Hepimiz hepimizi arıyoruz… Hepimiz kendimizden saklanıyoruz!

Hepimiz hepimizi arıyoruz… Hepimiz kendimizden saklanıyoruz!
Sanem Altan

Herkes birbirinden saklanıyor gibi gözükse de aslında hepimiz kendimizden saklanıyoruz bence.

Kadınlara bakıyorum…

Erkeklere bakıyorum…

Kimse kendisi gibi değil.

Gözyaşları kaybolmuş mesela…

İnsanlar üzüldüklerinde ağlamıyorlar artık, farkında mısınız bilmem, kimse kimse için ağlamıyor sanki.

Acılara değil, öfkelere rastlıyorum çokça…

Gözyaşları yerine saldırgan kelimeler dökülüyor etrafa.

İnsanlar birbirlerinin sevgilerine ihtiyaç duyuyor ama gittikçe bu ihtiyaçtan kaçıyorlar.

Ne oldu da insanlar, kadınlar, erkekler birbirlerine bu denli kızdı, küstü?

Bilmiyorum.

***

Kadınlar nerede?

Bir erkeğin bir ömrü koynunda tüketmek isteyeceği, her dokunuşuyla o erkeği bir daha doğuracak olan o kadınlar nerede?

Erkekler nerede?

Bir kadını sevecek, dostları en korktuğunda bile onlara ‘korkma’ demeden yalnızca yanında duracak, belki omzuna dokunarak güven verecek o erkekler nerde?

Hepimiz hepimizi arıyoruz…

Hepimiz kendimizden saklanıyoruz.

***

Kendimizden mi korktuk bu kadar?

Bir şeye mi çok üzüldük?

Canımız mı yandı, bir yerimiz mi acıdı?

Niye söylemiyorsunuz?

Niye ağlamıyorsunuz?

Her gerçek duygu bizi ele verecek diye mi korkuyorsunuz?

***

Peki ne saklıyorsunuz bu kadar?

Aslında ne kadar çok sevilmek istediğinizi mi?

Aslındane kadar çok sevebileceğinizi mi?

Sevgiden, seslerden, kahkahadan, sözcüklerden, gözlerden korkanlardan mı korkuyorsunuz aslında?

İnsanı seven herkesi üzenlerden, sevinçlerden haz etmeyenlerden, aykırı konuşmalardan tedirgin olanlardan, aşkı küçümseyenlerden mi korkuyorsunuz?

Kendinizden mi korkuyorsunuz?

***

Hepimiz sevgilerimizi, sevebilme yeteneğimizi saklıyoruz galiba…

Oysa herkes karanlık yanlarını sakladığını zannediyor.

İnsan en çok kendisini sevmekten korkuyor belki de…

Hepimiz hak etmeyen pek çok şeyi çok seviyoruz da kendimizi ‘hak etmiyoruz’ diyerek sevmekten mi kaçıyoruz yoksa?

***

Luc Besson’un Angel-A diye bir filmi var.

Kendini bilmeyen, kendine sürekli yalan söyleyen, yalnız bir adam ve kendisiyle barışmasını sağlamak için gönderilen bir meleğin hikayesi…

Paris’te geçiyor… Siyah-beyaz… Sadece diyaloglardan kurulu bir film.

Ama olağanüstü bir anlatım.

Akılda kalacak çok fazla repliği var.

Benim en sevdiğim diyaloglardan biri şu:

“Biri nasıl yapıldığını göstermeyince kendini sevmek çok zor” diyor AngelA Andre’ya…

‘sana söyleyen hiç olmadı,seni seviyorum Andrea’ diyor ardından ve

“Sen de sevildin; artık sevgi vermemen için sebep yok!” diye devam ediyor…

Andre aynada kendi gözlerinin içine bakıyor ve aglayarak

“Seni seviyorum Andre…”diyor kendisine.

Ve sevmeyi öğrenmek için önce kendini sevmeyi öğreniyor bir melekten.

***

Kadınlarla erkekler neden küstü bilmiyorum birbirlerine ama insanın kendisiyle barışması gerektiği zamana geldiğimizi biliyorum.

Kendimizden saklanmanın sonu yok.

Ne olabilir en fazla kendinizi sevseniz?

Ne olabilir karşınızdaki için gözyaşı dökseniz?

En fazla ne kadar yaralanabilirsiniz?

Kendinizi sakladığınızdan daha çok mu yaralanırsınız sanıyorsunuz?

***

Saklanmak yorar insanı.

Kendinden saklanmak daha çok yorar.

Kendinize hayran olabilmek için öylesine acı çekip sonra da kendinizi sevmekten vazgeçmenin acıklı olduğunu görmüyor musunuz?

Hayran olunacak birileri olmayabiliriz belki de.

Ama hepimizin var sevilecek bir yanları.

Üstelik sadece bir yanımızın sevilecek olması kusurumuz değil, bunun bir nedeni var…

Hepimiz birbirimizin tamamlayıcısıyız…

Görmek için aynaya bakmak yeter.

Aynada gözlerinizin içine bakın…

Bunun için illa bir meleğin gelmesi mi gerek?

Fareler… Ve insanlar…

Fareler… Ve insanlar…
Müge İplikçi

Büyük yazardır John Steinbeck. Büyüklüğü insanı yalın bir biçimde anlatmasındaki maharetinde saklıdır. Sanılmasın ki onun ‘Fareler ve İnsanlar’ kitabına yapılan bu ayıp sadece bizim ülkemizin genelgeçer densizliklerine özgüdür. Yazar bizzat kendi ülkesinde Gazap Üzümleri adlı romanıyla da -üstelik ödül kazanmış bir eserdir bu- bir biçimde aforoz edilmiş ve neredeyse yok sayılmıştır. Bu horlanmanın arkasında ise şirketlerin başrol oynadığını hatırlatmakta yarar var. Nihayetinde Gazap Üzümleri bir direnişi anlatır ve bu direnişin kahramanları da şirketlerin başındaki insanlar değildir doğal olarak. Bu noktada Gazap Üzümleri’ni bir insanlık sınavı olarak okumak yerine sisteme indirilmeye hazır bir tokat biçiminde okumak özel bir yetenek, sakınımlı bir bakış açısı gerektirir. Gelin görün ki insanlık tarihimiz böylesi sakınımlı bakışlarla kendine yol çizmeye çalışıp durur.

Bu noktada ‘peki kim kazanır?’ sorusu ise kazanan her kim olursa olsun (ki o çetrefil, tozlu yolda, uzun vadede hemen her seferinde yazarlar ve kitapları kazanır) sonuçta yazarın da et ve kemikten yapılma bir canlı olduğu gerçeğini göz ardı etmemizi gerektirmez. Emek harcadığınız bir metnin yasaklanması, sansürlenmesi, yok sayılması… Felaket şeylerdir bunlar. Bunun bir insanın ruhunda nasıl bir tahribat yapabileceğini anlamak için sadece yazar olmak mı gerekir? Hiç sanmıyorum.

‘Fareler ve İnsanlar’a getirilen yasağı duyduğum zaman ‘İyi ki Steinbeck yaşamıyordu’ diye içimden geçirdim. Sonrasında ise bu kitaba yapılan haksızlık hakkında düşündüm. Bahane olarak gösterilen sayfaları okudum ve gerekçe olarak gösterilenleri edebiyat ve yaşam arasındaki köprüyü yeniden düşünerek çok ama çok insafsız buldum! Edebiyatın işlevi ahlakçılık değildir, hele okuru, her ne yaşta olursa olsun, bu yönde ‘yoğurmak’ hiç değildir. Milli Eğitim’in ‘genç beyinlere yazık oluyor’ tarzında bir kaygısı varsa bu kaygıyı okutulan edebiyat eserlerinde cımbız avıyla bulmalarını değil, yaşamın içinde bulup, bunlara tavır göstermelerini öneririm. Bu ülkede yüzlerce trajik genç insan öyküsü varken, edebiyat metinlerinden yayılanlarla sentetik bir ‘eyvahlar olsun dünyası’ yaratma kaygısı gütmek, olsa olsa sentetik büyükler yetiştirmek anlamına gelebilir. Sentetik bir dünyada sentetik büyükler yetiştirmek… Ki bu sentetik büyükler kendilerine benzer yasaklar koyarak ‘kopyalama’ işlemlerine devam edebilsinler. Ki burunlarının ucundakileri bile göremesinler. Ki yaşamı bir uydurmaca kaydırmaca gibi algılasınlar, bu algıyı yeni yetişenlere aşılasınlar, ahlağı ahlakçılıkla çözmeye çalışsınlar… Ben ‘Fareler ve İnsanlar’a getirilen yasağı sadece böyle okuyorum! Bu yasağı farklı okuyabilenlere ise diyecek söz bulamıyorum.

Milli Eğitim kadroları yasaklama zihniyetine takılmışlıklarını kitapları bahane ederek örtmeye çalışmaktan vazgeçsin. Açıkça çıkıp ‘kardeşim biz yasakları, yasak koymayı, ahlakçılığı pek seviyoruz,’ desinler. Böylece bizi de bu içler acısı durumları anlamaya çalışmaktan azat etsinler. Bu yapılan ayıptır. Bunun ötesi ise yoktur.

***

Bunları yazma telaşında Şeker Portakalı’na sıra gelmedi. Gelseydi…

İyisi mi ben sizlerle Türk Kütüphaneciler Derneği Genel Başkanı Ali Fuat Kartal’dan gelen metnin bir bölümünü paylaşayım:

‘Milli Eğitim Bakanlığı bir zamanlar kendi yayınladığı kitapları sansürledi.

İzmir İl Milli Eğitim Müdürlüğü Kitapları İnceleme ve Değerlendirme Komisyonu, ahlaki olmayan bölümler içerdiği gerekçesiyle John Steinbeck’in Fareler ve İnsanlar adlı kitabının bazı bölümlerini sakıncalı buldu.

Oysa sakıncalı bulduğu kitap, 1991 yılında Milli Eğitim Bakanlığı tarafından üçüncü defa 20 bin adet basılmıştı. Yine aynı kitap 1945 yılında yine aynı Bakanlık tarafından basılarak okullara dağıtılmıştı. Acaba geçen zaman içerisinde MEB, söz konusu kitapları okuyan öğrenciler üzerinde ne gibi travma ve davranış bozuklukları gözlemledi ki 2013 yılında böyle bir tutum, yaklaşım değişikliğine gitti?

21. yüzyılda geldiğimiz nokta şahane.’

***

Katılıyorum. ‘Şahane’ bir noktadayız!

Vahşi Batı’ya buyrun!

Vahşi Batı’ya buyrun!
Ruhat Mengi

Çarşamba günü Soner Yalçın’ın imza olayı için gittiğimiz Levent Karakolu’nun önüne İstanbul Barosu Başkanı Ümit Kocasakal da geldi ve gelir gelmez “Hemen duyulacaktır ama ben ilk size açıklamış olayım, büroma ateş edildi ve bir kurşun tavandan sekerek masama, oturduğum yere isabet etti” dedi..

Eğer o sırada Baro Başkanı masasında olsaydı belki de şu anda hayatta olmayacak veya en hafifinden hastanede olacaktı.. Ki bu herhalde günlerce halka yansıtılan, gündeme oturan “Başbakan’ın odasının dinlenmesi” olayından çok daha ciddi bir meseledir.

Türkiye nasıl bir kontrolsüzlük içindedir ki, bu ülkenin güvenlik güçleri, istihbarat birimleri neyle meşguldür ki odalar dinleniyor, Baro Başkanı’nın odası kurşunlanıyor, memleket adeta ABD’nin Vahşi Batı’sı dönemine dönüşüyor. .. Onların görevini yapması, seferberlik halinde çalışması için daha ne gerekir acaba?

Tabii, Bebek’in orta yerinde tinercilerin karnından bıçaklayarak yoğun bakımlık hale getirdiği sanatçı Pamir Tekin’i, Taksim’de ağzı burnu kanatılarak tekmelerle dövülen modacı Barbaros Şansal’ı ve son bir haftadaki diğer kanlı olayları unutmayalım. Bu gidişle Vahşi Batı’yı da geçeceğiz, ne rezalettir bu, Emniyet, İçişleri Bakanlığı ne yapar bu ülkede?

TURİSTİ DE PİŞMAN EDERİZ VESSELAM!

Ülkedeki kontrolsüzlükten söz ederken her kış olduğu gibi kömür-gaz zehirlenmelerini de unutmamak lazım.. Bir hafta içinde basına yansıyan iki haber (yansımayan neler oluyor kimbilir); Otelde gaz kaçağı oldu, çoğu turist 23 kişi ölümden döndü.. Hatalı bağlanan şofbenden sızan gazla 5 kişi öldü.. Hiçbir iş doğru yapılmayacak mı bu ülkede? 21’inci yüzyıldayız, taş devrinde değil.. Turist ülkemizi görmeye, yeni yıla burada girmeye geliyor, ölümden zor kurtuluyor, bir daha gelir mi, tanıdığını gönderir mi? Ayıptır yahu!

2013 ve dilekler…

2013 ve dilekler…
Zülfü Livaneli

Tarihlerin izafi olduğunu ve her uygarlıkta değiştiğini biliyoruz; mesela Buda’nın doğum gününden bu yana hesaplandığı için Asya 2500’lü yılları yaşamakta ama yine de âdet olmuş; her yeni yıla girerken dileklerde bulunuyoruz.

Ben bu yılbaşı ilk kez, arkadaşlarımızın, sevdiklerimin 2014 yılbaşını da idrak etmeleri dileğiyle başlıyorum söze. Çünkü 2012 yılı çok canımı yaktı.

Sevgili dostlarımı kaybettim; gençlik yıllarımın unutulmaz dostu Dinç Gürs, can kardeşim büyük müzikçi Halil Karaduman, Neşet Ertaş’ımız, Müşfik Kenter, Berkant, Kâmil Sönmez kardeşim birer birer terki dünya eylediler.

Anıları, gülüşleri, yüz ifadeleri, sesleri her gün, her an kafamda ama kendileri yoklar. Ne acı şey!

Bu yüzden 2013 yılı da bizden sevdiklerimizi götürmesin diye dua ediyorum.

***

İkinci dileğim düşüncelerinden dolayı cezaevinde yatanlarla ilgili. Ben cezaevinde hiç yılbaşı geçirmedim; onun için bilmem nasıl bir şey olduğunu ama sevdiklerinden ayrı, o soğuk hücrelerde kalmanın, çocuğuna sarılamamanın ne demek olduğunu hepimiz tahmin edebiliriz herhâlde.

Ne yapılır; gardiyanların yeni yılı mı kutlanır, her gün verilen mercimek, nohut tayınına kantinden alınan bir gofret mi eklenir, izin alınırsa televizyonlardaki bol kahkahalı eğlenceler mi izlenir…

Gazetecilerin, rektörlerin, bilim adamlarının, siyasetçilerin, yurtsever masum subayların bu çilesi daha ne kadar sürecek? Gelecek yılbaşını da mı hücrelerde geçirecekler? Hayatında silah görmemiş olan Mustafa, Tuncay gibi dostlar sevdiklerine ne zaman kavuşacak?

Fatih Hilmioğlu’na çok üzülüyorum: Evladını kaybettiğine mi yansın, hastalığıyla mı uğraşsın, isyan duygularını sağır duvarlara mı haykırsın; ne yapsın bu rektör, ne yapsın?

O yüzden ikinci dileğim, cezaevlerindeki binlerce masum insanla iligili. Umarım 2013 hepsine özgürlük getirir.

***

Yeni yılda yeni Uludere’ler, katliamlar yaşanmasın, masum kanı akıtılmasın.

***

Hükümet için dileğim; Cumhuriyet sayesinde bu kadar umur gördüğünü hatırlayıp, biraz şükretmeyi öğrenmesi ve ülkeyi bu kadar germemesi. Ucundan birkaç tarih kitabı karıştırırlarsa görürler ki gerginlik politikası hiç kimseye hayır getirmemiştir.

***

Muhalefet için dileğimse; kendi kendini hırpalayan bir yapıdan kurtulmaları, dayanışma içine girmeleri ve Türkiye’nin önüne yeni modeller koymaları.

***

Özel olarak CHP için de aynı şeyleri dileyeceğim: Dayanışma, birlik olma ve canla başla çalışan iyi niyetli Kılıçdaroğlu’nun çevresinde kenetlenme. Bitmek tükenmek bilmeyen genel başkan arama yarışından vazgeçme.

***

Ve en son dileğim barış: Patriot’larla, füzelerle çevrelenmiş durumda, Orta Doğu bataklığına her gün bir adım daha çekildiğimiz bu dönemi kazasız belasız atlatabilecek miyiz bilmiyorum ama, dileğim bu yönde.

Yeni yılınız kutlu olsun.