluğunu anlattığı bu kitabın ‘ergenliği tehdit eden’ her nesi varsa bunun kamuoyuyla paylaşılması özel ricamdır!

Merak ediyorum: Milli Eğitim ve evdeki veliler ergenliği nasıl bir süreç olarak değerlendiriyorlar? Kendi Fahrenheit 451’leri ile bu çocukları küle çevirmenin kime, ne faydası var? Evlerinde seyrettikleri eğlence programları onların olsun ama bıraksınlar da çocuklar tartışmayı öğrensin… Elbette her okudukları kitabı sevmek zorunda değiller. Ama izin versinler de bir şeyi sevip sevmemeye onlar karar versin.

Belirtmekte fayda var: Burada asıl düşünülmesi gereken okullarda okutulan kitaplar ve içerikleri değil (ki bu çok ayrı ve üzerinde titizlikle tartışılması gereken acil bir konudur), ‘ben dedim oldu’ biçiminde gerçekleşen yasaklama mantığının özgürlük olarak yansıtılmaya çalışılmasıdır.

99 yıl önce gönderilen mektup…

99 yıl önce gönderilen mektup…
Zülfü Livaneli

2011 yılında İstanbul Kitap Fuarı’nda konuşma yaparken, soru cevap bölümüne geçtiğimizde, dinleyiciler arasında bulunan bir beyefendi; “Ben sizden çok şikayetçiyim!” deyiverdi.

Olur a; benim şikâyet edilecek -hatta zaman zaman “kendimin bile tahammül edemediğim” yanlarım çoktur. Bu beyefendinin de hangi yönümden hoşnut olmadığını merak ettim doğrusu.

Kısaca, “Ben yurt dışında yaşıyorum ve her yaz başında arabamla Türkiye’ye geliyorum, günler süren yol boyunca da çok sevdiğim Nâzım’ı sizin müziğinizle dinliyorum” dedi.

“Teşekkür ederim” dedim, “peki şikâyetiniz nedir?”

“Nâzım’la benim arama giriyorsunuz!” demesin mi! “Eskiden Nâzım’ın şiirleriyle baş başa kalırdım ben; sadece ikimiz vardık. Şimdi aramıza bir üçüncü şahıs girdi; o da siz.”

Ne cevap vereceğimi bilemedim doğrusu; özür mi dileyeyim, teşekkür mü edeyim bilemedim.

Geçen yaz aynı yerde yaptığım konuşmaya bu beyefendi tekrar geldi: “Artık eskisi kadar kızmıyorum size” dedi. “Çünkü melodileriniz Nâzım’a yakışıyor, alıştım.”

Beyefendi doktormuş, adı da Tuncay Özverim. Dün ondan bu konuşmaları da hatırlattığı bir mesaj aldım ve sizlerle paylaşmak istedim.

Beyefendinin eşi, Melda Hanım, Mustafa Kemal’in genç bir subayken o zamanın deyimiyle “hissi bir alaka” duyduğu Corinne Lütfü Hanım’ın yeğeni olurmuş.

Tuncay Bey’in bana yazma nedeni ise, ellerinde bulunan 99 yıllık bir mektup. Mustafa Kemal Sofya’da askeri ataşe iken, Corinne Lütfü’ye Fransızca olarak yazdığı mektuplardan birinde “J’ai des ambitions” diye bir paragrafa başlıyor. Yani “Benim ihtiraslarım var,” Sonra şöyle devam ediyor:

“Hem de en büyükleri. Fakat bu ihtiraslar, yüksek mevkiler işgal etmek veya büyük meblağlar elde etmek gibi maddi emellerin tatmini ile ilgili değillerdir. Ben bu ihtiraslarımın gerçekleşmesini vatanıma büyük faydaları dokunacak, bana da layıkıyla yerine getirilmiş bir vazifenin canlı iç rahatlığını verecek büyük bir fikrin başarısında arıyorum. Bütün hayatımın prensibi bu olmuştur. Ona (bu büyük fikre) çok genç yaşımda sahip oldum ve son nefesime kadar da onu muhafaza etmekten geri kalmayacağım.”

12 Ocak 1914 tarihinde 33 yaşındaki Mustafa Kemal’in Fransızca olarak yazdığı mektubun bir bölümünün çevirisi böyle. 1923 yılında kurulacak olan Cumhuriyet’in ilk manifestosu sanki.

Özverim ailesine bu mektup için teşekkür ederim..

***

Mustafa Kemal hakkındaki bütün ciddi belgelere bakın; tarihin en büyük kargaşa dönemlerinden birinde yaşadığı hâlde; hayatı boyunca temiz kalmış bir insan olduğunu göreceksiniz: Ne yolsuzluk, ne suistimal, ne katliama karışma, ne de isabetsiz kararlarla askeri kırdırma… Hiçbiri yoktur. (Şimdi bana birçok itiraz mesajının yağacağını biliyorum ama lütfen karşı propaganda metinlerini, dedikoduları değil ciddi belgeleri okuyun.)

Bugün Cumhuriyet’e karşı Osmanlı’yı savunduğunu sananlara sormak isterdim: Hanginiz Devlet-i Aliyye’yi korumak için dokuz cephede savaştınız, hanginiz Libya’da gözünü, ölümün kol gezdiği savaş meydanlarında sağlığını kaybetti? Hanginiz, böbrek sancılarıyla, kırık kaburga kemiğiyle ordu yönetti? Hanginiz Osmanlı ordularını yenilgiden kurtarmak için Harbiye Nezareti’ne rapor üstüne rapor yazdı, sonradan ne kadar doğru olduğu ortaya çıkacak tespitlerine kulak verilmediği için kendini paraladı. Hanginiz Veliaht Vahdeddin’in yaveri olarak gittiği Berlin’de Kayser Wilhelm’e Osmanlı ordusunu savundu?

Ve son can alıcı sorum şu: Dünyada hangi millet, kendisini var etmek için canını ortaya koymuş ve dünyanın saygısını kazanmış kurucu liderine bu kadar saygısızlık eder?

Not: Tekrar tekrar yazdığım gibi, Gazi ile onun vefatından sonra icat edilmiş “Kemalizmler’ aynı şey değildir. Ben, onun maskesi altına gizlenerek halka karşı suç işleyenleri değil; bizzat onun şahsiyetini savunuyorum.

AKP’yi İmralı’ya kim itti?

AKP’yi İmralı’ya kim itti?
Ferda Koç

İktidar yanlısı basını “müzakere”, “mutabakat”, “takvim” haberleri doldururken, Selahattin Demirtaş, İmralı’da herhangi bir müzakerenin yapılmadığını açıkladı. İktidar sözcüleri İmralı’daki görüşmelerin amacının “PKK’nin silahsızlandırılması” olduğunu söylerken, Murat Karayılan “PKK’nin silahsızlandırılmasının sözkonusu olmadığını, silahlı güçlerin Türkiye dışına çekilmesine yönelik taleplerin olduğunu” söyledi. Doğan Medya emirle “Barış Diline” geçerken, AKP’nin amirleri Yalçın Akdoğan, Karayılan’ı “racon kesmekle”, Mahir Ünal BDP’yi MHP ile “tahterevalli siyaseti izlemekle” suçluyor.

Tayyip Erdoğan’ın “İmralı’da görüşmeler yapıldığını” söylediği günün iki gün sonrasında Lice’de 10 gerilla “kimyasal silah” iddialarının da gündeme geldiği bir baskınla öldürüldü. Ardından PKK Hakkari’de karakol baskını yaptı iki taraftan da kayıplar yaşandı. Ve Erdoğan “terörle mücadele, siyasi uzantılarıyla müzakere” tekerlemesini diline doladı. Kısacası, yeni İmralı görüşmelerinin gerçekte ne olduğu tam bir muamma. Emin olabildiğimiz tek şey MİT ile Öcalan arasında bir görüşme trafiğinin yeniden başladığı ve DTK ve BDP’nin bu görüşme trafiği hakkında Öcalan tarafından bilgilendirildiği. AKP (MİT) ile Öcalan arasındaki görüşmelerin yeni bir “müzakere süreci” formu kazanıp kazanmayacağı ise halen belirsizliğini koruyor.

Bilindiği gibi AKP-Öcalan görüşmeleri Haziran 2011 seçimlerinin “çatışmasızlık” ortamında gerçekleşmesini sağladıktan sonra bizzat Erdoğan tarafından kesilmişti. “Görüşmelerin Silvan olayıyla kesildiği” yalanı tekrarlana tekrarlana gerçekmiş gibi görülmeye başlansa da, çatışmaların yeniden başlamasına giden gelişmelerin AKP iktidarı tarafından tetiklendiği; AKP’nin bu “dönüşünün” ise AKP’nin Selefi angajmanı ve Kürt düşmanlığı temelindeki Suriye politikasıyla bağlantılı olduğu biliniyor.

AKP’nin, “idam tartışmaları”, “dokunulmazlıkların kaldırılması tehditleri”, “Roboski katliamını örtbas etme edepsizliği” ile karakterize olan kutuplaştırma siyaseti doludizgin sürerken birden bire yeni bir “görüşme trafiğinin başlatıldığı”nın ilan edilmesini, iç politikadaki bir durum değişikliğine, 14 ay sonra başlayacak 1.5 yıllık seçim maratonuna veya “Başkanlık Sistemi Anayasası”nın önünü BDP desteğiyle aşma manevrasına bağlamak olanaklı değil.

AKP (MİT)-Öcalan görüşmelerinin yeniden başlamasının AKP’nin Suriye politikasının iki temel düzlemindeki iflasıyla yakından ilişkili olduğunu düşünmemiz için ise çok fazla neden var. Görüşmeler, AKP’nin Suriye’deki “Selefi angajmanı”nın ve “Kürt düşmanlığı”nın iflasından sonra gündeme geldi. ABD’nin SUK’un Türkiye güdümlü “mezhepçi” yapısına müdahale ettiği; AKP’nin Suriye Kürtlerine karşı bir kontra savaşına sevkettiği Özgür Suriye Ordusu’nun Halk Savunma Birlikleri (YPG) tarafından püskürtüldüğü; Batı Kürdistan’daki sürecin KDP’nin denetimine aktarılarak PKK etkisinden arındırılması yönündeki girişimlerin başarısızlığa uğradığı biliniyor. ABD ve Avrupa Birliği’nin merkez ülkelerinin AKP’nin Suriye politikasına dönük eleştirilerinin dozu da bu süreçte giderek arttı.

Bu iflasın AKP iktidarını Türkiye’nin Suriye ve Kürt politikalarını “revizyondan geçirmeye” zorladığı aşikar. Ancak AKP-Öcalan görüşmelerinin açıklanması sonrasındaki tartışmalar, AKP’nin yeni bir Suriye ve Kürt stratejisi oluşturduğu izlenimi de uyandırmıyor. Aksine söylenilen tüm sözler ve görüşmeler etrafında oluşturulan atmosfer ve görüşmelere kazandırılmaya çalışılan biçim AKP’nin hala Selefi angajmanını “kurtarmaya”, içerde ve dışardaki Kürt düşmanı siyasetini iç ve dış kamuoyuna “yedirmeye” çalıştığını gösteriyor. Bu tablo, AKP-İmralı görüşmelerinin bu kez ABD’ye ve AB merkezlerine yönelik bir “oyalama”, “zevahiri (görünüşü) kurtarma” manevrası olabileceğini düşündürüyor.

AKP’nin Selefi angajmanını ve Kürt düşmanlığını aşan yeni bir stratejik konumlanışa “ittirilerek” de olsa ulaşması son derece güçtür. (Türkiye sağının özüne bağlı olan bu güçlüğe ilişkin tartışmayı bir başka yazıya bırakalım.) Ancak AKP’nin İmralı görüşmelerinde kendisini yeniden gösteren bu pespayeliğini tamamen kendi “başarısı” saymak da bir yanılgı olacaktır. AKP’yi “madara” eden asıl unsurun Kürt-Ortadoğu sürecine dönüşmeye başlayan Kürt Ulusal Özgürlük Hareketi ve AKP’nin Selefi angajmanını açığa çıkaran ve ayağına dolayan Türkiye’deki demokratik halk muhalefeti olduğunun altını mutlaka çizmeliyiz. Ve yine mutlaka altını çizmemiz gereken bir başka gerçek, Türkiye’de Kürt sorununun demokratik çözümünün ve Ortadoğu’da halklar arasında kardeşçe ilişkilerin dayanağını oluşturacak özgürlükçü-demokratik bir siyasi sürecin temel politik güçleri ancak “soldan” oluşturulabilir.

(Not: Bu yazı Paris katliamından önce Halkın Sesi gazetesi için kaleme alınmıştır)
www.sendika.org

Kadın bedeni kimin?

Kapıdaki Kürtaj Yasağı…
Müge İplikçi

Ne kadar gündeminizde bilmiyorum. Şu ara bizlere rağmen, bizlerden habersiz tuhaf bir yasa hazırlanıyor. Adı ‘Üreme Sağlığı Yasa Tasarısı’. Tüm protestolara rağmen (o geniş katılımı ve devlet elinin kadın bedeninden elini çekmesi yönündeki direnişi hatırlayalım hep birlikte) o yasa çıkıyor, çıkacak… Kürtaj Haktır, Karar Kadınların Platformu, bu yasanın maddelerinin ne olduğunu biz gazetecilerle paylaştıkları bir basın toplantısı yaptı. Toplantıya katılamadım ama sağ olsunlar detayları sonradan gönderdiler. Bu maddelerin bazılarını sizlerle paylaşmak istedim:

– Yeni yasada tecavüz ve cinsel istismar suçlarına ve yasadışı kürtaj yapan hekimlere verilecek cezalar 8 yıla çıkartılarak ikiye katlanıyor.

Sizce hekimler, tecavüzcüler ve cinsel istismarcılarla aynı kefeye mi konmalı?

– Yasal kürtaj süresi geçtikten sonra bebeği kendi düşüren kadınlara verilen bir yıllık hapis cezası da 2 yıla çıkarılıyor.

Bu tasarı maddesi kadını hem yasal olmayan kürtaja itiyor hem de ona bedeninin ‘senin bedenin değildir’ diyor.

– Gebelikte 10 haftalık süresi geçen kadına kürtaj yapan hekim, kadının ölmesine neden olursa en az 20 yıl hapis cezası yatacak.

Üzerinde uzun uzun tartışılması gereken bir tasarı maddesi. Hiçbir hekim kasıtlı olarak hastasının yaşamına son vermez. Hekime ‘cani’ rolü biçilmek isteniyor bu maddeyle.

– İsteğe bağlı kürtaj için 10 haftalık süre korunurken, bunun tam teşekküllü devlet hastanelerinde yapılması şartı geliyor.

Ayşe Arman’ın okur mektubuna tekrar bakmakta fayda var burada. Tam teşekküllü derken tıp fakültelerinde ‘deontoloji’ diye bildiğimiz dersin amacını yani tıp etiğini hatırlayan, kısaca hekimin toplumun ahlakçı tavrını en vasatından üreten merci değil ‘hekim’ olduğunu anladığı, mesleğinin etik kurallarını vicdanında taşıyan doktorlar da kastediliyor mu acaba?

Gelelim 10 haftaya…Sağlık Bakanı Recep Akdağ 10 haftalık sürede bir kısıtlama olmadığını söylüyor. Oysa bu yasal sınıra gelmeden kürtaj yaptırmak isteyen kadınlar 8 haftadan sonra kürtaj yapan hastane bulmakta zorlanıyor. Hükümetin bu konudaki baskıları çok net. Kısacası yasal olarak herhangi bir sınırlama olmamasına rağmen kürtaj yasağı devam ediyor.

– Kürtaj için başvuran kadına, kürtajın riskleri anlatılırken, tekrar düşünmesini sağlamak üzere ceninin kalp atışının dinletilmesi kuralı getirilecek: Yeni ikna odaları! Kadının kendi bedenine yabancılaştırılma yönteminin farklı işleyiş süreci. Kadın açısından insanlık dışı bir yöntem. (İnsanın aklına ‘kadını kim takıyor ki?’ sorusu geliyor. Kadın bir doğurma makinesi midir vb.)

Hatırlatalım: Kürtaj yasağını resmileştirmek amacıyla oluşturulan taslak, kürtaj için başvuran kadınlar üzerinde psikolojik yönden baskı kurmayı, dahası kürtaj kararında kadınların onayını değil, kocanın onayını almayı amaçlıyor!

– Kürtaja karşı olan hekim ‘ret’ hakkına sahip olacak ve hastasını başka meslektaşına yönlendirecek.

Hekimin devlet iradesi yönünde ret hakkı var ama kadının kendi bedeni yönünde ret hakkı yok!

– Türk Ceza Kanunu’nun (TCK) 99. maddesinde yer alan ve kadının mağduru olduğu bir suç sonucu gebe kalınması halinde, 20. haftaya kadar kürtaj imkanı tanıyan düzenleme süre yönüyle korundu. Ancak yasa metnindeki ‘kadının mağduru olduğu bir suç’ ifadesi değiştirilerek yerine, ‘ensest ve tecavüz sonucu mağdur olan bir kadın’ ifadesi getirildi.

Benimse aklımda şu soru kaldı: Ensest ve tecavüz mağduru olmayan kadınlar ne yapacak? Yasaya göre doğurmak zorundalar…

***

Bir küçük not daha: Bu yasa tasarısı, o ya da bu şekilde bedenlerimizin bizim olmadığını müjdeliyor. Yasanın ‘aileyi korumayı’ öne çıkarması, kadınların ‘doğurup doğurmayacaklarını’ devlet onayına bağlaması gerçeğiyle karşı karşıyayız.

Gazamız mübarek olsun.

“Utanç Müzesi” projesi…

“Utanç Müzesi” projesi…
Zülfü Livaneli

İnternette okuduğuma göre; muhalif gösterilerde kullanılan gaz ve tazyikli su yetmemiş, şimdi de yeni bir silahla göstericiler geçici olarak kör edilecekmiş. Bana kalırsa elleri değmişken tam kör etsinler, olsun bitsin bu iş. Çünkü muhalif adam, zaten gördüğü için muhalif olmuş; o da sürüye katılan ötekiler gibi görmeyiversin.

Ama bu körleştirme hadisesi yeni değil. Basın yıllardır bu işlevi görüyor zaten.

Gazetelerin en büyük sermayesi, ne binalarıdır ne makineleri, ne borsadaki hisseleri.

Basın için en büyük sermaye; halkın çoğunluğun unutkanlığı, hesap sormaması ve uyuşturulmuş-uyutulmuş hâlidir. Yoksa kimse bu kadar kolay at oynatamazdı bu memlekette.

Bu durumu anlatan en veciz sözü Demirel söylemiştir: “Dün dündür, bugün bugündür!”

Birçok yazarın tek gerçeği bu. Nasıl olsa insanlar sorgulamıyor, algılamıyor ya. Kıvrak bir dönüş her sorunu çözüverir.

Bugün Erdoğan muhalifi kesilip, eleştiriler döşenenlere bakıyorum. 2002’den bu yana yaptıkları Erdoğan ve AKP övgüsü yan yana dizilse, buradan Brüksel’e, Washington’a yol olur. Bu iktidarı iyice güçlendirdiler, eline her türlü yetkiyi verdiler, şimdi de işlerin çığırından çıkmak üzere olduğunu görünce çark etmeye, “Yahu biz de muhalefet ettik” demeye çalışıyorlar.

Durumları Nasrettin Hoca’nın şu hikâyesini andırmıyor mu sizce:

Hoca bir gün değirmene gitmiş. El âlemin torbasına, çuvalına elini daldırıyor, unu buğdayı kendi çuvalına dolduruyormuş.

Değirmenci “Napıyorsun böyle?” demiş. “Ayıp değil mi?”

Hoca boynunu büküp “Ben bir budala adamım!“ demiş. “Ne yaptığımı bildiğim yok ki.”

Bunun üzerine değirmenci sormuş: “Madem budalasın, ne yaptığını bilmiyorsun o zaman niye hep başkalarının çuvalından kendi çuvalına aktarıyorsun; biraz da kendi çuvalından ötekilere versene.”

Hoca gülmüş; “Budalayım dedim ama” demiş “o kadar da budala değilim.”

Bizimkiler de o kadar budala değil tabii. Yargının, üniversitelerin, cezaevlerinin hâlini görmeye başladılar. Yarın bir gün sorumlu tutulmamak için bir an önce postu öteki yakaya atmaya çalışıyorlar.

Gerekçe de hazır: “Biz onları demokrat sanmıştık ama değillermiş.”

Sık sık pişman olan bir arkadaşa takılır “Yarın bu iktidar için de ‘yanılmışım’ diye yazacak mısın?” derdik, kızardı.

Ama işte yine aynı şey oldu; “Yanılmışım!”

İyi de kardeşim, bu ülkenin aklı başında insanları sizi uyarırken aklınız neredeydi? Niye alay ediyordunuz içi yanan o arkadaşlarınızla?

*****

Artık durum eskisi gibi değil: Yazılar internette duruyor. İleride açılıp bakılacak ve okunacak. Herkesin saçı ak mı kara mı, önüne dökülecek.

Genç arkadaşlara hep bir tavsiyede bulundum. Dedim ki “Kaynaklar elinizin altında, açıp bakın; Türkiye’nin dönemeç noktalarında yani 27 Mayıs’tan başlamak üzere darbe dönemlerinde, Maraş, Çorum, Sivas, Gazi gibi katliamlarda, çeşitli iktidarlarda, Yaşar Kemal’in yargılanması gibi kritik davalarda, Hrant Dink gibi cinayetlerde, diğer hükümetler gibi AKP icraatları konusunda kim ne yazmış, ne çizmiş, hepsini kitap olarak yayınlayın. İnternette de bunları içeren bir site oluşturun. Ben elimden gelen her türlü desteği vereceğim.”

Bu çağrıma olumlu yanıtlar geldi, bazı arkadaşlar çalışmalara başladı.

Bunu çok ama çok önemli buluyorum; çünkü Türkiye’nin başı yanlış bilgilendirme, yanlış kamuoyu oluşturma belasından çok yandı.

Ekşi hamur yememiş olan korkmasın ama her türlü melaneti işleyip zeytinyağı gibi üste çıkmaya çalışan keratalar, kendi çocuklarının, torunlarının bile utanacağı bir biçimde “Utanç Müzesi”nde yerlerini alsın.

Belki genç kuşaklara ders olur.