Barış şansı zarar görmesin…

Barış şansı zarar görmesin…
Güngör Mengi

Karayılan Kandil’de Türk gazetecilere geri çekilmenin ancak sonbaharda bitebileceğini söyledi.

Ama Öcalan çekilmenin daha erken tamamlanmasını istediği için “bu mümkün mü?” araştırıyorlarmış…

Doğru adım, ne kadar erken atılırsa o kadar etkili ve başarılı olur.

Türkiye’de özellikle seçimlerin yaklaştığı dönemlerde siyaset adeta şuurunu ve dengesini kaybediyor.

Partiler ve liderler yarattıkları nefret ve intikam duygusunu hesap etmeden ağızlarına geleni söylüyorlar.

Bazıları eleştiri uğruna düştükleri çelişkiyi bile görmüyor.

Dün bir yerde PKK’nın muzaffer ordular gibi çekildiği yazıyordu.

Muzaffer ordular çekilmez ki; daha çok yerleşir!

Sözü sakınmak lâzım

Kırk bin hayata mal olan terör dönemini sonlandırma şansı varsa bu imkân ziyan edilemez.

Buna herkes özen gösterecek.

Ama bizdeki siyasetçi için seçim kazanmak başarının tek ölçüsüdür. Ne pahasına olursa olsun kazanmak gerekir.

Liderleri ekranda hep bu iddiada izliyoruz.

Barış şansını sonbahara kadar yaşatma ümidi olmayanlara hak vermek yanlış olmaz. Başbakan dün çözüm sürecine şüphe ifade eden muhalefet liderlerine ağzına geleni söylüyordu.

Onlar çözümün parçası olmadıkları sürece sorunun parçası olarak suçlanacaklar.

AKP toplulukları politize etmeyi iyi biliyor. Dün Başbakan’ın hitap ettiği topluluğun aktif katılımını izleyenler, o kalabalığın işadamı ve sanayici grubu olduğunu düşünmez, parti örgütlerinden delegeler sanırdı.

Sorular cevap bulmalı

Muhalefet ve etkisi altında kalan insanlar, PKK’nın barış sürecine hangi tavizler karşılığında razı olduğunu soruyorlar.

Bunun cevabı, CHP ve MHP’yi sokakta ve üniversitede terör ve anarşiyi hortlatmaya çalışmakla suçlamak olmamalı.

Çünkü muhalefetten gelen eleştiriler, reform yasalarının hazırlanacağı ikinci dönemi koruma görevi yapacaktır.

Hükümet, kabul edilemez taleplere karşı bu itirazları öne sürecektir..

Başbakan’ın bir gün önce Genel Başkan Yardımcısı Hüseyin Çelik’in şu sözlerini söylemesi, sürecin ruhuna daha uygun düşecekti:

“Türkiye’nin üniter yapısından taviz vermek kimsenin aklına gelmemelidir. Bu ülke farklı etnik unsurlardan oluşan bir millettir. Bizim bir devletimiz var. Türkiye Cumhuriyeti vatanımız, ay yıldızlı bayrak müşterek bayrağımızdır. Hiçbirinden taviz asla söz konusu değildir.”

Elimize geçen değerli fırsatı hitabetin şehvetine feda etmeyelim!

Milli içkimiz…

Başbakan Yeşilay toplantısında milli içkimizin ayran olduğunu söyledi.

Bir Müslüman olarak sevap kazanmış olabilir bu iddiası ile.

Ama doğruları söyleyen bir siyasetçi olma iddiasına sahip çıkmakta sıkıntı çekecektir.

Çünkü dediği yanlış.

Milli içkimiz rakıdır. Rakıya bu yüzden ona “aslan sütü” diyoruz!

PKK ne ister?

PKK ne ister?
Cüneyt Ülsever

Başbakan, PKK’nın silahları ile birlikte şahsi garantisi altında sınır dışına çıkma ısrarından aniden çark etti. “Silahları bırakıp gitsinler” sözlerini ağzından duyduğumuzda hepimizin ağzı açık kaldı. O gece Başbakan’a dekor oluşturan “sadık bendeleri gazeteciler” soramadılar ama herkes bu U-dönüşün gerekçesini merak etti. Bence gerekçe basitti. Birileri Başbakan’a nihayet “hukuk”tan bahsetmişti, henüz otokrat olamadığını, bu ülkede Kürtler dışında hala kendisine “Türk” diyen unsurların çoğunlukta olduğunu hatırlatmıştı.

“Barış anlaşması karşılığı PKK’ya ne verdiniz?” sorusuna ise Başbakan 72 milyonun gözünün içine bakarak “vallahi 12 kanallı bir televizyon ve hergün 1 saat jimnastik dışında hçbir şey vermedim” diye cevap verdi!

Ben de Pazar günü:
“Açık yazıyorum, Başbakan bir TV kutusu, bir saat “jimnastik” karşılığı PKK’yı silah bırakmaya ikna ederse ben de “sadık bende”si olacağım!
Bu kadar ölüm, bu kadar zayiat ardından 30 yıl sonra silahları bu kadar ucuza bırakırsa PKK’nın ardından da sınır boyunda teneke çaldıracağım!” diye yazdım. (Yurt Gazetesi)

***

Nitekim, PKK’nın geri zekalı olmadığı hemen anlaşıldı ve hem BDP, hem KCK adına konuşanlar “Başbakan’ın 180 derece çark etmesine çok şaşırdıkları”nı beyan ettiler. Onlara göre müzakerelerde (pazarlıklarda) böyle bir şart söz konu bile olmamıştı.
Hali ile, nasıl futbolcu zora düşmedikçe bacağını kestirmez, PKK da istediklerini elde etmeden kendi kendisine silah bırakmaz!

***

Gelin bugün PKK’nın elde etmeden silah bırakmayacağı şartları (kırmızı çizgilerini) tartışalım:
1)Adı nasıl konulursa konsun, yerel yönetimlere (Güneydoğu’ya) özerklik verilecek Bu minvalde:
i)Valilikler ve belediye başkanlıkları bir kişide toplanacak ve bu yönetici halk tarafından seçilecek. PKK’nın seçimleri kazanacağı 8-16 ilin üzerine bir de “süper vali” seçilecek.
ii)Ana dilde (ana dil eğitimi değil) eğitime geçilecek.
iii)Söz konusu bütün şehirler ve onlara bağlı ilçe, belde, mahalle, köy v.b.’na Kürtçe isim verilecek.
iv)Söz konusu illerde mahkemeler başta olmak üzere tüm kamu kuruluşlarında resmi dil iki adet olacak. Tüm yazışmalar iki dilde yapılacak.
v)Bu illerin yerel ihtiyaçlarını yerel yönetimler belirleyecek. Bütçeden buna göre pay alacak.
vi)Özerk Bölgelerin güvenliğinden yine TSK sorumlu olmaya devam edecek.
vii) “T.C.’ye bağlı Kürdistan Özerk Bölgesi” gereğinde Irak, Suriye, İran Kürtlerini himayesi altına alabilecek. Garantör TSK olacak.

***

2)Anayasa’dan “Türk” kelimesi çıkacak. Bizler Türkiye Cumhuriyeti’nde yaşayan, Türkçe’yi resmi dil olarak, kahir çoğunluğu ise ayrıca ana dili olarak kullanan, Türk halk müziği dinleyen, Mozart’ın “Türk Marşı” ile övünen, Türk Milli Takımı’na alkış tutan, Türk mavisi giysileri seven, yurt dışında sorulduğunda mahçup bir şekilde “Türküm” diyen ama “ne mutlu Türküm diyene” şiarını Anayasa’da garanti altına aldıramayan “Türkiye Cumhuriyeti vatandaşları” (Türklere ait ülkenin kendisine Türk diyemeyen vatandaşları) olacağız.

3)Yeni Anayasa ile birlikte “genel af” geçici madde olarak halk tarafından oylanacak. Türkiye Cumhuriyeti’nin vatandaşları Silivri-Hasdal’dakileri , KCK’lıları, her türlü mahkumu ve tabii ki bu arada PKK’yı kendi “hür iradesi” ile af edecek.
4)Ülkeye demokrasi geldikten sonra Apo da rica minnet üzere özgürlüğüne kavuşacak.

***

5)Apo da BDP’ye “RTE bana 1 adet 12 kanallı TV kutusu ve hergün 1 saat jimnastik hakkı verdi, biz de altında kalmayalım, TBMM’de Anayasa oylanırken kendisine ‘Türk usulu partili Başkanlık sistemi’ için destek verin!” diyecek.
Barış uğruna “ser”inden (baş) vaz geçmeye hazır olan Başbakan’a “serimlik” verilecek!

***

Lütfen, bu yazıyı saklayın. Bir kısmı için 2014 ağustosunda, tamamı için 2015 haziranında benden hesap sorun!

‘PKK’nın geri çekilmesi barış değildir’

‘PKK’nın geri çekilmesi barış değildir’
Sanem Altan

Gazetelerin hepsinde ya Kandil’den bir haber ya PKK’dan bir röportaj ya BDP’den bir açıklama var.

Ülke tamamen barışa kilitlenmiş durumda.

Silahlar bırakılacak mı?

En büyük adım bu.

Öyle söylüyorlar.

Silahların bırakılmasını “barışın” tek ve en önemli adımı saymak, kalıcı bir barış için “demokratikleşmenin” hayati rolünü görmemek, baskıcı bir ortamda barışın “doğsa” da yaşayamayacağını anlamamak konusunda direnenler var.

“Demokrasi” sözcüğünü kelime dağarcığından çıkaranların “barış” merakı bana gerçek bir barışseverlik gibi gözükmüyor doğrusu.

Oksijenin olmadığı bir ortamda

doğan bebek nasıl yaşamazsa demokrasinin olmadığı bir ortamda doğan barış da yaşamaz.

Barışı büyütecek, geliştirecek, olgunlaşıp yaşatacak olan demokrasidir çünkü.

Bunun tersi bir örneği ben bilmiyorum yeryüzünde, bilen varsa anlatsın.

***

Türkiye’nin hiçbir zaman vizyonu sağlam kadroları olmadı aslında ne yazık ki…

On yıl sonrasını görecek, on yıl sonrayı hedef alacak politik kadroların bu ülkede doğması yasaktı sanki…

On yıl önce Kürt meselesine on yıl sonrasına bakılarak yaklaşılsaydı ne çok insan hayatı kurtulmuş olurdu bugün

değil mi?

1999 yılında da ateşkes yapılmıştı.

Silahlar tam beş yıl boyunca

susmuştu.

PKK sınır dışına çekilmişti.

O dönemde hükümetler demokrasi için adım atsalardı, o ateşkesin 10 yıl

sonrasını görebilselerdi, bugün 50 yıl ilerde olabilirdik.

Olamadık çünkü o zamanki siyasiler ve gazeteciler “demokrasinin” barış

için ne kadar önemli olduğunu anlayamadılar.

Bugün de aynı eksiklik devam ediyor.

Ak Parti’nin barış planında ben demokrasiyi göremiyorum.

***

Demokrasiden değil yargıyı ve yasamayı kendine bağlayacak bir “başkanlık” sisteminden söz ediyorlar.

Bu koşullarda barış nasıl kalıcı olacak, anlayamıyorum…

Selahattin Demirtaş’ın Taraf’ta Neşe Düzel’e verdiği röportajda biraz olsun aradığım cevaplara rastladım.

Demirtaş açıkça “PKK’nın geri çekilmesinin barış demek olmadığını”

söylüyor.

Demokrasisiz barış olmayacağını ısrarla vurguluyor.

Demirtaş diyor ki:

“Kandil şunu söylüyor. ‘Barış, PKK’nin geri çekilmesi değildir. Barış, Kürt sorunun çözülmesidir. Yani Türkiye’nin demokratikleşmesidir. Biz, buna barış diyoruz, eğer hükümetin barıştan anladığı, sadece bizim geri çekilmemiz ise bu ciddi bir kriz yaratacak’ diyorlar.

PKK’nin silah bırakması, barış sürecinin ‘silahsızlanma ve normalleşme’ denilen son aşamasında olacak. Düşünün ki… Biz barış sürecinin daha birinci aşamasının hazırlığındayız. Birinci aşamadan sonra, Türkiye’nin demokratikleşmesi denilen ikinci aşama var. Bu aşamada yasal reformlar ve anayasal değişiklikler yapılacak. Ancak ondan sonra PKK, silahını bırakacak ve dağdan inecek.”

Demirtaş Türk medyasının ve siyasetçilerinin görmek istemediğini herkesin gözüne sokuyor, “demokrasi olmadan barış olmaz.”

Barışı bu kadar çok isteyenler neden demokrasiyi aynı kuvvette istemiyorlar?

Beni meraklandıran soru bu işte.

Cevabını bilen var mı?

23 Nisan’ın anlamı…

23 Nisan’ın anlamı…
Zülfü Livaneli

Cumhuriyeti kuranlardan sonra gelen yöneticiler, her şey gibi bayramların da önemini ve devrimci özünü dondurdukları, unutturdukları için 23 Nisan’ın sadece “çocuk” yönü üstünde durulur oldu; oysa 23 Nisan; 1920’de Büyük Millet Meclisi’nin kuruluşuyla birlikte egemenliğin monarşiden halka geçişinin bayramı. Çocuk bayramı oluşu da güzel ama egemenlik daha önemli.

Bugün iktidarda olanlar varlıklarını ve bu makamlara gelebilmelerini, Kurtuluş Savaşı’nı veren o meclise borçlu. Eğer saltanat devam etseydi, ülke işgal altında kalsaydı, bu halk çocukları nasıl olur da yönetime gelebilirlerdi. O yüzden, 23 Nisan’ı herkesten önce AKP’nin kutlaması gerekirdi ama ne yazık ki durum öyle değil.

Bir ağacın dalında oturan adamın, baltayla ağacın gövdesini kesmeye çalışması gibi garip bir “yıkma” duygusu içindeler. Ne garip bir çelişki.

Yetki ‘Türkiye halkı’ndan

1920’de yani kan ve ateş yılları içinde Ankara’da millet meclisi kurulmasını öneren kişi bir sivil. Mustafa Kemal gerçi paşa unvanı taşıyor ama Osmanlı Ordusu bakımından idama mahkûm edilmiş ve ordudan çıkarılmış (zaten kendisi de istifa etmiş) bir sivil.

Dolayısıyla başkumandanlık yetkisini padişahtan ve ordudan değil, doğrudan doğruya Millet Meclisi’nden yani milletten alıyor. Her seferinde 3’er ay uzatılan dönemler hâlinde.

Bu Meclis’te onun “Türkiye halkı“ dediği her unsurdan milletvekili var. Yani Kurtuluş Savaşı ve Cumhuriyet bir darbe değil. Meşruiyetini Millet Meclisi’nden yani milletten alan bir kuruluş dönemi.

Bir 23 Nisan günü bunları hatırlatmak zorunda kalışımız acı aslında.

Dün, New York Times’ın, Türkiye’yi çok iyi tanıyan mensuplarından Stephen Kinzer‘ın Atatürk’ü göklere çıkaran sözler söyledikten sonra “Eğer o dönemde Birleşmiş Milletler bulunsaydı, Atatürk en iyi genel sekreter olurdu” dediğini okuduk.

Atatürk “ulusal egemenlik” kavramını sonuna kadar koruyan ama aynı zamanda da evrensel düşünen bir beyin olduğu için Kinzer haklı.

‘İnsanlık medeniyeti’

Zaten bu yüzden, Birleşmiş Milletler Genel Kurul salonunda UNESCO adına yaptığım bir konuşmada Atatürk’ün şu sözlerini kayıtlara geçirmiştim:

“İnsanlık medeniyeti tektir ama çeşitli kolları vardır.”

Bence bu söz, o genel kurul salonuna ana ilke olarak yazılmalı.

Bir o dönemde savaş cehenneminden çıkmış liderin sözlerine bakın, bir de ondan yıllarca sonra Huntington’a yazdırılan “Medeniyetler Çatışması” ilkelliğine.

Hangisi insanlık için hayırlı, hangisi barışa hizmet ediyor…

Bu 23 Nisan’ı buruk duygularla kutluyoruz. Çünkü iç çatışma yerine hepimiz, yani bu ülkenin bütün yurttaşları; Mustafa Kemal’in “insanlık medeniyeti” ilkesinde buluşabilir, onun evrensel yönünden hareketle, değişen dünyadaki sorunlarımıza bir ortak payda bulabilirdik.

Ama görüyoruz ki, dünyanın önünde saygıyla eğildiği Atatürk, kendi ülkesinde yok edilmeye çalışılıyor.

Hem karşı cepheden hem de onun yolunu izlediklerini söyleyerek, düşüncelerini çarpıtan gruplar tarafından.

Gelecek 23 Nisan’ların daha umutlu geçmesi dileğiyle, bayramınızı kutlarım.

İktidarın tam istediği gibi…

İktidarın tam istediği gibi…
Güngör Mengi

Anayasa Mahkemesi, laiklikle ilgili görüş ve duruşunu değiştirmiş bulunuyor.

Bu savın izlerini 4+4+4 düzenlemesinin iptal istemini reddettiği kararında görmek mümkün…

Davanın gerekçeli kararındaki “laiklik” yorumları tartışma yarattı. Çünkü mahkemenin 2008’deki türban kararını oluşturan laiklik anlayışı tamamen farklı idi.

2010 yılında Anayasa Mahkemesi’nin yapısını değiştiren AKP iktidarının, beklediği sonucu aldığı anlaşılıyor.

Nitekim Başbakan Yardımcısı Bekir Bozdağ, mahkemenin ilk defa laiklik konusunda anayasadaki çerçeveye uygun bir karar verdiğini söyledi.

CHP’li Nur Serter ise kararın hukuki değil siyasi olduğunu öne sürerek “Anayasa Mahkemesi artık AKP’nin yan kuruluşu haline gelmiştir” dedi.

Beş yılda ters yüz

Bu eleştirinin isabetini ölçmek için mahkemenin laiklik eksenli 2008 ve 2013 tarihli kararlarını karşılaştırmak lâzım.

Mesela 2008 kararı “Laik devlette ulusal irade dışında herhangi bir dogma siyasal düzene yön veremez. Hukuksal kurallar dinsel buyruklar yerine aklın ve bilimin öncülüğünde kabul edilir” derken 2013 kararında şunu söylemektedir:

“Laikliğin özgürlükçü yorumu, dini bireysel ve kollektif kimliğin önemli bir unsuru görmektedir. Anayasa devlete dini ihtiyaçların karşılanması ödevi yüklemektedir.”

Keza 2008 kararı “Laik devlet dinler ve inançlar karşısında eşit ve tarafsızdır” derken 2013 kararı “Laik devlet tarafsızdır ama toplumun dini ihtiyaçlarının karşılanmasına kayıtsız değildir” diyor.

Son gerekçeli karar, Başbakan’ın sık tekrarladığı bir görüşü de içeriyor:

“Laiklik bireyin ya da toplumun değil, devletin bir niteliğidir..”

İslâmla çelişmez

Laikliği yanlış anlayıp yanlış uygulamanın sonuçlarını en inandırıcı biçimde öngören din bilginlerinden biri Prof. Yaşar Nuri Öztürk’tür.

Din resmi egemenlik aracı olarak kullanılmamalıdır.

Prof. Öztürk’e göre bunun sigortası da laikliktir.

Prof. Öztürk, laikliği dinsizlik diye tarif eden istismarcıları şu şekilde yalanlıyor:

“Laiklik, bırakın İslâm vahyi ile çelişip çatışmayı, tam tersine İslâm vahyinin insan hayatına sokmak istediği değerleri koruyan ve yücelten bir yöntem ve disiplindir.

Çünkü dinin, resmi egemenlik aracı olmak üzere kurumsallaşmasının önüne geçmektedir.”

Laiklik halkı olduğu gibi dini de koruyan bir güvencedir.

Tabii her iktidarla beraber değişen bir laiklik değil!

Öncelikle zarar verme…

Öncelikle zarar verme…
Zülfü Livaneli

Zamanın imbiğinden süzülüp gelen bazı sözler çok şey anlatır. Bunlar arasında en sevdiklerimden birisi, Latince “primum non nocere”dir ki daha çok tıp alanında kullanılan bu öğüt, “öncelikle (hastaya) zarar verme!” anlamına gelir.

Ne kadar doğru ve bilgece bir söz. Hastayı iyileştirmek için kolları sıvayan doktora, “Tamam” diyor, “tedavi et ama bunu yaparken öncelikle zarar verme!”

Bu bilgece söz, tıp dışındaki alanlarda da geçerli: İnsanlar, toplumlar, gruplar arası ilişkilerde bu ilkeyi uygulayabilmek çok önemli.

Kanayan yara

Adına ister “Kürt Sorunu” ister “Barış Süreci“ ister “İmralı Süreci” densin; yıllardır kanayan yara için de herkesin bu ilkeyi benimsemesi gerekir kanısındayım: “Öncelikle zarar verme. Bir yararın olacaksa olsun elbette ama öncelikle zarar vermemeye çalış.”

Bu yaranın yıllardır kanadığını yazdım ama aslına bakarsanız yıllardır yerine yüz yıllardır demem gerekirdi. Çünkü Kürt aşiretleri ile Osmanlı devleti arasındaki huzursuzluklar, çatışmalar, isyanlar yüzlerce yıl önceye dayanıyor. Cumhuriyet’le birlikte ortaya çıkan yeni bir çatışma değil bu. İsteyen küçücük bir araştırmayla 1806 isyanını hatta ondan da öncesini öğrenebilir.

Cumhuriyet’in kuruluşundan hemen sonra patlayan isyanlarda Kürtlükten çok, hilafeti geri getirme motifi ön plana çıkıyordu ama eninde sonunda onlar da birer Kürt isyanıydı.

Bir 30 yıl daha mı?

Tarih insanın canını çok yakmıyor elbette ama yakın dönemde yaşananlar yakıyor: Otuz küsur yıldır kanayan yara, Türkiye’nin canını çok yaktı; çok evladımızın toprağa düşmesine, binlercesinin sakat kalmasına yol açtı. Ve hepimiz görüyoruz ki; askeri operasyonlarla, sınır ötesi harekâtlarla, olağanüstü hâl ilan etmekle, üç bin köy boşaltmakla, kamplara bomba yağdırmakla, binlerce korucu tutmakla işin önüne geçilemedi.

Peki bu durumda ne yapacaktık? Aynı biçimde devam edip bir otuz yıl daha Anadolu’ya tabutların gelmesini mi izleyecektik?

Bir hastayı tedavi etmeye çalışan doktorlar heyeti, eğer tedavi iyi sonuç vermiyorsa,

yeni yöntemler üzerinde düşünür, ilaçları değiştirir, gerekirse ameliyata karar verir ama; “hastaya ne olursa olsun; ben ilk kararımdan dönmem!” diyemez.

Tedavi metodunu değiştirir ama bunun için en önemli ilke “önce zarar vermemek”olmalı.

Ortak iradeyle

Hükümetin başlattığı bu sürecin, çeşitli aksamalarla, hatalarla, acemiliklerle sürdürüldüğünü hepimiz görüyoruz. (Hele kamuoyunun bu kadar diken üstünde olduğu bir dönemde TC ibarelerini kaldırmak gibi parlak (!) bir buluşa imza atanları nasıl kutlamak gerekir bilemiyorum; sürece zarar verme noktasında doruğa ulaştılar.)

Savaş ağaları dışında, Türkiye’ye barış gelmesini istemeyen bir tek kişi bile yoktur. Mesele bu isteği; ortak, ulusal, herkesin paylaştığı, kimsenin gururunun incinmediği, onurunun kırılmadığı bir irade hâline getirebilmekte.

Bu da çok dikkatli, özenli, saygılı bir üslubu ve ulusun ortak değerlerine saygı gösterileceği konusunda teminat verilmesini gerektiriyor. Yoksa bütün bunlar, kaş yapayım derken göz çıkarmak anlamına gelir ki; sonu felakete varır. Bir sorunu gidereyim derken; çatışmayı, bölünmeyi, kutuplaşmayı, nefreti artırma noktasına gelir.

Bu yüzden başta hükümet olmak üzere konuyla ilgili bütün taraflara âcizane tavsiyem: Primum non nocere.

Bir Fazıl Say da benden…

Bir Fazıl Say da benden…
Sanem Altan

Eğlenceli şeyler yazmak istiyordum aslında bilgisayarın başına oturduğumda…

Şakalaşmak, gülmek, güldürmek istiyordum. Sonra bir kahve, gazeteler, telefonlar derken aklıma saplanan o dikenden, Fazıl Say’a yapılanlardan kurtulamayacağımı anladım.

Fazıl Say’ın mahkum olmasına yol açan o mısraları twitter’da yazarken aklından geçenleri merak ettim.

Kızgındı herhalde yine…

Yetenekleri öfkesini yenemeyen biri geliyor bana hep Fazıl Say…

Ya da belki de, dine aklını çok taktırmış bir hükümetin yönettiği ülkede o satırlar çok eğlendirdi onu, o yüzden yazdı…

Nedeni ne olursa olsun yaptığı pek şık bir iş değildi doğrusu.

Onun yaptığı şık değildi ama ona yapılan da, demokrasinin, hukukun bu ülkede olmadığının kanıtıydı…

Ee, bu da çok şık sayılmaz değil mi?

***

Sonra aklıma ne geldi…

Pi’nin Dünyası filmini seyretmiş miydiniz? Bir de o romanı yazan Yann Martel var. O romanıyla 2002 Man Booker Ödülü kazanan Kanada’lı yazar.

Kitabı okuduğum dönemde internette kim bu Yann Martel diye merak ettiğimde hakkında sonradan unutmadığım bir şey okumuştum.

Martel, ülkesinin başbakanına dört yıl boyunca her pazartesi kitap göndermiş.

Yaptığı bu ‘eylem’ için de şunları söylemiş: “Kimin ne okuduğu, kitap okuyup okumadığı kendi bileceği iş. Sıradan insanların ne yaptığı beni ilgilendirmiyor, insanlara nasıl yaşayacaklarını söylemek bana düşmez ama benim üzerimde söz hakkı olan insanlar söz konusu olunca durum farklı. Onların okumalarını istiyorum çünkü sınırlı, vasat hayalleri bir gün benim kabuslarıma dönüşebilir.”

Gerçekten incelikleri olan bir başkaldırı…

Böyle bir muhalefet Fazıl Say gibi bir virtüöze daha çok yakışırdı herhalde.

En azından ben böyle düşünüyorum…

***

Ama Fazıl Say’ın böyle yapmaması, canı çektiği gibi kabalaşması da mahkemelerin onu mahkum edecek kadar ‘özgür’ olmaları anlamına gelmemeliydi.

Artık iyice anlaşılıyor ki, biz ne ileri, ne de geri demokrasiden hoşlanıyoruz…

İnsanlara sığ, kaba, tatsız tutsuz, kuru olma şansı bile tanımıyoruz…

Her şey ya günah, ya yasak, ya ayıp…

Keşke bıraksak da bunlar kendi yanlışlarımız olsa, devlet bu işlere hiç karışmasa. Ama bu ülkede günahı, ayıbı bile devlet belirlemek istiyor.

Bir çok insan da devletin bu tavrını destekliyor.

Bunları kendi aramızda tartışmamızı, konuşmamızı değil, devletin elini herkesin omzuna bastırmasını savunuyorlar.

Korkarım büyükçe bir çoğunluk demokrasiden hoşlanmıyor bu ülkede aslında.

Çünkü demokrasi insanlara sorumluluk yüklüyor, hakkını savunma görevi veriyor, mücadele kulvarı açıyor.

Bunu istemiyoruz.

Bizler emir alıp, itaat etmeye çok alışkınız ve bundan da çok hoşlanıyoruz.

‘Kul’ olmanın acıklı sorumsuzluğunu, boynu büküklüğünü yaşam tarzı haline getirmişiz.

Hep bir ‘büyük adamın’ işleri bizim adımıza çözmesini istiyoruz.

Yanılıyor muyum?

***

Şimdi diyorum ki keşke her pazartesi mahkemelere, savcılara, hakimlere, bakanlara, bakmayanlara kitaplar göndermeye başlasa birileri…

Ya da piyano konçertoları…

“Siz de biraz gelişin”diyerek.

Daha zarif ve daha entellektüel bir muhalefetin işareti olarak.

Belki o zaman piyano virtüözlerimiz daha incelikli, devletimiz daha demokrat olurdu.

Bir ümit işte…

‘Benim sadık yarim internettir…’

‘Benim sadık yarim internettir…’
Reha Muhtar

“Medya’nın bugün geldiği noktadan memnun musunuz?.. Gazetecilik nereye gidiyor?..” diye sordu genç arkadaşım…

Önce bir durdum…

Sessiz durup çok kısa bir süre bekledim ki, konsantrasyon tam sağlansın…

Sonra cevabı patlattım:

– “Evet…” dedim, “Medyanın geldiği noktadan çok mutlu ve umutluyum… Gelişmeleri çok demokratik görüyorum…”

Soruyu soran genç arkadaş arka sıralarda oturuyordu…

O mesafeden, cevabın karşısında irkildiğini ve doğrulduğunu hissettim…

***

Aynen devam ettim;

– “Eskiden medya patronları ile birkaç etkili görünen gazeteci ya da televizyoncu söz gelimi Reha Muhtar, Uğur Dündar, Ali Kırca, Mehmet Ali Birand, Türkiye’de kimin ne konuşacağını belirlerlerdi…

Şimdi öyle mi?..

Sosyal medya milyonlarca insan tarafından oluşturuluyor…

Herkes kendi gündemini kendi oluşturuyor…

Belki eski aktörler bu medyayı da kendi kontrolleri altına almaya çalışıyorlar, çalışacaklar…

Ancak geçmişe göre, artık bu mekanizma eskisi kadar kolay ve etkili olmayacak…

Şimdi her şey daha demokratik…

Yüzbinlerce hatta milyonlarca gündem belirleyen gazeteci, yazar, fikir adamı var artık sosyal medyada…

Ben yeni medyadan çok daha umutluyum…

Gündem birkaç kişinin ve oluşumun tekelinde değil…

Para babalarının, derin güçlerin, ticari oligark ittifakların elinde hiç değil…

Çok daha demokatik çok daha özgür bir sosyal medya var…

Benim de bir gazeteci olarak sadık yarimin internet olduğunu biliyorum!..”

***

Yeditepe Üniversitesi’nin Medya Zirvesi söyleşisindeydim…

Yüzlerce genç, akıl dolusu sorular soruyor ve cevapları ilgiyle bekliyorlardı…

Gençlerin hiçbir sorusuna, “ezber ve klişe cevaplar” vermedim…

– “Evet medya çok kötü!.. Biz de ahlıyoruz ve vahlıyoruz…” türü klişe ve ezber cevapların hiç kimselere hiçbir yararı yoktu çünkü…

Hatta cevaplar sırasında daha da ileri gittim şöyle söyledim:

– “Eskiden kendimizi tek tek subjektif… Gazeteleri ise sınıflar üstü ve objektif bulurduk… Çok sonraları anladık ki, gazetelerin de birer patronları, birer sermaye yapıları, yazı işleri, durdukları bir yer ve ilişkiler ağı mevcut…

Onlar da kendi pozisyonlarının subjektivitelerini yansıtıyorlar…

Ve hiçbiri sınıflar üstü, etikler ötesi ve objektivite sevdalısı değil…

Bunu anladık, fakat biraz geç anladık…

***

Gazeteler sınıflar üstü ve değerler üstü bir objektivite yaratmıyor da, kendi subjektivitelerini sayfalarına yansıtıyorlarsa, bu durumda sosyal medyada milyonlarca insan da farklı bir noktadan kendi özgür subjektivitesini bloguna yansıtıyor…

Son tahlilde daha demokratik, daha özgür bir toplum ve medya oluşuyor…

Elbette medyayı milyonlarca sosyal medya mensubundan oluşan bir gazeteci ordusu olarak görüyorsak eğer…”

***

Akşam arkadaşlar aradı…

Yeditepe Üniversitesi öğrencileri tweet atmışlar:

– “Sosyal medya açısından bugün Reha Muhtar; Clay Shirky tadındaydı…”

Clay Shriky‘leri bilip bir de üstüne soruyorlar, “Medyanın bu halinden mutsuz değil misiniz?..” diye…

Hiç mutsuz değilim hem de hiç!..

Yepyeni ve taptaze milyonların rüzgarı ve demokrasisi geliyor medyaya…

Şimdi gündemi yönetebileceklerse yönetsinler de göreyim, kendilerinde sonsuz güç vehmedenler…

Ne demişti Aşık Veysel?..

– “Benim sadık yarim kara topraktır…”

Ben de bir gazeteci olarak ekleyeyim…

– “Beni sadık yarim internettir…”

Orhan Gencebay’ı göreve kim çağırdı?

Orhan Gencebay’ı göreve kim çağırdı?
Ruhat Mengi

Efendi sanatçıdır Orhan Gencebay, yıllar onun saygılı, nazik, alçak gönüllü tutumunu hiç değiştirmemiştir.. Elbette milyonlarca seveni de var, hepimiz biliyoruz.. Zaten şimdi “akil adamlar” arasına seçilmesinin nedenlerinden biri bu; milyonlarca kişiyi etkileyebilecek olması..

Ama elbette bu “etkileme” eylemini de hangi nedenle yapacağını, aslında işinin ülkede demokrasiyi, insan haklarını, özgürlükleri tümüyle kaldırması büyük olasılık olan “başkanlık rejimi”ni de içine alacak, ABD’nin Ortadoğu projesinde öngördüğü “bağımsız büyük Kürdistan devleti”nin kurulmasını da başlatacak, yeni anayasada milleti ve devleti “ikiye bölecek”, ülke yönetiminde TBMM etkisiz hale getirilirken “bölge yönetimi” adı altında PKK’yı yönetime ortak edecek referandum için halkı ikna etmek olduğunu bilmesi gerekiyor.

PKK açıkladı

Zira PKK bu şartlar sağlanmadığı takdirde “silah bırakma”nın ve “geri çekilme”nin mümkün olmadığını defalarca açıkladı, kendi içlerinde çekişmeleri hala sürüyor.. Kaldı ki şimdilik silah bırakıp, geri çekilmeyi kabul ettiklerini söyleseler bile bu şartlar sağlanmadığı takdirde “geri çekildikleri” Kuzey Irak veya Suriye’den, İran’dan oradaki PKK kollarının desteğiyle daha kalabalık şekilde geri dönmeleri de hiç zor değil..

Etkisi “başkanlık sistemi”yle iyice sıfırlanmış TBMM’nin yanında (muhalefet partilerinin tüm etkisini yok eden, Meclis’teki tüm milletvekillerinin yerine başkanı koyacak bir sistem) ülke yönetmesi kabul edilse de, İspanya veya İngiltere’de olduğu gibi yeni taleplerle, örneğin “tam bağımsız devlet” talebiyle bir süre sonra tekrar başa dönmelerinin hiç zor olmadığı gibi..

Hükümet çağırdı

Başa dönelim; iktidar partisinin ülke meselelerini çözmek üzere Meclis’e girmiş 550 milletvekili acaba “istediklerini gerçekleştirecek referandum” için memleketi dolaşamıyor mu ki, onlar “yeterince akil” sayılmıyor mu ki 63 ekstra ismin “akil” olarak yurdu dolaşması karalaştırıldı?

İşte burada “milyonları daha kolay etkileyecek” isimler ve “biat etmiş” isimler meselesi ortaya çıkıyor.. Orhan Gencebay “Göreve devletimiz çağırdı, biz de icabet ettik” demiş.. Aslında devlet değil “Hükümet çağırdı” demeliydi, hatta isimlere Başbakan karar verdi ama yine de yanlış yapmış sayılmaz. Şu anda TBMM’deki diğer partiler hiç hesaba katılmadığına, yargı da tamamen iktidar partisi yönetiminde, iktidar partisi de “tek kişi anlamında” olduğu için “devlet= Başbakan” durumu mevcut. (Bir de başkanlık sistemi ni düşünün, o zaman demokrasi ne olur?)

Batsın bu dünya!

Gencebay “Eskiden beri barış ve kardeşlikten yana olduğunu, ‘Batsın Bu Dünya’yı mutlu, barış, aydınlık içindeki Türkiye için söylediğini” anlatmış.. Onun içtenliği belli ve zaten bu söylediğini aklı başında her vatandaş gönülden ister. Ama böyle “demokratik ve huzurlu” bir Türkiye için “ayrı devlet” kurulması ve “başkanlık sistemi” şart mı?

Bunların ikisi mi getirecek barışı, aydınlığı Türkiye’ye? Onlar olmadan neden gelemiyor? İyi düşünmek lazım, Orhan Gencebay ve onun gibi romantik şekilde “iyi niyetle” insanları etkileyecek kişiler daha da iyi düşünmeli!

İçeride unutulan yazardan, iddialı bir kitap daha…

İçeride unutulan yazardan, iddialı bir kitap daha…
Mustafa Mutlu

Ergün Poyraz, Ergenekon davasının en kıdemli tutuklu (!) sanıklarının başında geliyor. İçeride altıncı yılını doldurmak üzere…

Ve ne zaman onun bir kitabını okusam ya da adını duysam içim sızlıyor.

Çünkü “gazeteci” sayılmadığı için, içerideki meslektaşlarımızı ziyaretlerimiz sırasında onu görmemize izin verilmiyor.

İyi de, eline silah almamış, kimseye zarar vermemiş bir insan, neden bunca süredir tutuklu olarak yargılanır?

Ne yazık ki bu ülkede bu sorunun yanıtı çok basit:

Kitap yazdığı ve cemaate, iktidara, tüm çıkar gruplarına, kirli ilişkilere büyüteç tuttuğu için!

İplikçi, aslında Ergün Poyraz’ın 2008’de yazdığı ve Togan Yayınları’ndan çıkan kitabı… O baskıda kitabın sayfa sayısı sadece 216… Elimde o baskı olmadığı için, onun iki katı hacmindeki bu yeni baskısıyla ne kadar “aynı” olduğu hakkında karşılaştırma yapamıyorum.

Zaten konular aynı olsa bile; sayfa sayısının bu kadar artması, Ergün Poyraz’ın bu kitabı içeride “genişletilmiş” bir şekilde yeniden yazdığını gösteriyor.

İlginç bir yazar

Ergün Poyraz, kitap okurlarının yakından tanıdığı ve kitapları satış rekorları kıran bir yazar…

Benim daha önceden okuduğum kitapları ise “Fetullah’ın Gerçek Yüzü”, “Takunyalı Führer”, “Patlak Ampul”, “Musa’nın Çocukları”, “Musa’nın Mücahiti”, “Musa’nın AKP’si”, “Kanla Abdest Alanlar”, “Kalpazan”, “Tarikat, Siyaset, Ticaret ve Cinayet” ve “Amerika’daki İmam…”

Poyraz, 1983 yılında Yıldız Üniversitesi İnşaat Bölümü’ne başlamış ancak evlenince eğitimini yarıda bırakmış…

Sonra Aydın’da hayvancılık yapmış…

Bilecik’te bir inşaat şirketinde idari sorumlu olarak çalışmış…

Askerlikten dönünce Aydın’daki ailesinin yanına dönmüş ve yazarlığa başlamış…

“Refah’ın Gerçek Yüzü” isimli kitabı 1998 yılında 28 Şubat sürecinde Vural Savaş tarafından açılan Refah Partisi’nin kapatılma davasında delil olarak kullanılmış…

Fethullah Gülen ile ilgili yazdığı kitaplar ise Fethullah Gülen hakkında açılan ve Gülen’in beraat ettiği davada delil olmuş…

Poyraz, ayrıca bu davada tanıklık etmiş…

Hakkında, Ergenekon soruşturması kapsamında tutuklanmadan önce de özellikle AKP’nin önde gelen isimleri hakkında yazdığı çok sayıda kitap yüzünden onlarca dava açılmış…

İplikçi!

Ergün Poyraz, Tanyeri Kitap’ın “Birinci Baskı” olarak lanse ettiği “İplikçi” için Silivri’den yazdığı sunuş yazısında şunları söylüyor:

“Bu kitabımda, başta Mehmet Eymür olmak üzere, siyaset, mafya ve istihbarat örgütlerinin kirli ilişkilerini okuyacaksınız. Dündar Kılıç, Alaattin Çakıcı, Abdullah Çatlı, Tarık Ümit, Dursun Karataş, Yeşil, Oflu İsmail, Abuzer Uğurlu gibi isimlerin; Mehmet Eymür, MİT, MOSSAD ve CIA ile bağlantılarını bulacaksınız.

Keza; Mehmet Ali Ağca, Bekir Çelenk, Henry Aslanyan ve diğerlerinin de… ilginç ilişkilerle karşılaşacaksınız ki, ‘Bu kadarı da olmaz’ diyeceksiniz.

Misal; Dev-Sol/DHKP-C lideri Dursun Karataş’ın MİTe kaydını yapan Eymür’ün, aynı zamanda ‘Dev-Solla mücadele etsin’ diye Alaattin Çakıcıyı da MİTe aldığını göreceksiniz.

MİTin dolandırılan paraları, iç edilen uyuşturucuları hakkında bilgi sahibi olacaksınız.

Ergenekon sürecinde ifade veren ve Atatürkçüleri tutuklatmak isteyen, ancak Devrimci Karargâh davasında kendi tutuklanan Hanefi Avcı’nın çiftlik evinde bugünün Cumhurbaşkanı ve bakanlarına verdiği brifing ve daha birçok ilginç dostluklarla karşılaşacaksınız.

Bu dostlukların getirdiği olaylara da tanık olacak; Mehmet Eymür, Tayyip Erdoğan, Tuncay Güney ilişkisi yanında Abdi İpekçi, Papa ve Uğur Mumcu suikastlarının içyüzleri ile karşılaşacak ve aydın cinayetlerinin katilleriyle tanışacaksınız.

Uğur Mumcu’nun yanı sıra; Abdi İpekçi, Ümit Doğanay, Muammer Aksoy, Bahriye Üçok, Turan Dursun, Çetin Emeç, Dr. Necip Hablemitoğlu ve diğer yurtseverlerin katillerinin, hainlerin işaret ettikleri zeminler yerine; kendi pisliğini örten kedi örneğinde olduğu gibi, örttükleri yerde aranmasının daha doğru olacağına ve kitabımın bunun başlangıcı kabul edileceğine inanıyorum…”

Ben; Ergün Poyraz’ın bu kitabını da diğer kitapları gibi bolca “Aaaaaa” diyerek ve bir çırpıda okudum…

Ve her zamanki gibi aynı soruyu sordum:

“İyi de bir insan bu kadar karanlık işleri, bu kadar net bir şekilde nasıl bilebilir ki?”

İPLİKÇİ

(Kirli İlişkiler Yumağı) ****
Türü: Araştırma-inceleme
Yazan: Ergün Poyraz
Yayınlayan: Tanyeri Kitap
Baskı tarihi: Mart 2013
Sayfa sayısı: 557
Fiyatı: 22 lira
İnternet fiyatı: D&R 16.49, İdefix 16.5 lira.

Kişisel not: Ergün Poyraz’la tanışmadım. Umarım serbest kaldığı zaman bunu gerçekleştiririz.