Her şeyi “karşıtıyla düşünme” hastalığı…

Her şeyi “karşıtıyla düşünme” hastalığı…
Zülfü Livaneli

Evet, bu ülkede böyle bir hastalık var ve ne yazık ki “düşünme” denen işlevi bilmesi gereken aydınların bir bölümü bu hastalığın pençesinde. Bu durumu, yazılarıma gelen tepkilerden ve bazı gazetelerdeki köşe yazılarından anlıyorum.

Bakın, Türkiye’nin önde gelen aydınlarından olduğu varsayılan bir arkadaşımız iki gün önceki yazısında; bunca yıldır AKP’ye destek verdikleri ama son aylarda değiştikleri için kendilerini yanılmakla suçlayanlara sözüm ona cevap veriyor ve onları “Ordu göreve!” sloganının arkasına sığınan insanlar olmakla suçluyor.

Çünkü kafasında iki şablon var. Ya hükümetten yanasındır ya da darbecisindir!

Böyle sığ bir ikilemle; cepheleştirilmiş, sloganlaştırılmış bir dünya görüşüyle nasıl aydın olunabiliyor anlamış değilim.

Ne Gramsci böyleydi ne Sartre ne Edward Said!

İnsan hem hükümetin uygulamalarını, hem de vesayet rejimini eleştiremez mi?

Hükümete, “Siz de aynen vesayet rejiminin anlayışını ve uygulamalarını sürdürüyorsunuz!” diyemez mi?

Namuslu aydın Noam Chomsky; bizim hükümeti eleştirdi diye darbeci mi oldu şimdi?

Yazı aynı, yorum muhtelif!

Bu tuhaf dünya; bize ait bir çarpık, basit, düşünme eylemini gündelik politikadan ayırt edemeyen, hangi mahalleye çadır kurmuşsa oranın türküsünü çağıran bir aydın türüne ait.

Dürüstçe “Yanılmışız!” diyemeyen, özeleştiri yapmak yerine hâlâ saldırma yolunu seçen bir anlayış…

Aydını böyle olunca, halkın daha da saplantılı olması gerekir diye düşünmek olağan geliyor ama gerçek bu değil. Okur kitlesinin içinde; kendisini bir forvet oyuncusu ya da saldırı timi mensubu gibi hissetmeyen, her şeyi “karşıtıyla düşünme hastalığı”na yakalanmamış çok kişi mevcut.

Onlar yazılarımızı anlıyor.

Ama yukarıda andığım hastalığa yakalanmış olan okurlar da var. Onlardan şöyle yorumlar geliyor:

“Sizin eleştirileriniz yüzünden ordu darbe yapamıyor; oysa darbeden başka yol yok.”

Ya da:

“Cumhuriyet döneminin yaptığı zulümlere karşı Allah’ın izniyle bütün fasıkları temizleyeceğiz.”

Dikkatinizi çekerim; bu iki yorum aynı yazı hakkında yapılıyor.

Bu okurların biri darbeci, biri siyasal İslamcı ama üslup aynı.

Egolardan biraz feragat

Beş yaşında çocuğa bile rahatça anlatılacak bazı gerçekleri, saçı sakalı ağarmış insanlara anlatamadık gitti.

Arkadaşlar; hükümeti eleştirmek darbeci olmayı gerektirmez.

Böyle eleştirilere “CHP daha mı iyi?” diyerek cevap verilmez.

Çünkü şu anda konu CHP ya da darbe değil hükümetin icraatlarıdır.

Konular, pragmatik bir biçimde, alternatif arayarak düşünülmez.

Düşünmek; ön yargılardan, ön kabullerden, fanatizmden, kavgadan, karşı tarafa laf sokma şehvetinden, ideolojiden, gündelik siyasetten, “İyi ama bu gitsin de o mu gelsin” basitliğinden, polemikten, aidiyetten, klişeleri tekrarlamaktan başka bir şeydir.

Ve aydın vicdanı bağımsız olmalı, gerektiğinde özeleştiri yapmayı, özür dilemeyi de bilmelidir.

Ne demişler: Kişi noksanın bilmek gibi irfan olmaz.

Siz de lütfen o yere göğe sığmayan aydın egolarınızdan biraz feragat edin de “Galiba yanıldık!” deme erdemini gösterin.

“Biz değişmedik, Erdoğan değişti” diyerek; daha en başta sizleri “değişmiş” olduğuna ikna etme başarısını gösteren siyasetçiyi küçümsemeyin.

Gayet ustaca kullandı sizleri; şimdi de silkeliyor.

Gezi’nin sihri var…

Gezi’nin sihri var…
Güngör Mengi

Terörün zehirlediği ilişkilerin üstüne barış inşa etmek kolay değil. Cesaretten çok akıl gerekir.

Demokratik Toplum Kongresi (DTK) Genel Başkanı Ahmet Türk, Gezi Parkı olaylarının Kürt ve Türk kökenli vatandaşlar arasında bir bağ oluşturduğunu belirterek şunları söylüyor:

“Gezi’yi iyi okumak gerekir. Hatta Öcalan bu konuda bizi eleştirdi. Gezi’yi iyi takip edemediğimizi belirtti.”

Ahmet Türk’ün görüşüne göre terörist başı, halktaki bu PKK algısı değişmediği sürece barışa ilerlemenin zor olacağını düşünmektedir.

Öcalan şöyle diyor:

“Devlet 30 yılda Kürtleri o kadar canavarlaştırdı ki, bu politika değişmediği sürece halktaki algının değişmesi de zor.. Fakat özellikle Gezi olaylarından sonra tarafların birbirini anlamaya çalıştığını gördüm.”

Gezi’yi iyi okumak

Nedeni konusundaki tahlili de şöyle:

“Eskiden Diyarbakır’a gaz atıldığında TOMA’lar insanların üstüne yürüdüğünde kimse aldırış etmiyordu. Şimdi İstanbul’un ortasında bu yaşanınca dediler ki ‘bize burada bunu yapıyorlarsa Diyarbakır’da Kürtlere kimbilir neler yapıyorlar?’ Bunun denmesi çok önemlidir. O nedenle Gezi’yi iyi okumak gerekir.”

Psikolojik derinliği yakalamak çözümün talep ettiği güven duygusunu besleyecektir.

Buna ihtiyaç var.

AKP hükümetlerinin ilk Dışişleri Bakanı Yaşar Yakış, Taraf Gazetesi’ne verdiği mülâkatta, yürüyüşün er geç bağımsız Kürdistan istikametinde gelişeceğini anlatıyordu.

Orta Doğu konusunda uzman diplomat Yaşar Yakış’a göre bağımsız Kürdistan yönündeki ilk önemli adım, Irak’ın işgali sırasında ortaya çıkan fırsatın değerlendirilmesi olmuştur.

İki fırsat, iki gol

Kuzey Irak’taki karambolden otonom bölge ile çıkan Irak Kürtleri, Suriye’deki ikinci şansı yine ülkenin sürüklendiği kaostan yararlanarak elde etti ve kullandı.

Esad’la köprüleri tümüyle atmış olmasaydık Irak ve Suriye Kürt yönetimlerine şekil vermekte daha güçlü bir konumda olurduk.

Ama fırsat bizi beklemiyor şu anda.

PKK ve Suriye’deki karşılığı PYD Türkiye’deki Kürt açılımından yararlanma avantajını harcamamalıdır.

Ölüm kalım savaşı veren komşuya isyan eden silâhlı grupları himaye ve teşvik siyaseti gütmenin yarattığı güven kaybı, ancak her saniyenin geri kazanılması çabaları ile telâfi edilebilir.

“Keşke Esad’la bütün köprüleri atmamış olsaydık!”

Modern Dünyadan Kopuş…

RTE / Akdoğan: Modern Dünyadan Kopuş
Orhan Bursalı

Milyonlarca kişiyi etkileyen ünlülerin, derneklerin, örgütlerin RTE ve AKP iktidarı uygulamalarını hedef alan birbiri ardına açıklamalarına iktidarın şiddetli tepkisine bakarsak, dünya demokratik kamuoyu ile RTE ve iktidarı arasındaki mesafe hızla açılıyor, uçurum derinleşiyor.
Bu durumun temel nedenine geleceğim, ama önce sevgili okur Ümit Sarıaslan’ın müthiş belleğiyle arşivinden anımsattığı bir notu ileteceğim… Kim hakkında demeyin, tabii ki Başbakanının yarı beyni ve başdanışman unvanlı, kuruluşunda AKP’ye Muhafazakâr Demokrat kitabıyla uyduruk giysiyi giydiren Yalçın Akdoğan… Namı diğer, medyaya hiza vermekle görevli kişi… Ayşenur Arslan dünkü yazısında, medyamız için ancak Karadoğan diye anılabilecek bu kişinin, Gezi protestoları sırasında gazetecilikleri nedeniyle yaklaşık şöyle dediğini yazıyordu:
“Ne yapıyor bu Demirörenler? (Milliyet ve Vatan) Bizi arkadan mı vurmak istiyorlar? Derhal gerekeni yapmazlarsa onları da sileriz. Tek tek herkesi, ne yaptığını biliyoruz. Can Dündar’dan başlayarak hepsi gidecek. Gezi için eylem yapan adamları yanında tutan, bizim karşımızda demektir.”
RTE, Karadoğan aracılığıyla medyayı tasarlıyor, bu kadar diyeyim… Medyanın tepesinde durmadan… Aloooooo, o ne yazmış öyle, iktidarımızı mı yıkmaya soyundunuz.. Atın onları,bunları, şunları…
O bir Silivri savcısı, yargıcı gibi… Görevini çok iyi yaptığını itiraf edelim! Bakın; medya dümdüz… Arada sırada cırtlak sesler çıkaranların da kafalarına sopa iniveriyor…
Soruyorum: Karamehmet medyasına TMSF’nin el koyması ve yandaş inşaat şirketlerine devretmesi, özetle bu gazete ve TV’leri Erdoğanlaştırma operasyonunun arkasındaki “beyin” de Akdoğan mı, değil mi?
RTE’nin bütün özel görevlilerinin hepsi işlerini çok iyi yapıyor!!! Bir bakıyorsunuz, küt TÜPRAŞ’ın tepesindeler… Ama bunlarla tek tek kuyularını kazıyorlar…
Dünkü yazımda, Times’taki ilana imza veren 30 ünlü insan için ne demişti: “Densizler, ilkesizler, naylon demokratlar…” Kimdi onlar? Batı dünyasının idolleri… İktidarlarının da az çok temsilcileri…

***

Sarıaslan’ın anımsattığı sözlere gelelim, şunu kim söylemiş olabilir:
“…Son iki yüzyıl içinde ilk defa, iç dinamikler ile dış dinamikler örtüşmektedir. TBMM içinde büyük bir çoğunluğa sahip AKP Hükümeti’nin talepleriyle Batı’nın talepleri birbirini tutmaktadır… 19. yüzyılın ilk yarısında Avrupa’nın ıslahat talepleri, iç taleple örtüşmüyordu. Bu defa, halkın istekleriyle Batı’nın istekleri birleşmiştir… Bu nedenle AKP yeni bir yol açmıştır ve Türkiye’nin değişmesinde başarılı olacaktır.” (Alıntı, Erol Manisalı’nın İç ve Dış Dinamikler Nasıl Örtüşür? yazısında geçiyor, Cumhuriyet, 16 Ocak 2004)
İmza sahibi, tabii ki Y. Akdoğan…
O ünlü “talep örtüşmesi”nin yerini talep uyuşmazlığı mı aldı da birden Batı densiz, ilkesiz oldu? Yoksa milleti biber gazı, TOMA, plastik ve kurşun mermi ile biçmeye, öldürmeye başlamanıza da Batı’nın “Çok doğru, evet ama yetmez, biçmeye öldürmeye devam” demesini mi bekliyordunuz!

***

Geldik aslında yazmak istediklerime, yukarıdakiler sadece girişti! RTE, Akdoğan’lar ve diğerleri, iktidar olmak için büyük destek aldıkları güçler için şimdi neden “pis alçaklar, beni yıkmak istiyorsunuz..” noktasına geldi?
RTE ve adamları, Türkiye’nin ve dünyanın “modern” kesiminden tam anlamıyla büyük ve derin bir kopuş yaşadılar da ondan!
RTE ve iktidarı, tam anlamıyla geçmişin, dünyanın aşmaya çalıştığı müstebitliğin uzantıları olarak çırılçıplak ortada kaldılar… Demokrasi, katılımcı niteliğiyle Sonuna Kadar İktidara İtiraz Kültürü yönünde ilerlerken.. Akdoğan’lar ve RTE’ler tam tersine gidiyor!
Bu yeni mi? Hayır, başından beri böyleydiler, iktidarlarını sağlamlaştırdıkça, peşi peşine 3 seçim kazanında, artık tamam dediler, diktatörlüğü kurmaya devam! RTE’nin yeni Osmanlı rolü, tek adamlık, diktatör hevesliliği, medyayı susturması, Silivri’de hukuku bütünüyle çiğneyen mahkemeleri sahiplenme ve kendini savcı ilan etme rolleri, gazete ve gazeteci kıyımı…
“Muhafazakâr Demokrat”, pratikte ise RTE diktatörlüğü kurulmasının yol açıcı kişilerinden olan Başdanışman, siz, iktidarınız ve Başkanınız, geçmişin kelepçelerine vurdunuz kendinizi…
Gezi Direnişi ve şimdi saldırdığınız dünya demokratik kamuoyu ise geleceğe bakıyorlar, hepsi geleceğin yüzleri!
180 derece ters olduğunuz yeni yeni anlaşılıyor, bu gecikme için özür dilerler sizlerden artık!
Bu yazının başlığını “Yakın Gelecekten Haberler” koyacaktım… Bu durumda yeniden soracağım: Acaba Akdoğan “yedirmem” dediği Başbakanını kurtarabilecek mi? Evet bunun için savaşacak, Başbakan için savaşmak, aynı zamanda kendisi, yeri için de savaşmak demektir…
Aklıma Cervantes’in adı geldi…

‘Gezi’ciler’e müebbet az, idam olsun?

‘Gezi’ciler’e müebbet az, idam olsun?
Ruhat Mengi

Konuşan “eski bir cumhuriyet savcısı” ..
“Adalet Akademisinde de öğretim görevlisi”ymiş..

Şu anda cumhuriyet savcısı olmadığına hayıflanıyor, mümkün tabii “açıktan açığa ve gizli olarak yapılan baskılar sonucunda medya patronları tarafından görevleri elinden alınan gazeteciler” de çok şeye hayıflanıyor, “meslektaşlarının uzun yıllardır cezaevlerinde süründürülmesi, televizyon kanallarının haberleri yayınlayamaz hale gelmesi” de buna dahildir.

Bu eski savcı ve Adalet Akademisi görevlisi Mehmet Yücesoy “Gezi Parkı göstericilerine TCK 312‘den yani ‘ Cebir ve şiddet kullanarak hükümeti ortadan kaldırma ve görev yapmasını engelleme’ suçundan iddianame hazırlanmayışına” üzülüyormuş. Kendisi olsa bunu yaparmış. Bu maddeye verilecek ceza “müebbet hapis” .. Ve bu şahıs “adaleti” öğretiyor, düşünün.

Bari kendisini “özel yetkili savcı” yapsınlar, yıllardır suç bulunamadan zindanlarda çürütülen insanlara yenilerini ekler, Gezi’cilere de müebbet yerine idam cezası verir. İdam kalktı ama uğraşır belki..

‘Palalılar’a hangi madde?

Merak ediyor insan, sadece anayasal gösteri hakkını kullanan vatandaşlara müebbet hapsi uygun gören bu adil !! “adalet öğretmeni” acaba “palayla kalabalıkları, kadınları kovalayan, insan yaralayan palalılar, sopayla taşla gençlere saldıran eli sopalılar, kaç genci öldüren, gözünü kör eden polisler” için hangi maddeyi düşünürdü acaba? Hepsi serbest çünkü.. Palalılar sanki bir kişiymiş, o da Fas’a kaçmış (bu kaçma olayı ayrı bir yazı konusu olur) ve olay kapanmış gibi pala konusu gündemden kalktı.. Suçlu polisler, sopalı, taşlılar gizlendi..

İçişleri Bakanı Güler valiliklere genelge göndererek “gaz bombası, sopa, pala gibi mevzuata aykırı materyallerin kullanımına izin verilmemesi” için uyarmış. Ne basit olaylar bunlar.. Üzerlerine yakın mesafeden sıkılan gaz bombası fişeklerinden aslan gibi gençler hayatını kaybetmiş, “nişan alarak silah ateşleyen” polis yüzünden bir genç ölmüş, sopalarla dövülerek ölmüş, palayla yaralanmış ama bunlar mevzuata aykırı “materyel” .. Ve işe bakın ki, bütün bu olayların kontrolünden sorumlu Bakan’ın “BİR UYARI”sı yeterli, ceza filan hak getire..

Adaletinizi sevsinler!

Diğer tarafta her ilde Gezi gösterilerine katılan yüzlerce kişi gözaltına alınıyor, tutuklanıyor, doktorundan avukatına, sanatçısından “yoksul bayrakçı”sına “7 yıla kadar hapis” cezası istemiyle filan yargılanıyor. Aynen daha önce sahte deliller “delil” sayılarak tutuklanan veya mahkum edilen diğer yüzlerce insan gibi..

Peki mevcut Anayasa’da olan ve “yeni anayasa”ya da konacağı açıklanan, partilerin uzlaştığı söylenen 48 madde içindeki “vatandaşın gösteri hakkı” ne olacak? Gezi gösterilerinde görülen şiddet göstericiler tarafından değil, polis ve dışarıdan müdahale eden gruplar tarafından yapıldı.. “Şiddet içermeyen gösterilere”, anayasal hakkını kullanan vatandaşlara devlet nasıl ve hangi yetkiyle ceza kesebilecek? Topluma gözdağı vermek değilse nedir bütün bunlar?

Eski savcı müthiş görüşlerini kendine saklasın, toplumu daha fazla germek, adaleti daha fazla yok etmek için o ve benzerlerine hiç ihtiyaç yok. AİHM Türkiye’yi yine “orantısız güç kullanmaktan” 20 bin Euro cezaya mahkum etti. Adaletsiz her olayın, sorumlu yönetimin her hatasının faturasını “VALİLER veya SAVCILAR değil MİLLET” cebinden ödüyor. Bu hukuksuzluk süremez!

Dünya Yalan, Narkoz Şirketten!

Dünya Yalan, Narkoz Şirketten!
Mine G. Kırıkkanat

Siz uyurken evinizi soymaya giren hırsızlar için en büyük tehlike nasıl ki uyanıp direnmenizse; iktidarı soygunculuk üstüne kurulu muktedirlerin de en büyük korkusu, soyulan halkın uyanıp kendilerini mülkten kovması, hatta hesap sorup cezalandırmasıdır.

Dünyada ezelden ebede semirmek amacıyla iktidar olan bütün sömürücüler ve yoz muktedirler de işte bu yüzden, halkı rahatça aldatabilmek için uyutmaya, gerekirse narkoz altında tutmaya özen gösterirler.
Halkı uyutmaktan amaç, neden-sonuç ilişkisi kurabileceği rasyonel mantık yürütmesini engellemek, gerçek dışı olgu ve olaylara kolayca inanmasını sağlamaktır. Olmayana inanan halk, gözünün önünde olana tepki göstermez, gerçeklerle bağı kopar, üstelik mucize beklerken acı çekmeye bile katlanır!
Halkı böyle uyutup oyalamanın biricik yöntemi böylece inanç, en etkin inanç aracı da elbette ki dindir.

***

Ne var ki inanmak ihtiyacının halkı aldatmak yolunda araç olarak kullanılması, sömürülen topluma olduğunca dinin özüne, felsefi düşüncesine ve insancıl yapısına da zarar verir.
Örneğin İslamiyetin üç tektanrılı din arasında “devrimci” özgünlüğü ve en insancıl yanı, “Allah ile kulun arasına girilmez” sözüyle ifade edilen, inananla inanılan arasında kurduğu aracısız bağlantıyken; İslamiyetin siyasal araç olarak kullanıldığı tüm cemaatleşmeler zaten “aracılık” üstüne kurulmuş, inananla inanılan arasında inanılmaz sayıda aracı türemiş, hatta inananları Allah adına yönlendirenlerin sayısı, neredeyse mümin sayısına eşitlenmiştir!
Türkiye’de yarım yüzyıldan fazladır süren “halkı uyutmak” amaçlı din sömürüsünde narkozcu medyanın görevi zır cahilleri bazen çil çil altın türünde ödüllere açılan “sır kapıları”na, hurafelere, büyülere, muskalara, şeytan çıkarmalara, hatta cinsel içerikli psişik sorunları olan zavallıları cinlerle insanlar arasındaki evlilik gibi zırvalara inandırmak. Yarı cahilleri ise komplo teorileriyle efsunlamak.

***

İnanç sömüren din simsarlarının istisnasız hepsi, tıpkı denizcilik yapanların denize girmemesi ya da barcılık yapanların içki içmemesi gibi, pazarladıkları hiçbir ahlak ilkesi ve iman kuralına dokunmuyor, uymuyor.
Fethullah Gülen cemaatinden Harun Yahya namlı Adnan Oktar’a, türlü çeşitli şeyhler ve tarikatların birbirlerini, rakiplerini, muhaliflerini şantajla pasifize etmeye yarayan video sanayiciliği; din simsarlarının sattıkları maldan nasiplenmediklerinin iyi bir örneği. Keza AKP iktidarının yalan, dolan, aldatmacaya dayalı tüm politikaları, iftiraya dayalı hukuku ve yargı zulmü…
Ama Sünni Müslümanlıktan geçinen bu din simsarları arasında, kardeşlikten öteye bir çıkar ortaklığı var. Örneğin, hepsi Darwin ve Evrim Teorisi düşmanlığında işbirliği yapıyor. Hepsi, insanın Adem ile Havva’dan tam teşekkül türediği efsanesine dayalı “yaratılış” safsatasını savunuyor.
Böylece tanrısız Evrim Teorisi’ne karşı tanrısal Yaratılış Atlası’nı yazmakla övünen Harun Yahya namlı Adnan Oktar’ın niçin yaradanın işine karıştığı; müritlerinin niçin amfetamin ve silikonla şişirilip, seks objesi şişme bebeklere “evrilmiş” olduklarını sorgulamıyor, diğer din simsarları.
Dahası, Harun Yahya’cı (yoksa X eksenli Adnan Hocacı mı demeliydim?) ve uçuk olduğunca ucuz komplo işportacısı Yiğit Bulut, Başbakan’ın ekonomi danışmanı olabiliyor!

***

Yiğit Bulut, 15 Haziran’da “faiz lobisi”ne gaipten su taşıyan “Erdoğan’ı telekineziyle* öldürmek istiyorlar” açıklamasından 26 gün sonra danışman atandı.
Vapur satıcılarına nal toplatan lagalugasıyla, ekonomi ve finans alanında bugüne değin çakma çıkmayan tek analizine rastlanmayan bir “ekonomist”in, ekonomiyi çok iyi yönettiği söylenen bir başbakan tarafından danışman yapılması, basit bir “yalakalık ödülü” değildir.
Başbakan bu atamayla, Fazıl Say’la birlikte onlarca muhalife “dini değerlere” hakaretten dava açan Harun Yahya/Adnan Oktar cemaatini taltif etmiştir.
Adnan Hoca’nın Mesih’liğe soyunması, silikonlu hurileriyle kurduğu yeryüzü cenneti falan, hiçbir din simsarını rahatsız etmemektedir.
Bakalım yaradana rağmen yaratılış ortaklığı diyebileceğimiz bu “akıllı tasarım”da, hangi yaratıklar ne komplolar kuracak, videoları kimler çekecek, kimler oynayacak?

Tencere – Tava…

Tencere – Tava…
Ali Sirmen

Türkiye bir türlü durulmuyor. Durulmuyor, çünkü durulması istenmiyor. Taksim ve Gezi çevresinde, barışçı demokratik sınırlar içinde kalması mümkün gösteriler, polis tarafından vahşice kovalanıp büyütülüyor, Beyoğlu’nun içlerine dek sürülüyor ve çatışmaya dönüştürülüyor.

Amaç, olayları bastırmak değil, büyütmek.
Amaç güvenliği sağlamak değil, Beyoğlu’nu bir güvensizlik alanına dönüştürmek.
Böylelikle biri kısa, öbürü uzun erimli iki hedefe varılmış olacak.
Birincisi, son zamanlarda Beyoğlu’nun çatışma odağı haline gelmiş olmasından dolayı büyük zararda olan çevre esnafının tepkisini göstericilere yöneltmek ve onları halkın tepkisinin odağı haline sokup, çatışma yaratmak.
Uzun erimli ikinci hedef, ne zamandır tasarlanan Beyoğlu’nun dokusunu değiştirmek.
Şimdi gerginlik konularına bir yenisi eklendi:
Tencere tava çalmak.
Tencere tava çalmak yeni değil, 17 yıl önceden kalma bir yöntem, yeniden canlandı.
Geçen gün, emekli bir dostum gülerek anlatıyordu:
– Karım da tencere tava çalanlara katıldı. Evdeki tencereler artık işe yarıyor diye çok seviniyorum.

***

Dostumun sevinçle karşıladığı eylem türü iktidarı fevkalade rahatsız ediyor ki, bu tür protestoya da ceza getirmeye kalkışıyorlar.
Tencere tava çalma 17 yıl önce ilk kez moda olduğunda iktidarda bulunan Erbakan’ın, halkın kokuşmuşluğa, baskıcılığa, yozlaşmaya tepkisine yorumu şu olmuştu:
– Glu glu dansı yapıyorlar.
Yani “Yaparlarsa yapsınlar, ben kulak asacak değilim!” demek istiyordu.
28 Şubat’ı irdeleyenler, yaygınlaşmış halk tepkisine kulak tıkayan ve bildiğini okuyan, direnen halkın tepkisinin siyasal alana yansımasını engellemek için inat eden iktidarın bu “demokratik” tutumunu görmezden gelmekte ısrar ettiler.
Oysa 28 Şubat’ın sağlıklı analizi ancak olayın bu yanını da görmekle yapılabilirdi.
O tencere tava da halkın sesiydi ve demokrasilerde halkın sesi hakkın sesiydi, kimi zaman sandıktan çıkıyordu, kimi zaman da evlerin balkonlarında tencere tavadan…
Onlara kulak tıkayarak demokrasi olmuyordu işte.

***

Aradan 17 yıl geçti, halk yine tencere tava çalıyor.
Geçen gün Tufan Türenç dostum sitesinde dikkati çekiyordu:
Erbakan tencere davayı glu glu dansı olarak karşılamıştı, şimdi öğrencisini Erdoğan da aynı telden çalıyor ve şöyle omuz silkip geçiyor:
-Tencere tava, hep aynı hava!
Ne var ki, Başbakan Erdoğan bununla yetinmedi, vatandaşları tencere tava çalarak protesto eden komşularını polise ihbar etmeye, mahkemeleri de “görevlerini yapmaya!” çağırdı.
12 Mart döneminin “Sayın Muhbir Vatandaş”larına davetiye çıkaran, askeri faşizmin yöntemini, aradan kırk yıl geçtikten sonra yeniden canlandırdı Tayyip Bey.
Tayyip Bey, hocası Necmettin Erbakan’ın giydiği “Mili Görüş” gömleğini çıkardığını söylerken kimi aklıevveler bunu daha demokrat olduğu şeklinde anlamak istemişlerdi.
Oysa açıkça görülüyor ki, Tayyip Bey, demokrat olmak bir yana, daha da geri gidip, 12 Mart faşizminin kurumu olan “Sayın Muhbir Vatandaş”ı, tencere tava çalanlara karşı göreve çağırıyor.
Oysa tencere tava halkın sesi; halkın sesi, hakkın sesi.
Hakkın sesine kulak tıkıyordu Erbakan, yaptırım uygulatıyor, muhbirleri göreve çağırıyor şimdi Erdoğan.
Erbakan, kayıtsızlığında, vurdumduymazlığında bile Erdoğan’dan daha sevimli ve daha az ceberuttu.
Ya Rabbim, neleri hasretle arayacağımız günlere kaldık!

Yıpratma sırası Feyzioğlu’nda!

Yıpratma sırası Feyzioğlu’nda!
Ruhat Mengi

Dün Mehmet Tezkan Barolar Birliği Başkanı Metin Feyzioğlu’yla konuşarak olayı etraflıca anlatmıştı. Tabii aynı olay aynen Kabataş İskelesi’nde Gezi eylemlerinin son günlerinde olduğu iddia edilen “başörtülü kadına saldırı” olayı gibi yandaş gazetelerde abartılı şekilde yazıldıktan sonra..

Kabataş İskelesi’nde “yaşandığı iddia edilen saldırı” olayı biliyorsunuz bilirkişi tarafından incelendi ve söz konusu kadının (sonradan “gazeteci” olduğu da belirtildi) ifadelerinde ve vücudunda “yere düşürüldüğü, sürüklendiği, yaralandığı” iddialarıyla ilgili kanıt bulunamadığı açıklandı. Yani ilk verdiği ifadelerde de yok.. Videosu da yok, her köşede bulunan MOBESE kayıtlarında da yok. Aynen “Cami’de içki içtiler” şeklindeki yalan iddianın görüntüleri olmadığı gibi bu da meçhul. Gerçekten olmuşsa neden görüntüsü yok?

Bir ara “kadın utanıyor, ondan görüntüler verilmiyor” dendi, peki İstanbul Valisi neden izleyemedi bu görüntüleri? Bu tür olaylarda “başörtülü, başörtüsüz” diye ayırım mı olur, bir kadına saldırı olmuşsa herkes karşı çıkar ama ortada delil yoksa, kanıt yoksa nasıl böyle bir suçlamayı zirveden ve medyadan sürdürebilirsiniz?

Ve bütün bu olaylar adeta “Gezi’dekilere karşı başörtülü kadın” veya “Barolar Birliği Başkanı’na karşı başörtülü kadın” teması içinde işleniyor. Mübarek Ramazan’da mütedeyyin kitleleri daha kolay inandırarak provoke etmek veya “aleyhlerine çevirmek” amacı güdercesine..

Kadınları da böldüler!

Sanki Gezi direnişinde başörtülü genç kızlar günler, haftalarca o parkta eylemlere katılmamışlar, sanki kadınların-insanların olaylarda “haklı ve haksız, doğru ve yanlış” ı ayırmaları başörtüsüne göre değişirmiş gibi.. Sanki Türkiye’de değil de köktendinci rejimlerden birindeymişiz gibi..

Baştan beri, uzun yıllardır “toplumu bölme, kutuplaştırma ve düşman kitleler yaratarak oy toplama” gayretlerinin tümüne karşı çıkmamızın nedeni buydu. Ama hala bu kutuplaştırmaları “bizim gençlik, sizin gençlik, tencere çalanlar çalmayanlar, bizden, onlardan” diye sürdürenler işi öyle bir hale getiriyorlar ki “başörtülü” bir olaya karışmışsa mutlaka onun haklı olduğuna, karşısındakinin saldırdığına inanacaksın, ispatı olmasa da, iftira olsa da..

Kadın olayı başlatıyor!

Ve şimdi sıra Metin Feyzioğlu ’nu, bu aydın ve takdir edilen hukukçuyu “başörtülü kadına sözle saldırdı” diye yıpratmaya geldi. Hızlı trenle Eskişehir’e “sopalarla dövülerek öldürülen Ali için” giderken Feyzioğlu ’nun karşısına gelip oturmuş. Telefonla İngilizce olarak yaptığı konuşmayı dinleyip ayağa fırlayarak hakarete başlamış. Yaptığı hakaretlerin dozu aynı gün internette yazdığı “vatan haini, dış ülkeye yalan bilgi veriyor” sözlerinden belli..

Barolar Birliği Başkanı kasıtlı olarak olay çıkarılacağını anlayınca bir durak önce trenden inmiş, buna rağmen “beni de linç edeceklerdi” diyor. Tamam da Tezkan’ın söylediği gibi “başka bir linç olayı” mı var, ona yapılan girişimi kim görmüş, biri kendisini dövmüş filan mı? Böyle ise neden trende hemen, “şahitlerin önünde” şikayetçi olmamış da internete koşmuş?

Halk artık uyandı!

Birileri sıranın Türkiye Barolar Birliği Başkanı Metin Feyzioğlu ’nun başına çorap örmeye geldiğini düşünüyor olmalı..

Ama atladıkları bir konu var; Türkiye’nin büyük çoğunluğu artık olaylara daha tarafsız gözle bakıyor. Her ne kadar tüm medya “tek yönlü yayın” da birleşmiş halde olsa da “gerçekleri gören büyük kitleler” var. Bu toplumu; genciyle, kadınlarıyla, komşuları bile bölerek, mezhep farklılıklarını bile dile dolayarak ayrıştırma, hele de “türban üzerinden” ayrıştırma gayretleri Türkiye’de tutmayacak. Burası Mısır, Suriye, Afganistan, Pakistan değil, bu toplum kışkırtmaları yutmayacak!

Yalanım Varsa Adaletsiz Olayım!

Yalanım Varsa Adaletsiz Olayım!
Hikmet Çetinkaya

Beş can ölmüş, 13 kişi tek gözünü kaybetmiş, 16 yaşındaki çocuk beyin kanaması geçirmiş, bilmem kaç kişi yaralanmış…
O tüm bunları görmüyor!..
Durmadan konuşuyor, faiz lobisinden söz ediyor, iç ve dış güçler dilinden düşmüyor…
Onu Mısır ve Suriye ilgilendiriyor, oralarda demokrasi olmadığını anlatıyor sürekli.
Suriye’de 100 bin kişinin öldüğünü, Esad rejiminin baskısını, Mısır’da seçilmiş Cumhurbaşkanı Mursi’nin askerlerce devrildiğini…
Yabancı devletlerin büyükelçilerine açık açık fırça çekiyor, Gezi Direnişi’yle değil, o ülkelerle ilgilenin diyor, ölen insanlarımız için “şiddete başvurdular” deyip işin içinden sıyrılıyor.
Yandaşları da aynı havada…
Gezi Direnişi’ni vandallara, çapulculara, ayyaşlara yükleyenler, şimdilerde “terör örgütü”, “ulusalcı” yaftası yapıştıranlar televizyonlarımızın en seçkin konukları olarak yerlerini alıyor.
Dil aynı dil!
Saldırganlık aynı!
Gezi eylemlerine katılanların tümü, AKP iktidarını yıkmak için, kimi aydın, yazar ve sanatçılarla işbirliği yapmışlar.
Amaçları çok açık:
“AKP iktidarını devirmek için düğmeye basmak!”
İnanmışlar buna!
Oysa demokratik hukuk devletlerinde bu tür eylemler oluyor…
Örneğin İspanya’da, Brezilya’da…
Bu ülkelerde başbakanlar, devlet başkanları televizyon ekranlarına çıkıp şöyle haykırmıyor:
“Faiz lobisinin işi, elimizde istihbarat bilgileri var!”

***

Elinde palayla ortalığa dehşet saçan adam Fas’a kaçmış, Ethem Sarısülük’ü öldüren polis hakkında yargı süreci durdurulmuş.
16 yaşındaki bir lise öğrencisi, doğrudan hedef alınarak gaz kapsülüyle başından vurulmuş, Eskişehir’de Hataylı üniversite öğrencisi Ali İsmail öldürülmüş.
Akıl ve vicdan nerede?
Yok olmuş, uçup gitmiş!
Adaletin olmadığı bir ülkede barış olmaz, hiç yormayın kendinizi.
Masallar anlatılır, insanlar kandırılır, zindanlar doldurulur…
Evler basılır sabaha karşı…
Twitter’da yazışmalar, ders notları, baret, gaz maskesi, kitaplar suç öğesi olarak toplanır.
Devletin ve adaletin görevi gençlerin sesini soluğunu kesmek değil, demokrasiyi, özgürlükleri genişletmektir.

***

2013 yılının Temmuz ayındayız…
Bugün yaşananlar darbe dönemini, özellikle 12 Eylül’ü anımsatıyor…
O zaman da evler basılmış, kitaplar toplanmıştı…
O zaman da şafak vakti öğrenci yurtları basılmıştı…
Aradan 33 yıl geçti.
Aynı fotoğraflar karşımıza çıkıyor!
Yazılı ve görsel merkez medya tam siper!
Patronlar korku içinde!
Gazeteciler ve köşe yazarları işten atılıyor!
Demokrasi ve özgürlükler nanay!
Yabancı diplomatlara zılgıt!
Mısır’da yapılan darbe, Suriye’deki iç savaş…
Ama önce dön, kendi ülkene bak, demokrasi, hukuk, adalet, özgürlük var mı, yok mu?
Var diyeceksin, hem de katmerlisi!
Yandaşlarına var elbet!
Peki, muhaliflere!
Onların canı cehenneme!
Biz darbeye darbe diyenlerdeniz…
27 Mayıs, 12 Mart, 12 Eylül, 28 Şubat ve e-muhtıra…
Sandığa inanırız, demokrasi bilincinin ne olduğunu biliriz.

***

27 Mayıs’ta gazeteci değildim…
Öteki darbelerde gazeteciydim.
Adnan Menderes, Polatkan, Fatin Rüştü Zorlu ve Namık Gedik’in idamlarına ne kadar içim yandıysa, çocukluk yıllarımda, genç bir gazeteciyken Deniz, Hüseyin ve Yusuf’un asılmalarına da yandı bilesiniz.
12 Mart ve 12 Eylül’ün acılarını çektik…
Hep dedik ki:
“En kötü demokratik rejim en iyi askeri rejimden iyidir!”
Şimdi de içimiz yanıyor…
Adaletsizliğe, hukuksuzluğa!
Vicdanınızın sesini dinleyin!
Demokrasi, askerlerin siyasetin üzerindeki etkisini ortadan kaldırıp yerine iktidar baskısını getirerek olmaz!
Bilmem anlatabildim mi?
Eğer yalanım varsa adaletsiz olayım!

Kim İnanır Bunların…

Kim İnanır Bunların…
Zeynep Oral

Kim inanır bunların adaletine?
Çok uzağa, çok geriye gitmeye gerek yok. Ali Sarıçiçek, Kazlıçeşme’de de bayrak satıyordu, Taksim Gezi’de de… Kazlıçeşme’de alkış Gezi’de tutuklama… “7 kişilik örgüt üyesi” Ali Sarıçiçek nah serbest bırakılırdı eğer halktan bunca tepki gelmeseydi. Yandaş basın bile buradaki korkunçluğu, saçmalığı, abukluğu, rezilliği görmezden gelemedi.
Kim inanır bunların hakkaniyetine?
Tecavüzcülerin serbest bırakıldıkları, iyi halden indirim gördükleri bu ortamda kim inanır? En rezil yaratıkların, en rezil saldırganlığı karşısında, “ama kızın rızası varmış” gerekçesine sığınan hâkimleri barındıran bu ortamda kim inanır?!
Kim inanır bunların hak ve hukukuna?
Bakınız: Ergenekon… Balyoz… KCK davaları… Aynı tutarsızlık, ikiyüzlülük, sahtecilik ve korkunç haksızlık bu davalarda da sürdü ve sürüyor…
Nasıl güveneceğiz bu Anayasa Mahkemesi’ne?
Nihayet, nice zaman sonra terör ve örgütlü suçlarda 10 yıla dek tutukluluğu Anayasa Mahkemesi uzun buldu ve iptal etti ama gerekçeli kararı Resmi Gazete’de yayımlamadı. Peki şimdiye dek aklı neredeydi bu Anayasa Mahkemesi’nin? Neden yayımlamaz gerekçeli kararı?
Kim inanır bunların yandaş basınına, yayınına?
Gezi Direnişi boyunca sadece ulusal değil yerel birçok gazeteden de direnişe ilişkin gerçekleri yazan, izlenimlerini, tanıklık ettiklerini yazanların işlerine son verildi. Kimi zaman değil gazetede, sanal ortamda attıkları mesajlar bile kovulmalarına yetti. Çoğunun kadın olması beni hiç şaşırtmadı. Bu iktidar kadınları sevmiyor: İlk anda aklıma gelenler: Akşam gazetesinin yıllardır Ankara Temsilcisi ve yazarı Çiğdem Toker, yine akşamdan çıkarılan Tuğçe Tatari, Sevim Gözay, Sabah’tan başarılı röportajcı Tuluhan Tekelioğlu, ne zamandır HaberTürk’te yazıları durdurulan Balçiçek Pamir ve NTV Tarih’in kapatılmasıyla istifa eden deneyimli gazeteci Neyire Özkan. Ve daha adlarını bildiğimiz ya da bilmediğimiz nice meslektaş… Kovulma deneyimli bir gazeteci olarak direnmeye devam diyorum.
Kim inanır, artık kim güvenebilir bunların polislerine?
Orantısız şiddeti kişisel hınç alma, öfke ve kine dönüştüren; elindeki biber gazını silah gibi doğrudan gençlerin yüzüne sıkan, kapalı mekânlarda kullanan polislerden söz ediyorum. Bunun adı “Emirleri yerine getirmek” olamaz.
Kim inanır bunların vicdan sahibi olduklarına?
Gözaltına alınan Gezi Direnişçisi çocuk ve gençlerin cinayet ve tecavüz suçlarından hapis yatanların koğuşuna atılması…
Cinayeti belgeleyen kameralardan görüntülerin silinmesi… Öldürenin değil, öldürülenlerin suçlanması… Öldürülen çocukların ailelerine suçlu muamelesi… Gözünü kaybeden 11 kişinin, yedikleri gazdan hayatı tehlikeye giren yüzlerce insanın yok sayılması…
“Allah” sözcüğünü dillerinden düşürmezler ama… Ben bunların dindar olduklarına da inanmıyorum. İşte bu inancımda hiç ama hiç yalnız değilim.
Bunlar kim mi? Siz biliyorsunuz, söyletmeyin beni!

Nurjuvazi ‘ortalığı dağıtmayalım’ der mi?

Nurjuvazi ‘ortalığı dağıtmayalım’ der mi?
EYÜP CAN

Siyasetin dili bu kadar keskinleşmişken teenni ile nasıl hareket edilecek? Bence esas soru bu…

“Paranın dini imanı olmaz” derler.
Paranın olmaz ama para sahibinin olabilir.
İşte bu yüzden Aydın Uğur’un geçen hafta Radikal’de yayımlanan ‘Endişeli Nurjuvazi’ başlıklı yazısı ve dün Ezgi Başaran’la yaptığı sohbet önemliydi.
Türkiye’de yıllarca muhafazakâr kesim ‘yeşil sermaye, abdestli kapitalist’ denerek aşağılandı.
Hatta 28 Şubat döneminde ordu cadı avı başlatmak için ‘yeşil sermaye listeleri’ bile yaptı.
TÜSİAD cici MÜSİAD düşman ilan edildi.
Neyse ki o günler geride kaldı.
Fakat şimdi de Gezi Parkı protestolarından sonra ‘faiz lobisi, beyaz sermaye’ denilerek yeni listeler yapıldığı konuşuluyor.
Kafalar karışık.
Ortam gergin…

* * *

İşte tam böyle bir ortamda Türkiye’nin önde gelen entelektüellerinden Aydın Uğur ‘Nurjuvazi’ kavramını attı ortaya.
Galiba daha önce de kullanan oldu bu kavramı ama daha çok aşağılamak için.
Oysa Aydın Uğur bırakın küçümsemeyi, bugün içinden geçtiğimiz keskin siyasi kutuplaşmanın ilacı olarak sunuyor Nurjuvazi’yi.
Nasıl mı?
Dilerseniz önce ne demek Nurjuvazi ona bir kulak verelim:
“Burjuva dediğinin başı sonu pek belli değildir, orta sınıfa tekabül ediyor. İslami burjuvazi dediğinizde İslami orta sınıfı kastediyorsunuz. Benim Nurjuvaziyle kastettiğim üst katmanlar.”
Eskilerin tabiriyle tüccar sınıfı.
Fakat Uğur tüccar sınıfı ikiye ayırıyor:
“Bir yanda seküler Cumhuriyet burjuvazisi, diğer yanda muhafazakâr yeni Cumhuriyet burjuvazisi; yani Nurjuvazi.”

* * *

Nurjuvazi deyince hemen akla Nurculuk geliyor.
Fakat Aydın Uğur her ne kadar Nurjuvazi kavramını ‘nur’ kelimesinden hareketle türetse de bu kavramı Nurcular ya da Gülen Cemaati özelinde kullanmadığını, onları da içerecek şekilde tüm İslami camiaya teşmil ettiğini söylüyor:
“Cumhuriyet burjuvazisine Mustafa Koç derseniz Nurjuvazi’nin karşılığı Murat Ülker’dir” diyor.
Bu tür kavramlar olan biteni anlamamızı kolaylaştırırken genelleme tuzağına düşmemize de sebep olabilirler.
Aydın Hoca bu konuda çok dikkatli.
Tavsiye ederim söyleşiyi ve makaleyi mutlaka okuyun.
Maksadı, ambalajı iyi, içi boş bir kavramla gereksiz polemiklere girmek değil.
Aksine Türkiye’yi siyasi kutuplaşma üzerinden okuyanlara ve giderek siyasi cepheleşmeye sokanlara zihin açıcı bir uyarıda bulunuyor.
Her ne kadar Burjuvazi ile Nurjuvazi arasında farklılıklar olsa da siyasetin düşmanlığa varan keskin dilini ticaretin rekabete dayalı pragmatik yaklaşımının çözeceğine inanıyor.
Kara listeli siyaset anlayışına bizzat Nurjuvazinin karşı çıkacağına inanıyor.
Nedeni şöyle izah ediyor:
“Çünkü sofraya yeni oturdular. Ayaklarını serin suya yeni soktular. Hadi hemen yeniden cepheye diye bir şey istemiyorlar. Şunu diyorlar: Kendi değerlerimizi koruyarak dünya nimetlerine ulaştık, devamı için, hazır güç bizdeyken ortalığı dağıtmadan teenni ile gitmekte yarar var.”
Peki siyasetin dili bu kadar keskinleşmişken teenni ile nasıl hareket edilecek?
Bence esas soru bu…
Buyurun Aydın Uğur anlatıyor…

“Bu sırada bu iki sınıf arasında sürtüşme, kırılma oldu mu?
Türkiye’nin başarısı, büyük kırılmalarla dolu 300 yıllık Batı’ya göre 80-90 yılda büyük travma yaşamadan, itiş kakışla yükselen zümrenin nimet sofrasında kendisine yer bulabilmesi. Diğerini yerinden etmeden. Kentle tutunma da böyle. Cumhuriyet hükümetleri aslında gayri kanuni olarak devlet topraklarının talanına göz yummak suretiyle Anadolu’dan gelen göç dalgasının kentle eklemlenmesinin önünü açık bıraktı. Gecekondu bölgelerine göz yumdu. Çünkü aksi halde sosyal patlamalar olurdu.

Burjuvalar nasıl entegre oldu?
Küreselleşme ile dünyadaki hacmin beş misline çıkmasıyla buradaki nimet sofrası da genişledi. Nimetlerden eskiden sadece Cumhuriyet burjuvazisi nasiplenirken şimdi ona ortak var. Elbette bu dönemde devletin sahibinin değişmesinin de nimetlerin üleşilmesinde, Nurjuvazi’ye de hatırı sayılır pay düşmesinde etkisi var. Kentlerin patlamasıyla birlikte müteahhitlikler, ihaleler Nurjuvazi’ye gitti.

Bu paylaşma Cumhuriyet burjuvazisini rahatsız etmiyor mu?
Payları azalıyor tabii. Eskiden pastaneden çıkan 5 pastanın 4’ünü alırlardı, şimdi 6 pasta çıkıyor ama 3’ünü alıyorlar. Ama hâlâ pay alıyorlar ve hükümet bunu gözetiyor. Çünkü aksi bir tür sosyal patlama yaratır ve herkesin masasını havaya uçurur. Bunun altında büyük bir planlama stratejisi aramamak lazım. Menfaat dağıtırken bir kesimin delirmemesine dikkat ediyor, bu kadar basit.

Nurjuvazinin endişesi, birilerinin ortalığı dağıtma ihtimaline mi karşı?
Evet çünkü devrim değil evrim istiyorlar. Asıl endişe ettikleri ivme kaybı. Eğer Türkiye burjuvazisi kendisini iyi idare ederse, gelecekte muhafazakâr burjuvazinin zengin mahalleleri olacak. Ve bunlar Cumhuriyet burjuvazisinin yaşadığı yerlere çok benzeyecek. Tek fark birinin sitesinin içinde cami de olacak. Aynı markalar giyilecek ama biri fuları başını örtmek için kullanacak. Her iki burjuvazinin çıkarı bakımından doğru olan model de bu.

Bu geleceği tehlikeye atan nedir?
Siyasi olarak ortalığı çok gerersen ekonominin teklemesi ve nimet akışının durması gelir. O nedenle para kazanan kesimler asabiyetle atılan siyasi adımlardan hiç memnun değil.

Asabiyet derken Başbakan’dan bahsediyoruz değil mi?
Tabii ki. Uslubu, siyaseti germesi… Gündelik değil de stratejik bakan ve bu tarzın zarar verici olduğunu düşünen Nurjuvazi içinde Gülen Cemaati öne çıkıyor. Onların birçok konuya yaklaşımı farklı. Gülen Cemaati dinin siyaset sahnesinde kullanılmasından da memnun değil.

Nurjuvazi endişeliyse, ne yapıyor?
İngiltere’de Thatcher’ın son vergi politikalarından (poll tax) sonra isyanlar çıktı. O zaman Thatcher’ın ekibi onu frenlemeye çalıştı. Hiçbir lider tabanı için vazgeçilmez değildir. Nurjuvazi için de durum farklı değil. Ki şu andaki ruh hallerini düşünürsek çok uçuk bir tepkiden söz etmiyorum.”