Rahatı Kaçan Ağaç…

Rahatı Kaçan Ağaç…
Müge İplikçi

Geçen gün rahatı kaçan ağaca rast geldim. Tuba ağacına. Bana kafası kıyak bir nesilden bahsetti. ‘Yaşlandım mı ne, onları anlamakta zorlanıyorum’ diye iç geçirdi. Koskocaman gövdesine tünemiş sürgünlerini gökyüzüne sererken ağır ağır esnedi. ‘Yaşama kötü örnek oluyorlar; gözü dönmüş bir biçimde her yere saldırıp duruyorlar’ dedikten sonra bu kez onların taklidini yapmaya çalıştı ama pek beceremedi.

Onun anlattığına göre bu nesil sürekli olarak ve kendinden geçmiş bir hâlde R ile başlayan T ile biten tuhaf bir sözcüğü terennüm edip duruyormuş.

Şifreli konuşuyordu rahatı kaçan ağaç. Roket falan mı demek istiyordu yoksa? Tam olarak anlayamadım…

‘Dedim ya sana’ diye devam etti, ‘Kafası çok ama çok kıyak bu sana sözünü ettiğim neslin! Parklara dalıyorlar, yeşili katlediyorlar, çocuklarına çok kötü örnek oluyorlar. Haydi kendi çocuklarından vazgeçtim ya diğer gençler, onların ne günahı var?’

‘Boş ver’ dedim geçiştirmeye çalışarak, ‘sen rahatına bak.’

‘Yok ya, bizim de başımıza geldi, bunlar çok tuhaf bir ergenlik bunalımı içindeler, iki-üç sivilceyle atlatamadılar, kolay kolay da atlatacağa benzemiyorlar’ dedi.

O zaman ikimiz de sustuk.

Ruhumuzun gölgesi

Bazen susmanın gücü karşı konulmaz bir direnci yanında getirir.

Rahatı kaçan tuba ağacına baktım. ‘Bir İhtimal Daha Var’ şarkısını mırıldanacak bir kıvama gelmişti ama rahatı tümden kaçtığından onu söylemeye bile istekli görünmüyordu. Morali o kadar bozulmuştu ki ters durmaktan da vazgeçmişti.

‘Neden ters durayım ki… Ne anlamı var? Her şey o kadar düz bir mantıkla akıyor ki artık!’ dedikten sonra dallarını hafifçe kıpırdattı.

Bir diğer yandan Melih Cevdet Anday’ın dizelerinin ağacıydı o:

“Tanıdığım bir ağaç var

(…)

Geceyi gündüzü biliyor. Dört mevsim, rüzgârı, karı. Ay ışığına bayılıyor. Ama kötülemiyor karanlığı.”

Neden kötülemiyor karanlığı diye soracak olanlara, belki bu sayede ay ışığının keyfini, gün ve gecenin anlamını anlayabildiği içindir demek istedim.

‘Doğru mudur?’ diye sordum rahatı kaçan tuba ağacına.

Neşelenir gibi oldu. ‘Ay ışığı, gece, gündüz yetmez. Karanlık sayesinde sadece aydınlığı değil, gölgeleri ve grileri de fark ettim’ dedi. ‘Koca bir ağaç olmamı, sıradanlığa direnmemi, kısacası kendi cennetimi, yaşamın bu çok özel sırrına borçluyum!’

Öyle dedi demesine de kadim yaşamının başka izlere, efsanelere, şiirlere, bizden sonrakilere, dünyanın ötesindeki bilinmezlere konu olacak hüznü geçmedi. Dahası, o hüzün benim ruhuma da yürüdü ve orada kalakaldı.

‘Ağacın gölgesi ruhumuzun gölgesidir’ diyerek bu küçük yazıyı gecenin bir vakti Gezi Parkı’na dalan sarı, küçümen ve işkolik buldozerlere, bu buldozerlerin arkasında yatan şantiye ruhlu zihniyete ve de ülkemin yaşama mesafeli, belli bir kesim için para makinesi anlamına gelen bütün AVM’lerine adıyorum.

Laik devlet dinin emri…

Laik devlet dinin emri…
Güngör Mengi

Vatandaş merak ediyor. Cevapları bulduktan sonra bu defa da endişeye düşüyor.

İnternet derya gibi. Akıllı bir iktidar bu imkân sayesinde halkın nabzını her an tutar, mutlu eder seçmenini.

Kuvvetler ayrılığı ilkesinin güvence altına aldığı bir sisteme zaten sahip değiliz. Her geçen gün sorunlar çeşitlenip yayılıyor.

Bir akademisyenin dediği gibi Başbakan Erdoğan bir özgüven patlaması yaşıyor. Çünkü kendisine gerektiğinde “dur” diyecek kurumlar işlerini yapamaz hâle gelmişlerdir.

Meclis, gece yarısı operasyonları ile kanun üretmenin ayıbına alışkanlık kazanmıştır.

Yargı ve medya, demokratik toplumun vazgeçilmez denetim mekanizmalarıdır. Ama onlar da tepkisizliğe alıştırılmıştır.

İki ayyaş kimdir?

Şu aralar izlediğimiz tartışma, Başbakan’ın gözünde alkol kullanmanın dini emirler açısından önemini daha öne çıkarmıştır.

“İçeceksen git alkolünü evinde iç” demiştir.

Haklı itirazlar yükselince, daha endişe verici bir tepki göstermiştir:

“İki ayyaşın yaptığı yasa sizin için muteber oluyor da, inancın emrettiği bir gerçek, sizler için niye reddedilmesi gereken bir olay hâline geliyor?”

Başbakan’ın bu sözleri, iktidar partisinin dini referans alarak icraat yürüttüğü iddiasına kanıt oluşturuyor.

İçki satışı ile ilgili düzenlemelerin gizlenemeyen amaçları, dinin siyasi çıkarlar için ne kadar sorumsuzca sömürüldüğünü ele veriyor.

Başbakan’ın geçtiği yerler enkaz hâline dönüşüyor.

“İki ayyaş” kim?

Selim seçimi yanlış

Dün Boğaz’a üçüncü köprünün temel atma töreni yapıldı.

İktidarın siyasi çıkar amaçlı bir sürpriz hazırladığı belli oluyordu.

Ama riskin büyüklüğü, tedirginlik olarak hareketlere yansıyordu.

Meğer köprüye Yavuz Sultan Selim adını vermeyi kararlaştırmışlar.

Yavuz Selim, 1512’de tahta çıkıp sekiz yıl saltanat sürmüş bir Osmanlı padişahıdır. Halifeliği Osmanlı hanedanına getiren de odur.

Anadolu’da Alevi tebaaya karşı katliam yürüttüğü yolundaki iddialar Yavuz Selim’in kötü şöhretidir.

Din ve mezhep çatışmalarının kolayca alevlendiği bir dönemde yapılan bu isim tercihini iyi niyetle izah etmek hayli zordur.

Mısır’a gittiğinde Başbakan Erdoğan meydanı dolduran Arap halkına “Ben Mısır’ın da laik bir anayasaya sahip olmasını tavsiye ediyorum” demişti.

Şimdi burada, bu yasakları dinimizin emri olduğu için uygulamaya koyduğunu söylüyor.

Sözleri laikliğin ayağa kalkamayacak kadar ağır darbe aldığını haber vermiyor mu?

Beş yıl önceki bir yazı…

‘Türkiye’nin büyük dönüşümü’
Zülfü Livaneli 24. 11. 2007

Bir çocuğun büyümesini, anası babası zor fark eder. Çünkü çocuk her gün gözlerinin önündedir ve bir günden ertesi güne değişiklik olmamaktadır. Çocuk hep aynı gibidir. Ama aynı çocuğu bir yaşında gören kişi dokuz yıl sonra gelip de onun on yaşını sürdüğünü gördüğü zaman gözlerine inanamaz. Ve çocuğu tanıyamaz.

Ülkeler için de durum böyle. Her sabah kalkıyoruz, gazeteleri okuyoruz, işe gidip geliyoruz, akşam televizyonda haberleri izliyoruz ve ülkedeki büyük değişimi fark edemiyoruz. Her şey aynıymış gibi geliyor.

Oysa, Türkiye büyük bir hızla değişiyor, dönüşüyor, bambaşka bir ülke hâline geliyor. Bunu anlamanın en kestirme yolu, ülkeyi üç beş yıldır görmemiş birisinin tanıklığına başvurmaktır. İnanın bana, bütün samimiyetimle söylüyorum; bir süre sonra Türkiye iyice tanınmaz hâle gelecek.

Siz bile şaşıracaksınız.

***

Peki bu değişimin yönü ne?

Bunu kısaca “muhafazakârlaşma, Orta Doğu ülkesi olma, zenginleşme ve kalitesizleşme” olarak adlandırabiliriz.

Dikkat edilirse bunlardan bazıları olumlu, bazıları olumsuz özellikler ama hepsi bir arada gerçekleşiyor.

Yani önümüzdeki yıllarda şöyle bir ülkede yaşayacağız:

Gökdelenlerle ve alışveriş merkezleriyle dolu, lüks mağaza ve lokantalardan geçilmeyen, yabancı şirketlerin Orta Doğu merkezlerinin bulunduğu bugünkünden daha zengin bir ülke.

Yani bir çeşit büyük Dubai ya da eski Beyrut! Öte yandan daha da hızlanmış bir cahilleşme, kültürsüzleşme, lumpenleşme süreci. Her önemli işin başında; liyakate göre değil tarikat ilişkilerine göre seçilmiş insanlar.

Alabildiğine muhafazakâr ve alabildiğine Amerikancı bir ülke.

İşte benim gördüğüm manzara bu.

***

AKP’nin önümüzdeki yerel ve ondan sonraki genel seçimleri de alacağını söylemek kehanet değil.

Bunu herkes görüyor. Hatta beş yıl sonra Erdoğan halk oyuyla seçilmiş Cumhurbaşkanı olacak, belki de Abdullah Gül’ü Başbakan olarak göreceğiz. Yani Türkiye en az on yıl daha AKP’nin elinde.

Çünkü karşısında hiçbir güç yok.

Önümüzdeki yıllarda AKP hükümeti, “PKK liderlerini teslim alan hükümet” olarak alkışlanacak. Orta Doğu’dan ve Batı’dan Türkiye’ye para akmaya devam edecek. Laik kesim ise bir yandan giderek küçülecek, bir yandan da yıllardır yaptığı gibi birbirini yemeye devam edecek.

***

Bu kadar büyük bir değişim sadece iç dinamiklerle başarılamazdı.

Amerika’nın Orta Doğu meselesinde Türkiye’ye biçtiği rol, uzun dönemli bir senaryoyla uygulanıyor. İçteki aktörler de siyasiler, basın, üniversite, iş âlemi, aydınlar olarak rolün hakkını veriyorlar.

Peki on beş yıl sonra ne olur diyorsanız, onunla ilgili bir tahminde de bulunabilirim. Toplum, sistemli eğitimle dönüştürülmüş olacağı için, Cumhuriyetin kuruluş yılını bile hatırlayan kalmaz.

İsteyen bu yazıyı kesip saklasın ve eğer Türkiye başka türlü gelişirse beni utandırmak için suratıma çarpsın. Ama ne yazık ki bu pek mümkün görünmüyor.

http://www.gundemde.com
http://twitter.com/gundemde
http://facebook.com/gundemde
http://groups.yahoo.com/group/gundemde

2014 Mart’ında üç seçim ne demektir?

2014 Mart’ında üç seçim ne demektir?
Erol Çevikçe

17. 10. 2011 tarihli yazımın başlığı, “Dilerim yanılıyorum” idi. Ve yazım şöyle başlıyordu; “Henüz hiç konuşulmasa da, R. T. Erdoğan’ın 2014’te üç seçimi bir arada yapacağını sezinliyorum.” Başbakan Erdoğan ailece gittiği Beyaz Saray gezisinde, Suriye konusunda Obama’dan istediğini alamayınca, “üç seçim bir arada” çağrısıyla gündemi değiştirdi. Öylece benim sezgim, bir buçuk yıl sonra Başbakan’ın somut istemine dönüştü. Artık yeter ki istesin, gerçekleştirmek için yol haritası da aklında demektir. Nasıl olsa AKP meclis grubu BDP’yi de yanına alır ve genel başkanlarının emrini yerine getirir!

0 eski yazım şöyle sürüyordu, “Kendisi Cumhurbaşkanı adayı, Abdüllatif Şener ayrıldığı için AKP’nin kurucu ilk beşinden öncelik sırasına göre, Abdullah Gül, Bülent Arınç ve M. Ali Şahin’den biri başbakan adayı ve R. T. Erdoğan’ın atayacağı İstanbul başta büyük şehir belediye başkan adayları, belki de bir sandıkta aynı gün seçime gidecekler.”

Başbakan Erdoğan’la ilgili o yazımdaki tahminimi açmam gerekiyor: Daha önce anayasayı değiştirebilirse, kendi seçimi “cumhurbaşkanlığı” yerine, “başkanlık” seçimi olacak. Ben biraz bunu zor görüyorum. Çünkü anayasa değişikliğini referandum yoluyla değiştirmesi için 330 sandalyeye gereksinimi var. İmralı ile anlaşmalarında, bu destek maddesi açıkça yoksa BDP’lilerin, başkanlık konusundaki gizli oylamada fire vereceğini şimdiden söyleyebiliriz. R. T. Erdoğan’ın bu riski göze almayacağını ve ”başkanlık” planını cumhurbaşkanı olduktan sonraya erteleyeceğini sanıyorum. Beyaz Saray’da, Obama’nın karşısına çıkardığı kadroya baktığımızda, yukarıdaki bir buçuk yıl önceki beklentimden, önemli bir değişiklik ortaya çıktı. Ayrı da olsa, üçü bir arada da olsa genel seçimde, AKP’nin başbakan adayı artık o üç kurucudan biri değil, milli görüş siyasetinden kısa süre önce, yananına aldığı Numan Kurtulmuş’un olması çok daha olası gözüküyor.

Bir buçuk yıl önceki yazıma devam ediyorum: “Türkiye’de şu durum, daha önce de görülmüştür; böyle, bir veya birkaç sandıkla aynı gün seçim yapıldığında çok büyük oranda oylar dağılmadan, aynı partiye gitmektedir. Başbakan Erdoğan’ın bu gerçeği görmemesi düşünülemez.” Bu tahminimde tam isabet var; zaten hani 2011 seçim akşamı partisinin balkonundan “ustalık dönemim başladı” demişti ya; bir buçuk yıl önce, sezgiyle de olsa, R. T. Erdoğan’ın ustalığını yeri geldiğinde kullanacağını görmüşüm diyebilirim!

Ben o yazıyı tahmin yapmakta ustalığımı göstermek için yazmamıştım. Asıl amacım, başta CHP, muhalefetin, bir yolunu bulup Başbakan Erdoğan’ın “üç seçim bir arada” oyununu bozmaları gerektiğinin önemini belirtmekti. Yazımda altını çizdiğim gerekçemi aynen yineliyorum: “Olağanüstü olumsuz gelişmeler olmadıkça, R. T. Erdoğan’ın karşısında bir başka partinin adayının cumhurbaşkanı olma şansı çok uzak olasılık. İşte halkın eğilimleri açısından muhalefetin, milletvekili ve belediye başkanlığı seçimlerinde başarısını tersinden etkileyecek gerçek de bu. Sonucu açıkça gözüken cumhurbaşkanlığı sandığına giderken, yıllar öncesinden partisine bağlılığı kemikleşmiş olanlar dışında büyük çoğunluk, cumhurbaşkanlığında ayrı, milletvekilliğinde ayrı ve belediye başkanlığında ayrı pusulayla sandığa gitmekte zorlanır. Dolaysıyla bir arada yapıldığında, sandıktan çıkma şansı en yüksek aday olacak R. T. Erdoğan, milletvekili ve belediye başkanlarının oy pusulasını da aynı oranda sandığa getirebilecektir”.

1973’te milletvekili olduğum ilk seçimden bu yana, her seçim öncesi ve sonrası yapılan inceleme ve araştırmaları özenle çalışanlardan biriyim; bu saptamalarım, belgeli olarak kanıtlanmıştır. Dolaysıyla, yineliyorum, CHP, MHP ve hatta BDP, birlik olup, üç seçimin aynı gün yapılmasını engellemek için her şeyi yapmalılar. Yoksa 2024’e dek R. T. Erdoğan egemenliğinin önüne, hiçbir koşulda geçemezler!

Yağcılık kalıcıdır!

‘Şu anki hükümet bu ülkeye gelmiş en iyi hükümet…’
Mustafa Mutlu

“1970’lerde doğmuş biri olarak, birçok hükümet gördüm. Şu anki hükümet, ülkeye gelmiş en iyi hükümet.”

“Yaptıkları, yapacakları ve vaat ettikleri her şeyi, ayrıca izledikleri yolu beğeniyorum…”

“Akil İnsanlar Heyeti, son derece doğru bir girişim.”

“Bundan önceki bütün hatalarımız için herkesten özür dilememiz lazım.”

Bu sözleri söyleyen bir siyasetçi değil…

Sosyal bilimci değil…

Akademisyen değil…

Toplumsal sorunlara duyarlı bir sanatçı değil…

Gazeteci, edebiyatçı, sendikacı, diplomat, bürokrat hiç değil…

Peki kim?

Şarkıcı Serdar Ortaç!

Elbette söylesin ama…

Yanlış okumadınız; hani sahnelerde kıvırarak dans etmeyi “sanat” sayan…

Magazin Gazetecileri Derneği’nin yıllar önceki ödül gecesinde Ahmet Kaya’ya ağza alınmayacak hakaretler edip, rüzgâr tersten etmeye başlayınca PKK’nın hedefi olmamak için, “Ay, çok özür dilerim, o zaman ben çocuktum” diyen…

Sıradan binlerce insanın hayatları boyunca edinemeyeceği büyüklükteki bir serveti Kıbrıs kumarhanelerinde har vurup harman savuran…

Peşine altı yedi manken kız takıp fotoğraf çektiren ve “fındıktan çıkma bir seks idolü resmi” çizmeye çalışan…

Ancak çocukluğu tamirhanelerde geçen ve bu yüzden neredeyse hiç eğitim almayan bir adam…

Sakın yanlış anlamayın; elbette küçümsemiyorum onu… Herkes gibi onun da özgürce konuşma, ifade etme ve hatta kamuoyu oluşturma hakkı olduğuna inanıyorum.

Benim derdim; “Serdar’ın neden bunları söylediği” değil… Derdim; bunların tam tersini düşünen, iktidarı eleştiren muhalif sanatçıların “düşüncelerini” neden özgürce söyleyemedikleri…

Söylemeye kalkanların neden susturuldukları…

Grup Yorum konserlerine bilet satan öğrencilerin bile hayatlarının bir bölümünü neden yıllarca cezaevlerinde geçirdikleri…

Bunlar da konuşabilsin!

Serdar konuşuyor ama Levent Kırca konuşunca kötü adam oluyor…

Müjdat Gezen yazınca aşağılanıyor…

Hayatlarını sanat ve edebiyat yoluyla halka gerçekleri anlatmaya adayan Tarık Akan, Rutkay Aziz, Üstün Akmen, Aytaç Arman, Hayati Asılyazıcı, Kürşat Başar, Cezmi Baskın, Bedri Baykam, Nihat Behram, Ataol Behramoğlu, Cahit Berktay, Nevzat Çelik, Meral Çetinkaya, İsmail Hakkı Demircioğlu, Atilla Dorsay, Leyla Erbil, Genco Erkal, Altan Erkekli, Erdal Erzincan, Mert Fırat, Altan Gördüm, Mehmet Güleryüz, Tarık Günersel, Sadık Gürbüz, İlhan İrem, Yıldız Kenter, Erol Keskin, Suna Keskin, Nuri Kurtcebe, Orhan Kurtuldu, Küçük İskender, Sevgi Özel, Nedim Saban, Vedat Sakman, Menderes Samancılar, Ferhan Şensoy, Burhan Şeşen, Cihat Tamer, Yavuz Top, Şahika Tekand, Cüneyt Türel, Metin Uca, Nejat Yavaşoğulları, Işık Yenersu ve daha binlercesi ağızlarını açınca bizzat “en tepe”den fırça yiyor!

Yağcılık kalıcıdır!

Medyada nasıl iktidar yandaşları türediyse ve konuştukça semiriyorlarsa…

Aynı şeyi bugün kendisine “sanatçı” diyenler de yapıyor!

Durup dururken iktidara yağ çekiyorlar ve “gözde”ler kervanına katılıyorlar.

Aydın olmanın, sanatçı olmanın, edebiyatçı olmanın “muhalif” bir ruh taşımayı gerektirdiğine inananlar ise cezalandırılıyor, işsiz-ekmeksiz bırakılıyor, mahkeme koridorlarında süründürülüyor.

Ancak hiç kuşkunuz olmasın:

Bu rüzgâr bir gün yine tersten esmeye başladığında bugünün yalakaları yeni iktidarın da yalakaları olacak…

Muhalifler yine muhalif olarak kalacak…

Nasıl mı bu kadar emin olabiliyorum?

Açın bakın son yirmi yılın gazetelerini:

Hep öyle olmadı mı?

Reyhanlı ‘kaçınılmaz maliyet’ mi gerçekten?

Reyhanlı ‘kaçınılmaz maliyet’ mi gerçekten?
Sanem Altan

Aynı çağı paylaştığımız insanlarla aramızdaki bu korkunç farklılık neden?

Neden dünyanın bir kısmı uzayı merak ederken, hayatları her gün heyecan verici yeni bilgilerle zenginleşirken, bizler katledilerek ölüyor, sığ bir hayatın içinde çırpınıyoruz?

Neden birileri pırıl pırıl kahkahalı, şenlikli bir ömür sürerken biz ve bize benzeyenler birbirimizi kanatıp öldürerek karanlıklarda ömür tüketiyoruz?

Yüzyıllardır kendi kendimizin avı olduğumuz için herhalde…

Birbirimizi parçalayıp, birbirimizi öldürdüğümüz için…

Yaralı ve çıldırmış bir sürü gibi birbirimizin yaralarına kezzap döktüğümüz için…

Başımızı kaldırıp bir türlü başka hayatları merak etmediğimiz için…

Hukuku yok saymak bizi insanlıktan çıkardığı için.

Öylesine uzun sürmüş bir türbülansta yaşamış bu toplumuz ki mutluluğa ve barışa en yakın olduğumuz günlerde bile korkunç katliamlarla karşılaşabiliyoruz.

Geçmişin toplumun dokularında açtığı yaraları hala iyileştiremiyoruz, iyileştirmek için gerekli adımların hepsini atmaya da yanaşmıyoruz.

Cengiz Çandar, geçen gün Reyhanlı’da hayatını kaybedenler için, “Ortadoğu politikasında ‘etkili bir aktör’ olmanın ‘kaçınılmaz maliyetlerinden biri’ olarak görmek“ gerektiğini yazdı.

“Suriye dosyasının içine girerseniz Suriye de sizin içinize girer” dedi…

Bunu okuduğumda şunu düşündüm ben, “kaçınılmaz maliyet” nedir bir ülke yönetirken?

İnsan hayatı mı?

Hayat seçimlerden oluşuyor.

Her kararın, her seçimin bir bedeli var, siyasi arenada da her tavrın bir karşılığı olacağı ve günü geldiğinde doğru bir amaç için bu karşılığı göze almak gerektiği de tartışılacak bir konu değil ama…

Reyhanlı’da ödediğimiz bedel doğru bir amaç için mi ödendi?

Suriyeli diktatöre karşı çıkmanın, onun halkına çektirdiği acılara isyan etmenin doğru olduğunu vicdan sahibi herkes zaten söylüyor.

Esad’a karşı çıkmak doğru bir hareket, doğru bir tercih.

Ama biz Esad’a karşı çıkarken “demokrasiyi mi” savunuyoruz yoksa mezhepsel bir çatışmada bir mezhebi mi destekliyoruz?

Demokrasiyi savunmak, demokrasiyi inkar edenlerle silahlı işbirliği yapmayı gerektirir mi?

Yoksa her kesimi demokrasiye davet eden, her kesime mesafeli bir dışpolitika uygulamak mı Suriye’nin sorunlarına çözüm bulunmasına yardım eder?

Türkiye, Suriye’de demokrasiyi savunan bir çizgide duruyor mu?

Türkiye’nin kendi içinde demokrasiyi savunamazken başka ülkelerde nasıl savunacağız?

Ayrıca, çoğunluğu Nusayri (Arap Alevisi) olduğu bilinen güneydeki vatandaşlarımızın arasına, onların “düşman” gördüğü silahlı Suriyeli Sünnileri yerleştirmek doğru bir politika mı?

Bunun nasıl bir gerilim yaratacağı önceden öngörülemeyecek bir gelişme mi?

Bu konuları benden çok daha iyi bilen insanlar var ama dünyanın en belalı bölgelerinden birinde hem güçlü, hem de beladan sakınabilecek pozisyonda durabilmenin tek bir yolu olduğunu düşünüyorum ben, demokrasiyi bu topraklara yerleştirmek.

İnsanları ırklarına, dinlerine, mezheplerine göre ayırmamak, din ve ırk üzerinden siyaset yapmamak.

Demokrasiyi gerçekten benimsediğimizde o “kaçınılmaz maliyet”ten de kurtulabileceğimize inanıyorum.

Çünkü en büyük maliyeti demokrasiden yoksun olmak ödetiyor bu topluma.

Neye sansür?

Neye sansür?
Can Dündar

23 Nisan’da Başbakan‘ın koltuğuna oturduğunda duygusallaşıp gözyaşına boğulan küçük Nermin İrem‘in ilk talimatını hatırlıyor musunuz?
“Gazeteciler, ağladığım görüntüleri yayımlamasın.”
O koltuğun bir defosu mudur nedir, oturanın ilk aklına gelen, istemediği görüntülere yayın yasağı koymak oluyor.
Aradan 3 hafta geçti, “zirve”, talimatı revize etti: “Gazeteciler, Reyhanlı görüntülerini yayımlamasın.”

***

RTÜK, “Görüntüler delilleri ele veriyor“ gerekçeli mahkeme kararıyla her türlü sesli-görüntülü yayınlar ile internet bilgilerini yasakladı. Mesela yasak nedeniyle Türk basınında göremediğimiz bir “delil“ şu: BBC, saldırı haberini verirken, bir süre önce çektiği bir görüntüyü yayınladı.

Görüntüde, Özgür Suriye Ordusu’nun Türkiye sınırları içindeki bomba üretim tesisi vardı.
Habere göre “Sınırın Türkiye tarafında laboratuvar ekipmanlarıyla üretilen el yapımı bombalar, sınırın öbür tarafına getirilerek resmi binaları havaya uçurmakta kullanılıyor”du. Hatta muhalifler, bombaların etki gücünü sergilemek için BBC kameralarına bir patlatma gösterisi de yapmıştı. Bombanın patlaması sonucu bina ağır tahribata uğramış, onlarca metre genişliğinde bir alan sarsılmıştı. Reyhanlı’da olana ne kadar benziyor değil mi? Neyse ki “yayın yasağı“ var da bu görüntüler Türk basınına ulaşmıyor, kimse bunu tartışmıyor.

***

“Olay yeri görüntüleri, soruşturmanın gizliliğine zarar veriyor“muş. “Kamuoyunun psikolojisi olumsuz etkileniyor“muş.
Daha bir ay önce Boston’da benzer bir saldırı oldu. Hepimiz cep telefonu, güvenlik kamerası görüntülerini, olay yerini, yaralıları, ailelerini izlemedik mi? Yayın yasağı koymak, orada kimsenin aklına geldi mi? Yasağın asıl hedefi, kamuoyunun “Kim soktu bizi bu batağa“ tepkisi olmasın sakın? Reyhanlı sokaklarından yükselen “Ne için öldü bu insanlar“ sorusu, sansürle örtbas edilebilir mi?

Suriye sınırının saldırı üssüne dönüştürüldüğü mü gizlenmek isteniyor; saldırı öncesi bomba yüklü minibüslere dair istihbarat uyarısının dikkate alınmadığı mı? Yoksa Hükümet’in, “Esat birkaç ayda gidecek“ zannı üzerine kurduğu Suriye politikasının çöktüğünün ve Ankara’nın gün be gün batağa saplandığının söylenmesi mi engellenmeye çalışılıyor?
Daha geçen yaz, Washington’daki düşünce kuruluşlarının “Türkiye’de bombalar patlarsa Ankara, Suriye’ye müdahaleye mecbur kalır“ planı yaptığını hatırlatsak, yayın yasağını ihlal etmiş olur muyuz? (Hatırlamak için:
http://gundem.milliyet.com.tr/bizimle-oynuyorlar/gundem/gundemyazardetay/25.08.2012/1585903/default.htm)

***

Yayın yasağı, sadece yasaklananın daha hızlı yayılmasına yol açar. “Bizden ne gizliyorlar” kuşkusu yayılır.
Tevatür, kulaktan kulağa büyür. Yalan ürer. Muamma ürkütür. Kendine, politikalarına güvenen bir devlet adamına yaraşan, Meclis’te veya televizyonda muhaliflerinin karşısına çıkıp eleştirileri cevaplamak, yaptığını savunmaktır.
“Çocuk gibi“, aleyhine olabilecek yayınları sansürlemek değil…

New Ottomanlar Ortadoğu’ya bulaşınca…

Ortadoğu’ya hoşgeldiniz!
Zülfü Livaneli

Osmanlı’nın yıkılış acısını en çok asker çekmişti; çünkü katliamı, perişanlığı, kaybettiğimiz topraklara gömülen yüzbinlerce Anadolu çocuğunu onlar gördü; durumu yürekleri yana yana çaresizlik içinde seyrettiler. Gördüğü manzara karşısında beylik tabancasını çekip kendi beynini dağıtan komutanlar oldu.

Bir yandan açlığı, sefaleti, geri çekilmeyi, bir yandan da ihaneti, arkadan hançerlenmeleri yaşadılar.

Bu subaylardan birisi de Mustafa Kemal’di. Suriye cephesinden çekilişimizin acılarını etinde, kemiğinde hissetmişti.

Bu yüzdendir ki; Cumhuriyet’in kurucu felsefesinde “Ortadoğu’ya bulaşmamak” temel bir kurala dönüştü.

Yeni kurulan ülke, (Osmanlı’nın 200 yıldır uğraştığı gibi) yüzünü Batı’ya çevirecek, Batı’nın bir parçası olacak ve Ortadoğu’nun kanlı bataklığından uzak duracaktı.

Bu nedenle Atatürk, Dışişleri Bakanlığı’na ya da müsteşarlığına atanan her kişiyi köşke davet eder ve bu kuralı önemle bir kez daha hatırlatırdı.

“Aman Ortadoğu’ya bulaşmayın, aman bulaşmayın.”

Gerçekten de bulaşmadık ve Batı’ya doğru yelken açarak Ortadoğu’dan giderek uzaklaştık.

Cumhuriyet kuşakları, Ortadoğu’yu bilmeden, tanımadan yetiştiler.

Çünkü orası, çocuklara oynaması yasak edilen; kör kuyularla, yılanlarla, akreplerle dolu tehlikeli bir arka bahçe gibiydi.

Sonra gün geldi; Ortadoğu’ya dönüşü şiddetle arzulayan bir iktidarla tanıştı Türkiye.

Bu iktidar, yıkılış, yenilgi ve Ortadoğu’dan geri çekiliş döneminin acılarını, çöllerde akıtılan kanı bilmiyor, yüzyıllarca öncesinin Osmanlı saltanatını yeniden kurma rüyaları görüyordu.

Böylece Ortadoğu konusunda Türkiye Cumhuriyeti’nin kuruluş felsefesi ters yüz edildi. Son yıllarda dozu giderek artan ego patlamalarıyla kendimizi Ortadoğu’nun ve İslam âleminin lideri ilan ediverdik.

İşte dünkü patlamalarda can veren onlarca yurttaşımız, bu rüyanın, Enver Paşa misali kurulan boş hayallerin bedelini canlarıyla ödediler. Hiçbir günahları olmadığı halde, aynen Sarıkamış’ta, Suriye cephesinde can veren yüzbinlerce çocuğumuz gibi ölüp gittiler.

Gören gözler için, Türkiye’nin oynadığı bu tehlikeli oyunun bizi nerelere sürükleyeceğinin işaretleri ortadaydı.

Düşürülen uçağımız, Cilve-gözü katliamı, ülkeye doldurulan 400.000 Suriyeli ve son olarak Amerikan ordusunu kara harekâtına teşvik eden açıklamalar. Oysa Amerikan halkı Ortadoğu’ya tek bir asker bile gönderilmesine karşı. Böyle bir harekât olmayacak. Rusya’nın vetolarıyla Birleşmiş Milletler de bir şey yapmayacak.

Yani kendi başımıza kaldık.

***

Bakalım bundan sonra ne olacak?

Türkiye çok kanlı bir oyunun ortasına düştü/düşürüldü.

Zor görünüyor ama dilerim bu kanlı denklemden daha fazla yara almadan kurtulmayı başarabiliriz.

Çözüm süreci…

‘Süreci bilmiyoruz’ diyen Kemal Bey’e inanılmaz bir yanıt!
Mustafa Mutlu

CHP Genel Başkanı Kemal Kılıçdaroğlu dün gazete yöneticileriyle bir araya gelmiş ve “barış süreci”ne neden destek vermediklerini dört başlıkta anlatmış:

Bir: Bilmediğimiz bir sürece nasıl dâhil olacağız?

İki: Bütün AKP’liler ‘Öcalan’la pazarlık yapmadık, süreç iyi gidiyor’ diyor. Süreç bu kadar başarılı gidiyorsa AKP, CHP’yi sürece niye dâhil etsin?

Üç: AKP olası başarısızlıkta bir günah keçisi arıyor.

Dört: Atılan adımların sağlıklı olduğuna inanmıyoruz.

Toker’den tepki!

Bu sözlere en ilginç tepki; iktidar partisinden ya da aşırı milliyetçi bir partiden değil, bir “liberal”den geldi.

Liberal Demokrat Parti Genel Başkanı Cem Toker, özellikle Kılıçdaroğlu’nun “Bilmediğimiz sürece nasıl dâhil olacağız” sözlerini eleştirerek, “Madem bilmiyorsunuz o zaman o süreci ben size anlatayım” dedi ve bundan sonra atılacağını düşündüğü adımları şöyle sıraladı:

Korkutan on madde!

Bir: Yeni sivil demokratik anayasa masalı ile idari yapıyı değiştirmek.

İki: Doğu ve Güneydoğu’ya ‘Demokratik Özerklik’ adı altında yerel parlamento, bayrak vs. hakkı tanımak…

Üç: Eyalet sistemine geçmek…

Dört: Federasyon… İki veya daha fazla eyaletli federal sistem… Ardından ülkenin isminin değişmesi…

Beş: Parçalanacak Suriye’nin kuzeyinde de otonom bir Kürt Devleti…

Altı: Kuzey Irak ve Kuzey Suriye’deki Kürt yönetimlerinin Türkiye Federal Cumhuriyeti’ne katılması… “Bakın ne güzel, Kerkük ve Musul tekrar bizim oluyor” masalı.

Yedi: Ülke büyüdü diye sevinen ahmaklar dönemi…

Sekiz: Ağza bal çalmak için antlaşma gereği Türkiye’ye Kuzey Irak petrollerinden pay verilmesi… Daha da çok sevinen ahmaklar dönemi!

Dokuz: Zamanı gelince bir sabah Hırvatistan’ın Yugoslavya’dan ayrılışı gibi bağımsızlık ilanı, Türkiye’nin bölünmesi, Büyük Kürdistan’ın kuruluşu, ABD, AB ve İsrail’in derhal tanıması…

On: Ülkede ve bölgede Yugoslavya türünden iç ve dış savaş… Türkiye Cumhuriyeti’nin tarihten silinmesi…

“Paranoya” mı?

Bunların hiçbiri benim yorumum ya da korkum değil…

Liberal bir partinin genel başkanının, ana muhalefet partisi liderine sunduğu “bilmedikleriniz” listesi…

Umarım Cem Bey yanılır…

Söylediklerinin hepsi bir “paranoya”dan ibaret kalır…

Ancak ilk kez onun maddelere döküp somutlaştırdığı ve toplumun önemli bir bölümü tarafından paylaşılan bu korku artık tartışılmalı ve iktidar bunların hiçbirinin olmayacağı yolunda halka garanti vermeli…

Ve elbette…

“Süreci bilmiyoruz” diyerek sadece “izlemede” kalan CHP Genel Başkanı da artık en azından bu sürecin detaylarını öğrenmek için biraz daha fazla çaba göstermeli…

Vekillere estetik!

Vekillere estetik!
Zülfü Livaneli

Durup durup uç verir bu mesele; altı ayda bir patlar. Basınımız “vekillere kıyak” diye manşetler atar. Bu haberlerin altına yazılan okur yorumlarında “zıkkım olsun, haram ediyorum” türü bedduadan geçilmez.

(Önce, TV yarışmalarına katılanların aklında kalsın diye birkaç bilgi: Kıyak; atlar çiftleşirken onlara yardım etme, doğru yolu bulmalarını sağlama işlemine verilen ad. Zaten ‘siyaset’ de at terbiyesi demek. Yani seyislik işi. Halk Demokrat Parti‘ye boşu boşuna Demir Kırat dememiş. Bakın siyasetin atla ne kadar ilişkisi var.)

Okurların bu konudaki duyarlılığına hak vermemek elde değil. Çünkü milletvekillerinin kazanacağı haklara karar verenler bizzat kendileri. Yani kendilerine kıyak yapıyorlar.

Bazı isteklerinde de aşırıya kaçmışlar: Milletvekili ve ailesinin estetik ameliyat giderlerini karşılamak ne demek? Vergi veren halk, onun bunun germe, gerdirme, burun yaptırma masraflarını mı ödeyecek? Bu tarz işlemlerden önce milletvekilleri, kullandıkları dilde ve davranışlarında estetiğe dikkat etseler çok daha yerinde olur.

Kırmızı plaka, trafik denetiminin dışına çıkmak, ömür boyu kırmızı diplomatik pasaport taşımak ve buna benzer birçok talep gerçekten de halkı yaralayacak boyutlarda.

Zaten milletvekilleri ve ailelerinin gerekli gereksiz harcamaları; bazı sağlık kurumlarının faturaları şişirmeleri, ödenen astronomik ücretler yeteri kadar bir büyük bir sorunken bunları düzeltmek yerine, yeni avantajlar sağlamak, haklı olarak büyük bir kızgınlığa yol açıyor.

İğne ile çuvaldız

Ama şimdi gelin, çuvaldızı başkasına batırırken, halk olarak kendimizi de iğneleyelim. Eğer kamuoyu, milletvekillerinin elde ettiği haklar konusunda başından beri duyarlı davransaydı, işler bu noktaya gelemezdi.

Bir örnek vereyim: Bizim dönemde erken seçim kararı alındı ama üç aylık maaşlar zaten yatmıştı. Koskoca Meclis’ten sadece 8 milletvekili, çalışmayacağımız aylar için bu maaşları almamız haksızlıktır deyip, üç aylığı iade etti. Naçizane, bu sekiz vekilden biri de bendim.

Ama ne oldu? Kamuoyu bu konunun üstünde durdu mu? Genel başkanlar dâhil, diğer vekillere “Hadi siz de geri ödeyin!” dedi mi? Basın bu konuda geniş bir yayın yaptı mı? Hayır, hiç sesini çıkarmadı.

O zaman da işler bu noktaya geliyor işte.

Vekillere bir konuda hak veririm: Özellikle Anadolu milletvekillerinin masrafları fazladır. Çünkü Ankara’ya işi düşen her hemşehrisi onu arar; hastane, okul, burs vs. işlerini çözümlemesini ister. Vekil her yıl yüzlerce kişiyi konuk olarak ağırlamak, yemeğini, yatacak yerini karşılamak zorunda kalır ve elbette maaş yetmez. Belki bu konuda bir ödenek ayrılabilir, zorunlu masrafların faturaları ödenebilir ama diğer istekler sahiden saçma.

Reverans da isterler mi?

Stockholm’de yaşadığım yıllarda, bir öğle vakti, başbakan Olof Palme’nin, ofisine yakın bir sosis büfesinde kuyruğa girip beklediğini gözümle görmüştüm. Kral bile eskortsuz, şatafatsız bir biçimde bisiklet turu yapardı.

Danimarka’nın Borgen dizisindeki kadın başbakanın tek bir sekreteri var ve makamından çıkıp evine gittiğinde yemek yapıyor, bulaşık yıkıyor.

İşte demokrasi bu.

Ama “Muhteşem Yüzyıl”ın, zamanımızda da devam ettiğini düşünürsek, henüz bu kavramlar bize çok uzak.

Acaba halkın siyasetçileri her gördüğünde “Bakanım! Vekilim!” diye reverans yapmasını da isterler mi(!) dersiniz?

Not: Sen de emekli vekil değil misin diye soracak olan okurlara şimdiden bir açıklama yapayım: Bu haklara sahip olmama rağmen, sağlık giderlerimi büyük ölçüde özel sigortamdan karşılıyorum, tercihli yol vs. gibi ayrıcalıkları da hiç kullanmıyorum.