Gençler Güçlerinin Farkına Vardı…

Gençler Güçlerinin Farkına Vardı…
Erol Manisalı

– Sistemle kavga mı ediyorlar, ona baş mı kaldırdılar? Hiç sanmıyorum; kavgasız, gürültüsüz, sistemin içinde başka yolların bulunduğunun farkına vardılar. Sanki (bir toplumsal içgüdü yarattılar) pek farkında olmadıkları bireysel üstünlüklerinin ürettiği toplumsal bir içgüdü oluştu. Benim çok sevdiğim dışsallıklardan (externalities) doğan bir ek değer gibi… Akıl, yetenek, duygu ve insanlık olarak yaşadıkları toplumun (ve dünyanın) üzerinde olduklarını fark ediyorlardı. Efsanedeki Samson’un, saçları uzayınca gücünü keşfetmesi gibi bir şey.
– Siyasetçi, bürokrat, iş çevresi benzeri insanların yerleştirdikleri statüko ya da sistemden çok farklı özellikleri, üstünlükleri, yetenekleri vardı. Kullanma fırsatları olmamıştı; bu güçlerinin farkında olmadan, ufak tepkilerle uygulamaya başladılar.
– Bilgili, akıllı, dürüst, ahlaklı, samimi ve iyi niyetliydiler. Bunların hepsi birleşince statükonun ya da sistemin elinde olmayan dev bir güç doğuyordu. Fark buradaydı. Statükodan, yalanlardan sistemin olumsuzluklarından bunalmış büyük çoğunluğun gençlere sempati göstermesi ve destek vermesi çok doğaldı. Analar, babalar, köylüler, işçiler, aydınlar, “entelektüeller” de etkilendiler. En fazla da sanat çevreleri. Çünkü gençlerde zarafet, incelik, güzellik ortaya çıkıyordu.
– İnsanı okşayan fikirler, içtenlikle söylenmiş sözler.
– El ele tutuşan melekler gibi gençlerin kızlı erkekli Türk, Kürt, Yahudi, Alman, Fransız demeden bütünleşmeleri,
– Demokrasi çağrıları yapmaları, özgürlük türküleri söylemeleri,
– Kısaca topluma, sokaktaki insana insanlığı, yakınlaşmayı, sevgiyi, özgürleşmeyi anımsatmaları; yeni gençliğin gücü bundan kaynaklanıyordu; toplumda herkesin özlemini çektiği şeyleri parklara, meydanlara taşıdılar. Toplum “kendi içindeki güzellikleri” bu gençler sayesinde yaşamaya başladı. Bu ne büyük bir nimetti, güçtü?
– Analar, babalar ve herkes, gençlerden Türkiye’nin ve dünyanın nasıl mutlu yaşanabilir bir yer olabileceğini öğreniyordu; insanların yüzleri gülmeye başladı.
– Ve toplumdaki çirkinlikler daha açık görülebiliyordu artık; gençler anaları, babaları dahil toplumun gözünü açmışlardı. Kızlarına oğullarına “gece sokağa çıkma” diyen analar, babalar artık evlatları ile birlikte parklara gidip halay çekiyorlar, türkü söylüyorlar, fikir alışverişinde bulunuyorlardı. İşte gençler bunu başardılar. İnsanlara yaşama sevincini aşıladılar.

İyi, kötü ve çirkin

Bu mutluluk sevinci ve yeni yaşam felsefesinin karşısına çıkarılan şeyler, gençlerin haklılığının kanıtları oldular; zırhlı araçlar, biber gazları, öldürücü su topları, palalı saldırganlar, hatta namlusundan kurşun fırlayan silahlar, gençlerin mutluluk tablosunu ortadan kaldırmaya çalışan çirkinlikler olarak gözler önüne serildi.
Ülkede sağcısı, solcusu, Türk’ü, Kürt’ü, Ermenisi herkes buna karşı çıktı. Avrupa ve Amerika ayağa kalktı. Dünya, bizim gençlerin insani, demokratik, özgürlükçü, sanatsal çıkışına (ve felsefesine) büyük destek verdi.
Akıl, bilim, teknik, ahlak, insanlık, demokrasi alanlarında “biz de elimizdeki kartları masaya sürüyoruz” demek cesaretini gösteren gençler vardı artık.
Gençler kendi varlıklarını ve üstünlüklerini keşfediyorlardı. Ama esas zorluk şimdi başlıyor;
– Bu güçlerini “statüko içindeki etkin bir oyuncu olarak mı sürdürecekler”?
– Yoksa statükoyu değiştirmek için mi kullanacaklar?
Bugüne kadar verdikleri mesajlar ikinci olasılığa daha yakın olduklarını gösteriyor.

Çünkü hepimiz suçluyuz!

İntikam Timleri…
Hikmet Çetinkaya

Karanlık işlerine yarıyor…
Ellerinde sopalar, palalar, bıçaklar sokak aralarında dolaşıyorlar.
Biber gazı, gaz bombası, basınçlı su…
Çocuklar, gençler, kadınlar, erkekler kaçışıyor.
O anda çıkıyorlar karşılarına satırlarla, sopalarla, palalarla.
Sayıları 15-20…
O dar sokaklarda, kör karanlıkta, salyalarını akıtarak o korumasız insanları yakaladıklarında kıyasıya dövüyorlar.
Patron televizyon ekranlarında o sıralar…
Esip gürlüyor, darbelerden söz ediyor.
Çok şükür darbeleri biliriz.
Darbelerle geçti bir koskoca yaşam.
27 Mayıs, 12 Mart, 12 Eylül…
28 Şubat’ı da yaşadık, o koskoca patronların nasıl dize getirildiğini gördük.
Ve bankaların içini nasıl boşalttıklarını falan…
Okulllarının anahtarını Çevik Bir Paşa’ya teslim etmek isteyenleri de elbet.
Kimse bize ikide bir “Sandık demokrasidir” falan demesin, o sandıkları da biliriz 12 Eylül sürecinde…
Yani 1982 anayasa halkoylaması, darbeci anayasanın nasıl halkın oylarıyla geçtiğini, cemaatlerin paşalarla nasıl iş tuttuğunu da.

***

Demokrasi elbet sandıktan çıkar çıkmasına da, sonra ne olur bilinmez.
Çünkü darbeci vesayet orta yerde durur bugün olduğu gibi.
Yüzde 10 barajı, liderin parti içindeki egemenliği…
Önseçim yapılmadan listelere yerleştirilen milletvekilleri.
Eğer demokrasi bu ise ben ne diyeyim…
Afiyet olsun siz yiyin, ben almayayım!
Darbeci vesayete de karnım tok, sivil vesayete de…
Önemli olan elbet sandık ama her sandıktan demokrasi çıkmıyor.
Bu bir kültür sorunu…
Sen 12 Eylül’ün darbecilerini yargılar gibi yapacaksın ama o işkencecileri görmeyeceksin, onların yerine 28 Şubat’ın generallerini içeri tıkacaksın.
Şu Ankara’daki DAL’ın başında kim vardı? Diyarbakır, Aydın cezaevlerinde, Mamak’ta neler olmuştu?
Ya 12 Eylül öncesinin katliamları?
90’lı yıllar, faili meçhuller, yargısız infazlar, yakılan ormanlar, toplu mezarlar?
NATO gladyosu…
Onları ortaya çıkaran meslektaşlarımızın bazıları Silivri’de bugün…
Eh, paşalar da var, subaylar da Silivri’de, Hasdal’da yapılmamış bir darbeden ötürü içeride yatan tutuklu ve hükümlü.
Muhtıra veren paşamız ise dışarıda…

***

Bugünü anlatmak için düne bakmak gerekir…
Umudunu kaybetmeden, karamsarlığa düşmeden, vicdanı yitirmeden…
Sımsıkı sarılmak gerek hayata!
Çiçeklenmiş bir ağacın dalı, gözleri çiçeklenmiş çocuklar.
Gençler!
Nesnelerin başlangıcında ölüp yeniden doğan ve sonsuza dek süren bir mücadele yakın tarihimizin sayfalarında yazılıdır.
Biriken ışık göğe doğru vurduğunda donuk bir günün ilk saatleri, aklımıza “anaların kardeşliği”ni getirir.
İntikam mangaları ya da timleri görevini yapmış, inlerine çoktan girmiştir.
Kardeş türkülerini duymaz onlar! Çünkü hepsi katildir.
Çocukları öldürülmüştür onların!
Analar dimdik ayaktadır Ali İsmail Korkmaz toprağa verilirken.
Gözlerinizi yumarsınız…
Kanlı tarihin sayfalarını anımsarsınız o sırada.
21 Kasım 2004’te evlerinin kapısı önünde babası Ahmet Kaymaz birlikte öldürülen Uğur Kaymaz gelir aklınıza.
13 yaşındaki Uğur ve bedeninden çıkarılan 13 kurşun…
2005 yılında Lice’deki 12 yaşındaki Ceylan…
Diyarbakır’da panzerin altında ezilerek ölen Şahin Öner…
Cizre’de 16 yaşındaki Yahya… 28 Haziran’da Lice’nin Kayacık köyünde 18 yaşındaki Medeni Yıldırım…

***

Afyon’u unutmayın!
Sınır karakollarını, şehit düşen Mehmet’leri, mayınlı tuzakları…
Eğer bu ülkede demokrasi ve özgürlükler olsaydı ne Türkler, ne Kürtler, ne Lazlar, Çerkezler, Sünniler, Aleviler ölürdü.
Demokrasi kültürünü öğrenemedik!
Parti kapatmayı demokrasi sandık!
Temel hak ve özgürlükleri çiğneyip geçtik intikam timlerinin öncülüğünde…
Suçlu yaratmaya gerek yok!
Çünkü hepimiz suçluyuz!

http://www.gundemde.com
http://twitter.com/gundemde
http://facebook.com/gundemde
http://groups.yahoo.com/group/gundemde

2006’da yazılmış bir yazı…

Erdoğan Ülkeyi İç Savaşa Götürür…
Ataol Behramoğlu
15.07.2006

Milletvekili seçimlerinde oy kullananların üçte birinin oyları ile Büyük Millet Meclisi’nde üçte iki çoğunluk elde ederek Başbakan olan Recep Tayyip Erdoğan hakkında düşüncelerimi birçok kez yazdım.
Kendisiyle kişisel hiçbir sorunum yok.
Hiçbir zaman karşılaşmadık, yüz yüze görüşmedik.
Benim Türkiye Yazarlar Sendikası Başkanı, Tayyip Erdoğan’ın İstanbul Belediye Başkanı olduğu dönemde, sendikamızın o sırada Kabataş Setüstü’ndeki konutunun bir dönem önceden belediyeye birikmiş borcuyla ilgili olarak böyle bir olasılık söz konusuydu. Fakat daha önceki bir yazımda da söz ettiğim gibi, gidip Tayyip Erdoğan’dan bir şey istemek içimden gelmedi.

***

Çünkü yine aynı yazıda sözünü ettiğim gibi, Tayyip Erdoğan’ın belediye başkanlığına aday olduğu dönemdeki TV konuşmalarından ve görüntülerinden şiddetle tedirginlik duymuştum.
Beni tedirgin eden, siyaset ortamında ilk kez karşılaştığım bu kişinin katılmadığım görüşleri kadar ve belki onlardan da daha fazla, kendini fazlasıyla beğenmiş, kibirli, soğuk kişiliğinden yansıyan ürkütücü ve itici fanatizmdi. Tutuculuk ve kibrin bir aradalığı korkunçtur.
Doğru bir dünya görüşünü bile sevimsiz kılacak bu kişisel özellik, tutucu bir dünya görüşüyle bir araya geldiğinde, “fanatizm”in ulaşabileceği sonuçları kestirmek güç değil.
Tayyip Erdoğan’ın kişiliğinin bende uyandırdığı tedirginliği, üniversite öğrenciliğim döneminde, 1960’lı yıllarda, o zamanki CKMP’yi bir çeşit parti içi darbeyle ele geçiren Alparslan Türkeş için de duymuş ve bu duygumu arkadaşlarıma da söylemiştim.
Oysa Türkeş’in siyasetçi olarak kimliği o sırada çok da belirgin değildi, ya da hiç değilse biz sosyalist gençler tarafından gerektiğince bilinmiyordu. Sonraki yıllarda yaşananlar, bu önsezimi ne yazık ki doğruladı.
Tayyip Erdoğan’a ilişkin bir başka izlenimim, yine daha önce yazdığım gibi, belediye başkanlığından alındığında, İstanbul Belediye binası önündeki bir topluluğa yaptığı bir konuşmaya tesadüfen tanık oluşumla ilgilidir.
Bu, görevden alınan bir belediye başkanının veda konuşması değil, kışkırtıcı bir meydan okumaydı. Tayyip Erdoğan, bildiği, inandığı yolda kararlılıkla yürüyen biri.
Doğru (bilimsel, kuşkucu, araştırıcı, hümanist) dünya görüşüne sahip bir insan için erdem sayılacak bu özellik, tutucu bir dünya görüşü sahibinin kişiliğinde fanatizmin derecesini artırır.
Tayyip Erdoğan’ın kendi çevresindeki “karizma”sı buradan geliyor. Kararlı, kibirli, katı, uzlaşmaz kişiliğinden…
Başbakanlığı öncesinde de benim gibi kendisine ilişkin olumsuz izlenimleri olanlar kuşkusuz ki vardı. Başbakanlığı sırasında ise bütün bir toplum onu yeterince tanıdı.
Başbakanlık eninde sonunda siyasal bir kurumdur.
Cumhurbaşkanı ise ülkenin kimliği demektir.
Tayyip Erdoğan’ın cumhurbaşkanı olmasının, ülkemiz için çok ağır sonuçları olacağını düşünüyorum.
Çünkü Tayyip Erdoğan herhangi bir cumhurbaşkanı olmayacak.
O ve yandaşları, devletin en tepesine çıkmış olmanın güveniyle, bildikleri yolda daha sakınmasız ilerleyecekler.
Ve kaçınılmaz olarak da aynı sakınmasızlıkta karşı tepkiler, karşı duruşlar, karşı koyuşlar oluşacak…
Böylece de Cumhurbaşkanlığı makamı ülkeyi temsil etme simgesel değerini, saygınlığını, yasal konumunu yitirecek.
Demokrasiye güven daha da sarsılacak.
Toplum kargaşaya sürüklenecek ve korkarım ki bir iç savaşa doğru hızla yol alacak.
Amerika Birleşik Devletleri’nin istediği acaba böyle bir Türkiye mi?

***

Tayyip Erdoğan ve yandaşları, böyle bir Türkiye’nin kendilerinin de sonu olabileceğini düşünmüyorlar mı?
Cumhurbaşkanı olan bir Tayyip Erdoğan’ın siyasetin dışında kalacağını ve böylece AKP ile daha kolay baş edebileceklerini düşünenler varsa, bu olasılık gerçekleşir de AKP lideri Çankaya’ya çıkarsa, ne kadar yanılmış olduklarını acı biçimde göreceklerdir.

Kemal Bey, Lütfen…

Kemal Bey, Lütfen…
Bekir Coşkun

Sanırım anlatamadık:
İktidar sorunu yok…
Muhalefet sorunu var…
Çünkü Türkiye kimi göndereceğine karar verdi, kimi getireceğini bulamıyor…

*

Bu gençler siz muhalefet yapamadığınız için meydanlara döküldüler…
O çığlıklar, siz atmadığınız içindir…
O tencereler, tavalar sizin adınıza…
Yürüyorlar çocuklar, siz durduğunuz için…
Sonunda tencereyi biz çalacaksak, siz niye varsınız?..

*

“Kemal Bey çizmeler” hatırlatması boşuna değildi…
Keşke deneseydiniz…
Bir ara tekini giydiniz gibi gelmişti?..

*

Gerçi Gezi Parkı’na gidip gezmeniz iyi bir şey… “Gezmek herkesin hakkı” demeniz de hatırlatmak bakımından faydalı…
Polislerin elini sıkmanız da jest olsun…
Ne diyeyim ben size?..
Tayyip Erdoğan tüm bunların park meselesi olmadığını anladı, siz anlamadınız…

*

Pala ile saldıranın serbest bırakıldığı gün, tüm şehirlerde evleri basıp çocukları topladılar… Uykulu gözlerle ve şaşkın götürüldüler…
Hapishaneler doldu…
Kaç anne, baba sabahlara kadar ağlıyor bu gecelerde, bilemeyiz…
Ve sokak arasında sıkıştırılıp dövülen Ali, beşinci kurban olarak can verdi, tırnağına kıyamazsınız…
Tüm dünya biliyor ki bu cinayetleri diktatörün adamları işliyor…
Bundan beter faşizm mi olur?..
Ve siz hâlâ bunlarla anayasa yapmaya kalkıyorsunuz…
Neler oluyor size?..

*

Cumhurbaşkanı’nı göreve çağırdınız…
Tınmadı…
TBMM Başkanı’nı göreve çağırdınız…
Tınmadı…
Onların aynı hamamın tası olduklarını bilmiyor musunuz?..
Bence bir de kendinizi göreve çağırsanız…
Bakarsınız tındınız…

*

Demokrasinin önünü tıkadınız…
Çünkü iktidar Afrika kabilelerinde de var…
Muhalefet olmayınca, demokrasi olmuyor…

*

Ve gençler kendi kaderlerine el koymak zorunda kaldılar…
Ödedikleri ağır bedeldir…
Bu kan…
Bu gözyaşı…
Sokak aralarında can veriyorlar…
Siz hâlâ yoksunuz…
Lütfen artık…

http://www.gundemde.com
http://twitter.com/gundemde
http://facebook.com/gundemde
http://groups.yahoo.com/group/gundemde

Çocuklarını Ezen Devlet!..

Çocuklarını Ezen Devlet!..
Hikmet Çetinkaya

Biz çocuklarımızı çok sever gibi yaparız ama hiç sevmeyiz.
Yalnız bugün değil dün de sevmedik!
Büyüklerimiz onlara oyuncak dağıtır; bilgisayar, kitap, defter, süt…
Hakkâri’de Sümbül Dağı eteklerinde, Kaçkarlar’da…
Güneydoğu’da, Ege’de, Akdeniz’de…
Çukurova’da, Samsun’da, Kayseri’de, Diyarbakır’da…
Biz çocuklarımızı sever gibi görünürüz.
Cumhuriyetçi, muhafazakâr, diyelim ki demokrat…
Tonton!
Yüzü güleç, kaşları çatık!
Diyelim ki “Asmayalım da besleyelim mi” gibi laflar eden etmeyen, camiden çıkmayan, oruç tutan tutmayan.
Asker ya da sivil!
İktidar koltuğunun dayanılmaz keyfinden başı dönen!
Antalya L Tipi, Pozantı, İzmir Şakran…
Çocuklar hücrededir, gökyüzünün mavisini unutmuştur.
Van’da, Aydın’da, pek çok yerde…
18’ine dek çocuk koğuşunda, sonra büyüklerin arasında.

***

Türk, Kürt, Laz, Çerkez…
İşkence, taciz, tecavüz…
Barışı, özgürlüğü, çocuk haklarını, insanlığı unutalı yıllar olmuş yıllar…
Hani canım biz çocukları sever gibi yaparız ya!
16-17 yaşındaki Mustafa Ali Tombul’u tanır mısınız?
Lise öğrencisi!
İstanbul’da birkaç gün önce Gezi eylemleri sırasında başına gaz bombası kapsülü isabet eden çocuk!
Başı parçalandı, komada!
Beyni açık!
15 gün uyutulacak!
Doktorlar ona göre karar verecek!
Hastaneye koma halinde getirildiğinde bile polisin dövdüğü Mustafa, yaşam savaşımı veriyor.
Eskişehir’de 25 gündür komada olan Ali İsmail Korkmaz dün öldü!..
Ali’ye de eşkıyalar saldırmıştı…
Devletin umurunda değil!
Biz çocukları severiz ya hep!
Cumhuriyetçi, muhafazakâr, darbeci, demokrat, beş vakit namazında, dindar!
Devlet baba ya devlet!
Eh idare edin gitsin, alışkınız…

***

Canım bir iki ayyaş, birkaç çapulcu çıkmış ortaya, o on binleri kandırmış, alanları doldurtmuş, çocukları kandırmış…
Bak dindar kuşaklara kuzu gibi hepsi!
Otur diyorsun oturuyor, kalk diyorsun kalkıyor…
50 kişilik devşirme vurucu güç kuruyorsun, İTÜ mezuniyet törenini basıyorsun; terörist öğrenciler onları kovalıyor, posterini indiriyor…
O da ne!
Şaşırıyorsun!
Üç-beş ayyaş, çapulcu işte!
Fişle, evlerini bas, gözaltına al, tutukla!
Burada demokrasi, özgürlük var!
Adını koymuştuk zaten:
“İleri demokrasi!”
Ortalıkta teröristler var…
Onları topluyoruz, alıp götürüyoruz…
Bir de bakıyoruz ki antikapitalist Müslümanlar, çapulcularla ve ayyaşlarla iş tutup Beyoğlu’nda iftar sofrası kurmuş.
Bu da nereden çıktı?
İcabına bakmalı ama adı üstünde iftar sofrası…
TOMA’lar beklesin, gerekirse icabına baksın…
Sofradan kalkılıyor, Dolmabahçe’ye teravih namazına gidiliyor.
Polis şaşkın:
“Amirim gazı basalım mı?”
Amir soruyor:
“Müdürüm gereğini yapalım mı?”
Müdür bir dakika düşünüp valinin kulağına eğiliyor:
“Ne yapalım!”
Vali:
“Bırakın gitsinler!”
Gidiyorlar…
Kıyamet kopmuyor!
Çünkü o gidenler demokrasiden, özgürlükten yana…
Kırıp dökmüyor, kimseye zarar vermiyor, aralarına giren kışkırtıcıları kovalıyor…

***

Hep söylerim ya yineleyeyim:
Unutkan bir toplumuz!
Çocuklara işkence, şiddet, tehdit, tecavüz!
Ha Pozantı ha Antalya hiç fark etmiyor.
Onları yaftalamak…
Koskoca devlet adamları 16 yaşındaki liseli çocukları yargılattı benim canım ülkemde…
Çocukları sever gibi yaptı, hiç sevmedi!
Çünkü o koca koca devlet adamları dağların doruğunda yaşıyorlardı; çocuklar, insanlar ise ovalarda…
Kolaydı din sarmalında yaşayan çocukları ve insanları kandırmak!
Hep kandırdılar!
Devlet, insan hakları ihlalleri yaptı!
Hep üstünü örttüler!
Cumhuriyetçi, laik, dindar, muhafazakâr, demokrat, liberal…
Şapkasını alıp gidenler, siyasi parti kapattıranlar, sultanlar, padişahlar…
Çocukların, insanların hayatlarını ezip geçtiler…
Kimi öldürdüler!
Bu devlet hep böyleydi, böyle kalacak!

Diren Gazeteci!

Diren Gazeteci!
Güray Öz

Patron medyasının direneceği yok, sen diren gazeteci. Eğer direnmezsen, yakın zamanda kendi kendinle yaptığın sözleşmenin bir hükmü kalmayacak, kendine verdiğin sözlerin bir yalan olduğu ortaya çıkacak, “Yaşayabilmek için başka çarem mi var?” diye döktüğün gözyaşı bir teselli olmayacak. Direnmezsen kısacası sen sen olmaktan çıkacaksın. Ama ben hâlâ umut var diyorum. Muktedirlerin karşısında el pençe divan duran medya ölmüşse bile, gazetecilik için daha her şey bitmedi. Belki de patronlara ve onların muktedir patronlarına rağmen medya onurunu korumanın bir yolu hâlâ vardır.
Geride herkesi çatısı altında toplaması imkânsız yoksul bir iki gazete, bir iki kanal, teslim olmamış az sayıda onurlu yazar dışında bir şey kalmadıysa, birkaç sağlam denemenin, birkaç aklıbaşında deneyimli gazetecinin dışında sosyal medya dizginsiz bir küheylan gibi alıp başını gidiyor, vazgeçilmez ilkeler gereği yalan dolanla baş edemiyor, her türden sahtekârlığa, saptırmaya, halk karşıtı propagandaya kapılarını kapatamıyorsa, belki de iş sana düşüyordur.

***

Örgütlen gazeteci! Örgütlen ki yandaş medya, karşısında alt edilmez bir gazeteci ordusu bulsun. Örgütlen ki, yalan dolan, anında yanıt alacağını bilsin. Örgütlen ki, halk, gazeteci dayanışmasının yüzlerce gazetecinin yaratacağı alt edilmez haber ağının, gerçekleri duyurma kampanyasının, yalanları reddetme eyleminin sonuçlarını görsün de, “İşte budur, gerçek buradadır, bunlar söylüyorsa gerisi yalandır” diyebilsin.
Biliyorum, dünyanın en zor işi bu. Bunun için ego balonlarının patlatılması, haberin ve eylemin dar çıkarların, fırsatçılığın hizmetine girmesinin önlenmesi, var olan iki üç sığınak noktası ile dayanışmanın küçümsenmemesi gerekecektir. Bunun için yalnızca gerçeğin dönüştürücü, değiştirici, devrimci olduğuna inanmak şart olacaktır. Bunun için “Çapul TV” örneklerinin çoğaltılması, fikir üreten blogların sayısının artırılması, birbirini çoğaltması, gerçek bir halk gazeteciliğinin patrondan, ücretten, sözleşmeden bağımsızlaşması, muktedirle pazarlığa dayanan gazeteciliğin lanetlenmesi, “yalnız gerçek” ilkesine dönülmesinin yolunun açılması sana düşüyor. Geçmişte “savcılık” yapmamış, “hâkim” olup hüküm kurmamış, can yakmamışsan ey gazeteci, bu görevden kaçabileceğini sanmam.

***

Bize gerekli olan, fikir fukarası köşe yazarı, bencil blogcu, kör parti militanı, sansasyon meraklısı, boşluk ve cep doldurma heveskârı, komplocu, fırsatçı değil, gerçek haberi, doğrulanmış haberi bekleyene ulaştırabilecek, bin fikrin içinde halkın kendi fikrini oluşturabilmesini sağlayacak kişidir. Eğer o sensen, diren gazeteci.
Hangi medya patronunun hışmına uğramış, hangi fırsatçı müsvedde “zaman bu zaman” deyip senin kalemine, klavyene, fotoğraf makinene el koymuş olursa olsun, senin şu duranların, yürüyenlerin, sanatçıların, aydınların yanında onurlu bir yerin var. Sen direnişçi değilsin, onların haberini yapıyor, durumu, gerçekleri halka anlatmanın yollarını arıyorsun. Sen gerçekleri anlatabilmek için koşar, gazlanır, plastik mermi yer, palalı adamın fotoğrafını çeker ve büyük bir olasılıkla gözaltına alınırken, aslında direnişin, yani değişimin fotoğrafını çekiyorsun, Gerçeğin eylemli tanığısın. Akıl verecek değilim, ama medyayı bir utanç heykeline dönüştürenlerle savaşmaz, onların karşısında dayanışmaya ve örgütlenmeye dayanan bir modelle çıkamazsak, yalanın padişahlığına, haramiliğin saltanatına son vermek, zamanın ruhuna boyun eğmemek için meydana çıkanları anlatamayacak, işini yapamayanların utancıyla yaşayacağız. Peki, buna yaşamak denebilir mi?
Öyleyse diren gazeteci!

Hukuk mu Zulüm mü?

Hukuk mu Zulüm mü?
Ali Sirmen

İleride yaşadığımız son on yılın romanı yazılacak olsa, belki de en iyi başlık şu olur:
“Kuddusi Okkır Öldürülürken Neredeydin?”
Sakın ola ki, “Kuddusi Okkır öldürülmedi, eceliyle öldü” demeye kalkmasın kimse!
Düpedüz öldürüldü. Herkesin gözünün içine baka baka, taammüden öldürüldü.
6 Temmuz Cumartesi Kuddusi Okkır’ın ölümünün 5. yıldönümüydü. Eşi S. Okkır 6 Temmuz’da haklı olarak yakınıyordu:
– 5 yıldır kimse bize destek olmadı. Eğer Gezi gibi direnişler o günlerde olsaydı, hiçbir şey böyle olmayacaktı.
Kuddusi Okkır, bir önlem olan tutukluluk yoluyla yargısız infazla idam edildi.
O zamandan beridir de ne milletvekillerinin çoğunluğunun, ne hükümet üyelerinin ne de özel yetkili mahkeme yargıçlarının vicdanları sızlıyor bu durum karşısında. Tam tersine, tutukluluk yoluyla infaz sürüyor.
Kompozisyonu, AKP’nin 12 Eylül anayasa referandumu ile “düzeltilmiş!” Anayasa Mahkemesi, herkesin vicdanını sızlatan tutukluluk konusunda bir karar verdi

***

Anayasa Mahkemesi devlete karşı işlenen suçlarda tutuklama süresinin iki kat, yani 10 yıl olmasını, oybirliğiyle ölçüsüz bularak iptal etti ve düzenleme yapması için Meclis’e bir yıl süre verdi.
İlk bakışta anlaşılması güç görünen kararla mahkeme galiba şunu söylüyor:
– Ben 10 yıllık süreyi ölçüsüz buldum. Ama yine de bundan yıllardır içeride yatanlar, 1 yıl daha yatsınlar bakalım. Siz de acele etmeyin, 1 yıl zarfında bir yasa çıkarın.
Bu durumda ortada yanıtlanması gereken şu soru var:
– On yıllık “ölçüsüz” ise yeni düzenleme yapılana kadar yatan beş yılın üstündeki tutuklular, bundan böyle hangi mantıkla içeride tutulacaklar?
5 yılı aşkın süre anayasaya aykırı ise bunların içeride kalmaları anayasaya aykırı değil mi?
Cumartesi günü Antalya’da, iki emekli savcı, iki seçkin hukukçu, iki değerli yazar Vural Savaş ve Çetin Yetkin ile bu konuyu konuşuyoruz. Her ikisi de tutukluların mahkemeler tarafından derhal serbest bırakılmaları gerektiği konusunda görüş birliği içindeler…
Çetin Yetkin daha önce çok duyduğum, benim de paylaştığım bir öneri yapıyor:
– Bütün yargıçlar, staj dönemlerinde bir süre hapishanelerde yatmalılar. Böylelikle tutukluma kararı verir veya uzatırken neye karar verdiklerini bilirler.

***

Hukukçular, beş yılı aşkın süredir tutuklu bulunanların bir an önce salıverilmeleri gerektiğini gerekçeleriyle açıklıyorlar.
Bakın Sami Selçuk ne diyor:
“… Onların zaten bu kadar uzun tutuklanmalarına da gerek yoktu. Kanıtları karartmayacaklar, kaçacak durumları yok, adli kontrol diye bir mekanizma var. Asıl olan, hak ve özgürlüktür. Ceza yargılaması, hukukun varlık nedeni budur.”
Yılların ceza avukatı İstanbul Barosu eski başkanlarından Turgut Kazan diyor ki:
“Hem adil yargılanma hakkı hem özgürlük dengesi düşünüldüğünde, derhal yürürlüğe girecek bir iptal olmalıydı. Eğer uygun adil yargılama yapan mahkemeler varsa 1 yıllık erteleme sorun yaratmaz. Aykırılık saptandığında mahkeme mahkemeyse, adil yargılama yapıyorsa tutukluluğu kaldırır. Ama özel yetkili mahkemelerin adil yargılama yaptığına inanmadığım için ne yazık ki, olumlu sonuçlar getirebileceğine, bazı davalar için umutla bakmıyorum. İnşallah yanılırım.”
Turgut Kazan’ın açıklamasının can alıcı bölümü şu:
“Eğer mahkeme mahkeme ise.”
Bu kuşku bir kez insanın aklına düştü mü, değil on yıllık, beş yıllık, on günlük tutukluluk bile kamu vicdanını yaralar.
Şimdi herkesi bu tutukluluklar konusunda şu soruyu, hukukçulara değil, kendi vicdanlarına sormaya çağırıyorum:
Bu tutuklukla infaz yöntemini vicdanınız kaldırıyor mu?
Bunun yanıtı hayır ise eğer, hukukçu ya da mehkeme ne derse desin, kıymeti yoktur.
Kamunun vicdanını yaralayan hukuk, hukuk değil zulümdür.

Demokrasi Var mı?

Demokrasi Var mı:Tek Ölçüt
Orhan Bursalı

Çok basit bir denklem var.. demokrasi, yani çoğulcu bir toplum ve anlayışın olup olmadığını anlamak için… Bırakınız büyük lafları, demokrasi teorilerini, parlamentonun varlığını, seçimlerin olup olmadığını, çok partilerin varlığını… Bunların hepsi palavradır, görünüşte olabilirler ama aslında bir tür “sürgün” edilmişlerdir. Anayasada kuvvetler ayrılığının sözü edilir, ama aslında anayasaya tam aykırı siyasal bir durum fiiliyatta hüküm sürer…

Sahneye bakıyorsunuz, her şey var kardeşim. Muhalefet partileri var… Meclis var… Yargı var… Var oğlu var… “Demokratik paramenter sistem” bütün öğeleriyle ayakta…
Kendime söylüyorum şimdi: Ula daha ne istiyorsun!
Yanıt veriyorum: Ula senin kadar aptalını görmedim… Bunlar varsa, varlar mı sanıyorsun!
Bu konuşmayı burada keseyim, yoksa “Daha ne istiyorsun” diyen içimdeki benin kafasını gözünü yarmamak için kendimi tutamayacağım!

***

Bir iktidar partisinin ülkeyi nereye götürdüğünü anlamanın sıradan bir yolu var: Basın özgürlüğü…
Her şeyi bir kenara bıraktım.. eğitim yasasını.. alkol yasasını, AKP’li belediyelerin fiili olarak alkolü yasaklamalarını vb…
Bir iktidar düzenli ve sürekli basın özgürlüğünü yok ediyorsa, medyayı iktidarlaştırıyorsa, patron üzerinde baskı kurup gazetecilik faaliyetinin iktidarın çizdiği çerçeve içinde yürütülmesini sağlıyorsa… Hoşuna gitmeyen yazarları röportajcıları attırıyorsa… Sansür uygulatıyorsa… İktidarbaşının uşakları hemen her gün telefonla efendisinin nelerden rahatsız olduğunu bildiriyorsa ve medyayı yönlendiriyorsa…
…Medya patronları, “eyvah yarın önüne nasıl çıkarım, yüzüne nasıl bakarım, bir şey nasıl dilerim, şu ihaleye nasıl gireririm ve alırım, eğer medyamda aleyhine eleştirel bir şeyler çıkıyorsa…” düşüncesiyle, efendinin istediği bir medya tasarlıyorsa…
“Yarın Maliyesini gönderir, bir açığımı bulur cezayı keser, yedi ceddimi siler, geleceğimi kurutur, vergi kaçıramam, daha çok zengin olamam…” diyorsa… (Tabii ki canı cehenneme!)

***

Başbakan yıllardır patronları, medyayı gazetecileri açıkça, net, tartışmasız, durmadan hedef gösteriyorsa üstelik… (O bu konuda konuştukça, aşağıdaki aletleri de medya üzerinde gerekli operasyonlara hemen soyunuyor)
İktidarbaşının medya ile uğraşması, tekil bir olay üzerinden (Olur a çok kızar bir habere yoruma falan, o da insandır!) ve bir-iki kezlik olmayıp da, süreklilik-düzenlilik gösteriyorsa…
Medya üzerinde operasyonları durmadan sürüyorsa.
Üstüne üstlük bunu sadece lafla değil, devlet gücüyle yapıyor ve maliyecilerini salıyorsa…
Bu da yetmedi, TMSF denilen aleti ile, televizyonları ve gazeteleriyle “borcun var” diyerek medya şirketlerine el koyuyor ve onları iktidar borazanlarına dönüştürüyorsa…
Ne o ülkede özgürlük vardır ne de demokrasi…
İktidar totalitaristtir. Ülkeyi diktatörlüğe götürmektedir.. veya fiilen diktatörlüğünü kurmuştur…

***

“Ama bak sen yazıyorsun istediğini, başkaları da yazıp çiziyor, bak Sözcü, Cumhuriyet, Yurt, Aydınlık ve daha az satan sol gazeteler var; HalkTV, Ulusal Kanal ve şimdi de ana akım TV olmaya soyunan +1 TV var… Bunlar medya özgürlüğünün işaretleri değil mi, ne atıp duruyorsun medya özgürlüğü yok diye…”
Bu iktidarın sık sık yönelttiği bir görüştür…
1) Bir diktatörlük için önemli olan halkın oy veren büyük kesimini şartlandırmaktır. Gazete okumak yerine televizyon seyreden kitleleri iktidar kulvarında tutan baskıcı politikalar izlersin. Belirli TV’lerde dizilere mizilere odaklanmış milleti gündemden kopartırsın, tartışma programlarında yandaş eğilimlilere ağırlık verirsin… Olayları iktidar bakış açısıyla sunarsın, kamuoyunu tek yanlı biçimlendirirsin…
Toplumda iktidarın bakış açısından bir algılama oluşturdun mu bu sana seçimler için yeter… Sürekli iktidar olmanın yolu sanırsın bunu… Gezi olaylarından günlerce haberi olmayan insanlar tanıdım, çünkü muhalif veya iktidar yanlısı olmayan haber kanallarının varlığından bile habersizlerdi!
2) Medya üzerinde sistematik bir iktidarlaştırma uygulamasıyla muhalif medyayı da giderek bir kenara, azınlığa itersin.
3) 2.5 – 3.5 bir medya oluşturduktan sonra, buçuğun yaşaması iktidarın işine gelir. “Demokrasininin varlığı”nın kanıtı, işlevini görür.
3) Gazetecilerin, komplolarla veya yasasız-hukuksuz yorumlarla içeri atılması bile totaliter bir yönetim altında yaşadığımızın kanıtıdır…

***

Basın özgürlüğüne düşmanlıkta gelinen nokta: RTE’nin ileri demokrasiyi koruyucu güçlerinin (yani polisinin) Taksim’de gazeteci avına çıkmalarıdır…
Onur Erem, Evrim Kurdoğlu, Eda Sönmez, Özcan Yaman, Yunus Dalgıç, Arif Balkan, Tuğçe Tatari, Makbule Cengiz, Şengül Derin, Dilem Taştan, Barış Yarkadaş, Elif Akgül, Gökhan Biçici bu sürek avının hedefleri oldular, hepsine derin geçmiş olsun…

***

Diktatör, sadece kendi görüşüne özgürlük ister… Bir de milli iradesi kavramının palalısına.
Diktatörlüğün demokrasi altında sürdürmenin yeni anlayışı şöyledir: “Kamuoyunu kontrol edersem, muhalefetin olmasının bana sadece yararı olur…”
Demokrasi, bir manzumeler zinciridir… Biri ikisi yoksa, hiç yoktur…
Kimileri parlamenter demokratik sistemde bazı arazlar var, ama işliyor sanıyor da…
Aldanıyorlar bile diyemiyeceğim…

Lucretius’un Çocukları…

Lucretius’un Çocukları…
Güray Öz

Neden hep beklenmedik hareketlerden korkuyoruz? Beklenmedik eylemler bizi neden şaşırtıyor? Pek çok düşünür, filozof bu konu üzerinde o kadar çok kafa yordular, o kadar olmadık yanıtlar icat ettiler ki, gerçeğin işaretlerini, gerçekliğin (hakikatin) her an değişen ışığını göremez olduk. Oysa daha sonra diyalektik sarmalın seyrini büyük bir bilgelikle yeniden yazacak olan Marx ve Engels’ten yüzyıllar, peygamber İsa’dan 94 yıl önce doğan şair Titus Lucretius o ışığı görmüş, görmekle yetinmemiş “Evrenin Yapısı” adlı uzun eserinde bütün görkemiyle geleceğe, bugünlere uzanan bir bilge-şair olarak anlatmıştı.

Bugün derinliklerine doğru yolculuğumuzu büyük bir heyecanla sürdürdüğümüz atomun iç dünyasını Demokritos’un izinden giderek anlatan Lucretius diyordu ki; “İnsan olsun hayvan olsun tüm fani canlıların özgür iradesi vardır ve bunun nedeni temel parçacıklardaki tesadüfi sapmalardır.” Bu saptama daha sonra başka düşünürlerin “Gerçek kendini rastlantılarla ortaya koyar” sözünde kendini bulacaktı. Diyordu ki, Lucretius; “Tüm hareketler önü sonu belli upuzun bir silsile olsa, özgürlüğün imkânı kalmazdı; kaderin buyruğuna uygun nedenler ezelden itibaren birbirini takip ederdi. Fakat biz o kaderin elinden özgür iradeyi çekip alıyoruz.”

***

Çünkü dogmaların bağnazlığı ile hüküm kuran, kısır akılların determinist rüyalarıyla karşımıza çıkan, yarın ne olacağını bize büyük bir kesinlik ve böbürlenmeyle vaaz edenlere Lucretius’u, o büyük şairi anlatan Stephen Greenblat’ın “Sapma” adlı eserini tavsiye ediyorum. (Can Yayınları)
Büyük bir şairdi Lucretius. Onun “Evrenin Yapısı” adlı uzun şiirini ünlü ve unutulmaz şairimiz Turgut Uyar ile yine unutulmaz yazarımız, hikâyecimiz Tomris Uyar birlikte çevirdiler. Greenblat’ın eserinin çevirisinde de bu Türkçe çeviriyi kullandı değerli Suat Ertüzün.
Durup dururken nereden çıktı Lucretius, nereden çıktı “Sapma”?

***

Zorbalığın bize sunduğu gelecek haritası can sıkıyor da oradan çıktı. Gençlerin “Eee! yeter artık” diye sokaklara doluşmasından çıktı. Genç kadın ve erkeklerin “gelecek öyle sizin çizdiğiniz abuk subuk haritalarla şekillenmeyecek, geleceği sizin saçma sapan ‘doğrularınız’ değil, bizim sapmalarımız belirleyecek” diye biber gazına, TOMA’ların suyuna gülerek karşı koymalarından çıktı. Nereden çıkacak; işte Lucretius’un şu sözlerinden çıktı: “Şurada kazanırken / yaşama gücü, bakıyorsun, yenik düşüyor şurada / Ağlanırken, yas tutulurken bir yanda / gözlerini güneşli dünyaya açan bebelerin / çığlıkları karışıyor ağıtlara / gün geçmiyor, gece geçmiyor ki karışmasın / bir bebe çığlığı ağıt seslerine / acıyla sevinç çatışmasın birbiriyle.”

***

Budur, “öyle değil böyle olacak, bebeler şöyle okuyacak, delikanlılar şöyle bilecek, kadınlar eve kapanacak, Türkler böyle susacak, Kürtler sesini kesecek, Aleviler camiye gidecek, şuraya kanal açılacak, buraya kışla yapılacak” diyene derin bir mizahla itiraz eden gençlerin dayandığı temel.
Doğumla ölümün sonsuz dansı sizin zorbalığınıza garantili bir gelecek vaat etmiyor. Beklenmedik durumlardan, atom altı parçacıkların düz bir çizgi izlemeyen bilinmezlerinin sonsuz çarpışmasından güç alan hayatımıza yön veren ışıktan öylesine habersizsiniz, sığındığınız hurafeyi “çağdaşlık” sandığınız teknoloji ile yaşatmanız öylesine imkânsız ki, işte o nedenle gençleri anlayamıyor, onları tehditlerle yıldırmaya çalışıyorsunuz.
Siz onlarla baş edemezsiniz.
Çünkü onlar doğumdur, sizse o sonsuz dansta yitip gidecek olansınız.

‘İslam demokrasisine’ geçişin yolu oldu…

AB ile Ortadoğu’ya Dönmek…
Nilgün Cerrahoğlu

“Gelişmeler Türkiye’nin AB’ye üyeliğini sağlayacak şekilde sonuçlansaydı ne olacaktı” diye soruyor AB’ye dün üye olan Hırvatistan’la paralel başlayan müzakereler ve AB serüvenimizi karşılaştıran son yazım için Londra’dan yazan Genç Köylü ve ekliyor:

“AB üyesi TC, TBMM aracılığı ile kullandığı egemenliğini büyük ölçüde Brüksel’e aktarmış olacaktı. Brüksel’de alınacak kararlar, çıkacak yasalar TBMM’nin çıkaracağı yasaların önüne geçecekti.Türkiye’ nin yasalarını işine geldiği gibi uygulayan/uygulamayan; uygulamaya kalkan bürokrasi ve yargıyı elinin tersiyle iten Türk siyasetçileri bu ayrıcalıklarından gönüllü olarak vazgeçmiş olacaklardı. Türkiye’yi yönetenlerin elindeki en büyük güç, devletin ülke ekonomisindeki varlığı iken, AB’nin temel kriterinin ‘ekonominin özel girişim eliyle’ yürütülmesi başka bir yaman çelişki oluşturuyor. Siyasetçiler, devletin ekonomik olanaklarını tekrar seçilmek, hep başta kalmak, sadece kendisi için kullanmak isterken bu olanaktan da gönüllü olarak vazgeçeceklerdi.
Türk siyasetçilerinin ellerindeki bu olanaklarını Türkiye’yi AB’ye sokarak gönüllü olarak terk edebileceklerini düşünmek hayal kurmak değil midir?
Ötesi… Türk ulusu bu alanlarda karar verme, uygulama ve kontrol yetkisini sınır dışındakilere sunmaya gerçekten razı mıdır?
Türkiye-AB ilişkilerinde gelinen nokta, siyasetçilerimiz açısından başarılı(!) manevralarının hak edilmiş meyvesidir. Geniş halk kitlelerinin ise ne kendisini kandırılmış hissettiğini ne de hayal kırıklığı yaşadığını sanıyorum. Bu ruh halini yaşayan mürekkep yalamış kesime karşı da hiç sempatim yok. Kiminle nereye gidebileceklerini bilmemelerinin doğal sonucunu yaşıyorlar. Bu durumda AB’yi nereye koyacağız sorusunun da yanıtı açıktır. Türkiye’yi almayacaklarını baştan zaten söylemişlerdi.
Peki hepsi de mi? Hayır, örneğin İngiltere Türkiye’yi AB’ye istiyor, ama kendisi çıkmak istiyor! Saygılarımla.”
Benzer görüşlerde başka okurlarımızın da olabileceği düşüncesiyle yanıtımı, bu köşeden iletmek istiyorum…

Kaçırılan kritik kavşaklar

Ortaklık anlaşmasıyla başlayan AB serüveni üzerinden 50 yıl geçti. Yarım asra damga basan bir dönemi “o üzümler zaten koruktu!” diyerek kapatıp geçmek, fazla her şeyi hafife almak olmaz mı?
Türkiye AB trenini iki kritik kavşakta kaçırmıştır; ilki, ’70’li yıllarda Yunanistan’la birlikte tam üyelik müracaatı yapmayarak; ikincisi, 1999’da Helsinki’de birlikte “aday” ilan edildiği Doğu Avrupa ülkeleri ile birlikte “müzakere tarihi” almayarak/alamayarak!
Türkiye’nin üyeliği böylelikle ciddiyetini, yola koyulduğu bu ülkelerle kritik kavşaklarda güzergâhını ayırmakla yitirdi. Her yol ayrımı, “Türkiye vakası”nı, daha “izole ve müzakere edilebilir” ve “özel” hale getirdi. Bu, bizi bir “araf”a mahkûm etti.
Bu uzun tecrübenin üzerine en yapılmaması gereken şey, 2005’te Hırvatistan’la beraber müzakereye otururken Ankara’nın yol haritasının Zagreb’inkinden ayrılmasına razı olmaktı…
Okurumuz “halkın bir hayal kırıklığı yaşamadığını, kendisini kandırılmış hissetmediğini” yazıyor.
Doğrudur.
Aksi geçerli olsaydı; “Avrupa fatihi” başbakandan; “Fethettiğiniz Avrupa hani nerede” diye soran birileri çıkardı. Vatandaşın kafasındaki son düşüncenin artık “Avrupa” olduğunu biliyoruz. Tereyağından kıl çeker gibi Ankara’nın rafa kaldırdığı AB konusu, halkı sonunda o kadar bezdirdi ki, yüzde 70’lerdeki destek yüzde 30’a düştü ve konu “çürümeye” bırakıldı.
Her şeyi halk bilmeyebilir, balık hafızalı olabilir ama bizler de konuyu bunca kolay ve rahatlıkla “çürümeye” mi bırakmalıyız?
Londra’dan yazan okurumuz, Türk siyasetçilerin ayrıcalıklarını hiçbir zaman AB uğruna bırakmak istemediklerini söylüyor…
Püf noktası burada.
Siyasi sınıfın bu ayrıcalıklardan arındırılması, Türkiye’nin AB yolunda bir “hukuk devletine olmasını” öngörüyordu. Vaktiyle AB’yi tam da bu nedenle desteklemiştik. Türkiye’nin bir gün hukuk devletine dönüşebileceğini, düşlemiş ve evet bunun hayalini kurmuştuk. Bunca alicengiz oyunuyla bu hayalin tuz buz edileceğini, evet gereğince hesap edememişiz…
İşbaşına gelen tüm hükümetler AB kartını iç politikaya oynadı ve bu davanın ısrarlı takipçisi olmadı. Konuyu salt iç politikaya tahvil eden hükümetler önünde, AB ortakları da Türkiye’yi diledikleri gibi yönlendirdi.

‘İslam demokrasisine’ geçişin yolu oldu

Son on yılın farkı; “manipülatif” kullanılan “AB adaylığı” sayesinde, “laik cumhuriyetin” temellerinin ciddi biçimde mayınlanması oldu.
“Demokratikleşme” adına AKP, yalnız orduyu devre dışı bırakmakla yetindi. Ve “İslam demokrasisi” projesi böylelikle, Brüksel üzerinden yükselmiş oldu.
AB sayesinde AKP; TC tarihinin böylece kilit paradigma değişikliğini yaptı ve tüm “yalanların anası” haline gelen AB; hukuk devletinden tam 180 derece ters yöne sapan bir “sivil vesayetin” kurulması için vesile oldu.
Bundan artık hayal kırıklığı duyulmasın da daha neden duyulsun?
Halk bunların ayırdına varmayabilir ama yarım asır, “uygarlık projesi” olarak algılanan AB’ye mesai harcayan aydınların, bu ağır bilançoyla hesaplaşmaması için bir engel teşkil etmez. Arkamızda kalan yıllar önemli bir tarih kesiti. Hiçbir şey olmamış gibi mi yapalım? Buradan devam.