Herşey değişiyor, oyun hep aynı kalıyor…

Herşey değişiyor, oyun hep aynı kalıyor…
Sanem Altan

Duygularımız değişiyor mu sizce?

Değişen duygulara göre mi hayatımızın rotasını değişik biçimlerde çiziyoruz…

Yoksa duygularımız hiç değişmiyor ve biz kafesindeki küçük bir sincap gibi hep aynı çemberi mi döndürüyoruz?

Pek çok sey değişiyor ama yeniden her defasında hayatlarımızı aynı şekide kuruyoruz genellikle.

Sizce de öyle değil mi?

Düşüncelerimiz değişiyor…

Değişen düşüncelerimiz dekoru değiştiriyor…

Kişiyi değiştiriyor…

Hikayeyi değiştiriyor…

Ama ‘oyun’ hep aynı kalıyor…

***

Sizce her seferinde farklı mı yaratıyoruz biz hayatımızı?

Hiç sanmıyorum.

Düşüncelerimiz değişiyor ama yaradılışımızda varolan içgüdülerimiz gibi duygularımız da hemen hemen hiç değişmeden devam ediyor.

Ve bizler hayatlarımızı değişmeyen duygularımızla yönlendiriyoruz.

Oyunu hep aynı duygularla oynuyoruz.

Aşkın her yerde aşk olması…

İktidar hırsının her yerde iktidar hırsı olması…

Yarışma arzusunun, yenme istediğinin, sahip olma tutukusun hep aynı olması bu yüzden işte.

Yaradılışımızdaki içgülerimiz, o içgüdülerimizin biçimlendirdiği duygularımız düşüncelerimizle değişmiyor çünkü.

***

Psikeart dergisi Mart Nisan sayısında bağlanma duygusunu kapak yapmış…

Bağlanma nedir?

Bir kadınla bir erkek arasında nasıl yaşanır?

Hepimiz aynı mı bağlanıyoruz?

Yakınımızdaki kişilere duyduğumuz bağlılık gerçek bir sevgiyi mi gösteriyor?

Dergiyi merakla okurken, içgüdülerimizin bizi nasıl yönettiğini gördüm…

Düşüncelerimizin hayatımızı yönetmekteki yetersizliğini…

Hepimizin hayatımızı nasıl duygularımızla kurduğumuzu…

Bir fark varsa eğer aramızda, o tek farkın, hepimizin farklı biçimlerde bağlandığını…

Farklı sevdiğini, farklı korktuğunu…

Ama hepimizin aynı olduğunu…

***

Belki kendi aramızda kadınlar ve erkekler diye ikiye ayrılıyoruz.

“Kadınları sevgi, erkekleri korku yönetir” diyebiliyoruz belki istersek…

“Kadınlar çoğalmak için, erkekler eksilmemek için uğraşıyor” diyebiliyoruz belki…

Belki, “kadın kendi hayatını sevgiye ulaşabilmek için, erkek korktuğundan kaçabilmek için kuruyor” diyebiliyoruz…

“Kadınlar sevgiyle vahşileşebiliyor, erkekler korkuyla çocuksulaşabiliyor” diyebiliyoruz istersek.

Ama sahip olduğumuz duygular hep aynı kalıyor.

***

Bir kadın farklı farklı erkekleri aynı biçimde seviyor, bir erkek farklı farklı kadınlara aynı biçimde aşık oluyor.

Aynı kıskançlıkları, aynı sevinçleri, aynı kızgınlıkları farklı farklı insanlarla ama hep aynı biçimde yaşıyoruz.

Bazen bir insan on defa dünyaya gelse, on defa yaşasa hepsini de aynı yaşar gibi geliyor bana.

Düşüncelerimiz yaşarken biçimlense de dugularımız sanki doğuştan belirleniyor.

Kafesteki küçük sincap gibi aynı çemberi döndürüp duruyoruz.

Duygularımız kaderimiz, düşüncelerimiz ise irademiz belki de.

İkisinin çarpışıp durmasına da hayat diyoruz işte…

Gücün karşısında secde edenler!

Gücün karşısında secde edenler!
Ruhat Mengi

Dün “İzmir dindarlığının irfana ihtiyacı var. İzmir’in dini ve manevi hayatını yeniden ayağa kaldırmak için ehil bir müftü atadık” sözüyle ilgili konuşmak üzere Diyanet İşleri Başkanı Mehmet Görmez’i aradım. “Müsait olmadığını, olunca cevaben arayacaklarını” söylediler ki başta TV’ler olmak üzere çok sayıda arayan olduğunu ve bu şekilde savuşturulduğunu düşündüm.. (Saatler sonra arayıp hala meşgul olduğunu bildirerek Basın Müşaviri ile konuşmak ister miyim diye sordular, kabul etmedim, yararı yok çünkü..)

Bu durumda konuşmadan kendi görüşlerimi yazayım, aramamın sebebi onunla daha önce “uydurma hadisler” konusunda saatler süren bir televizyon röportajı yapmış olmamdı aslında..

Gayet “samimi, dürüst, siyasete göre dini uyarlamaya çalışmayan” bir konuşma yapmış ve uydurma hadislerin dikkatle ayrılacağını söylemişti ama bu söz tutulmadığı gibi kendisi de o günden bu yana çok değişti.

İstifa etmesi lazım!

“Gücün karşısında eğilmek, rüzgara veya ‘ÇIKARLARA’ göre tüm görüşlerini-davranışlarını değiştirmek” çok ciddi bir karakter sorunudur.. Allah kullarından “secde etmelerini” istiyor ama yalnızca kendisinin huzurunda.. Güçten yararlanmak için yerlerde sürünmekle arada çok fark var, bizde bu karıştırılıyor artık.

Asıl konuya gelelim, İzmir için hem de ülkenin Diyanet İşleri Başkanı tarafından söylenen söz hangi açıdan bakarsanız bakın tam bir skandaldır. Her ilin-tüm toplumun hakkı olan (onların vergilerinin büyük kısmını savurarak ayakta kalan) bir devlet kurumunun başı olan Diyanet İşleri Başkanı’nın derhal istifa etmesini gerektirecek kadar büyük bir skandal..

Laik devletin görevlisi!

Bugüne kadar “dini siyasete alet eden” ve bundan yeterince yararlanmak için halkın ve siyasi partilerin inançlarına kendince değer biçenleri; “bu kesim daha dindar çünkü şöyle giyiniyor, böyle inanıyor, diğer kesimin inancı tartışılır çünkü öyle giyinmiyor” ya da “bu parti dindar değil, din-inanç bizden sorulur, bizim partiden olmayan patates dinindendir, onlar içki içer, Kur’an’ı duvara asar vs. vs” diyenleri çok gördük.

Maalesef “parlatarak söylenmiş sözlere düşünmeden inanmaya hazır” kesimleri din üzerinden, başkalarının inancını yalanlayarak aldatmayı da başardılar. Ama bunu bir Diyanet İşleri Başkanı yapamaz. Bırakın “laik (insanların din ve inancında özgür olduğu, kimsenin değerlendirme hakkına sahip olmadığı, devletin de bir dine taraf olamayacağı) devlete ait” üst düzey bir görevlinin halkın inancı hakkında iftira atma saygısızlığını ve suçunu işlemiş olmayı, din bilimci olarak getirildiği makamda “kendini ALLAH’a eş koşma günahı”nı işlemektedir.

Şirk koşma!

Kullarının inancını değerlendirme hakkını Hz. Peygamber’e bile vermeyen, buna ancak kendisinin karar vereceğini bildiren Yaradan acaba bu hakkı Diyanet İşleri Başkanı’na mı vermiştir ki milyonlarca vatandaşın yaşadığı İzmir’de insanların inancını tartışmaya açacak şekilde “dindarlığın neye ihtiyacı olduğuna” kendisi karar veriyor, o ilde yaşayanların dindarlığı hakkında söz söyleyebiliyor?

Diyanet İşleri Başkanı Mehmet Görmez’in “siyasi güce yaranmak uğruna bir ildeki milyonlarca insanın dini-inancı hakkında yorum yapması”yla ilgili hiçbir açıklamasının, özrünün anlamı yoktur ama “en büyük günahı işlediği için” Allah’tan af dilemeyi düşünse iyi olur!

*****

Özgür Medya!

Haber kanallarının ortak hızı…
Can Ataklı

Ekranda CHP Genel Başkanı Kemal Kılıçdaroğlu var. Her hafta olduğu gibi yine salı günkü grup toplantısında konuşuyor. Haber kanallarının tamamına yakını da yine her zaman olduğu gibi bu konuşmayı canlı yayınlıyor. Derken o an karşımda açık olan kanal yayından çıkıyor ve reklama giriyor.

Diğerine geçiyorum. O da diğer haberlere geçmiş. Bir başkasına geçiyorum. O da ne, bu kanal da canlı yayını kesmiş. Sonra diğerleri. Onlar da aynı havada.

Halk TV, Bengitürk, Kanal B ise yayına devam ediyor.

Bir de “mecbur olduğundan” Meclis TV’yi yayınlayan TRT-3. Bunlardan birine takılıyorum.

Meğer Kılıçdaroğlu, grup toplantısında bir ilki gerçekleştirmiş. Salona kurulan TV ekranından Başbakan Tayyip Erdoğan’ın “söyleyip” de sonra “söylemedim” dediği sözleri yayınlanıyor.

Örneğin “Ben BOP’un eş başkanıyım” diyor bir yerdeki konuşmasında. Hemen arkasından “Ben böyle bir şeyi hiçbir yerde söylemedim” sözlerini duyuyorsunuz.

Meğer Erdoğan’ın “söyleyip” de “söylemediğim” dediği sözleri bir videoda toplanmış ve You Tube’a konmuş. Buna yasak gelmiş. Ardından ikinci bir video hazırlanmış. Muhtemelen buna da yasak gelecek.

Twitter’da konuyu yazıp tepki gösterince, haber kanallarında çalışan arkadaşlarımdan biri arayarak “Bu video yasaklanmıştı. Suç işlememek için yayından çıktık” dedi. İyi de Meclis TV ve birkaç kanala dava mı gelecek şimdi?

İnanmaya mecbursunuz…

İnanmaya mecbursunuz…
Sanem Altan

Pazartesi günü, Prof. Ergun Özbudun’un NeşeDüzel’le yaptığı röportajı heyecanla okudum. Benim cevabını aradığım sorulara gerçek bir hukukçunun verdiği cevaplar vardı orada.

Ama sadece röportaj değil hayat da o gün cevaplar verdi akla takılan sorulara.

‘Özgürlük ve demokrasi olmadan barış olur mu’ demiştim… En ünlü yazarlarımızdan birinin işsiz kaldığı haberi geldi.

Bu son gelişme “yazarlarına tahammül edemeyen bir hükümet Kürtlere hakkını nasıl verecek”sorusunu da ekledi hayatımıza.

***

Peki, demokrasisiz barış olacağına inananlar buna nasıl inanıyor?

Niye bazılarımız her şeyin ‘iyi’ olduğuna bütün varlığıyla inanmış vaziyette?

Çünkü buna inanmak mecburi.

Her şeyin mükemmel olduğuna inanmadın mı işsiz kalıyorsun.

Demokrasiyle ilgili kuşkuları bulunanlar, siyasi iktidarın baskıcı yöntemlerini eleştirenler derhal susturuluyor.

Yazabilmek için siyasi iktidarın her lafına inanacaksın, sorgulamayacaksın, eleştirmeyeceksin.

***

Prof. Ergun Özbudun, tüm sorunları açıkçca ortaya koyan berrak bir anlatımla, yok sayılan gerçekleri bize gösteriyor.

İşte bir okuyuşta bile akla kazınacak cümleler: ‘AKP’nin anayasa önerisi mevcut demokrasiyi geriletir.’

‘Başkanlık sisteminin Kürtlere hiçbir yararı olmayacak.’

‘Türkiye’de demokrasinin kalitesi başkanlık sistemi yüzünden zarar görebilir.’

‘AK Parti’nin teklifinde olan başkana tanınan parlamentoyu fesih hakkı, bu başkanlık sisteminin ruhuna aykırı.’

‘Başkana kanun gücünde kararnamelerle ülkeyi yönetme imkânı veriliyor. Bu tasavvur edilemeyecek bir durumdur.’

***

Prof Özbudun, bütün medyanın sorgusuz sualsiz inanmayı tercih ettiği, inanmaya mecbur olduğu bütün yalanların ardındaki gerçekleri ortaya çıkarıyor Düzel’le yaptığı konuşmada.

‘AK Parti’nin kuvvetler ayrılığına karşı çıkarken aslında önerdiği şey “güçlü yürütme, zayıf yasama”dır.’

‘Bu, mutlak bir iktidardır. Çünkü başkan çok önemli yetkileri, hatta yargı organını belirleme yetkisini bile kendinde topluyor.’

Ve benim de pazartesi sorduğum soruya çok net cevap veriyor Ergun Özbudun.

‘ Başkanlık ve barış birbirinin olmazsa olmaz şartı değil ki! Bu, demokrasinin zararına olur.’

‘Ben şahsen barış sürecini bütün kalbimle destekliyorum. Ama bu, başka alanlarda hükümet eleştirilmeyecek demek değildir. Barış ile başkanlık arasındaki alışverişe karşı çıkabilirsiniz. Bu alışverişe karşı çıkmak barışa karşı çıkmak anlamına asla gelmez.’

***

Vicdanı olan herkes barışın gerçekleşmesini, silahların susmasını istiyor.

Ama silah sustuktan sonra neler olacak?

İşte konuşulmamasını istedikleri, barışın arkasına saklamaya çalıştıkları konu bu. Ak Parti’nin getirmeye çalıştığı korkunç sistemde neler olacağını anlamayanlara hayat çok basit bir cevap veriyor.

Yazarlar bu ülkede artık yazı yazacak gazete bulamıyor.

Siz hâlâ “her şeyin iyi olacağına” nasıl inanabiliyorsunuz?

İnanmaya mecbursunuz…

İnanmazsanız o tutkuyla bağlı olduğunuz köşelerinizi, televizyon programlarınızı kaybetmekten korkuyorsunuz çünkü.

Yaman çelişki…

Yaman çelişki…
Güngör Mengi

Ergenekon terör örgütü bir hayaletti; 4 yıldan beri hayalet taşlıyorduk.

Adını anmak bile suçtu.

Dün yapılan 281’inci duruşmada savcı “Ergenekon örgütünün varlığı tespit edilmiştir” dedi.

Ve ardından ağır makinelitüfek ateşi gibi ceza talepleri yağmaya başladı.

Silivri’deki mahkemede savcı, esas hakkındaki mütalaasını sunarken eski Genelkurmay Başkanı İlker Başbuğ emekli Orgeneral Hasan Iğsız, Orgeneral Nusret Taşdeler, Orgeneral Hurşit Tolon, gazeteci Mustafa Balbay ve Tuncay Özkan’ın da aralarında bulunduğu 15 sanık hakkında ağırlaştırılmış müebbet hapis cezası talep etti.

Bu sanıklar “Hükümeti cebir ve şiddet kullanarak ortadan kaldırmaya veya görevlerini kısmen ya da tamamen yapmasını engellemeye teşebbüs”le suçlanıyorlar.

Sanıkların, hükümet üstünde cebir ve şiddet tarifine giren ne tür eylemler ve zorlamalar uyguladığını savcı herhalde ispatlayacaktır.

Özlem adil yargılanma

Beş yıldır bulunamayan örgüt kendisini nerede ele verdi ve bunu savcılık nasıl kanıtlıyor; kamuoyu herhâlde bunun tatmin edici cevaplarını isteyecektir.

Söz konusu sanıklar hakkındaki ceza TCK’nın 312/1 maddeden istendi.

Savcı bunu yaparken haklarındaki “örgüt yöneticiliği” suçlamasından vazgeçti, beraat istedi.

Başbakan Erdoğan, eski Genelkurmay Başkanı Başbuğ’u terör örgütü üyesi olmakla suçlayanları tarihin affetmeyeceğini söylemişti ya; savcı bu işi de halletmiş:

Hem Başbuğ’u terör örgütü yöneticisi göstermenin yanlışını ortadan kaldırmış hem de onu ağır hapis gerektiren başka bir suçla ilişkili duruma sokmayı yine becermiştir!

Dün bir anda bütün TV’leri kapsayan Ergenekon davasının ayrıntılarını kamuoyunun anlaması mümkün değildi.

Kamuoyundaki olgu, yaman bir çekişkinin doğurduğu hayretti.

Apo’yu yüceltmek tehlike

Bir yanda kimsenin o suçlamalarla yan yana getiremediği bilim adamları ile gazetecilerin ölene kadar hapse mahkûm edilmesi ile ilgili savcılık talepleri…

Bir yandan da güvenli ve demokrat bir gelecek hayallerimizin gerçekleşmesini sağlayacağını ümit ettiğimiz “kurtuluş planı”nın yolunda ilerlediğine dair haberler…

Olan bitenin özeti şu ki; kırk bin cana mal olan bölücü teröre karşı kelle koltukta savaşmış kahramanlar ömür boyu hapse mahkûm olmanın eşiğine gelmiştir.

Adı bebek katiline çıkmış teröristbaşı herkesin ağzından çıkacak bir söze baktığı kurtarıcı kimliğine yükseltilmiştir.

Terörü bitirmenin yüklediği bir bedel varsa ödeyelim.

Ama makul bir sınırı olmalı!

Demokrasi olmadan barış nasıl olacak?

Özgürlük olmadan barış olur mu?
Sanem Altan

Barış sürecini izlerken bir çok soru beliriyor aklımda.

Soruları yok etmesi beklenen barış tam aksine yeni sorular yaratıyor.

Anlaşılamayan, karanlıkta bırakılan ve tartışılması istenmeyen konular gittikçe çoğalıyor.

Her şeyden önce, bugün barış şartının demokrasinin yok edileceği bir başkanlık sistemine bağlanmasının nedenini anlayamıyorum.

Barış ve başkanlık ne zaman birbirinin vazgeçilmez parçaları haline geldi?

Kuvvetler ayrılığını ortadan kaldıracak ve yargının denetimini “başkana” verecek bir baskı rejimi neden barış için vazgeçilmez şart?

Demokrasi ve barış niye birbirinin zıddı iki kavram gibi sunuluyor?

Kavrayamıyorum…

***

Demokrasi olmadan barış nasıl olacak?

Demokrasiyi yok ederek barış yapacaksak o “barıştan” sonra insanlar nasıl özgürleşecek?

Özgürleşemeyecekse o barış nasıl kalıcı hale gelecek?

Özgürlük olmadan barış olur mu?

Bugün özgürlüğe doğru mu gidiyoruz?

Bütün yönetimin ve iktidarın tek bir adamın elinde toplanacağı bir sistemde Türk ve Kürt vatandaşlar nasıl özgür olabilecekler?

Yargının denetimini siyasi iktidara verirseniz muhalifler nasıl konuşacak, nasıl eleştirecek?

Meclis Anayasa Komisyonu Başkanı Burhan Kuzu’nun savunduğu “başkanlık sistemine” sahip bir tek demokrasi var mı yeryüzünde?

Bütün bu sorular aklımda dolaşıyor ve kimse bu soruları konuşmuyor, kimse bu soruların cevabını vermiyor.

Hatta bu soruların sorulmaması isteniyor.

Niye sormamamız gerekiyor?

Niye susmamız gerekiyor?

Neden demokrasiyi savunmamalıyız?

Neden demokrasiyi ve barışı birlikte istemeyelim?

***

Silahlar sussun.

İnsanlar artık ölmesin.

Bunu sağlayan her adım herkesin ortak arzusu, bu adımdan sonra da bir daha silahlara asla ihtiyaç duyulmayacak ortak bir demokrasi kurulması için elele verilsin.

Herkesin eşit ve özgür olacağı bir demokrasiyi sağlayacak bir anayasa yazılsın.

Anayasa yapılmadan gerçek barış olabileceğine siz inanıyor musunuz gerçekten?

Anayasa yapılırsa barış gerçek ve kalıcı olur.

Ne yazık ki bugün böyle bir gelişmenin işaretleri yok ortada.

Tam aksine.

Türkiye’yi demokrasiden uzaklaştıracak bir anayasa süreci, barış süreci ile atbaşı gidiyor.

İşte ben de demokrasisisiz bir barışın nasıl olabileceğini kavrayamıyorum.

Hiçkimse eşit olmayacak, hiçkimse özgür olamayacak ama barış olacak.

***

Sanki savaş, bu ülkede çok fazla özgürlük ve eşitlik olduğu için çıktı.

Sanki otuz yıldır insanlar başkanlık sistemini getirebilemek için ölüyor.

Demokrasiyi tümden yok edip başkanlık sistemini getirince mi barışa kavuşacağız.

Başkalarını bilmem, ben barışı ve demokrasiyi birlikte istiyorum.

Siz istediğinizden vazgeçin, ben bu ikisinden de vazgeçmem.

Çünkü biri olmazsa öbürünün de kalıcı olmayacağına inanıyorum.

Çok mu abartıyorum sizce?

Yoksa sadece bu sessizlikte çok mu sesim çıkıyor…

Kadına yönelik şiddetin deşifresi…

Kadına yönelik şiddetin deşifresi…
Müge İplikçi

2-3 yıl önce Mor Çatı Kadın Sığınağı’nın bir projesine dâhil olmuştum. Şiddete uğrayan kadınların hayatından yola çıkarak, hem onları anlatan hem de ‘anlatmayan’ öyküler yazacaktık. Her birimiz projeyi onaylamış, yani kendi yaşamını bizlerle paylaşmakta sorun yaşamayan kadınlarla görüştük. Buna rağmen adlarını bilmeden, onların o tedirgin hâlleriyle anlattıkları öykülerden başka başka, edebiyata uzanan öyküler yazdık. Sanırım hemen hepimizin kaygısı ortaktı: Bu kadınları bir de biz yazdıklarımızla deşifre etmeyelim! Süreçte onlar çok hassas bir yerde duruyordu, sanırım yazarlar olarak bizler de.

Bu denge çok hassas bir denge ve o yüzden özel ihtimam gerektiriyor.

Ayrı bir dil, ayrı bir tutumdan bahsediyorum. Bu tür buluşmalarda şiddetin yeniden üretilmemesine özen göstermek şart. Aksi takdirde istemeden de olsa o şiddetin bir parçası da siz oluveriyorsunuz.

Bunu neden mi yazdım?

Adı verilmiyor ama…

Türkiye’de kadına yönelik şiddet önlenemiyor. Hürriyet’in en son haberi bunu kanıtlar nitelikte. Bu habere göre liseyi bitirmiş bir insanın dramı söz konusu. Üniversite giriş sınavından, sığınma evlerine, oradan kimlik bilgilerinin değiştirilmesine kadar varan bir süreç söz konusu.

Alışık olduğumuz ama alışmamamız gereken hazin bir öykü daha…

Şimdi asıl soru şu: Bu haber ya da buna benzer haberlerle, kısacası şiddetin bu biçimde ifşa edilmesiyle kadınlara uygulanan şiddeti sonlandırabilir miyiz sonlandıramaz mıyız?

Kaldı ki koruma altındaki bir kadının öyküsünün bu biçimde deşifre edilmesi bundan böyle o kadına nasıl bir yaşam alanı sağlayabilir? Korumadan kastedilen herkese kapalı ama basına açık bir soyut örtü müdür? Koruma altındaki bir kadının adını vermeyip hayatıyla ilgili hemen her şeyi habere sığdırmak o kişiye yapılan iyilik midir kötülük müdür? Sonrasında bu kadının ya da bu kadınınkine benzer yaşamların tehdit edilmeyeceğinin garantisini verebiliyor muyuz? Veremiyorsak bu haberi başka bir formatta, başka bir dilde vermek durumundayız.

Diyeceksiniz ki habercilik böyle bir şey.

Ben de ısrarla haberciliğin ilk etapta ‘insanlığı’ gözetmesi gerektiğini, insanlığı gözetirkense en başta insanı önemsemesi gerektiğini söyleyeceğim.

Bunlar da 1 Mart 2003 tezkeresinin tutanakları…

Bunlar da 1 Mart 2003 tezkeresinin tutanakları…
Can Ataklı

Terör lideri Abdullah Öcalan ile yapılan resmi pazarlıkların tutanakları gayrı resmi olarak medyaya sızdı. İçerik doğru ama iktidar bundan çok rahatsız oldu. Nedense “görüşmeler yapılır, konuşmalar olur, bunda bir sakınca yok, ama halkın öğremesi sakıncalı, barışa bir engel” düşüncesi ağır bastı.

İktidarın açıklanmasını istemediği, açıklanması hâlinde yine rahatsızlık duyacağı başka tutanaklar da var. Üstelik onların sızdırılmasına da gerek yok. Çünkü bu tutanaklar 1 Mart 2003’te Meclis’te yapılan gizli toplantının tutanakları. Yasal süre olan 10 yıl geçtiği için artı tutanaklar üzerindeki “gizlilik” kalktı. Ancak iktidar buna rağmen açıklanmasını istemiyor.

Bu gizli toplantıda hükümetin Amerikan askerlerini ülkemizde konuşlandırmasına, silah ve mühimmat aktarımının sağlanmasına ve Irak’a asker göndermemize olanak sağlayacak olan “tezkere” üzerine görüşmeler yapıldı ve oylandı.

AKP tezkerenin geçmesi için büyük çaba harcadı. Dönemin Başbakanı Abdullah Gül’dü. AKP Genel Başkanı Tayyip Erdoğan ise üzerindeki siyasi yasak kalkmış 3 Mart’ta Siirt’te yapılacak seçimi bekliyordu. İktidarın biri hükümette diğeri dışarıda iki lideri gece gündüz çalışarak AKP milletvekilleriyle tek tek görüştüler, “evet oyu vermeleri için” ikna etmeye çabaladılar.

Sonuçta AKP’lilerin büyük çoğunluğu “evet” oyu vermesine rağmen yeterli sayı bulunamadığı için tezkere “reddedilmiş” sayıldı. AKP’den bazı milletvekilleri bütün baskılara rağmen Meclis’e girip “evet” oyu kullanmadı.

Tezkere görüşmeleri sırasında CHP “hayır” çıkması için büyük çaba harcadı. CHP’lilerin tamamı “hayır” oyu verdi. Oylamaya katılmayan AKP milletvekillerinin hiçbiri bir daha seçilecek yerden listeye konulmadı.

Sanıyorum AKP’liler o gizli toplantıda, tezkerenin çıkması için bugün öğrenildiğinde rahatsızlık yaratacağına inandıkları sözler söylediler, şimdi açıklanmasından endişe ediyorlar. Ben de bu gizli toplantının artık açıklanmasında sakınca olmayan tutanaklarından bazılarına ulaştım. Toplantıda CHP adına konuşan dönemin Genel Başkanı Deniz Baykal’ın kürsüde kullandığı bazı cümleler elime geçti. Bunların bir bölümünü sizlere açıklıyorum:

Korsan devlet

Türkiye bir korsan devlet değildir. İyi komşuluk anlayışına daima özen göstermiş sorumlu bir devlettir. Irak’a karşı da aynı sorumlu davranış içinde olmalıyız.

Amerikan düşmanlığı

Biz, ilkel bir Amerikan düşmanlığı anlayışı içinde siyaset yapmıyoruz; biz Türkiye’nin yararlarını her şeyin üzerinde tutan bir anlayışla siyaset yapıyoruz… ABD’nin her istediğine “evet” demeden de Amerika’nın ciddi bir dostu olarak kalmanın mümkün olduğuna inanıyoruz.

Kesinlikle ‘hayır’

Irak tezkeresine biz CHP milletvekilleri olarak “hayır” diyoruz… Meclis ne karar verirse versin, biz kesinlikle “hayır” diyeceğiz. Biz bu “hayır”ı CHP’ye oy vermiş, vermemiş milyonlarca insan adına, bir umutla, “dürüst, namuslu, barışçı, adaletli bir iktidar kurar umuduyla” AKP’ye oy vermiş milyonlar adına da diyoruz.

Kaybedilecek savaş

Bu savaşı Irak kaybedecektir, Türkiye kaybedecektir; ama, bu savaşı ABD de kaybedecektir, insanlık da kaybedecektir. Bu savaşa girmek istemiyoruz, ama bu savaşa sürükleniyoruz. Bu savaşta bizi kullanmak istiyorlar. Türkiye’nin coğrafyasını, toprağını istiyorlar…

Meşruiyeti yok

Irak’taki bu savaşın uluslararası hukuki bir meşruiyeti yoktur. Dünya ülkeleri bu konuda hemfikiridir. Baskılara boyun eğilmiştir; ama baskılara boyun eğen bu hükümettir. Baskılara boyun eğen Türkiye değildir, Türk halkı değildir.

Bu aldatmacadır

Hükümet, “savaş kararı almıyoruz, yabancı askerlerin Türkiye’de yerleşmesine izin veriyoruz” demekte. Peki, o askerler, bir süre sonra Irak sınırından geçecekler de, Bağdat’a hurma toplamaya mı gidecekler? Bu bir aldatmacadır. Alınacak olan karar çok açık bir şekilde “savaş” kararıdır.

Yazıklar olsun

“Çaresiziz” diyorlar, “çaremiz yok, mecburuz, yapacak bir şeyimiz yok, onun için kabul ediyoruz” diyorlar. “Amerikan askerlerinin Türkiye’de yerleştirilmelerine izin veren tezkereyi, başka türlü davranma imkânımız olmadığı için kabul ediyoruz” diyorlar… Yazıklar olsun!

Çaresiz değildik

Biz, 1919 yılında çaresiz değildik. Türkiye’ye girmek isteyenler karşı Türkiye çaresiz değildi. Türkiye’nin 2. Dünya Savaşı’na girmesini istedikleri zaman da çaresiz değildi. 1974’te de çaresiz değildik. Ama şimdi anlıyoruz ki, AKP iktidarında, 2003 yılında Türkiye çaresizdir ve çaresiz olduğu için ABD askerlerini kabul etmektedir. Bu bir itiraftır, bu bir aczdir.

Türkiye’nin onuru

Türkiye’nin onurunu koruyacak olanlar, Türkiye’nin şerefini yüceltecek olanlar, Türkiye’yi bu savaşa sokanlar değil, Türkiye’nin bu savaşa girmesine “hayır” diyenler olacaktır.

Devletlerin, milletlerin gücü kalabalıklarla ölçülemez…

Vasiyet vaziyet…
Güngör Mengi

Başbakan çocuk meselesine taktı. En az üç çocuğu vasiyet haline getirmesi dünyada bir ilk!

Takıntının sebebi dini bakış mıdır yoksa devletin gücünü sayılarla ölçen dar milliyetçi güdüler mi bilmiyorum ama vatandaşı çoğalmaya çağıran siyasetçinin iki yönden de haklılığı yoktur.

Hele hele dört kişilik bir ailenin ayda 800 lira ile geçinebileceğini söyleyen bir Çalışma Bakanı’nız varsa.

Vücudu ve beyni iyi gelişmiş, yaşama sevincine sahip, meslek sahibi olmuş kuşaklar emirle, telkinle yaratılamaz.

Devletlerin, milletlerin gücü kalabalıklarla ölçülemez.

İnternet’te ilginç bir araştırma geziyor.

Pakistanlı bir bilim adamı (Dr. Faruk Saleem – İslâmabat) dinlere göre kalkınmışlık durumlarını incelemiş.

Geleceğin, bilgi temelli toplumların olacağını açıkça ortaya koymuş…

Kalabalık güç değildir

Gezegenimizde 1,5 milyara yakın Müslüman yaşıyor. Her 100 Müslümana karşılık 1 Yahudi var.

Buna rağmen Yahudiler sanat ve kültürde olsun bilim ve teknolojide olsun Müslüman topluma neden fark atıyor?

Son yüz yılda sadece bilimsel alanda Yahudiler 104 Nobel ödülü kazanırken Müslümanlar neden yalnızca 3 Nobel alabildiler?

Cevap şu: Çünkü onlar her çocuğa ve her gence kaliteli eğitim verirler. Bu eğitim türü sorgulayıcı (teslimiyetçi değil), araştırıcı (ezberci değil) ve yaratıcıdır (bilgi üretmek ve bulmak içindir)..

Müslüman dünyanın sorunu ne?

Yanlış eğitim veriyorlar (Büyük oranda din eksenli, sorgusuz, araştırmasız, ezberci ve dayatmacı eğitim)..

Dünya Üniversitelerinin Akademik Değer Listesi’nde, Müslüman çoğunluğa sahip ülkelerin hiç birinden ilk 500’e giren üniversite yoktu 2004 yılına kadar.

İslâm Konferansı coğrafyasında toplam 500 üniversite bulunuyor.

Sadece ABD’de 5 bin 758 üniversite var. Kalite farkları da ayrı bir sorundur.

İki türlü başarısızlık

Şanssızlık değil, seçimleri böyle.

Amerika’da 4 bin, Japonya’da 5 bin bilim insanı yaşıyor. Müslüman dünyasını oluşturan 57 ülkede sadece 230…

Hıristiyan dünyası araştırma ve geliştirmeye Müslüman ülkelerden 25 kat fazla kaynak tahsis etmektedir.

Araştırmanın sonuç bölümünde “genç nüfus problemi var” denmiyor.

“İslâm dünyası yeni bilgi üretebilecek kapasiteden yoksundur” diyor.

“Dünyanın ürettiği bilgiyi kendi halklarına öğretmekte de başarısız” diyor.

Akılcı olmayan, ezberci, teslimiyetçi din eksenli ve çağdışı eğitimle Türkiye’yi büyütemeyiz, sadece sorunlarını hastalıklarını büyütürüz.

Özetle… Türkiye’nin vaziyeti ile Başbakan’ın vasiyeti uyuşmuyor.

Başarı denen virüs…

Kavga etmek için hayat çok kısa…
Zülfü Livaneli

Çevremde ondan bundan yakınan, öfkeyle birilerini eleştiren hırslı insanları gördüğüm zaman onlara diyorum ki: “Bırak bunları. Hayat kavga etmek için çok kısa.” O onu demiş, bu şunu ima etmiş, öteki böyle kızdırmış, beriki şöyle laf sokmuş; inanın hiçbirinin önemi yok.

Eğer tarihi yüzer yıllık dilimlere ayırırsanız (ki epey cömert bir ayrım olur bu) her dönem sonunda yeryüzünde hiçbir tartışma, hiçbir kavga kalmaz. Canlarını dişlerine takarak kavga edenler, kıskananlar, hırslananlar yerlerini yeni kuşaklara bırakır ve sonsuz bir sessizliğe uğurlanırlar.

Pir Sultan Abdal ne demiş: “Yedi kere ıssız kalıp / Dolan dünya değil misin?” Büyük ozan herhalde yedi rakamını laf olsun diye söylemiştir, yoksa dünya kaç kez doldu doldu boşaldı.

Başarı denen virüs

Bu sözlerimin kimseyi etkileyeceğini sanmıyorum. Çünkü insanoğluna, rekabete dayalı korkunç bir hırsla yaşaması gerektiği öğretiliyor. Sanki her çocuk eline kılıçlar, mızraklar, ağlar ve baltalar verilerek Roma arenasına atılan bir gladyatör. Ölmemek için öldürmek zorunda. Ne bileyim; bunlar bana çok tatsız geliyor. Zamanımızda “başarı denilen virüs” öylesine yayıldı ve herkesin içine yerleştirildi ki insanları, böyle bir yaşamın tersinin mümkün olduğuna bile inandırmak güçleşiyor. Sanki “başarılı olmak” gereği her zaman ve herkes için geçerliymiş gibi algılanıyor. Artık günümüzün romancıları, şairleri, düşünürleri, bilim adamları bile “başarı” peşinde koşuyor. Herkesi, Amerikalıların kafalarımıza soktuğu “kazanan” ve “kaybeden” kavramlarına göre yargılıyoruz. Peki Yunus Emre başarılı olmak için mi yazmıştı şiirlerini, Mevlânâ sema dönerken “başarı” peşinde miydi? Çarmıhta can veren İsa kazanan mıdır, kaybeden mi? Ne demişti peygamber: “Her şeyi kaybeden, her şeyi kazanır!”

Uzaktan bakınca…

Anton Çehov‘a kitaplarını Fransızcaya çevirmeyi teklif etmişler. Büyük yazar hayret etmiş: “Onlar anlamaz ki” demiş; “ben Rus hayatını anlattım.”

Neyse; kavgadan başladık başarı koşullanmasından çıktık. Gerçekten de içinde bulunduğunuz sorunlara, hırslara, kavgalara biraz uzaktan bakmayı deneyin. Göreceksiniz ki birçoğuna değmiyor. Bir gün “Elveda dünya ve merhaba kâinat” diyorsunuz. Geride bir hoş sada bırakabildiniz mi bırakamadınız mı; önemli olan bu.