İyi kurtlar ve hain kuzular…

İyi kurtlar ve hain kuzular…
Zülfü Livaneli

Masallar, binlerce yıldır çocukları iyinin, haklının, doğrunun ve zayıfın desteklenmesi için hazırlamaya çalıştı.

Bu masallar hain kurtlar ve masum kuzularla doluydu. Bence artık bu masalları kökten değiştirmenin zamanı geldi de geçiyor bile. Çünkü bu masallarla yetişmiş çocuklar “yeni dünya düzeni”nin “yeni ahlâk”ına uyum sağlayamayacak.

Eğer çocuklarınızın başarılı olmasını istiyorsanız onlara yeni masallar öğretmelisiniz.

Mesela şöyle olmalı masal:

‘Zavallı kurt!’

“Zavallı kurt, güçlü olduğu ve bu yüzden her şeyi yapmaya hak kazandığı halde aptal kuzuların çeşitli oyunlarıyla karşılaşıyordu. Kuzular kendilerini kurda yedirmemeye çalışıyor ve can teslim etmemekte direniyorlardı.

Oysa bu dünyada her şey güçlü olanın hakkıdır; alta düşenin, zayıf olanın hiçbir hakkı olamaz. Bu yüzden kuzuların kaderi yenmek, kurtların hakkı ise onları yemektir.”

Masalın bu yeni biçiminde sırtına bir post atarak koyun kılığına giren ve kapıyı çalarak “Ben annenizim!” diyen kurt, her türlü övgüye layık görülmeli. Hatta ona başarı ödülleri verilmeli. Kuzular ise yeni deyimle “loser” yani ezik sayılmalı.

Şöyle cümleler yazılmalı:

“Kurt çok güçlü ve yırtıcı olduğu gibi kurnaz, akıllı ve hilekârdı. Bu nitelikleriyle her türlü övgünün üzerindeydi. Bir gün kuzuyu kandırmak için onun annesinin kılığına girmeyi düşündü. Bu aklı, aldığı ‘kuzu yeme eğitimi’ne borçluydu.”

Kırmızı Şapkalı Kız masalındaki kurt sempatik; kız ise aptal olarak anlatılmalı.

Uyuyan Güzel masalında ise prens, Amerika’da master yapmış genç bir iş adamı kılığında gelmeli ve kızı uyandırmak için dudaklarından öpmek yerine, omzundan sarsarak ona Dow Jones‘ta yükselmekte olan hisse senetlerini göstermeli.

Emin olun ki “yeni dünya düzeni”nde bu hisseler, kızı öpücükten daha etkili bir biçimde uyandıracaktır.

Rantabl masallar

Hiç kuşku duymayın: Masalların yeni biçimi, çocuklarınızın büyüdükleri zaman, toplumdan, medyadan ve okuldan edinecekleri ahlâki ilkelere tam tamına uygun olacaktır.

Eğer eski masallarda diretir ve çocuğunuza onları okutursanız; ileride insan yüreği taşıyan, merhametli, anlayışlı, haklıdan ve zayıftan yana olan, güçlünün karşısında boyun eğmeyen bir yetişkin elde edersiniz.

Ama bugünkü dünyada böyle bir genci kim ister ki(!) Sonra sorular sormaya başlar ve sonra maazallah başı derde girer.

O yüzden siz en iyisi şimdiden tedbirinizi alın ve çocuğunuza haklı kurt-haksız kuzu masalları hazırlamaya başlayın.

Hazdan korktuğumuz için benciliz…

Hazdan korktuğumuz için benciliz…
Sanem Altan

“Yaşamadığım hayattan yoruldum” dedi arkadaşım sabah yürüyüşü yaparken.

Öyle içimde çınladı ki bu söz…

Neredeyse birebir aynı şeyi düşünüyordum.

Yaşamadığım hayattan yorgundum.

Yaşamadıkları yüzünden yorulmuş insanların ülkesiyiz biz.

Yol boyunca düşündüm.

Şilepler geçti, küçük kayıklar onların dalgalarında fırtınalara tutuldu, güneş sahilleri aydınlattı…

Ben düşünmeye devam ettim.

Duygularımız yok sayılmış, ezilmiş korkutulmuşuz hepimiz.

Burada, bu topraklarda duyguların açıkca yaşanması düzeni bozuyor çünkü…

Kalabalıklar düzeni seviyor, kalabalıklar duygulardan korkuyor, hareketten ürküyor.

Korkularıyla, duygularına bir mezar kazıp düzenlerini bu mezarların üstlerine kuruyorlar….

Düzeni korumak için kendi duygularını, kendi aşklarını, kendi şehvetlerini, kendi hayatlarını küçümsüyorlar.

Ve hiçbir duyguyu özgürce yaşayamıyorlar.

Bu bir insanı nasıl yormaz ki…

***

Duygular sönüyor, insanlar birbirine benziyor, şarkılar susuyor, sanat önemsizleşiyor gittikçe.

Hayat suskunlaşıyor biz yoruldukça.

Bizler, hepimiz, o sessizliğe doğduk işte.

Annelerimizin, anneannelerimizin, onların annelerinin sevdikleri erkekle dans etmedikleri, bir lokantada başbaşa yemek yemedikleri, başlarını sevdiklerinin boynunun altına sokup sohbet etmedikleri yerlerden geldik bu hayata…

Sonsuz bir sıkıntıdan, insanları öldüren bir çoraklıktan geldik.

Ölü hayatlarımızdan utanacağımıza, hayatın kendisini küçümsemeyi öğrendik önce…

Günahları,yasakları ezberledik…

Şehvetten, hazdan, aşktan korktuk..

Aşk yaşamadan aşk yorgunu olduk…

Coşkularımızdan utandık.

Ve hiç kendimize sormadık, ne olur bu düzeni bozarsak diye…

Çok mu ayıplar bizi?

Küçümserler mi ,beğenmezler mi?

Ne olur beğenmezlerse?

Onlardan korkarak mı yaşayacağız aşklarımızı?

Işığın, kahkahanın, aşkın düşmanı mı kesileceğiz?

Bizden daha cesur olanlara hep mi kızacağız imrenerek?

Yaşayanları, sevişenleri, mutlu olanları kıskanarak mı geçecek hayatımız?

Yalnız başımızayken istediklerimizi, başkalarının yanında lanetleyerek mi yaşacağız bu hayatı?

Yok mu başka bir seçenek gerçekten?

***

Hazzı ve mutluluğu bilmeyen kalabalıkların içinde bencillikten başka ne büyüyebilir ki?

Hazdan korktuğumuz için benciliz.

Hazzı bilmeyen acıyı, acıyı bilmeyen aşkı nasıl bilecek ki?

Korkaklar nasıl sevecek?

Sevmeden hayatı nasıl yaşayacak?

Kadınla erkeği bu kadar koparılmış, heyecanları ezilmiş, sevişmeleri ayıplanmış, acıları küçümsenmiş bir toplum aşık olmayı, doya doya yaşamayı, mücadele etmeyi nasıl öğrenecek?

Hayatı yaşamadan yorgunuz biz.

Yorgunların en zavallısıyız …

Yok mu başka başka seçeneğimiz gerçekten?

Gerçekler ortaya çıkarılsın…

Berfo Ana’lar…
Okay Gönensin

Tam 43 yıl mücadele etti Berfo Ana. Önce gözaltında kaybolan oğlunu bulmaya çalıştı, sonra vücudundan kalanları bulmak için didindi. İtildi kakıldı cop yedi, yılmadı.

Berfo Ana, gerçek bir sembol isim oldu. 105 yaşına kadar “insanlık” mücadelesi veren bu isim, insanlık suçlarını hep hatırlatacak. Birileri de Berfo Ana adını her duyduğunda korkacak.

Berfo Ana tek değil. Bu toprakta işlenen her insanlık suçunda, her zulümde bir Berfo Ana var.

Gözler kapatılmış…

Öyle bir yakın tarihimiz var ki, kazıdıkça yeni bir şeyler çıkıyor. Çıktıkça çıkıyor. “Her şey tarihe gömülsün bitsin, bir beyaz sayfayla devam edelim” demek kolay değil.

Kolay değil, çünkü “devleti korumak için vatandaşa zulüm” kafası çok yakın zamana kadar faaliyetteydi. Tekrar faaliyete geçmemesi için de “gerçekleri“ herkesin bilmesi gerekiyor.

Gerçekler, insanlardan çok iyi gizlendi. O kadar iyi gizlendi ki, insanlar öyle bir “devletçi” ruhla yoğuruldu ki bugün ortaya çıkan onca olaya inanamıyor, hâlâ gözlerini kapatmayı tercih ediyor.

Gözlerin kapalı kalması için çalışanlar da yine toplumdaki eski korkuları canlı tutmaya çaba gösteriyor, “bu işleri kaşırsanız bölünürüz, parçalanırız, dağılırız” diye parmak sallamaya devam ediyorlar.

Barolar da katılmalı

CHP’li Tanrıkulu bir öneride bulunuyor: Gerçekleri Araştırma Komisyonu Türkiye Modeli. Meclis Darbeleri Araştırma Komisyonu‘nun çalışmasında zaten buna yönelik bir öneri vardı.

Böyle bir çalışmanın yine Meclis’te yapılması tarihe düşülecek kayıtlar açısından önemlidir. Amaç, bundan böyle Berfo Ana’lar olmaması, böyle acıların yaşanmamasıdır ve bunun için Meclis “halk adına” çalışacaktır.

Bu çalışmaya “adalet” adına, “hukuk” adına, “vicdan“ adına katılması gereken önemli bir kuvvet de barolardır.

Türkiye Barolar Birliği’nin ve tüm baroların “bütün gerçeklerin araştırılmasına” Meclis ile birlikte katılması, “bütün insanların haklarını” savunma mücadelesinin niteliğini de, etkinliği de yükselecektir.

Halkın temsilcilerine ve hukukun temsilcilerine, Berfo Ana’lar için, başka bir Berfo Anamız olmaması için büyük görev düşüyor.

Karadeniz ırkçılığa geçit verme…

Karadeniz ırkçılığa geçit verme…
Müge İplikçi

Bir yanım Trabzonlu benim. Bu yüzden bu başlık daha da anlamlı kılıyor duygularımı. Ancak duygularımı bir yana koyup mantığımı devreye soktuğumda, başta Karadeniz bölgesi olmak üzere ülkemizdeki birçok bölgede ırkçı eğilimin en temel sorunlarımızın başında geldiğini de teslim etmek zorunda kalıyorum.

Irkçıyız ve ırkçılığa kılıf bulmaya bile gerek duymuyoruz artık. Derin analizlere gerek yok; bunu kimi köşe yazılarından, sokaklarda, sağda solda kulağımıza çalınan laflardan, sosyal medyadaki bazı savruk cümlelerden çıkarmak bile mümkün. Son olarak Sinop’ta yaşananlar işin içine tuz biber ekti. Ülkemizdeki genel tansiyonu düşündüğümüzde Sinop’ta yaşananları sadece Karadeniz bölgesine mal edemeyeceğimiz de ortada. Sinop Türkiye’nin genel linç eğilimine yatkınlık gösteren illerimizden sadece biri ama ne ilki ne de sonuncusu olmaya aday.

Somut gerçeği görelim

İşin en vahim yanı ise Sinop’ta ya da sonrasında Samsun’da yaşananların kimilerince olumlu anlamda sahiplenilme eğilimiydi ki, orası insanlık adına sözün bittiği yerdi. Bir yandan da ‘sözün bittiği yerdi’ demek ne kadar doğru olur emin değilim. Aslında sözün başladığı, sonrasında en kirli eyleme dönüşebileceği yerler buralar. Dolayısıyla ‘bir grup çapulcunun işi’ diyerek es geçmemeli bu olup bitenleri. Dikkati oralarda yoğunlaştırmalı ve nerelere doğru sirayet ediyor diyerek peşine düşmeli. Bu eylemlerin kimler tarafından desteklendiğini ve onaylandığını anlamak, bugün Türkiye’nin ırkçı haritasını çıkarmak anlamında çok önemli yollar katettirebilir bizlere. Bu somut ve nahoş gerçeği anlamak ise barışa hasret bir toplumun tıkandığı noktaları açmak açısından isabetli olabilir.

Sinop ve Samsun’da yaşananlar, genel olarak bütün halka mal edilemeyecek olsa da, sözün ırkçılık adına hiç bitmediğini, savaşın insan ruhunu nasıl ele geçirmiş olduğunu da anlatıyor bizlere. Her zaman yinelediğimiz gibi, kendine benzemeyene karşı güdülen ve giderek gemi azıya almış olan bu savrulma ciddi bir tehdittir ve sumen altı edildiği müddetçe başımıza daha çok işler açacaktır.

Zor ama olanaksız değil

İnanıyorum ki ‘Çözüm için Müzakere, Barış için Eşitlik’ kampanyasını bile ‘Çözümsüzlük için Çatışma, Savaş için Gerginlik’ biçiminde algılayabilen bir kitleye dert anlatmak zor. Önyargıları kırmak, önyargılardan beslenen öfkeleri sakinleştirmek zor. Zor olmasına zor ama olanaksız değil.

Bunu yapmak içinse linç kültürünün bizleri hiçbir yere vardırmayacağını teslim etmek gerekiyor. Milliyetçiliğin ırkçılığa kaydığı o noktayı deşifre etmemiz, toplumdaki şiddeti yakından seçebilmemiz için de çok önemli. Nefret söyleminin bir insanlık ayıbı ve suçu olduğunu başta medya olmak üzere örtbas etmek demek yakın gelecekte başımıza yeni çoraplar örülebileceğini de kabul etmek demek. Belki bu tip tavırları deşifre etme cesareti, ifade özgürlüğünü, karşısındakine hakaret ve küfür etme biçiminde algılayan ve şiddetin arkasına saklanmaya meyleden bir toplum olmaktan da kurtarabilir bizi.

Bu zihniyetle barış zor…

Bu zihniyetle barış zor…
Güngör Mengi

Ülkemiz cumhuriyet tarihinin en riskli döneminden geçiyor.

Başarırsak, geleceğin vaat ettiği

kazanımlarla yücelecektir Türkiye.

Aksi hâlde bütünlüğünü koruyamamış her toplum gibi bedeller ödeyecektir.

Terörün önünü askeri tedbirle alamadık.

2000 yılında PKK tükenmiş hâldeydi. Sonra yanlış politikalar terör örgütünü eskisinden daha tehlikeli boyutlara getirdi.

Aynı başarıyı tekrarlamak için o dönemde başvurulan tedbirleri yeniden hayata geçiremezdik. Çünkü çağdaş bir devlete yakışmayacak bir mücadele yöntemiydi o..

Şimdi tarz değişti; müzakere ile terör örgütünü silâh bırakmaya razı edeceğiz.

Siyasi iktidar haklı olarak kendini masanın öbür tarafındaki muhatabına güvenilir göstermeye çalışıyor.

Barış için milliyetçilikten vazgeçecek kadar özveriye razı gibi görünüyor.

Başbakan, dünkü grup toplantısında ikinci kez tekrarladı:

“Biz Kürt milliyetçiliğini de Laz, Türk ve Arap milliyetçiliğini de ayaklarımızın altına alıyoruz…”

Türkiye Cumhuriyeti’nin temelindeki harç milliyetçiliktir.

Ama kafatası milliyetçiliği değil.

Atatürk “Biz milli mevcudiyetin temelini milli şuurda ve milli birlikte görmekteyiz” demiştir.

Etnik çeşitliliği bütünleştirici bir anlayışla yüceltmiştir:

“Diyarbakırlı, Vanlı, Erzurumlu, Trabzonlu, Trakyalı ve Makedonyalı hep bir ırkın evlâtları, aynı cevherin damarlarıdır.”

Ülkenin bugünkü yöneticileri yazık ki milliyetçiliği Atatürk’ün hassasiyeti ile değerlendiremiyor.

O, Türk’ü etnik bir unsur olarak değil imparatorluktan kalan halkları millet yapan bir üst kimlik kabul ediyordu.

Başbakan, bu hassasiyete aynı saygıyı göstermiyor. Göstermesi lâzım.

Türklüğü etnik çeşitliliğe böyle feda etmek, Kürt sorununu çözmez, başka çözümsüz sorunlara emsal yaratır.

Bölücü teröre karşı otuz yıldır süren savaşa rağmen Türkiye’nin birlik ve bütünlüğü çökmemişse bunun en önemli nedeni Atatürk milliyetçiliğinin her türlü kötülemeye rağmen ruhlarda yaşamaya devam etmesidir.

Gündemimiz zor: Terör örgütüne silâh bıraktıracağız anayasa yapacağız.

Siyaset, kutuplaşmanın zehirli sonuçlarını bilerek davranmalıdır.

Özellikle iktidar, muhalefetin desteğine sahip olmayan bir çözümün çare olmayacağını unutmamalıdır.

Başbakan dünkü grupta CHP’yi, polis katillerini korumakla, başörtüsü ve demokrasi düşmanlığı yapmakla, darbe tertipçilerini bir araya toplamakla suçladı.

Türkiye önündeki tarihi dönemeci bu zihniyetle geçemez!

Her şey, olması gerektiği gibidir…

Her şey, olması gerektiği gibidir…
Sanem Altan

Pazar günü, “ siz hangi yanınıza

ihanet ettiğinizi biliyor musunuz, sahip çıktığımız parçamız mı yoksa ihanet ettiğimiz parçamız mı asıl

biziz” diye sorduğum yazıya pek çok

cevap geldi.

Çoğu aynı şeyi söylüyordu, “bunu bir bilebilsem…”

İsviçre Megeve’den gelen bir mail ise bana gönderilmiş ama bana yazılmamış, sanki Betül’ün içinden taşıp bilgisayarın tuşlarına çarpıp benim mailime düşmüş gibi tek başına yeni bir yazıydı.

Aslında buna neden şaşırdığımı bilmiyorum…

Betül, dünyayı sorularla anlamakta çok iyi olduğunu bildiğim dostlarımdan biri…

“Cevaplandırılması en zor soru ‘ne istiyorsun’dur” diye başlıyordu maili…

Sorularını, cevaplarını çok sevdim.

Seveceğinizi düşünerek sizin de okumanızı istedim o yazıyı.

***

“Cevaplandırılması en zor sorudur ‘ne istiyorsun’.

Düşünüyorum, benim gerçekten istediğim şey ne?

Yani yokluğuna son derece emin olduğum şey nedir acaba?

O kadar yok ki ve o kadar bir türlü

olmuyor ki, ben hep ve daima onu

istiyorum!

Beni böyle düşündüren şey, ya isteklerimin olacağına bir türlü inanamamam ya da en dipte, asıl yok olanı henüz fark etmemiş olmam…

O yüzden de söyleyebildiğim isteklerin adı hep, uydurma aslında.

Bu inanmadığımız halde sürekli istememiz, bir kaçış değil mi?

İsteklerimizi dileklerimizi yalvar yakar anlatırken orda burda, sadece istiyor olmak, o mu bu mu demek bile içimizi rahatlatmıyor mu?

Bu da bir ‘oyun’, kendini kandırmaca değil mi yani?

Ben hangi yanımı istiyorum aslında?

Olsaydı hayat bayram olurdu

diyebileceğim ne yok hayatımda?

Niye, neyi seçsem olmuyor?

Akıl sepetimdeki her türlü yakınmayı, şikayeti, korkuyu ve arzuyu yokladım bunu bulmak için.

Sonra bütün duaları taradım ve kaçtığım bütün köşelerden gerisin geri döndüm ve dipteki en eksik inancın ‘her şey olması gerektiği gibidir’ diyebilmek olduğuna karar verdim.

Her şey olması gerektiği gibidir.

…….

Bu düşünce nasıl da sağlam bir

kabulleniş, tevekkül ve teslimiyet barındırıyor içinde gerçekten.

Ama bu düşünce hangi duyguyu

ortaya çıkarıyor bunu bir türlü bulamadım.

Sahi bunu düşünen, buna inanan bir insan kendini nasıl hisseder?

Ya da buna gerçekten hiç inanır mı?

Gerçek şu ki; bu cümleyi söylediğim zamanlar oldu benim.

Zaten olmasa bu kadar meraklısı, sevdalısı olmazdım.

Evet söyledim ama uçup gitti sonra… O andı ve bitti.

O zaman büyük cevap; ‘Hiçbir şey kalıcı değildir’ mi?

Neyi idrak edersek edelim, sonra yine başa dönmüş gibi hissedişimiz bu yüzden mi?

Hayatın da ölümün de sırrı; her şeyin geçici olduğu mu?

Hedef bir diğer yarımızı bulmak, anlamak mı?

Yoksa aranıp bulunacak bir şey olmadığını idrak etmek mi?

Yoksa hem o, hem o mu?”

Muhalefeti yok edeceğim derken gazeteleri yok ettiler…

Muhalefeti yok edeceğim derken gazeteleri yok ettiler…
Sanem Altan

Fanusa konmuş bir kelebek gibi sessizliğe alışmaya çalışarak neredeyse bütün gazeteleri okudum dün sabah…

Ne zamandır üst üste bu kadar çok gazete okumamıştım…

Ne yazdıklarını hiç merak etmediğim kağıt yığınları gibiler benim için uzun zamandır…

Birbirimizi sevmekten vazgeçmiş ama ilişkiyi bitirmeye cesareti olmayan sevgililer gibiyiz…

***

Dün sabah onları özlediğimi fark ettim ve özenle hepsini teker teker okudum…

Ve karar verdim bu sevgililer gününde bizim bu ilişkiyi yeniden gözden geçirmemiz lazım.

Gerçekleri söylemiyorlar çünkü.

Söyleyenler de sanki fısıltıyla söylüyorlar.

Abartıyor muyum? Sanmıyorum…

***

Gazeteleri okuyorsunuz, notlar alıyorsunuz ve sonunda aldığınız notlara şöyle bir baktığınızda kendi sıkıcılığınızdan sıkılıyorsunuz…

Siyasetcilerin dışında halkın oluşturacağı bir toplumsal muhalefetin sesi olmasını beklediğiniz gazeteler, ses çıkarmaktan çok uzaktalar.

Gerçekçi, evrensel ölçülere bağlı, demokrasiyi savunan bir muhalefetin parçası değiller…

Bu kuruluk sadece siyasette de değil üstelik… Magazin ya da lezzetli bir insan öyküsü bile yok denecek kadar az artık…

Size hayatın, Türkiye’nin, dünyanın hiçbir gerçeğini sunamayan kağıt yığınları halindeler…

İnsan güneşli bir sabah vakti gazeteleri okumaya başlayınca kendini fokur fokur kaynayan pis bir bataklığa düşmüş, çamurlanmış gibi hissediyor.

***

Hamletin dediği gibi ‘Danimarka’da kokuşmuş bir şeyler vardı.’

Ve bu kokuşmuşluk artık saklanmıyor bu ülkede… Tuhaf bir kendinden vazgeçiş, karaya vurmuş deniz anası gibi pelteleşerek bütün ülkeye yayılıyor…

Bu ülkede korku ve yalan artık müstehcenlik düzeyine geldi…

Utanma ve edep duygumuzu

incitiyorlar… Gazetecilik gerçekten ölüyor…

***

Aslında benim gibi gazete okumayı seven biriyseniz bu acıyı siz de biliyorsunuz…

Şöyle teker teker gazete sayfalarında dolanmak uzun uzun kahve yudumlayarak sevdiğin bir yazıdan ötekine uzanmak…

Özlüyorsunuz değil mi siz de?

İnsan, hukuku, demokrasiyi savunan gür ve güçlü bir sesi duymayı özlüyor çünkü.

Demokrasiye sahip çıkan birkaç kalem de kurtarmaya yetmiyor gazeteleri. Galiba muhalefeti yok edeceğim derken gazeteleri yok ettiler.

***

Ben, gazeteciliğin “bitkisel hayata” girdiğini düşünüyorum. Komadan çıkabilir mi?

Toplumsal muhalefetin sesi olmadan, hukuku, demokrasiyi savunmadan çıkabileceklerini hiç sanmıyorum.

“Sevdiğimiz bir şeydi” gazeteler.

Gözümüzün önünde öldürüldüğünü görmek üzüyor insanı. Hatta sarsıyor…

Ne de olsa sevmekten vazgeçse bile insan her zaman terk etmeyi de istemiyor…

İçindeki o ümidi seviyor…

Haham’a kim işkence yaptı?

Ergenekon skandalı.. Haham’a kim işkence yaptı?
Ruhat Mengi

Yok artık, her haksızlığı, hukuksuzluğu, akla hayale gelmeyecek en rezalet olayları görmüş, yaşamış bir ülke olan Türkiye’ye bile skandalın bu kadarı fazla!

Biliyorsunuz “Ergenekon, Ergenekon” diye yıllarca ortaya saklanmış belgeler, silahlar (!) saçılarak, evler aranıp bilgisayarlar ve evlerdeki tüm CD’ler tiftik tiftik edilerek.. “Özel misyonlu” gibi çalışan bazı gazete ve gazeteci ve akademisyenlerle “Ergenekon tutuklusu” diye cezaevine atılan insanlar yargısız infazlarla ilk andan itibaren “suçlu” ilan edilip onurlarıyla oynanarak.. Türkan Saylan gibi bir “sivil toplum kahramanı”, ülkeye sayısız hizmet vermiş değerli bir bilim kadını hayatının son günlerinde en ağır suçlamalarla ve evi aranıp mağdur edilerek.. Diğerleri sabahın beşinde ev aramaları ve tutuklamalarla hayatından bezdirilip, kimileri bu saçmalıktan kurtulmak için yurt dışına kaçmak zorunda bırakılarak sürdürülen bu operasyon nedeniyle hayatının beş yılını cezaevinde tüketenler var..

Bunlar olurken insaflı ve sağduyulu gazeteciler defalarca “Kardeşim sadece ‘bir kaybolup bir ortaya çıkan, ne olduğu belirsiz bir hahamın sözleriyle bu kadar insanın hayatıyla nasıl oynarsınız, dört beş yılda hala mahkum edecek delilleri çıkaramadığınız, Ergenekon ‘terör örgütü’ diyebileceğiniz kanıtları bulamadığınız halde onların ve ailelerinin hayatından yılları nasıl çalarsınız” diye defalarca yazdı, çizdi.

SİZ DE ERGENEKONCUSUNUZ

En deneyimli hukukçular “Bu adalet değil” diye açıklamalar yaptı.. Ve bunları kim yapsa hepsi ya işini kaybetti, ya başına bir çok “faili meçhul olay” geldi veya bu düzeni sürdürenlerin maşaları (ki bunlar hep aynı, bilindik isimlerdir) tarafından “onları koruyorsanız siz de Ergenekoncusunuz” şeklinde hedef göstermelerle sindirilmeye çalışıldı.

KİM BU ‘DEVLET’?

Oysa işe bakın ki yıllar sonra o yalancı haham yeniden ortaya çıkıverdi.. Hem de tesadüfe bakın ki tam Balyoz davası tutukluları, hüküm giydirilmiş generalleri, askerleri için zirveden “onlara haksızlık oluyor, ordunun morali bozuluyor” veya “bir suçları, günahları yoktur” denildiği sıralarda.. Yani iki davadaki paralel gelişmeler gözden kaçacak gibi değil.

Haham Tuncay Güney diyor ki; “Ergenekon davası bir projeydi, bitti artık. İçerdekilerin çıkması gerekir. Ben vicdanen rahatsızım, işkence görmeseydim o konuşmaları yapmazdım. Ergenekon’un temeli sayılan, Emniyette verdiğim ifade geçersizdir. Devlet beni kullandı. Türkiye’de adalet aramak, genelevde bakire aramaktan farksızdır.”

CİNAYETTEN FARKSIZ

Bu skandalın, bu haksızlığın-hukuksuzluğun büyüklüğü “CİNAYET” denecek kadar dehşet vericidir. Bu topluma ve hapse tıkılıp yıllarca özgürlüğüne el konan insanlara reva görülen şeyin adı sadece “hukuksuzluk” değildir, bu “insan hakları katliamı”dır, bu ancak adaletin tümüyle ortadan kalktığı dikta rejimlerinde görülebilecek çağdışı, demokrasi dışı, insanlık dışı bir operasyondur.

Şimdi o; tuvaleti içinde, suyu akmayan bir karış hücrelerde yaşamaya mahkum edilmiş suçsuz insanları hiçbir “ÖZEL YETKİ” artık bir gün daha içerde tutamaz, tutmamalıdır. Ve hiç kimse o mahkemelere “hukuki ve karar vermeye devam hakkı olan meşru mahkemeler” gözüyle bakamaz. Kimse o hakimlerin de hesap vermesi gerekliliğine itiraz edemez.

Beş yıldır bu davayı “incelemekte” olan özel yetkili mahkemelerin derhal Haham’ın söz ettiği “proje” kim tarafından ve ne amaçla (belli aslında) hazırlanmıştır, söz ettiği “devlet”; devletin hangi örgütü veya kimlerdir, ona kim bu suçlamaları yapsın diye “işkence” yapmış veya tam aksine çıkar sağlamıştır bunları halka açıklaması gerekir.

HUKUK ÖLMÜŞSE..

Bu feci durumun aynen “Balyoz Davası” için de geçerli olduğu son açıklamalardan anlaşılıyor. Kim bilir kaç tutuklu, kaç asker, kaç yaşlı general cezaevinde ağır hastalandıktan, hatta hayatını orada kaybettikten sonra, Ergin Saygun ölüm tehlikesi içine girdikten, yoğun bakımlara düştükten sonra ona tahliye kararı çıkıyor, herkes üzüntü bildiriyor..

Söyler misiniz şimdi; bu Avrupa İnsan Hakları Mahkemesi “en çok Türkiye’den gelen olaylara” bakıyor olmasın da ne olsun? Kendi ülkende hukuk ölmüşse ne yapacaksın ki?

Bildiğiniz herşeyi değiştiriyorlar. Belki de hiç ölmeyeceksiniz…

Bildiğiniz herşeyi değiştiriyorlar. Belki de hiç ölmeyeceksiniz…
Sanem Altan

İnsanoğlu uzun yıllardır ölümün kara büyüsünü delmek için uğraşıyor.

Galiba sonunda ölümü bitiriyorlar.

Sanırım bütün efsaneleri, masalları, din kitaplarını bir daha okumamız gerekecek…

Yeryüzünde kağıt üzerine ister Tanrı kelamı, ister yüzlerce yıldan süzülmüş efsane, ister masal olarak geçmiş ne varsa sonunda gerçekleşiyor…

Yazılmış ne söz varsa bu dünyada etlenip kemikleniyor.

Geçen gün ölümsüzlük üzerine bir belgesel seyrettim…

DNA denen tılsımdan, her canlının hücrelerinde olan o bilgiden yani, o canlının aynısını yapmışlar.

Sizin DNA’nızdan sizi tekrar yaratıyorlar.

Siz ölüp bu dünyadan ayrılırken, yeni bir hayata bir daha bu dünyada başlıyorsunuz.

Yeniden yaşayacağımızı gerçekten bilerek öleceğiz yakında…

Tıpkı kitaplarda yazdığı gibi…

***

Bu, son otuz yıldır uğraşılan, zaman zaman gazete sayfalarında minicik kutu içinde bir haber olarak okuduğumuz tam nereye vardıklarını bilmediğimiz bir çalışma…

En azından ben ucunun nereye vardığını bilmiyordum.

Yapılanları hayranlıkla izledim…

Gerçekten yaşam ve ölümle ilgili tüm düşünceleriniz ve duygularınız yerle bir oluyor bunu seyrettiğinizde…

Ölümü bitiriyorlar çünkü…

Ve asıl soru da o zaman ortaya çıkıyor zaten…

Gerçekten ölümü bitiriyorlarsa “ölümüz bir yaşam” nasıl olacak peki?

***

Ölümlü bir hayatın tüm kaideleri, alışkanlıkları, değerleri değişiyor.

Ölümle ilgili bildiğiniz ne varsa değişiyor aslında.

Ve yaşamın yeni kaideleri, ilişkileri, değerleri geliyor yerine.

İnanılmaz bir şey oluyor hayat…

Hatta oldu bile belki bir yerlerde ama biz bilmiyoruz henüz.

Korkularımız aşklarımız isteklerimiz acılarımız bütünüyle biçim değiştirecek bu yeni hayatta…

Bildiğimiz her şey değişecek.

***

Belgeseli seyrederken o kadar çok heyecanlandım ki notlar almaya başladım.

Onlarca soru birbirinin peşine takılarak aklımda dolanmaya başladı.

Mesela DNA ile yeniden bizi yaratabiliyorlar ama yaşanan tecrübeyi de DNA ile geçirebiliyorlar mı acaba?

Yoksa biz her seferinde hayatı yeniden mi yaşacağız?

Hafızayı da aktarmayı beceriyorlar mı?

Hangisi daha iyi ona da karar veremedim aslında…

Hafıza iyi bir şey midir yoksa unutmak mıdır yaşamı sürükleyen?

Ya da ölmüşlerin kemiklerinden onları yeniden yaratabilecekler mi?

Siz dede olduğunuzda sizin dedeniz iki yaşında çocuk mu olacak yaşadığınız hayatın içinde?

Aslında sadece bunları düşünmek bile yepyeni bir hayata hazırlıyor bize.

Sizin hayatınızı yeni bir hayatla değiştiriyorlar.

Size dedim ya tüm efsaneleri masalları din kitaplarını yeniden okumak zorundayız diye…

Çünkü gerçekten orada ne yazıyorsa bunu siz yaşarken yapıyorlar…

***

İnsanın ölümü yenmeye hazırlandığı bir çağda yaşıyoruz.

Tanrının kendi yarattığı ölümlülüğe çare bulmamıza izin verdiği bir dönemde yaşıyoruz…

Tanrının kurallarının bile değişeceği zamana geldik…

Kendi ülkemizde yaşananlara baktığımızda ise herhalde iki soru sormamız gerekecek.

Bu yaşadıklarımız bu çağa yakışıyor mu?

Böyle bir çağda biz niye hala bunları yaşamak zorunda kalıyoruz?

KCK’lılar da boş yere yatıyor…

Tutuklu komutanlar anlattı…
Kıvanç EL / ANKARA
VATAN

CHP Cezaevleri İnceleme Komisyonu üyeleri, 4 Şubat günü Silivri Cezaevi’ne giderek Balyoz davasının tutuklu komutanları ile görüştü. Komutanların, “KCK’lılar da boş yere yatıyor biz de…” tespitinde bulunması dikkat çekti.
CHP Malatya Milletvekili Veli Ağbaba, Manisa Milletvekili Özgür Özel, Muğla Milletvekili Nurettin Demir ve İstanbul Milletvekili Melda Onur’dan oluşan Cezaevleri İnceleme Komisyonu üyeleri 4 Şubat günü Silivri Cezaevi’nde Balyoz davasının “hükümözlüleri” ziyaret etti. Ağustos ayındaki YAŞ toplantısında emekli edilen komutanlarla yapılan görüşmelere ilişkin hazırlanan raporda komutanların dikkat çekici sözleri yer aldı:

BAŞBAKAN’IN AÇIKLAMALARI OLUMLU

Emekli Korgeneral Yurdaer Olcan: Seminere katılmayan ve yargılanan subayların bile seminerde suç var mı diye şüphesi vardı. Dinleyince onlar da bu tezgahın içinin boş olduğunu ve bunun TSK’yı yok etmenin bir aşaması olduğunu anladılar. Başbakan’ın açıklamaları olumlu. Gerekçeli karardaki rezaleti, hukuk faciasını görünce böyle konuştu.
Mayın tarlasından kurtuldum, yalan tarlasından sağ çıkamadım.

TERÖRLE MÜCADELE EDERKEN, TERÖRİST OLDUK

Emekli Korgeneral Mustafa Korkut Özaslan: 60 saniye savunma yaptım, 18 yıl ceza aldım, terörle mücadele ederken terörist olduk. Mahkeme dijital delillerin doğru olduğunu kanıtlamak için bahaneler bulmuş. ‘Malum ülkeye (Yunanistan) alternatif planı sunuyoruz’ diyorum, ‘malum ülke’ kelimesini kaldırıyorlar, alternatif plan sunuyoruz olarak cümle kalıyor. Buna da Balyoz planı demeye çalışılıyor. Devletin mayın tarlasına girdim, sağ kurtuldum. Bu yalan tarlasından sağ çıkamadım. 1996-1998 yıllarında Şırnak ve Irak’ta yürümediğim yer kalmadı. Askerlerim şehit oldu. Ama bugün buradayım.

DENİZ KUVVETLERİ TÜRKİYE’NİN ELİNDEN KAYIP GİDİYOR

Emekli Tümamiral Mehmet Fatih Ilgar: Deniz Kuvvetleri şu anda Türkiye’nin elinden kayıp gidiyor. Her yıl Deniz Kuvvetleri’de yapılan anketlerle Şura’ya girecek ilk 10 albay belirlenir. Şu anda 10 yılın ilk 10 albayı yani toplam 100 albay içeride. Deniz Kuvvetleri’nin 10 yılını tasfiye ettiler. Bunların hepsi çok iyi eğitim görmüş, yurt dışında yaşamış en az 2 dil bilen kişilerdir, kendi alanında başarılıdırlar. Doğu Akdeniz’e gemi sokamayanlar, şimdi sondaj yaptırıyorlar. Bizde ise Piri Reis’i Mersin Körfezinin dışına bile gönderemediler. Bizim zamanımızda Doğu Akdeniz’e girmeye cesaret edemeyen ülkeler, şimdi Doğu Akdeniz’de istediklerini yapıyor. KCK’lılar da boşa yatıyor, biz ne kadar hukuksuz yargılanıyorsak, KCK’lılar da o kadar hukuksuz yargılanıyorlar.

GÜNER’İN İSTİFASI ONURLU

Emekli Koramiral Kadir Sağdıç: Davadaki komplolar mahkeme heyetine kadar ulaştı. Biz, sabır gösterdik ama mahkeme yeni sahte deliller üretti. 10. Ağır Ceza Mahkemesi hakkında Adalet Bakanlığı HSYK ve bu ülkenin sorumluluk makamında bulunan tüm yetkililer ve kurumlar denetim görevini yapmalıdır. Hukuksuzluk savcılıkla sınırlı kalabilirdi ama hiçbir delil olmadan mahkeme bu hukuksuzluğu üstlendi. Maalesef ortaya koydukları gerekçeli karar ile aynı mahkeme heyeti üst mahkemeyi de etkileme çabası ve gayreti içindedir. Ortaya çıkan gerekçeli karar bir rezalet belgesidir. Başbakan samimi ise bunu denetlesin. Burada yaşanan haksızlıklar ne Kafka’nın romanına sığar ne de başka bir şeye. Bu haksızlıklar ciltlerce roman olur. Biz bu cezayı yediysek eğer Türkiye’de delilsiz bir durumda herkes ceza alabilir… İstifa kültürü olmayan bir ülkede 3 ay sonra kesin kuvvet komutanı olacak bir oramiralin istifası onurlu bir duruştur ve bu istifanın altı çizilmelidir. O komutan bizim mağduriyetimiz için istifa etti.

DARBELER FAYDA GETİRMEZ

Emekli Koramiral Mehmet Otuzbiroğlu: Bizler maceraya sürüklenecek insanlar değiliz. Biz rütbelerimizi hak ederek aldık, hepimiz en üst ve son noktaya gelmişken ve darbelerin ülkeye bir fayda getirmediğini görürken, bu tür darbe organizasyonlarının içinde olmamız düşünülemez. Yaşanan bu süreç TSK’dan tasfiye edilme sürecidir. Yargılanmamız hukuki çerçevede değildir. Burada bulunmamız siyasidir. Bu noktada PKK için uygulanmak istenen bir af ile dışarı bırakılmamız bizim için zuldür ve kabul edilemez. Bu süreçte asıl hedeflere varmanın alt yapısı oluşturulmaktır. Bu hedefler; Yeni Anayasanın şekillendirilmesi, Ortadoğu’nun yeniden yapılandırılması ve başkanlık sistemine geçiştir.

OYUN İÇİNDE OYUN VAR

Emekli Tuğamiral Turgay Erdağ: Bu operasyon, TSK’daki belli bir yapılanmanın önünü açmaya çalışıyor. Temel sorun uzun tutukluluk değil, temel sorun hukuksuzluk ve adaletsizliktir. Oyun içinde oyun var. Biz hukuki bir yargılama istiyoruz. Bu nedenle Başbakan’ın söyledikleri tuzak. Ben hukuksuz olarak içerdeyim. Başbakan samimi ise adil yargılama var mı yok mu araştırsın, hukuksuz yargılamaların hesabını sorsun. Başbakanın söylediklerinden tedirgin oldum. Gerekçeli karardan çıkan sonuç trajikomik bir olay. Donanmadaki subayların bir kısmı casus, bir kısmı fuhuş işinde, bir kısmı da darbeci, o nedenle, donanma komutanı istifa etti ve bu istifası onurlu bir duruştur. Türk Deniz Kuvvetlerinin önümüzdeki 10-15 yıllık geleceğini içeri almışlardır. Görev yaptığım gemilerde gün ışığı, hava, gitmiyordu ve gemi sallanıyordu. Burada arada da olsa gün ışığı geliyor, hava geliyor ve bulunduğum ortam hiç olmazsa sallanmıyor.

İDARİ DENETİM İSTEDİ

Raporda, Başbakan Erdoğan’ın açıklamalarına ilişkin komutanların ortak yorumları, “Açıklamalar ihtiyatla karşılanmaktadır. Kimi tutuklular bunu olumlu bulurken kimileri ise bu yumuşamanın arkasından bir konunun gündeme gelebileceğini düşünmektedirler. Başbakan’dan samimiyet bekliyorlar ve gerekçeli kararı yazan heyetin böyle bir karara imza attığı için idari denetime tabi tutulmasını istiyorlar” ifadeleriyle yer aldı. Tutuklu komutanlar, Donanma Komutanı Oramiral Nusret Güner’in istifasına ilişkin olarak ise, “Onurlu bir davranış. Bu davalar ile Deniz Kuvvetlerinin ve TSK’nin gelecek 10 yılı yok edildi” ifadelerini kullandı.

KRAL TV’DEN YANIT GELMİŞ

Raporda, “Haberleşmenin Kral TV’nin altyazıları yoluyla gerçekleşeceği iddiası üzerine, Kral TV’ye resmi olarak soru sorulduğu ve kendilerine verilen cevapta Kral TV’nin alt bant yazım sistemini 2006 yılından itibaren kullanmaya başladığı ifade edilmiştir.
Raporda, komutanların, “Muhsin Yazıcıoğlu ve Turgut Özal’ın ölümlerinde kuşkuları ortadan kaldırmak için hassasiyet gösteren Cumhurbaşkanı bu konuda da hassasiyetini göstermelidir” denildi.