Neyle Karşı Karşıyayız?..

Neyle Karşı Karşıyayız?..

Uygar Aktan

Savaşta dahi suç sayılan bir insafsızlıkla kadın, çocuk, hastane ve revirlere gaz bombası atan bir zulüm ile karşı karşıyayız.

Bu ülkeye cumhuriyet ve demokrasiyi getirenlere, “iki tane ayyaş” diye hakaret eden ve bu değerlere sahip çıkanlara da, “çapulcu, Vandal, marjinal, terörist” ve son olarak da “sidikli” diye küfreden bir üslupla karşı karşıyayız.

Ayağa kalkan kitlelere karşı ülkesini iç savaşla tehdit etmekten çekinmeyen bir şantaj ile karşı karşıyayız.
Suriye’de taraf oldukları mezhep savaşını Türkiye’ye de sıçratabilecek tahriklerde bulunan bir çılgınlık ile karşı karşıyayız.

İktidarın adeta milis gücü gibi kullandığı polisi halkın üzerine saldırtıp, sonra da buna itiraz edenlere, “ben polisimi yedirtmem” diyerek orantısız güç kullanımına sahip çıkan bir polis devleti ile karşı karşıyayız.

Savaşta dahi suç sayılan bir insafsızlıkla kadın, çocuk, hastane ve revirlere gaz bombası atan bir zulüm ile karşı karşıyayız.

Halka sıkılan tazyikli suyun içine şüpheli birtakım kimyasal maddelerin karıştırıldığına dair korkunç iddialarla karşı karşıyayız.

Bir taraftan Kürt sorununun pazarlığını Öcalan ile yaparken diğer taraftan ağaç bahanesiyle patlayan Türk sorununu Hülya Avşar’la halletmeye çalışan bir tezat ile karşı karşıyayız.

Öcalan’ın avukatlarını adeta bir kurye ve basın sözcüsü gibi kullanmasına ses çıkarmazken adliyeyi basıp, gözaltındaki vatandaşların avukatlarını cüppeleriyle beraber yaka paça gözaltına alan bir ihanet ile karşı karşıyayız.

Önce “Ben değiştim, artık demokrat oldum” takıyyesi ile iktidara gelip, sonra da gerçekten demokrat olmasını telkin edenlere, “Kusura bakmayın bu Tayyip Erdoğan değişmez” karşılığını veren bir itiraf ile karşı karşıyayız.

Önce gençlerin elinde bilgisayar görmek istediğini söyleyip, sonra da sosyal medyada istemedikleri bilgileri paylaşan gençleri tutuklayan ve hatta Twitter’ı “baş belası” olarak görüp sansürlemeye hazırlanan bir zihniyetle karşı karşıyayız.

Kendi bindirilmiş kıtalarıyla yaptığı mitinglerdeki konuşmalarında Allah’ın evine sığınan yaralıların ayakkabılarını çıkaramamış olmalarına infial ederken, diğer taraftan beş ölü ve binlerce yaralı için özür dahi dilemeyen bir vicdansızlık ile karşı karşıyayız.

Taksim’de cuma namazını kılan vatandaşların etrafını ele ele tutuşarak koruma çemberine alan direnişçilere hiç değinmezken camide içki içildiği yalanını tekrar tekrar yineleyen bir iftiracılık ile karşı karşıyayız.

Önce, “Ankara’nın zulmünden Brüksel’in şefaatine sığındığını” açık açık söyleyen, sonra da kendi iktidarlarını sıkıştırmaya başlayınca Batı’ya karşı aslan kesilen bir riya ile karşı karşıyayız.

Önce Mübarek’e, Kaddafi’ye ve Esad’a halklarını dinleyip çekilmeleri çağrısında bulunan, sonra da kendi halkının “hükümet istifa” diye meydanları inletmesine karşın koltuklarında oturmaya devam eden bir pişkinlik ile karşı karşıyayız.

Kısacası “ileri demokrasinin” yaldızları döküldü. Biz sıradan bir Ortadoğu diktatörlüğü ile karşı karşıyayız.

TEK DEVLET, TEK DİN, TEK VATAN, BOL YALAN…

TEK DEVLET, TEK DİN, TEK VATAN, BOL YALAN…
Bekir COŞKUN

“Camiye ayakkabıları ile girdiler bunlar” dedi, ama resimlerdeki ayaklarda ayakkabı yok…
Normalde terör örgütünde silah aranmaz mı?…
Bunlar başladılar ayakkabı aramaya…
Bir çift Mokasen buldular…
Bu kez içinde ayak yok…
(………)
Yaralıların sığındığı “Camide içki içtiler” dediler…
Şişenin resmi de vardı bu kez…
Büyütüp baktılar:
Tendürdiyot…
(……….)
“Türbanlı kardeşlerimize saldırdılar” dedi…
Saldıranları yakaladılar…
Ama saldırılan türbanlı kardeşimizi ne yaptılarsa bulamadılar…
Polis tarihinde ilk kez mağdur kaçmıştı…
(……….)
“Göstericiler bir polisimi silahla şehit ettiler” dediklerinde, her şey tamamdı, sadece bir şey eksikti:
Vurulmuş bir polis…
(……….)
Ethem Sarısülük’ün öldürülmesi…
“Kafasına taş değdi” dediler…
Kurşun çıkınca “taş polisin eline değdi, tabancanın ucu eğildi” oldu…
Tutmadı, “terörist” olduğunu gösteren bir fotoğraf buldular sonunda…Siperin içinde, kum torbaları arasında…
“Örgüt kampı” yaptılar…
Karakol çıktı…
Ethem amele olarak çalışmış karakol inşaatında…
*
Tüm bu yalanlar asla rastgele ve sıradan değil…
Siyasetlerinin vazgeçilmez parçasıdır yalanları…
Yalan hukuk oldu; Ergenekon, Balyoz, Odatv, Poyrazköy, Danıştay davalarında olduğu gibi…
Ekonomi olur; 300 kat borçlanıp “IMF’ye borcumuzu da kapattık” demek gibi…
Dış politika olur; “van minit” deyip İsrail ile ortak Suriye’yi vurmak gibi…
Çevrecilik olur; şuracığa “2 milyar 800 milyon ağaç dikmek” gibi…
Hesapladı çocuklar, papatya sığmaz…
*
Yalan; iktidarda kalma yöntemidir bir bakıma…
Çünkü:
Göz göre göre durmadan yalan söyleyen, kendisine inanan dünyadan bihaber “yüzde 50”nin orada olduğunu bilir…
Yalanlar, cehalet duvarlarında oy’a ve siyasi güce dönüşür…
*
Artık daha çok yalan lazımdır…
Tek devlet, tek din, tek vatan, bol yalan…

Öfke Patlaması…

Öfke Patlaması…
Hikmet Çetinkaya

Dipten gelen bir dalga, Gezi Parkı direnişi, polisin acımasızlığı ve Başbakan Erdoğan’ın seçmen tabanını, “İslamcı seçmeni”ni diri tutması için izlediği çizgi…
Bir öfke patlaması!
Yandaş bir hukuk düzeninin siyasal erk tarafından nasıl kullanıldığı…
Sevgisizlik!
Muhalifleri düşman olarak görmesi!
Yargısız infaz içerikli insan haklarının çiğnendiğini dünya âlem gördü ama nedense toplumun bazı kesimleri göremedi ya da görmezlikten geldi.
Ethem Sarısülük’ün ölüm nedeni bir polis kurşunundan çıkan mermi değil miydi?
Kameralara yakalanan bir katil!
Devletin mi, halkın mı polisi?
Yargıç kararını verdi:
“Polis kendini korumak amacıyla o kişiyi öldürmüştür. Vicdanım rahat. Çünkü meşru müdafaa. Kasten adam öldürme kuşkusunu ortaya koyan delil yok. Bir milyon kişi bir araya gelse kararım değişmez. Meşru müdafaa konusunda yoğun delil var.”
Hukuk devleti düzeninin nasıl bir kenara itildiğini gösteriyor bu sözler.
Haberi okurken tüylerim diken diken oldu…
Yüreğim sızladı!

***

Ayakların baş olması beni yakın tarihimizin kanlı sayfalarına götürüyor ve darbeci Kenan Evren’in şu sözlerini anımsatıyor:
“Asmayalım da besleyelim mi?”
Biliyorum hemen aklınıza Erdal Eren geliyor…
Yaşı büyütülüp idam edilen çocuk!
Ardından Manisalı çocuklar…
Lise öğrencisi ve yaşları 15-16…
Adliyenin önünde anneler ve babalar, kardeşler, arkadaşlar, avukatlar…
Çocukların cezaevi aracına binmeleri ve bir annenin çığlığı:
“O benim çocuğum, nereye götürüyorsunuz onu?”
Daha dün gibi anımsıyorum aradan yıllar geçse de…
Bugün dünden daha beter, daha acımasız…
Değişen bir şey yok aslında.
Aynı hamam aynı tas!
Ayakların baş olmasını siyaset istemez…
İstedikleri sadece oy!
Halkı yok saymak, aşağılamaktır ayakları küçümsemek…
Kabak en büyük baştır ama yürümez, görmez!
Koyunun başı ve ayağı vardır, düşünmez!
Doğanın tüm renklerini yok sayan, beyazı unutan, göğün ve denizin maviliğini duyumsamayan, yeşili türbe sananlar; gün gelir o yüzde 50 çoğunluk yitip gidecektir.
Bilmezler, bilseler akıllarına getirmezler…
İktidar gücü onları yüce olduklarına inandırdığı için öfke patlamasıyla rahata kavuşurlar.
Kibir, tepeden bakma, aşağılama, böbürlenme!
Kendilerine yapılanları unuttukları için, yüce devletimiz adına ne yaparlarsa doğru yaparlar!
Birbirlerinden hiçbir farkı yoktur!
Hukuk düzeni onlar içindir, iktidar hırsı onlar için!
Ya halkın öfke patlaması sandığa yansırsa?

***

Erdoğan’ın orantısız güç patlaması, polisin orantısız güç kullanmasıyla örtüşüyor…
O kibir, böbürlenme, iktidar gücü gökkuşağının tüm renklerini yüreğinden söküp alıyor.
Başbakan’ın seçmen tabanı, onu seçenler de ezildi bu devletin baskısından.
Sanıyor ki seçmen tabanının tümü onun gibi düşünüyor!
Yanılıyor Erdoğan…
Gezi Parkı eylemcilerinin, tencere tava çalanların arasında kendisine oy verenlerin de olduğunu aklının ucundan geçirmiyor.
CHP’li ya da sol gruplar olduğunu sanıyor!
Yanılıyor!
CHP ve o küçük sol gruplar ya da partiler bunu becerebilseler, çoktan sandığa gömülürdü AKP…
Gezi Parkı’ndan tüm yurda dağılan eylemlerden tüm siyasal partilerin ve demokrasimizin ders çıkarması gerekir.
Hukuku çiğneyemezsiniz, yandaş yargı yaratamazsın!

***

Sokağın ve meydanların dilini anlayın artık!
Vandallar, teröristler, çapulcular, ayyaşlar dediğiniz kitlelerin en az yüzde 80’i, hiç oy kullanmayanı, tencereciler tavacılar sandığa giderse sizi Obama bile kurtaramaz…
Sanırım balık avına çıkacak bir arkadaş bulursunuz!

Erdoğan’ın bir ‘marjinal’ olarak portresi…

Erdoğan’ın bir ‘marjinal’ olarak portresi…
Doğan Akın

Gezi Parkı’nda barışçı bir eylem yapan gençlerin üzerine sabahın beşinde gaz bombaları, coplar ve tazyikli sularla giden polisin “kahramanlık destanı yazdığını” söyleyen, “Polise talimatı ben verdim” diyen “Başbakan Erdoğan”, muhalefette siyaset yaparken polisle neler yaşadı, polise neler söyledi?

Soru için yakınındaki isimlerin yazdığı Erdoğan biyografisinde çarpıcı cevaplar var. Erdoğan’ın, yeni kurulan AKP’nin miting ve programlarını engellemeye çalışan polise “hatalı emre itaat etmeme” çağrısı da anlatılıyor bu kitapta, AKP konvoyundaki araçların polis barikatı üzerine nasıl “tam gaz” sürüldüğü de…

Meydan, cadde ve sokaklardaki protestolara AKP mitingleriyle cevap verirken “Gerçek Türkiye burası” diyen bugünkü Erdoğan’ı geçmişteki Erdoğan uyarıyor: Ben miting kalabalığından çok cadde ve sokaklara bakarım. Sokağın kendisine göre bir dili vardır, o dili okumayı biliyorsanız gerçeği görür, kendinizi aldatmazsınız!

Gezi Parkı üzerine çok şey yazıldı, süreç kendi literatürünü yaratıyor. Gezi Parkı’na kışla yapılmasına karşı çıkan eylemciler ile daha sonra protestolara destek veren çok katmanlı kitlelerden olayları görmeyen veya çarpıtan ana akım medyaya, polis şiddetinden iktidarın toplumsal muhalefete karşı tutumuna ve nihayet dünyadan Türkiye’ye yeni bir netlik ayarına uzanan kapsamlı bir külliyatın eşiğindeyiz.

Ben, Gezi Parkı sürecine bir kez daha AKP kaynaklarından bakmaya çalışacağım. Bir önceki yazımda, 2001 yılında kurulan AKP’nin topluma verdiği sözleri içeren AK Parti Programı’ndaki demokrasi vaatleri ile Gezi Parkı protestocularına karşı iktidarın tutumu arasındaki mesafeye dikkat çekmiştim. İktidar olmasaydı, programındaki demokrasi talepleriyle AKP’nin de Gezi Parkı’na bir çadır kurabileceği ihtimaliyle biten o yazıdan sonra şimdi de Başbakan Tayyip Erdoğan’ın geçmişinden bugüne bakmaya çalışacağım.

Erdoğan’ın kişisel ve siyasal serüveni için, benimsediğiniz pozisyona göre birçok kaynağa başvurulabilirsiniz. Ancak, geçmişten bugüne bakışa ilişkin olarak bir kaynak tartışmasından uzak kalmak için ben içeriden bir kaynağı tercih ettim. Bu konuda elimizde, Erdoğan’ın anlatımları ve yakınındaki isimlerin tanıklıklarını içeren önemli bir kaynak var: Erdoğan’a en yakın isimlerden olan eski AKP Milletvekili Hüseyin Besli ile Ömer Özbay’ın birlikte kaleme aldığı “R. Tayyip Erdoğan – Bir Liderin Doğuşu” adlı kitap.

Uzun bir yazının sıkıcılığını göze alarak, bu kitaptan bazı bölümleri aktaracağım. Aktaracağım bölümleri; Gezi Parkı direnişindeki ilk tespiti “Bir avuç çapulcu” olan Erdoğan’ın meydan ve sokaklardaki protestoculara, saldırgan küçük bir kesim üzerinden “marjinal gruplar”, “teröristler, vandallar” ve “kandırılmış, istismar edilen gençler” dediğini dikkate alarak okuyun. Gezi Parkı’nın korunmasını isteyenlere başlangıçta “Bir avuç çapulcudan izin alacak değiliz. Topçu Kışlası yapılacak” diyen; meydan ve sokaklardaki protestoları AKP mitinglerinde “Asıl Türkiye burası” sözleriyle yok saymaya çalışan, Gezi sürecini “dış basının da içinde olduğu bir komplo” olarak gören, sosyal medyaya “baş belası” diye tepki gösteren, izinsiz toplantı ve gösteri hakkını “yasadışı” sayarak “Neresi gösterilirse orada toplanacaksınız” diyen ve nihayet Gezi Parkı protestolarına gaz bombaları, cop ve tazyikli sularla müdahale eden polisin “kahramanlık destanı yazdığını” iddia eden bugünkü Erdoğan’a, o kitaptaki mazisinden bakalım.

Erdoğan’dan polise ‘emre itaatsizlik’ çağrısı
Dilerseniz önce, bugün polisin “kahramanlık destanı yazdığını” öne süren “Başbakan” Erdoğan’dan, kısa zamanda uzun bir mesafe kat ederek “muhalefetteki AKP’nin Genel Başkanı” Erdoğan’a gidelim.

2001 yılında kurulan AKP’nin Bursa il örgütünün açılışından sonra, bugün Erdoğan’ın Gezi Parkı süreci için “Polise talimatı ben verdim” dediği Çevik Kuvvet toplanan partili kalabalığı “çoluk çocuk, genç yaşlı demeden” coplamaya başlar. Ortalık karışır, herkes şaşkındır. Erdoğan mikrofonu eline alarak polisi uyarır. “Bir Liderin Doğuşu” adlı kitaptan birlikte okuyalım:

“Tayyip Bey mikrofonu eline alıp: Bursa polisine sesleniyorum!’ diye bağırdı. Sakin gözükmeye çalışsa da… Polisin bu umulmadık tavrı karşısında öfkesini zapt etmekte ne kadar zorlandığı ses tonundan anlaşılıyordu.

‘Bunu bir emirle yaptığınızı biliyorum; ama siz de biliyorsunuz ki hatalı bir emre uymak suçtur!.. Bu kanunsuzluğa son vermeniz için sizi uyarıyorum!..’

Polisler, saldırılarını kesip, durmuşlardı. Tayyip Bey, devam etti: ‘Bu planlı bir yürüyüş değildir. Bir maç çıkışı yapılan sevgi gösterisi neyse bu da aynı hükümdedir. Biz yolumuza devam edeceğiz, açın yolu.” (Sayfa 301, 302)

‘Araçlarımızı polisin üzerine doğru sürdük!’
3 Kasım 2002 seçimleri öncesinde AKP konvoyu Elazığ’dan Malatya’ya giderken bir başka polis vakası yaşanır. M. Şafi Öztekin’in kitaptaki anlatımından:

“Malatya’ya girmek üzereydik. Ben kendi arabamla otobüsün önünde eskortluk yapıyordum. Arkamızdaki konvoy oldukça uzundu. Şehrin girişinde polisleri gördük, kol kola girip barikat oluşturarak yolu kapatmışlardı.

(…)

(Şehirde) Önceki mitingin çoktan dağılmış olduğunu, kaldı ki konvoyumuz çok ağır ilerlediği için meydana ulaşıncaya kadar epey zaman geçeceğini söyledik ama hepsi nafile; polis ikna olmamakta kararlıydı.

Çaresizlik içinde Mücahit (Arslan) Bey’e baktım; otobüsün ön tarafında Tayyip Bey’le birlikte bizi izliyordu. Kaş göz işaretiyle ‘arabalarınıza geçin ve sürün!’ dedi.

Koşarak gidip araçlarımıza bindik ve hiç gaz kesmeden polislerin üstüne doğru sürdük!

İstemeyerek de olsa yolu açmak zorunda kalmışlardı…” (Sayfa 302)

Kitabın yazarları, bu anlatımdan sonra polisin henüz muhalefette olan AKP’ye tavrını şu ifadelerle değerlendiriyor:

“İl açılışında olsun, 3 Kasım seçim çalışmalarında olsun, o günkü iktidarın polis marifetiyle tezgâhladığı her türlü baskı, engelleme ve provokasyon girişimiyle karşılaşmak, neredeyse sıradan ve gündelik bir hâl almıştı. Polisin, verilen emre körü körüne itaat ettiği durumlarda çatışma riski artıyordu.” (Sayfa 302)

İzinsiz gösteri üzerine gözaltı
Başbakan Erdoğan Gezi Parkı eylemleri, öncesinde de 1 Mayıs gösterileri sırasında, “barışçı toplantı ve gösteri yürüyüşü hakkının izne bağlı olmadığını” hükme bağlayan anayasal güvenceye rağmen, bu hakkı “devlet nereyi gösterirse sadece orası için tanıdığını” ortaya koyan bir yaklaşım sergiledi.

Kitapta, Erdoğan’ın “izinsiz gösteri” nedeniyle gözaltına alınışını, ancak Erdoğan’ın kendi ifadesiyle “dişe dokunur bir suç olmadığı için bırakıldığını” içeren bir bölüm de var.

Erdoğan, 12 Eylül 1980 darbesi öncesinde, Milli Selamet Partisi Gençlik Kolları’ndan bir grupla bir cenaze törenine katılır. Trenle dönerken Yenikapı İstasyonu’nda inip, grupla birlikte Fatih’e doğru yürümeye başlar. Okuyalım:

“… Fatih’e doğru yürümeye başladıklarında başta Edip Yüksel olmak üzere bazı gençler slogan atmak isterler; fakat ‘Reis’ (Erdoğan’a hitaben) uygun düşmeyeceğini söyleyerek izin vermez.

Grup sessizliğini koruyarak Kıztaşı’na ulaştığında Metin Yüksel kendisini tutamaz ve slogan atmaya başlar. Diğer gençler de sabırsızlıkla bu anı beklemektedir. Tereddütsüz koroya katılırlar.

Polisin ‘olay mahalline intikali’ gecikmez; ve tabii hemen ardından jandarma duruma ‘vaziyet’ eder. Grup, kendini bir anda Metris Askeri Kışlası’nda bulmuştur.

Metris’te geçirilen ilk geceyi ve sonraki gelişmeleri, Tayyip Erdoğan’ın bizzat kendisinden dinliyoruz:

‘Metris’teki ilk gecemizin büyük bir kısmını, koridorda ve ayakta dikilerek geçirdik. Zaten istesek de oturamazdık, çünkü yerler su içindeydi.

Vakit gece yarısına yaklaştığı halde hiçbir şey yememiştik. El ayak çekilip ortalık sakinleştiğinde bir onbaşı geldi yanımıza. Asker tayınından arta kalan bayat ekmekleri toplamış, bir kazan da çorba kaynatmış, bizi yemeğe çağırıyordu. Nasıl makbule geçti anlatamam.

Bir süre sonra yatacak yer gösterdiler. Herkes bir köşeye kıvrılıp yatmıştı. Tam uykuya dalmak üzereyken acı bir feryatla irkildik; anlaşılan birilerini işkenceye almışlardı.

Önce içimizden birini aldılar saldık. Sayımızı kontrol ettik, eksiğimiz yoktu. Sonradan öğrendik ki, ‘anarşistlere acımak sana mı kaldı’ diyerek, bize çorba yapıp getiren onbaşıyı falakaya yatırmışlar.

Bizi daha sonra Selimiye Kışlası’na sevk ettiler. Birkaç gün de orada kaldıktan sonra savcıya çıkarıldık. Savcı, dişe dokunur bir suçumuz olmadığını anlayınca çoğumuzu serbest bıraktı.

Cezaevinden çıktıktan sonra o onbaşıyla irtibat kurmaya çalıştım; kendisinden ‘helallik’ isteyecektim. Bizim yüzümüzden canı yanmış, yok yere işkenceye maruz kalmıştı.

Neyse ki, bulmam çok zor olmadı; Adana taraflarından Alevi bir kardeşimizdi.

Tanıştıktan sonra da irtibatı hiç kesmedik; hâlâ zaman zaman görüşürüz.” (Sayfa 51, 52)

Erdoğan: Mitinglerden çok sokağın diline bakarım
Erdoğan, kitapta, 3 Kasım 2002 seçimlerinde iktidara geliş sürecini anlatırken, mitingleri ve kamuoyu anketlerini değerlendirir. Bu değerlendirme sırasında, bugün AKP mitingleriyle karşısına çıktığı sokak ve meydan dili konusunda önemli, ancak şimdiki tavrının tam aksi yönünde bir değerlendirme yapar:

“Bir de uzun yıllar siyasetin içinde bulunmanın kazandırdığı özellikler var tabii. Ben, miting kalabalığından çok cadde ve sokaklara bakarım. Sokağın kendisine göre bir dili vardır. Eğer o dili okumayı biliyorsanız gerçeği görürsünüz, kendinizi aldatmazsınız.” (Sayfa 336)

Erdoğan’ı öven dış basın
Gelelim, Gezi Parkı sürecinde “komplonun parçası” ilan edilen dış basın meselesine. Erdoğan’ın hayatını anlatan kitapta, dış basından da bir alıntı var. Le Monde’un, 1989 yerel seçimlerinden sonra Erdoğan hakkında yaptığı yayın, partide memnuniyet yaratır. Kitaptan o bölümü de paylaşalım:

“1989’da Tayyip Erdoğan’ın seçim kampanyasını izlemekle görevli Le Monde muhabiri, seçimlerden bir hafta sonra yayınlanan makalesinde ‘İslamcı Refah Partisi’nin sosyal demokrat görüşlü bu genç adayı dikkatle izlenmeli!’ diyordu.

Muhabir, kampanya esnasında gözlemci olarak katıldığı bir ‘mahalle mitingi’nden çok etkilenmişti.

(…)

Mitingde gördüğü bu manzaradan sonra Le Monde muhabirinin zihninde ‘sosyal demokrat bir Tayyip Erdoğan’ portresi olmuş; ve o portrenin, gelecekte Türkiye’nin önemli siyasi liderlerinden biri olma ihtimalini ima yoluyla da olsa okuyucularıyla paylaşmak istemişti.” (Sayfa 53)

Erdoğan rakı sohbetinde
Kitap, Gezi Parkı protestolarının arifesinde yaşanan tartışmada alkol kullananlara “Git evinde iç” diyen, alkollü içki satışı ve pazarlamasını sınırlandıran yasayı “İnancın emrine niye karşı çıkıyorsunuz” sözleriyle savunan “Başbakan” Erdoğan’ı, “Refah Partisi Beyoğlu Belediye Başkan Adayı” olarak da hatırlatıyor. Aşağıda “o Erdoğan”dan iki hikâye var.

Erdoğan, 1984’ten beri RP”nin “ilçe başkanı” olduğu Beyoğlu’nda 1989 seçimlerinde belediye başkanlığına aday oldu. Cihangir bölgesi için başı açık kadınların önde olduğu bir ekip görevlendiren Erdoğan, geleneksel olarak CHP’yi destekleyen Hacıhüsrev bölgesinde de etkili olmaya çalışır. Bölgeyle nasıl bir bağlantı kurduğunu, kitaptaki kendi anlatımı üzerinden dinleyelim:

“… Mustafa Bey’in Hacıhüsrev’de Kudret isminde bir arkadaşı varmış. Kumarhane işlerine falan bakarmış; ama muhitinde sevilip sayılan itibarlı bir adammış. (…) Sanırım bir ikindi vaktiydi. Eve vardığımızda, Kudret Bey yeni uyanmıştı. Kapının önünde bir sürü kadın ayakkabısı görünce çekindik, girmek istemedik. Yengenin ‘gün’ü varmış, içerisi kadın dolu. Kudret Bey ‘buraya kadar gelip de girmemek olmaz’ diyerek ısrar edince, biz de fazla uzatmadık, utana sıkıla girdik içeri. Oturma odasını kadınlar işgal etmiş durumda; bizi doğruca yatak odasına götürdü. Alel usul yatağı şöyle bir düzeltip buyur etti. Yatağın kenarına ilişip, durumu kısaca anlattık. Kudret Bey, ‘Mustafa Abi’miz, kalkıp ayağımıza kadar gelmiş, bize itibar etmiş, onu boş çevirmek ne haddimize!’ diyerek, her türlü yardıma hazır olduğunu söyledi. Gerçekten de kampanya boyunca elinden gelen yardımı esirgemedi. Tanıdığı sanatçıların katılımını sağlayarak güzel bir gece düzenledi. Kahve sohbetlerimizde ve mahalle sakinleriyle görüşmelerimizde bize eşlik etti, yol gösterdi. Bizim işimizi bizden çok sahiplendi.

Kudret işi o kadar sıkı tutuyor ki, seçim sabahı gün doğmadan kalkıyor,, üstünde pijamaları, bizim Seçim Koordinasyon Merkezi’ne gidiyor. Bakıyor ki, kimse yok; in cin top oynuyor. Fena halde bozuluyor.

Öğleden sonra sandıkları dolaşıyordum. Baktım her sandığın başına bir adamını yerleştirmiş; kuş uçurtmuyor. Beni görünce yanıma geldi; kızgınlığı hâlâ geçmemiş.:

‘Ya, Başkan! Bu seninkiler namaz da kılmıyor, haberin olsun!’ dedi.

‘Hayırdır?’ dedim.

‘Sabah sizin seçim bürosuna gittim. ‘Namazı kılar, gelirler’ dedim kendi kendime; fakat baktım ne gelen var, ne giden… Sen bunlarla seçim meçim kazanamazsın Başkanım!’

Kudret Bey’le ilişkimiz daha sonra da devam etti. Seçim çalışmalarında ne kendisi, ne de arkadaşları ağızlarına içki koymamışlardı. Seçimden sonra evinde bir ziyafet verdi. Bahçeye iki masa kurmuş; biri bizim için içkisiz, diğeri içkili. Bizim masanın ağırbaşlılığına karşılık, Kudret’in masasında muhabbet almış başını gidiyor. Yerimden kalktım, ‘Müsaade ederseniz ben sizin masanıza oturacağım’ dedim Kudret’e.

Sohbetimizin bir yerinde, ‘Başkanım!’ dedi Kudret: ‘Bu içki niye haram? Ne diye kerahattan sayılmış rakı?’

Ona içkiyi yasaklayan ayetlerden söz ettim. ‘İçkiliyken namaza yaklaşmayın!’ ayetine gelince, biraz kafası karıştı. ‘Sarhoş kafayla namaza duran biri, sureyi okurken, misal: ‘La A’budu’ diyeceğine ‘Lâ’yı unutup yalnızca ‘A’budu’ dese, mana değişir, tamamen farklı bir şey söylemiş olur’ diyerek, durumu izah ettim.

‘Anladım, Başkan!’ dedi. ‘Lakin yazık olmuş; ufak bir ‘Lâ’ya kurban gitmiş gül gibi rakımız!’” (Sayfa 46, 47)

“Bacanak Birahanesi’nin sahibi” olarak da bilinen Kudret Bey, seçim sürecinde “hâkime hakaret” iddiasıyla suçlandığı sırada da Erdoğan’a yardımcı olacaktır.

Erdoğan’ın ikinci alkol hikâyesi
Biyografide, Erdoğan’ın yenilikçi yöntemlerle yürüttüğü ve başarılı sonuçlar aldığı kampanyalar sırasında Milli Görüş geleneğinin – kitaptaki ifadeyi yansıtıyorum – “bağnaz” düşünceleriyle de mücadele ettiği anlatılıyor. Erdoğan’ın yürüttüğü kampanyalarda “meyhanelerde sarhoş kucaklamak”la da suçlandığı anlatılan kitaptaki ikinci meyhane hikâyesini Tahsin Dindar naklediyor:

“Tayyip Bey 1986 ara seçimlerinde Zeytinburnu bölgesinden milletvekili adayıydı. Seyitnizam Camii’ne gitmiştik. ‘Namazdan sonra, cemaatle kahve toplantısı yaparız’ diye düşünmüştük. Trafikten dolayı epeyce geç kaldık; biz Seyitnizam’a vardığımızda, cemaat dağılmıştı.

Caminin yanında sakallı, yaşlı bir amca gördük. Tayyip Bey, ‘Selamünaleyküm, Hacı Amca!” diye seslendi. Hacı amca, oralı bile olmadı.

Başkan, şansını bir kere daha denemek istedi; fakat yine cevap alamadı. İhtiyar, kendisine verilen selamı almamakta kararlıydı.

Tayyip Bey, ‘Hacı amca, sana Allah’ın selamını verdik, yüzümüze bile bakmadın. Bir ‘aleykümselâm’ desen günaha mı girersin?’ diyerek hayıflanınca, ihtiyar:

‘Ben ANAP’lıyım’ dedi, ‘Size oy vermem!’

‘Canın sağ olsun’ dedi, Tayyip Bey, ‘Bize bir çay da mı ısmarlamazsın?’

‘Hayır, ısmarlamam.’

Tayyip Bey, işi iyice inada bindirmişti;

‘Peki’ dedi, ‘Biz sana ısmarlayalım?’

‘Olmaz’ dedi ihtiyar; ‘Ben sizin çayınızı içmem!’

Anlaşılan, adamın aksiliği üstündeydi.

Tam o sırada, yolun karşı tarafında bir adamın, ‘Başkanım, Başkanım!’ diye bize doğru seslendiğini duyduk. İhtiyarı kendi haline bırakıp, adamın yanına vardık.

Adam, ‘Ben burada esnafım’ dedi; ‘On dakikadır sizi seyrediyorum. Gördüğüm kadarıyla Hacı amcaya kendinizi sevdiremediniz. Eğer bir sakınca görmezseniz, dükkânıma buyrun; bir çayımı içersiniz.’

Adamın, ‘Dükkânım’ dediği yere baktım; camında ‘… Birahanesi’ yazıyordu.

Başkan, ‘Hay hay, memnuniyetle!’ dedi. Ömründe belki de ilk kez meyhaneye giriyordu; ama hiç tereddüt etmedi.

İçerisi nasıl duman? Anlatamam, ağır içki kokusu her yanı sarmış, tek katlı, havasız bir yer. Fakat ne yalan söyleyeyim, sarhoşların gösterdiği hürmeti, ben hiçbir yerde görmedim. Gelen sarılıyor, öpüyor. Ben, üstüm başım alkol kokacak, salya sümük bulaşacak diye huylanıp geri çektikçe, Tayyip Bey kulağıma eğilip uyarıyor: ‘Kasılıp durma öyle!’ diyor, ‘Adam sana sarılıyorsa, sen de ona sarılacaksın; ölüm yok ya ucunda, en fazla çıkarıp atarsın ceketini eve varınca.’

(…)

İki saatte zor çıktık meyhaneden; biz müsaade isteyip kalkmasak, en az iki saat daha Başkan’ı dinlemeye razılar.

Yolda giderken, düşündüm de kendi kendime, ‘Ulan Tahsin’ dedim, ‘bunca yıldır yanlış yerde dolaşmışız, boşuna uğraşmışız cami avlularında; baksana asıl maden buralarda!” (Sayfa 89, 90)

Hatıralara hürmet ederek durdurulan yıkım
Kitapta, Darlık Barajı’nı besleyen derelerden birinin bitişiğindeki köyde yapılan bir kamulaştırmanın hikâyesi de anlatılıyor. “İstanbul Büyükşehir Belediye Başkanı Erdoğan”, kamulaştırmadan sonra yıkım ekipleriyle birlikte köye gider, ancak son anda yıkımı durdurur. Nedeni, kendisini karşılayan yaşlı bir köylü kadının köydeki hatıralarıdır. O sırada İSKİ Genel Müdürü olan Çevre ve Şehircilik Bakanı Veysel Eroğlu anlatıyor:

“Ekipleri biraz geride bırakıp ahalinin yanına vardık. Başkanı görünce sevindiler. İzzet ikram, hoş beş derken, bir nine geldi yanımıza:

‘Hoş gelmişsiniz Başkan evladım!’ dedi. ‘Size ayran ettiydim kendi ellerimle, halis torba yoğurdundan. Bakın bakalım sizin oradakilere benzer mi?’

‘Sağ ol ninem! Zahmet etmişsin; ellerine sağlık’ diyerek nineye yanımızda yer açtık. Başkan, bu ufak tefek, güler yüzlü nineyi pek sevmiş, misafirperverliğinden etkilenmişti.

‘Şöyle yaklaş da anlat biraz’ dedi. ‘Köyün en eskilerinden biri sensin galiba.’

‘Kendimi bildim bileli buralıyım evladım’ dedi nine: ‘Çok eski bir köy burası; ama o zamanlar şimdikinden daha güzeldi, görseydiniz… Daha bir yeşillikti. İri iri söğüt ağaçları vardı dere boyunca. Bildiğin salkım söğüt, iki taraflı. Sarmaya kalksan kolların kavuşmazdı… Şu ilerisi sazlıktı…’

‘Geçmişe ait ne hatıralar vardır sende, kim bilir?’

‘Olmaz mı evladım? Şu kayalıkların, dalların, budakların dili olsa da söylese!..’

Eskilerden söz ederken ninenin gözleri yaşarmıştı. İşaret parmağını pazen şalvarının üzerindeki çiçek desenleri arasında usul usul gezdirirken, arada bir iç çekip sessizleşiyor, sonra tekrar devam ediyordu konuşmasına.

Yavuklusuyla el ele tutuşup dere boyunca yaptıkları uzun yürüyüşleri, söğüt ağaçlarının ıslak serinliğini, günbatımına doğru suya uzanan gölgelerini, sığırcık sürülerini ve o günlere ait daha bir sürü şeyi, dün gibi hatırlıyordu. Belki de yalnızca geçmişte yaşıyordu. Aradığı sükûneti, neredeyse asırlık bir ömrün iyiden iyiye epriyen anıları arasında buluyor, saklambaç oynayan küçük bir kız çocuğu gibi, kendi yalnızlığından sıkılmadıkça ortaya çıkmıyordu.

Nine hepimizi duygulandırmıştı. Ağlamamak için kendimi zor tutuyordum. Başkan’a baktım, o da ağlamaklıydı.

‘Veysel Hocam’ dedi Başkan, biraz sakinleşince: ‘Toplayın ekibi, gidiyoruz!..’

Önce şaka yapıyor sandım; fakat baktım, hiç de öyle şaka yapar gibi bir hali yoktu. Anladığım kadarıyla Tayyip Bey, uzaktan uzağa köylülerin yıkım olayına duyduğu hoşnutsuzluğu sezinlemiş, ikna oldukları için değil de, ‘devlet zoru’ndan ürktükleri için yıkıma razı oldukları kanısına varmıştı.

Uzun lafın kısası, köyün neden buradan taşınması gerektiğini etraflıca anlatıp, kendi rızalarıyla evlerini boşaltıncaya kadar, yıkımı ertelemek zorunda kaldık…” (Sayfa 24, 25)

Erdoğan’ın mazisinden bugüne bir şeyler söyleyen bazı çizgiler böyle.

Gaz bombardımanı, cop, tazyikli su, hepsini yaşadık. Ama Gezi Parkı süreci, hatıralara hürmet eden “Belediye Başkanı Erdoğan”ın “Başbakan” olarak evrimini de not ediyor bir kenara…

http://www.gundemde.com
http://twitter.com/gundemde
http://facebook.com/gundemde
http://groups.yahoo.com/group/gundemde

Utanır mı?

Utanır mı?
Cüneyt Arcayürek

Artık saklamaya gizlemeye de gereksinmiyor.
Asıl niyetini, amacını açığa vurdu.
TC’yi devlet dairelerinden kaldırmaya girişti; tepki olunca geriledi.

Ama hedefinden sapmadı.
Gezi Parkı eylemleri iktidarını sallamaya başlayınca asıl hedefini artık pervasızca açığa vurmaya başladı.
Daha önceki Osmanlı hayranlığıyla ilgili söylemleri, muhafazakâr bir parti genel başkanıdır, elbette din ve padişah diktasındaki bir devlete sahip çıkacak diye geçiştiriliyordu ki…
Birden devlet daireleri tabelalarındaki TC’yi bir bakanın kaldırma girişimi patlak verdi ve sultanlığa hevesli kafası, hemen bu girişime sahip çıktı.
Daha sonra demokratik cumhuriyetin gerçek sahiplerinin Gezi Parkı eylemleri giderek yoğunlaştı. Kavrayamadığı, sindiremeyeceği anlama dönüştü.
İşte o zaman yerli Hitler’imizin maskesi bir kez daha düştü.

***
Sözüm ona Milli İradeye Saygı mitinglerinde; Mussolini’nin Roma’da balkondan meydandaki halka faşizm nimetlerini yutturduğu konuşmasındaki el kol hareketleriyle yüzde 50’nin peşine takıldığından emin bir insan tavrıyla öyle bağırdı ki, sesi kısıldı..
Suçlu mu?
Osmanlılık hedefine en büyük engel, bayraklarda resmini görmeye bile tahammül edemediği Mustafa Kemal Atatürk ve ortaya olanca görkemiyle çıkan onun devrimlerinin ürünü gençlik!
Kendi ve kumanda ettiği polisi dışında herkes, her kesim suçlu!..
Olayları kışkırtanı da buldu: Eylemciler!
Anlattığı masallara göre; hani şu günlerce çevreye, insanlara fiske vurmamaya özen gösteren, parkı mesken tutan gençler var ya; işte onlar, polisi biber gazı sıkın, ilaçlı tazyikli suyla, gazla, coplarınızla saldırın diye kışkırtmışlar…
Hangi aklı evvel telkin etti ise önüne konulan bu palavraya sarıldı. Polisi masum gösteren RTE’nin üstün zekâsı, eylemcileri “kışkırtıcılar” ilan ediverdi.
Eylemciler çapulcu, vandal; demokrasi destanı yazan polis, kahraman!
Başbakanlarını elbette yalancı çıkaracak değil polis: Antalya’da biber gazından kaçıp bir yere sığınan üç genci 17 polis, sokak ortasında tekme tokat copla öldüresiye döverek kahramanlıklarını kanıtladı.

***

Kahraman polisin Taksim’de, Ankara’da, her ilde destan yazdığını söylemesinde kuşkusuz bir başka gizlediği amaç olmalı. Emrindeki polis gücüyle, karşıtları ezerek düşlerini süsleyen Osmanlı devletini gerçekleştireceğini sanıyor.
İslam ülkelerinde bile siyaset adamları arasında RTE gibi konuşmalarında her paragraf başında ya da sonunda, defalarca “Allah, evvel Allah, elhamdüllah, rabbime şükürler olsun” diye oy dilenciliği yapan yoktur herhalde.
Bir kez daha iktidara gelebilmek için polisle, din kışkırtıcılığıyla halkı yanına çekmeye çalışan konuşmalarında nereye selam gönderdi dersiniz: Mekke’ye, Medine’ye!

***

Başkan Obama ile bir saat konuşmuş. Gündem Suriye ve Gezi Parkı eylemleri.
Obama Suriyeli muhaliflere Türkiye üzerinden silah gönderecek; Gezi Parkı eylemlerinin bu girişimini engelleyebileceği kaygısında.
Müşterek açıklamada bu konuda açıklık yok; ama ABD desteğini yitirmekten korkan bizim führer, Obama’ya gereken güvenceyi vermiştir.
Söz Gezi Parkı’na gelince; açıklama “İki lider görüşme sırasında basın ve ifade özgürlüğünün yanı sıra şiddet içermeyen toplantı ve gösteri özgürlüğünün de iki ülkenin ortak değerleri arasında olduğunu vurgulamışlardır” diyor.
Bu açıklamadan hayret verici bir izlenim alınıyor: Bizim führer, bugüne dek polise emrederek uyguladığı şiddetin, basına saldırının, basının ve gösteri özgürlüğünün canına okuyan kahramanı kendisi değilmiş gibi; bu demokratik değerlerin savunucusu ve uygulayıcısıymış gibi ortak açıklamaya imza atıyor.

***

Açıklamadan sonra aynaya bakıver yahu!
Açıklamada yazılanların her satırının yüzde yüz tersini uygulayan bir portre bulacaksın karşında!..
Belki utanrsın!

İktidarın iki kere düşünme zamanı…

İktidarın iki kere düşünme zamanı…
Zülfü Livaneli

“Aman dikkat, ülke üç kutba bölünüyor” dedik, “Duygusal bölünme var, yapmayın” diye çırpındık; “Sağı-solu kafanızı takmayın, başka türlü bir ayrışma bu” diye yırtındık ama, düşünceyle ilgisi olmayan siyasiler kös dinledi.

Şimdi olan oldu. Türkiye üç kutba bölündü. Laik Türkler, dinciler ve Kürtler kendilerini birbirlerinden ayrı hissetmeye başladılar.

Yazının, düşüncenin, öngörünün, uyarının ecele faydası olmadı.

Artık bundan sonrasına bakalım:

Temel gerçek

Üç kutba militanca bağlı olanların anlaması gereken temel bir kural var. O da bu ülkede kimsenin kimseyi yok edemeyeceği.

AKP yüzde 50 değil, yüzde 90 bile alsa laik düşünceyi ve Atatürk’ü silemez.

Laik Türkler ne yaparsa yapsın dinci kesimi ve Kürtleri yok sayamaz.

Kürtler ise bu iki realiteyi hesaba katmadan hiçbir adım atamaz.

Kimsenin milyonlarca kişiyi denize dökecek gücü yok.

Türkiye bütün kutuplarıyla bir arada yaşamak zorunda.

Bunu ya hot-zotla, hakaretle, kavgayla, satırla, TOMA’yla, biber gazıyla, hapisle, cezayla, copla yapmaya çalışacak ya da uygar ilişkilerle.

Bugüne kadar yaşadıklarımız hiç de umut verici şeyler değil.

Sorumluluk makamında oturan siyasiler, halkın kendisine karşıt olan kesimine durmadan sövüyor.

Oysa olgunluk onlara düşmeli. Olayları yumuşatma, başka kesimleri anlama, tepkileri ölçme, sorunları giderme sorumluluğu onların omuzlarında.

Asarım keserimle yürümez ki bu işler!

Kim yürütebildi dünyada bugüne kadar?

Bu yüzden herkesin aklını başına alması zamanı geldi de geçiyor bile.

Dünya, Türk basını değil

Bakın siz CNN’e bağırıp çağırırken dolar zirveye çıktı, borsa düştü. Gelecek hafta Türkiye’nin notunu kırarlar, sonra piyasadan çıkarlar; zaten Batı’nın desteğiyle zor ayakta tutulan ekonomi devrilir gider.

Enkazın altında da AKP kalır.

Şimdi iktidar sarhoşluğuna kapılmış olan bu parti yöneticilerine sormakta yarar var: Nasıl iktidara geldiğinizi hatırlamıyor musunuz?

Ekonomik olarak çökmüş bir ülkede bazı güçlerin sizi nasıl iktidara taşıdığını, ekonomiyi nasıl sürekli finanse ettiğini unuttunuz mu?

Türkiye ne üretti de büyüdü? Mercedes, BMW gibi markalar mı yarattı? Fabrikalarda akıl almaz sanayi malları mı üretti? Yüksek teknolojide dünya lideri mi oldu?

Sadece cari açığı finans edecek bir para girişi, bir de adam başı geliri bir günde 2 bin dolardan, 10 bin dolara çıkarmaya izin verdikleri farklı bir hesaplama yöntemi.

Bu halıyı iki saatte ayağınızın altından çekiverirler. Nasıl getirdilerse öyle de götürürler.

Bu yüzden siz siz olun; Merkel de kimmiş falan derken, bütün dünyaya posta koyarken iki kere düşünün.

Dünya; şamar oğlanına çevirdiğiniz Türk basını değil.

http://twitter.com/gundemde
http://facebook.com/gundemde
http://groups.yahoo.com/group/gundemde

Kaba Kuvvete Karşı Zekâ???

Kaba Kuvvete Karşı Zekâ???
Emre Kongar

Benim bütün yaşamım, öğrenci ve sokak hareketleriyle, darbelerle, siyasal çalkantılarla geçti!
Bütün kariyerim boyunca öğrencilerime, gençlere, kaba kuvvetten uzak durmalarını önerdim…
Bunu sadece onları sevdiğim, sakınmak istediğim için yapmadım…
Şiddete başvurulduğu zaman, aklın ve haklının kaybedeceğini, sadece elinde en büyük kaba kuvveti bulunduranın kazanacağını bildiğim için çabaladım.
Bu çabalarım, gerek 1971 gerekse 1980 askeri darbelerine gidişi önlemekte hiçbir işe yaramadı…
Göz göre göre gelen darbeler Türkiye’nin demokratik gelişmesini büyük ölçüde frenledi, soldan ve sağdan en yetenekli en vatansever öğrencilerimin canlarını aldı…
Bana da, sürekli olarak önceden haber verdiğim felaketleri izlemenin düş kırıklığı ve oradan oraya savrulmanın acısı kaldı!

***

Aslında çabalarımın pek de etkili ve verimli olamayacağını biliyordum…
Çünkü toplumun yapısı, muktedir zalimler kadar, özgürlük ve demokrasi isteyen mazlumları da aynı kumaştan dokumuş, aynı malzemeden yoğurmuştu…
Ama umutsuzca da olsa, doğruyu anlatma görevimi yerine getirmeye çalışıyordum…
Çünkü bir yandan da dünya ve Türkiye değişiyor ve gelişiyordu; umudumu hiç yitirmedim!
Bu son dönemde “Tarihimizle Yüzleşmek”, “Demokrasimizle Yüzleşmek”, “İçimizdeki Zalim” ve “ABD’nin Siyasal İslam’la Dansı” kitaplarımı yazdım…
Pek çok kişiden övgü, daha çok kişiden de umutsuz “Türkiye adam olmaz” gibi tepkiler aldım.
Şimdi haklı olmanın keyfini yaşıyorum!
***

28 Mayıs’tan beri olup bitenler, aslında Türkiye’deki dönüşümü, yeni bir dönemi işaret ediyor:
Artık çoğunluk gücünü arkasına alarak demokrasiyi, temel hak ve özgürlükleri ihlal eden egemenlere karşı, onların bütün kışkırtmalarına rağmen, barışçı yollarla muhalefet etmeyi öğreniyor toplum:
İnsanları bıktıran buyurganlığa, yaşamın her alanına müdahale eden azarlayıcı ve bağırgan otoriteye karşı, barışçı, demokratik, çağdaş, yeni bir muhalefet bu:
Kaba kuvvet söylemi kullanan politikacıların, onlara destek manşetleri atan, dezenformasyon yapan iktidar dalkavuklarının anlayamadığı, onun için de başa çıkamayacakları düzeyde bir zekâ, barışçı ve yeni bir yaklaşım.
“Duran adam” dünkü azgelişmiş Türkiye’ye karşı yarınki demokratik Türkiye’nin simgesidir!

http://www.gundemde.com
http://twitter.com/gundemde
http://facebook.com/gundemde
http://groups.yahoo.com/group/gundemde

Anlayamıyorlar! Laik kesim değişti…

Anlayamıyorlar! Laik kesim değişti…
Sanem Altan

Kendisi zümrüt kakmalı tahtında oturup testilerle şarap içerek, fıskiyeli mermer havuzlarda üryan kızlarla oynaşırken, içki içen “kullarının” kellelerini kestiren bir halife padişahın yaptıklarını yadırgamayan ve onu tarihe yiğit olarak kaydettiren bir halkın, bugünkü politikacısı da elbet ‘bizim söylediklerimizle yaptıklarımız birbirini tutmaz, bu bizim geleneğimizdir’ diyecek…

AK Parti ve başbakan, varoluş sebepleriyle, daha önce söyledikleriyle çelişen ne çok iş yapıyor uzun zamandır, değil mi? Onu destekleyen % 50’yi kendi ‘akrabaları’ sanan başbakan, o % 50’nin içinde aslında kendisine hiç benzemeyen, sadece onun demokrat tavrını ve cesaretini desteklediği için ona oy vermiş insanların da olduğunu hesaba pek katmıyor.

Erdoğan, askeri vesayete karşı ülkenin ilk uzun soluklu ve başarılı sivil direnişini örgütleyen ve askerin siyaset üzerindeki hegomanyasını kıran lider.

Bu unutulmayacak ve desteklecek büyük bir gelişme Türkiye için…

***

Ama son iki senede hızla değişti başbakan. Kendi gücünden büyülendi bana sorarsanız… Yapabileceklerinin bir sınırı olmadığına karar verdi. O yüzden şimdi, bir var olma savaşına girişiyor kendine ‘karşı’ olanlarla…

28 şubatta muhafazakalara ne yapıldıysa aynısını ceberut tavırlarla kendisine benzemeyenlere o yapıyor.

Başörtüsü baskısının yerini sokakta sarılamazsın baskısı aldı…

Farkındasını değil mi, sokaklar her zaman devletin… Bizim değil… Anlayış bu… Sokakta başörtüsü takıp takamayacağına da, elele tutuşup tutuşamayacağına da devlet karar verecek.

Bir yandan insanların hayat tarzlarına müdahale ediyor, karşı çıkanlara gazla, copla, polisle saldırıyor ama bir yandan da kendi halkına zulum yapan her lideri de kınıyor başbakan.

Kendisine güldürüyor…

***

Ama gülünemeyecek bir başka gerçek var burada…

En tehlikelisi…

Erdoğan, İslami ve laik kesimler arasındaki derin yarayla oynuyor…

İç savaş korkusu yaratacak şey bu işte…

Pazartesi Taraf Gazetesinde Taner Akçam bunu harika anlatmıştı; ‘laik kesim, İslami kesimin iç değişimini anlamadı, şimdi de İslami kesim laik kesimde yaşanan iç değişimi anlamıyor.. Laik kesimin 10 yıldır suçlama olarak yönelttiği “şeriatçı” tekerlemesi ile AKP’nin şimdi başlattığı “28 Şubat” tekerlemesi arasında fazla bir fark yok. Ve en tehlikelisi de bu kültürel fay hatlarının giderek öne çıkacak olması. AKP’nin sivil direnişini anlamamak geleneksel laik kesimin siyasi sonunu hazırlamıştı. Aynı tehlike şimdi AKP’yi bekliyor.’

AK Parti israrla laik kesimdeki değişimi göremiyor.

Belki de normal aslında…

Çünkü bu insanlar artık klasik “laik kesim” değil… Modern, demokrat şehirliler…

Bu sivil direnişin ardındaki gençler Türkiyenin şimdiye kadar alışık olmadığı, bilmediği ‘birileri’…

İdeolojilerin “askerleri” olmuyorlar… Birey olmanın bilincindeler… Bizim ülkemizde örgütselliğin değil bireyselliğin önde olduğu ilk toplumsal hareket bu…

Geleceği ya da geçmişi istemiyor, bugünü istiyorlar… Şiddete şiddetle cevap vermiyor ama şiddetten de yılmıyorlar… Şiddete mizah ve zeka ile cevap veriyorlar… Teknolojiyi iyi kullanıyor… Devletin ve Türkiye’nin alışık olmadığı bir güç yaratıyorlar.

Devlet bunu bildiği yöntemle bastırmaya çalışıyor, o da şiddet… Yaralıyor, zarar veriyor ama yenemiyor, yok edemiyor bu gücü…

Kararlığını aşamıyor…

“Koşan adamı” yakalasa, “duran adam” çıkıyor” karşısına.

Dünyaya örnek oluyor bu gençler…

Bir ara bize acıyordum yaşadıklarımızdan dolayı ama ben galiba AK Partiye acıyorum artık…

Bir siyasi iktidarın aynı zamanda hem saldırganlaşıp çirkinleştiği hem de çaresizleşip gülünçleştiği azdır çünkü.

Faşizmin Babası…

Faşizmin Babası…
Nilgün Cerrahoğlu

“Piazza Venezia/Venedik Meydanı”, Roma’nın en merkezi, en büyük meydanlarından biridir.
Asırlık ağaçların yanı sıra içinde birbirinden görkemli heykellerin bulunduğu Borghese bahçelerinin bitimindeki “Piazza del Popolo/Popolo Meydanı”na açılan Roma’nın İstiklal Caddesi “Via del Corso”yu geçtiğinizde… bu tarihi meydana çıkarsınız.
Yol boyu iki taraflı dükkanların sıralandığı alışveriş merkezi “Corso”dan, tarih yazan bu meydana çıktığınızda hemen sağ kolda karşınıza devasa boyutlarda bir bina gelir. İtalya’nın şehir devletlerinden oluştuğu dönemde Papalık nezdindeki eski Venedik büyükelçiliğini barındıran bu gösterişli binaya “Venedik Sarayı” denir. Meydanın bugün de “Venedik Meydanı” olarak anılmasının nedeni, bu saraydır.
“Venedik Meydanı” ve “Venedik Sarayı”nı İtalyanların beynine nakşeden olgu, Faşizmin yükseliş döneminde Mussolini’nin tüm önemli söylevlerini, bu meydanda ve bu sarayın balkonundan yapmış olmasıdır.
Sarayın orta katında derhal göze çarpan bu balkon, faşizmin en kara, en uğursuz anılarıyla özdeşleştirildiğinden, çok yakın döneme dek sımsıkı kapalı tutulan karanlık perdeler arkasında metruk bir görünüme sahipti. İtalyan birliğinin 150. yıldönümü vesilesiyle birkaç yıl öncesinde elden geçen ve perdelerini sonunda açan meşum “balkon” gene de, o ürkütücü faşist söylevlerle hatırlanır.

Dış mihrak, elit nefreti, yalan ‘propaganda’

Roma’da yıllardır yaşadığım semt, tarihi “Venedik Sarayı”nın çok yakınında olduğundan, her önünden geçişimde ister istemez ben de Mussolini’yi hatırlarım.
Mussolini yıllarında malum TV’ler yok. Ancak II. Dünya Savaşı yıllarının yaygın propaganda filmlerinden, bu meydanda yapılan konuşmaları her isteyen izleyebilir.
Faşizmin babası sayılan Mussolini burada acaba nasıl bir ton kullanmış? Hangi söylemlere yaslanmış? Neler demiş?
Mussolini’nin balkon konuşmalarına baktığımızda ilk karşımıza çıkan temanın; “mason Yahudi lobisi” ile “dış düşmanlar” olduğunu görüyoruz.
Faşist lider, “dış mihraklara” karşı kitleleri daima bir “ortak düşman” duygusu etrafında et-tırnak gibi kenetleyip, birleştirmeye çalışıyor…
“Lider” bunun yanısıra ayrıca bol miktarda “halk dalkavukluğu” yapıyor ve de yaygın biçimde “elitlere karşı nefret” öğesini devreye sokuyor.
Sonra da bunları herkesin anlayabileceği basitlikte bir dil ve demagojiyle harmanlıyor.
Demagojik olarak kullandığı söylemlerde; “gerçekle” “yalan” arasındaki çizgiler yok oluyor.
“Propaganda”nın tüm önceliklerin önüne geçtiği yerde; yalan ya da gerçek hiç fark etmiyor.

Faşizm nerede başlar?

Yetenekli ve çok usta bir hatip olmakla tanınan Mussolini; her santimetrekaresini faşit İtalyanlarla ağzına dek doldurduğu bu meydanı, yalnız kitleye gaz vermek için kullanıyor. Ve toplululuğu heycanlandırmak, korkutmak, yönlendirmek, tahrik etmek amacıyla her fırsatı değerlendiriyor…
“Meydan” diğer deyişle, dev bir manipülasyon amacına hizmet ediyor.
Faşist partinin bir yandan iktidarı örgütleyiş biçimine aracılık ederken, bir yandan da kitlelerin “propagandayla” beyninin yıkanmasına yardımcı oluyor ve “totaliter tek tipleşmeyi” sağlıyor.
İtalya; faşizm gibi “totalitarizm”in de malum doğum yeri.
Totalitarizmle toplumda özerk ve farklı olan tüm alanların yok edilmesi anlaşılıyor.
Dinse… din…
Vatansa… vatan…
Totalitarizm de herkesin tek değer, tek kıstas, tek simge, tek komut alında “köktenci” biçimde hizalanmasını ifade ediyor.
Faşist liderler; Mussolini ve Hitler gibi baştan seçimle iktidara gelmiş de olsalar; ellerinde tuttukları gücü “totaliter” biçimde tüm ayrılıkları ve farklılıları törpülemek için kullanıyorlar.
Hitler-Mussolini örneklerinde görüldüğü gibi, “faşistleşme” ve “totaliterleşmeye” karşı “sandık”; bu durumda somut engel teşkil etmiyorsa; alarm zilleri peki nerede çalıyor?
Faşistleşmenin ilk alametleri nerede başlıyor?
İlk büyük “kırmızı çizgi” nereden geçiyor?
Bu soruyu yönelttiğim İtalyan dostlarım; “zilin”, liderin iktidarına sınır tanımadığı yerde ilk çalmaya başladığını söylüyorlar.
Güçler ayrılığını reddeden ve kişisel iktidarına kısıt tanımayan liderler; seçimle işbaşına gelmiş de olsalar, kolaylıkla “faşistleşme” ve “totaliterleşme” çizgisine girebiliyorlar.
Demokrasilerle, faşist rejimleri ayıran kıstas dolayısıyla tek başına sandık olamıyor.
Güçler ayrılıklarına saygı…
Anayasadaki temel hak ve özgürlüklere saygı…
Azınlık haklarına saygı…
Çoğulculuk anlayışa saygı…
Türdeş ve totaliter olmayan ayrışmış, farklılaşmış toplum yapısına saygı…
Demokratik meşruiyet şartları, tüm bu unsurların hepsini benimseyip, kabul etmekten geçiyor.
Yüzbinleri iri bir meydanda toplayıp, propaganda nutukları atmak demokrasi kriteri sayılsaydı; faşizmin babası Mussolini tarihin en demokrat lider olurdu.

Erdoğan’ı Hangi Dış Güç Yıkmak İstiyor?

Erdoğan’ı Hangi Dış Güç Yıkmak İstiyor?
Orhan Bursalı

Bu yazıyı mektup olarak RTErdoğan’a yazmak istedim önce ama boş ver, en yakını ve siyaset bilimci kızı Sümeyya Hanım bilgilendirir dedim! Artık bu iddiayı ciddiye alarak yazıyorum çünkü Başbakan’ın buna inandığına inandım:
Başbakan gerçekten de kendisini yıkmak için dış güçlerin harekete geçtiğine ve bu amaçla da Gezi Parkı’nda üç beş ağaç bahane edilerek ülke çapında ayaklanmaları başlattıklarına inanıyor. Bu direnişin ardındaki dış güçler onu devirmek istiyorlar…
Yeni Şafak vb. bu inancı temellendirmek için akıldışı komplolar yazdı. Hatta bir haberleşme ağı olan “Zello”yu bir örgüt bile yaptı… Oradan emirler geliyormuş! En son Soros ortaya atıldı! Soros’un adamları ki, iktidarınızın en büyük destekçisi! Ülkemizdeki baş Sorosçuyu akil adam bile yaptınız! En sonunda ellerinde bir şey kaldı: Faiz Lobisi! Hayır, bazı bakanların da inanmadan ama papağan gibi tekrarladıkları bu zırvalık üzerinde de durmayacağım… Ben “dış güçleri” ciddiye alarak yazacağım…
RTE’nin korkusuna hak veriyorum: Evet “dış güçler” sizi yıkmak istiyor… Daha doğrusu şöyle diyeyim: Sizsiz bir AKP iktidar tercihlerini görmemek için kör olmak gerekir.

***
Ama önce, sizi yıkmak isteyen “İç Güçler” var! Önce buradan başlayalım. Siyasi partilerin varlığına dayanan bir sistemde RTE’yi yıkmak istemek kadar meşru bir şey olamaz. BDP’yi bilmem ama diğer partiler sizi iktidarda istemiyor! Şüphesiz meşru yollardan.. Birincisi bu…
İkincisi Gezi Parkı direnişi sizi yıkmak için harekete geçmedi. Olayların kronolojik gelişimini önünüze kimse koymadı mı? Gezi Parkı’na polisinizin zalim baskını tüm ülkede vicdanları taşırdı. Bunu size söyleyen kimse yok mu? Ama Gezi Parkı direnişinin ülke çapında bir boyuta ulaştıktan sonra, olay parklıktan çıktı ve iktidarınıza yöneldi… Yoo burada CHP yok.. Halk var! Sizi iktidarda görmek istemeyen bir halk hareketine dönüştü.
Bir kışkırtıcı mı arıyorsunuz: İktidarınıza, kendinize, polisinize, zulmünüze, haksızlığınıza, Taksim Parkı konusunda artık saçmalık noktasına varan direnişinize bakın. Kışkırtıcı, iktidar ve uygulamalarıdır sadece! Tabii olay, Gezi Parkı ve iktidarınızın zulmüne direniş olmaktan da çıktı. Çoğunlukçu, baskıcı, uzlaşmasız siyasetinizle yok saydığınız yüzde 50-60 halk kesimine karşı yaptığınız bütün yasalara tepkiler de gündeme geldi…
Diyorsunuz ki, meşru hükümete karşı bir sivil darbe yapılmak isteniyor. Bekleyin seçimler ve sandık var…
Valla bilemem, Tunus’ta da, Mısır’da da, Libya’da da meşru hükümetler vardı.. biliyorsunuz. Kaddafi’yi yıkmak için bizzat operasyona katıldınız! Yani mesele iktidarda meşru bir kişinin olup olmaması değil. Bir iktidarın meşruiyetini yitirmesidir olay… Eğer hukuksuzluklar, baskılar ayyuka çıkıyorsa, iktidar halka, muhalefete zalimlik yapıyorsa, protestoları kanla bastırıyorsa, askerini, sivilini haksız hukuksuz yasasız yıllarca içeride tutuyorsa, uyduruk mahkemelerin arkasında duruyorsa, örneğin Gezi Parkı’na inşaat yapılmasına karşı büyük muhafeleti zulümle bastırmaya kalkışıyorsa, insanları avlıyor, kafalarına kurşun sıkıyor, gözlerini oyuyor, kafasını kırıyorsa…
Kusura bakmayın, meşruiyetinizi yitirdiğiniz durumlar ortaya çıkıyor demektir. Bunun görüntüsü nedir: Ülkedeki direniştir. Zulmünüze meydan okumadır… Bu meydan okumaya daha büyük bir zulümle karşılık verirseniz, her iktidarın ayvayı yediği koşullar ortaya çıkar. Dünyanın hiçbir yerinde “ne yapıyorsunuz bu meşru hükümettir” denmez… Ancak iktidar yardakçıları “vaayyy sivil darbe haa..” der, demokrasicilik oynar, aptal kafalar ise gelecek sandığı gösterir. İnsanları öldürerek ükeyi yönetilir duruma kimse getirememiştir. İstedikleri kadar arkalarında oy çokluğu olsun, halkın direnişi yıkıp geçer bütün iktidarları… Tabii demokratik koşullarda böyle hükümetler istifa eder.
Türkiye’yi saran direniş dalgasının ardında “dış” değil, tamamen iç dinamikler arayın. Allahaşkına, hadi siyasi danışmanlarınız susuyor diyelim, MİT’iniz, Emniyet’iniz durumu analiz edip önüne koymuyor mu! Koymuyorlarsa, çukurunuzu kazıyorlar demektir!

***
Herkesin bildiği bu olgulardan sonra gelelim sizi yıkmak isteyen dış güçlere… Kim bu güçler? Bırakın Soros’u, Faiz Lobisi’ni, Zello’yu… Neden isimlendirmiyorsunuz? Bu dış güç Katmandu mu, yoksa Bahreyn mi, Kanada olmasın? Belki de Brezilya’dır, sizin ekonomik başarınızı çekemeyen!
RTE ve adamları ABD’yi kastediyor ama dile getirmekten çekiniyor. 18 günde defalarca RTE iktidarını uyarıcı konuşmalar yapan onlar. Eski Ankara Büyükelçisi, “Bu içişlerine müdahale değildir, aynı kulübün üyesisiniz, uyarılarımızı yapmak hakkımız” diyor… Eh, doğru lafa ne denir! Tabii bir de AB var, kararını reddettiğiniz!
Şöyle düşünün: Dostlarınız, iktidarınızın yıkılmasından endişe ettikleri için sizi uyarıyorlar… Ama şu da var: ABD (AB bile artık), RTE olmasa daha iyi olur diye düşünüyor. Bunun nedenlerini burada analiz etmeyeceğim. Ama bu bir olgu… Diktatörlük, tek adamlık, her şeyi güdüleyen, toplumu adım adım dini kurallara göre yönetilen bir cenderenin içine sokan, Gezi Parkı gibi orada yaşayanları ilgilendiren bir konuda bile tek başına karar verecek bir kişiyi kimse istemez…
Kusura bakmayın ama giderek Türkiye’nin çoğunluğu da sizi istemiyor artık. Değişmezseniz gidersiniz…
Dış güçlere gelince… Onlar bu ortamdan, sizin yerinize iktidara AKP’den başka birinin gelmesi umudunu besleyerek ve bekleyerek, “duruma müdahil” oluyorlar sadece…
Şimdilik hepsi bu.. diyeceğim, sandıklara kadar uzayacak zaman içinde davranışınız, kişisel iktidarınızı belirleyebilir… Süreç ne kadar zulüm içerirse, gidişiniz de o kadar hızlı olabilir. Kişisel istikbalinizi mi seveceksiniz yoksa bu ülkeyi ve halkı mı? Bu da belirleyici olacak…
Şimdilik benden bu kadar!