Vazgeçtim; siz yine her bayram hastalanın beyler!

Vazgeçtim; siz yine her bayram hastalanın beyler!
Mustafa Mutlu

Dün 30 Ağustos Zafer Bayramı tüm yurtta törenlerle kutlandı…

“Kutlandı” diyorum ama…

Ağız alışkanlığı benimkisi…

Kutlama falan yoktu, sadece bir “formalite” yerine getirildi siyasetçilerin ve bürokratların katıldığı resmi törenlerde!

Yüzler asıktı…

Kimse kimseye selam vermedi…

Yan yana durdular, yürüdüler ama birbirlerinin suratına bile bakmadılar.

Çünkü kavgalıydılar!

Her şey “devlet” kadar soğuktu kısacası…

Vatandaşa önlem!

İstanbul Taksim’deki resmi tören, “araya vatandaşların sızmaması için” sıkı bir güvenlik çemberinin içinde yapıldı!

“Bayram”ı vatandaştan korudu devlet!

“Allah korusun araya birkaç çapulcu karışırsa ne olur bizim hâlimiz?” diye diken üstündeydi koskoca kenti yönetenler!

Vali, Belediye Başkanı, Emniyet Müdürü bir de Garnizon Komutanı birbirlerinin elini sıktı, parti temsilcileri çelenk koydu, birkaç bürokrat etrafta sıralandı; bunun adı “kutlama” oldu!

Unutmuşsunuz!

Belli ki unutmuşsunuz beyler; bayram sevinçtir, mutluluktur!

Bu vatan için hayatını veren kahramanlara duyulan minnettir; bu yüzden gözyaşıdır bayram!

Büyük mücadeleden sonra kazanılan zaferdir; yani coşkuyla atılan çığlıktır!

Şarkıdır bayram, marştır haykıra haykıra söylenen…

Renktir, cümbüştür, eğlencedir!

Geçmişe duyulan minnet, geleceğe edilen yemindir!

İyisi mi gelmeyin!

Dört gündür üst üste bu sütunlarda size yaptığım çağrıdan vazgeçtim; dünkü hâlinizi görünce…

İçinizden gelmiyorsa, mutsuzsanız…

Çekişmelerinizi bayram alanlarına taşımamayı beceremiyorsanız…

Surat asacaksanız, birbirinizin gırtlağına sarılmak ister gibi duracaksanız…

Tamam; bizden izin, katılmayın bundan sonraki bayramlara!

Nezle olun, başınız ağrısın, yurt dışında işiniz çıksın; gelmeyin!

Bizim bayramlarımızı, bize bırakın!

Derdiniz ne?

Dedelerimiz o savaş meydanlarında küs değildi beyler…

Belki birbirlerini bile tanımıyorlardı ama kol kola girip siper ettiler göğüslerini düşman mermilerine…

Sizin paylaşamadığınız ne?

Ceylan derili koltuksa, haram olsun!

Para-pul hesabıysa, boğazınıza dursun!

Güçse, otoriteyse, saygınlıksa, hepsinin altında kalın…

Bütün değerlerimizi aldınız bizden, kutsal kavramlarımızın içini boşalttınız…

Kibrinizle, çekişmelerinizle, hırsınızla, gizli amaçlarınızla tadını kaçırdınız her şeyin…

Bari bayramlarımızı cenaze evine çevirmeyin!

‘Halk’ olamıyorsanız!

26 Ağustos’ta o savaş meydanında bir tek bile siyasetçi yoktu beyler…

Delik çarığıyla, çakaralmaz tüfeğiyle, dişiyle, tırnağıyla halk vardı!

Senede dört gün “halk” olmayı beceremiyorsanız; çekin, nerede olmak istiyorsanız, oraya gidin!

Bize bırakın bayramlarımızı…

Gururla sallarız bayrağımızı, coşkuyla söyleriz marşımızı, içten ederiz dualarımızı…

Zerre kadar riya karıştırmadan, rol yapmadan, içimizden geldiğince kutlarız bayramlarımızı…

Ne demek istediğimi anlamadıysanız danışmanlarınıza söyleyin; dün akşam kendiliğinden ve tüm engellemelerinize, yasaklarınıza rağmen Bağdat Caddesi’nde toplanan on binlerin görüntüsünü izletsinler size…

Bayram nasıl kutlanırmış, gözlerinizle görün…

İktidar-muhalefet diye ayırmıyorum; hepiniz birsiniz çünkü…

Biz halkız, siz elitsiniz!

Ve ne yazık ki ruhsuzsunuz, cansızsınız, sahtesiniz!

Uydurun birer rapor, gidin istediğiniz yere…

Hatta mümkünse…

Dönmeyin geriye!

30 Ağustos’ta Kötümserlik…

30 Ağustos’ta Kötümserlik…
Öztin Akgüç

Tarihi bir zafer gününde en azından kötümser olarak nitelendirilebilecek bir yazı yazmak gerçekten hüzün biraz da utanç verici. Türkiye büyük zaferin 91’nci yılında niçin o özlenen düzeylere gelemedi hatta günümüzde esef verici, kaygı doğurucu durumlara düştü? Bu sorunun yanıtlanması, irdelenmesi gerekir.
Sorunun kökeni Kurtuluş Savaşı’nın başlangıç yıllarına kadar uzanıyor. Kurtuluş Savaşı onurlu, ülkenin bağımsızlığı idealini benimsemiş, özverili, cesur bir grup tarafından yapılmış, halkın önemli bir bölümü savaşa katılmamış, hatta çıkarılan iç isyanlarla Kurtuluş Savaşı baltalanmaya çalışılmıştır. Savaş zaferle sonuçlanınca, bir bölüm savaşa katılmış gibi görünmüş, bir yarar ummuş, geniş bir kitle de tıynetleri gereği argo bir deyişle araziye uymuş, karşıt bir hareket için elverişli bir ortamı beklemiştir. Dolayısıyla 30 Ağustos ülkede herkesin gururla kutlayacağı bir zafer günü olmamıştır.

Ülkede her zaman için Cumhuriyet karşıtı, geniş bir kitle olmuş, bu kitle Cumhuriyet karşıtı siyasal akımları her zaman desteklemiştir. Geçen dönemlerde orta sağ partilerin destekçisi olan bu kitle, artık AKP’nin arkasındadır.
Günümüzde AKP iktidarı Türkiye Cumhuriyeti’nin yumuşak karnını oluşturuyor. Yalnız destekçi kitlesinin Cumhuriyet karşıtı olması nedeniyle değil, iktidarda kalmayı bir yaşam-ölüm (hayat memat) meselesi olarak gördüğü, “ya devlet başa ya kuzgun leşe” stratejisi izlediği için. Her alanda başarısızlık baskıyı, şiddeti de artırıyor.
Sayın RTE’nin AKP’nin iktidarda kalma tutkusunu, zaafını sezen bazı güçler, blöfle, pazarlıkla hatta şantajla bir şeyler koparma peşindeler. Yerel seçimlerde oy kaybının Sayın RTE için de AKP için de sonun başlangıcı olduğunu görüyorlar. Oy kaybetmemek için AKP’nin her türlü ödünü (tavizi) verebileceğini sezinliyorlar. Cemaatin tutumunu, BDP’nin, PKK’nin blöfünü bu açıdan değerlendirmek gerekir.

Aslında emperyal güçlerce desteklenen bana göre sözde Kürt bağımsızlık hareketi zor durumda. Batı’dan artık daha fazla destek gelmeyeceği, Arapların da petrol yataklarının önemli bir bölümünün Kürtlerin denetimine verilmesini kabul etmeyeceği açık. ABD, İsrail dışında da, sözde özerk Kürt bölgeleri için hami aramış, bu haminin AKP iktidarı olabileceğini öngörmüştür. Barış süreci, ABD’nin iki yanlı direktifi ile başlamıştır. Aslında emperyal güçlerce destekli, petrol kaynaklarına egemen bir Kürt devleti projesi tehlikeye düşmüş iken, AKP’nin seçim, iktidarı sürdürme zaafı, BDP’ye, PKK’ye bazı şartları dayatma, şantaj ve blöf yapma olanağını vermiştir. İktidarda kalma tutkusunun zebunu olmuş bir partinin, blöfleri görüp ödün vereceği kaygısını taşıdığım için AKP, TC’nin yumuşak karnıdır diye düşünüyorum.

Bazı çevreler Türkiye’de yaşananlar için “bunu hak etmiyoruz” diye isyanda bulunuyor. Aslında Türkiye’de geniş bir kitle özgürlüğü, bağımsızlığı hak ediyor mu? Öncelikle bu sorunun yanıtlanması gerekir. Özgürlüğü, bağımsızlığı hak etmenin bir çabası, bir bedeli olmalıdır. Geniş bir kitle hiçbir çaba harcamadan bu olanaktan yararlandığı, hazıra konduğu için değerini takdir edemiyor; belki de özgürlük, bağımsızlık onlar için bir anlam bir değer taşımıyor.
Birçok kurumun, kuruluşun unvanın başında Türk “T” harfi bulunuyor. Bu kurum ve kuruluşlar da biz bu sıfatı hak ediyor muyuz diye kendilerini sorgulamalıdırlar. Amblemlerin, logoların, unvanlarının başında bulunan T harfinin ağırlığını, sorumluluğunu duymalıdırlar.

Kurtuluş Savaşı herhalde Türkiye’nin bugünleri için yapılmadı. Asıl haksızlık, nankörlüğe kaçan saygısızlık Kurtuluş Savaşı’nı kazananlara karşı yapılıyor. Yukarıdaki açıklamalar yetersiz görülüp “Niçin kötümsersin” diye sorulabilir. Peki, iyimser olmak için geçerli neden var mı?

30 Ağustos’u hâlâ bir zafer günü olarak görenlerin bayramını kutlarım.

Cehennemi beklerken…

Cehennemi beklerken…
Güngör Mengi

Savaş ile hile, ekmek ile peynir kadar ileri bir yakınlığı ifade ediyor.
Suriye’de yaşanan kimyasal katliam savaş ihtimalini tavana vurdurdu.

Facianın bir ayağı kimyasal başlıklı füzenin varlığını, öteki ayağı ise bu silâhı kullanan vicdansızlığın sahibini açığa çıkarmayı gerektiriyordu.

Meselenin hile yapmaya müsait olduğunu Irak tecrübesi ispatlamıştır.
ABD’nin vebali vardır o uzun ve maliyetli savaşta.

Suriye’ye askeri müdahale, bu nedenle kabul edilebilir bir sebep bulunmasını gerektirdi.
Ama bu defa suçlananlar ikna edici şeyler söylemeye başladılar.

Suriye Dışişleri Bakanı Velid Muallim “Hiçbir ülke kendi insanına karşı kimyasal silâh kullanmaz” dedi.
PKK’nın Suriye uzantısı PYD lideri Salih Müslim” “Şam rejimi bu saldırıyı BM heyetinin önünde gerçekleştirecek kadar ahmak değil!”

Savunma güçlü de olsa iddianın ispatlanması bekleniyor artık.

O kanıtların şu anda CIA’da bulunduğu ve Başkan Obama’ya gösterildikten sonra Başkan’ın “cezalandırıcı” bir tahrip kampanyası için kararını verdiği biliniyor.
Yönetimin şimdi bir yandan Esad’ın inadını kıracak operasyonu planlarken öbür yanda kamuoyunu ikna etmek için CIA belgelerini dünya ile paylaşması beklenmelidir.

Halk kalkışmasının iki sebep tahtında meşruiyeti olur:
Ya yabancı bir ordunun işgali söz konusudur ya da ülkeye egemen olan diktatörün baskısı ne özgürlük, ne hak-hukuk bırakmıştır.

Türkiye Cumhuriyeti’nin komşuları ile savaşmama geleneği vardır.
Rolümüz destek hizmeti vermekten daha ileri gitmemelidir.

Ayrıca kimyasal silâh kullanıldığına dair kanıtların açıklanması da operasyona katılmanın şartı olmalıdır.

Zaten iç savaşta kendini bitirmiş bir halk var.
Diktatör ateş sağanağının bitmesini sığınakta bekleyecek, olanlar yine masum insanlara olacak.
Cehennemi onlar yaşayacak, yine onlar ölecek!

Ne çözülecek?
Suriye krizi ile teröre karşı çözüm süreci kördüğüm hâline geldi.
Dünkü okuyucu mesajları güvensizlik yansıtıyordu.

“Dış siyasette başarının bu derece aşağıda seyrettiği bir dönem yaşamamıştık” tespiti, gerçeği yansıtmıyor mu?

Bir de şu “Kaç aydır Güneydoğu’da şehit olmuyor; daha ne?” sözü sakız olmuş gidiyor.

Okur “ÇÖZÜM” sözünün nereye gideceğinden şüphe duyuyor.
Endişesini uyarı ile ortaya koyuyor:

“Çözüm ülke-millet bütünlüğü aleyhine tavizler vermek demek olduğuna göre açık konuşayım:
Bu ÇÖZÜM müdür?

Yoksa T. C’nin çözülmesi mi?”

Savaş Tamtamları…

Savaş Tamtamları…
Orhan Erinç

Savaş Tamtamları…

Uluslararası diplomasiye akıl sır erdirmek giderek daha da zorlaşıyor.
Kimyasal saldırının yol açtığı toplu kıyımı eylemli olarak kınamak için planlanan hava saldırısının gerekçesi Esad’ı cezalandırmak…
Ama anlaşılıyor ki cezalandırılan Esad değil Suriye halkı olacak.
Açıklamalara bakarsanız saldırı sonrasında da Esad’ın hayatta ve rejiminin de ayakta kalacağı anlaşılıyor.
Gerçek böyleyken iktidar yanlısı ya da yakını gazeteler savaş tamtamlarının düzeyini niye yükseltti dersiniz?

***

Türkiye, içerdeki sorunları bir yana bırakmış durumda ve Mursi ile yatıp Esad’la kalkıyor.
Yöneticilerimiz hedefe koydukları Esad’la Sisi’yi devirmenin pek de kolay olmadığını anlayınca dümeni iki ülkenin halklarına çevirdiler. Amaç artık, Suriye ve Mısır halklarını korumaya yöneldi.
Aylardır Birleşmiş Milletler’e, Güvenlik Konseyi’ne, Amerika Birleşik Devletleri’ne “Heyy! Neredesiniz?” diye takaza eden, takaza ederken de diplomatik nezaketi bir yana bırakanlar, galiba sonunda fark ettiler ki Suriye Türkiye’ye bırakın füzeleri, bir havan topu atımı mesafede…
Binlerce kilometre uzaktaki ülkelerin atıp tutma hakları var ama Türkiye ince eleyip sık dokuma zorunluluğunda.
İktidarın geç de olsa macera politikasını gözden geçirme ihtiyacını duyduğu anlaşılıyor.
Dışişleri Bakanı Davutoğlu’nun yumurta kapıya gelmişken Karabük gezisinde söyledikleri arasındaki şu cümleler dikkat çekicidir:
“Biz BM Güvenlik Konseyi’nin siyasi görüş ayrılıkları da olsa, böyle bir insanlık suçu karşısında bütün daimi üyelerinin tek ve ilkesel bir pozisyonda bir araya gelmesini istiyoruz; önceliğimiz budur. Türkiye’nin birinci önceliği BM Güvenlik Konseyi’nin bu insanlık suçu karşısında ortak bir tavır ve müeyyide (yaptırım) geliştirmesidir.”
Davutoğlu bu sözleri “BM kararı olmadan silahlı olarak harekete geçmek uluslararası hukuka aykırıdır” anlamında söylemişse haklıdır.
Ancak ABD’nin “Biz gidiyoruz, siz de geliyorsunuz” ya da “Biz gidiyoruz, sen de bize katkı veriyorsun” çağrısına direnemeyeceği de ortadadır.
Türkiye’nin enerjide bağımlı olduğu sınır komşuları Rusya ile İran’a ve sanayi üssü olarak ilişkide bulunduğu Çin’e ters gelecek yaklaşımı da ayrı bir sorun durumundadır.

***

Suriye için alınmış asker kullanma izninin 4 Ekim’e kadar geçerli olduğu tartışmasızdır.
Ama oradaki izin gerekçesinin niteliği ile insanlık suçunun cezalandırılmasını amaçlayan saldırının gerekçesi hiç ama hiç örtüşmemektedir.

***

Yazıyı Büyük Atatürk’ün ünlü sözü ile bitirelim:
“Savaş kaçınılmaz olmalıdır; bir ulusun hayatı söz konusu olmadıkça savaş cinayettir.”

Ağlıyorum…

Ağlıyorum…
Aslı Perker

Her yaz bahçeye ilk gittiğimde toprağa kapanıp ağlıyorum, şükür bu güzel doğaya kavuşturana.
Yine her yaz, ilk denize girdiğim an ağlıyorum, gözyaşlarım deniz suyuna karıştığı için kimse bilmez, böyle büyük bir nimet bize bahşedilmiş olduğu için.
İstanbul’da odamda çalışırken pencerenin önünde koklaşan kuşları görüyorum, boğazım düğüm düğüm oluyor, dünyada öyle ya da böyle sevgi var diyorum.
Varsan baksan romantik de değilim ama otogarda kucaklaşan iki kişi gördüm mü gözyaşlarıma mani olamıyorum.
Yurtdışındaysam, memleketimle ilgili iyi bir şey görüyorsam, duyuyorsam bu sefer gururlanıyorum, o yüzden dökülüyor yaşlar gözümden.
Suriye’de yan yana dizilmiş çocuklara kalp masajı yapıldığını görüyorum, titreyen insanları, kederimden ağlıyorum.
Birbirine vahşice saldıran insanları gördüğümde utancımdan ağlıyorum, kendimize, eksiksiz hepimize lanetler okuyorum.

Hıncımdan, gururumdan
Nuri Bilge Ceylan ödülünü aldığında sevincimden ağlıyorum. Sanki ödülü alan benim.
Onu bırak, dünyanın bambaşka bir ülkesinde bambaşka bir milletin atleti altın madalyasını takıyor, ben ona da ağlıyorum, takdire şayan bir durum neticede.
Prof. Dr. Latife Summerer Kastamonu Valisi’ne antik kentte çok önemli bir yazıt bulduklarını anlatıyor, Vali Bey’in o tarihi esere dayadığı ayağına gözüm takılıyor, sinirimden ağlıyorum.
Ben insanım, sözdesini mözdesini bilmem, Ermeni Hagop Mıntzuri’nin anılarını anlattığı kitabında İstanbul’da bir diş belasından gemiyi kaçırıp memleketine zamanında gidemediğini, sonunda gidebildiğinde ise ailesinden kimsenin kalmadığını okuduğumda hüngür hüngür ağlıyorum.
Eskişehir’de Ali İsmail Korkmaz’ı öldüren fırıncıların dükkanı el değiştirmiş, adı Ankara Ata ekmek fırını olmuş, hıncımdan ağlıyorum. Bir Ata lafına tav olacak kadar aptal yerine konuyoruz diye.
Ali İsmail’in dövüldüğü o videoyu izliyorum, gözyaşlarım durmuyor. Böyle kin nerede görülmüş?
İhvan lideri Muhammed El Biltaci’nin kızı Esma’nın yüzlerce insan arasında ayakta dikilirken vurulduğu anı izliyorum, ağlıyorum. 17 yaşında, gencecik kız.
Babasının kızına yazdığı o veda mektubunu okuyorum, yüreğime bir taş oturuyor. İnşallah o baba o kızına sevgisini yaşarken de göstermiştir.

Bir tek o zaman susuyorum
Bu söylediklerim ışığında, normal şartlar altında, Sayın Başbakanımız’ın Esma’nın ölümüne duyduğu üzüntü dolayısı ile halkının karşısında gözyaşı döktüğünü gördüğümde ağlamam lazım.
Zira protokolde en ufak bir insani davranış görmek her milletin isteğidir ve kalbe mutluluk verir.
Ancak Sayın Erdoğan ekranda ben burada bir Başbakan olarak değil, bir baba olarak konuşuyorum derken ve gözlerinden yaşlar akarak Esma’yı anarken benden bir damla gözyaşı dökülmüyor.
Kendi memleketinin çocuğuna aynı şefkati göstermeyen bir babanın gözyaşlarını istesem de samimi bulamıyorum. Tuğba Kıraç’ın 4 Ağustos’ta Radikal’de yazdığı yazısında bahsettiği bir araştırmanın sonucu aklıma geliyor: Dünya, artık duygularını ve düşüncelerini açıkça ve dürüstçe paylaşan liderler istiyor.
Ben de istiyorum ama görünen o ki daha bulamıyorum.

Elmas, hücrelerin sıcaklığını ölçüyor: Nano termometre

Elmas, hücrelerin sıcaklığını ölçüyor: Nano termometre
Hücrelerin içindeki sıcaklığı kesin bir şekilde ölçen yeni bir teknik için daha önce kuvantum bilgisayarları için geliştirilen yapay elmastan yararlanıldı. Çünkü bunlar sıcaklığa karşı çok duyarlı. Kuvantum deneylerinde olumsuz etki yapanın biyoloji ve tıpta işe yarayabileceği sanılıyor. Küçük bir hileyle canlı hücrelerdeki minik parçaların sıcaklığı ayarlanabiliyor.

Cumhuriyet
Bilim Teknik

– Harvard Üniversitesi fizikçilerinden Georg Kucsko ve Peter Maurer bugüne dek özellikle de nano elmaslara uzun bir süre için kuvantum bilgilerinin ne şekilde yazılabileceğini araştırıyordu.

Burada amaç kuvantum dünyasındaki fenomenlerin son derece hızlı işlemlerde kullanılmasına izin veren bir kuvantum bilgisayarının geliştirilmesiydi.
Bilim insanları bu tür elmasları, canlı cilt hücrelerinin çeşitli bölgelerine yerleştirdi. Bir hücrenin küçük alanlarındaki sıcaklık binde bir derecelik bir hata payıyla ölçüldü. Ve bu yöntem halihazırdaki yöntemlere kıyasla on misli daha doğru. Bilim insanları hücrelerin içindeki sıcaklığı değiştirebilmek için hücrelerin içine ilave olarak altın nano partiküller yerleştirdikten sonra bunları da lazerle ışınlamışlar.

Bu şekilde hücrenin belli başlı bölgelerindeki sıcaklık etkilenmiş ve nano elmaslarla da kontrol altına alınabilmiş.

Kucsko bu tür bir nano termometre ile kimyasal reaksiyonların kontrol edilebileceğini söylüyor. Nitekim bu şekilde sıcaklığın iki madde arasındaki sınır bölgede ne şekilde aktığı ölçülebilir. Ayrıca gen espresyonundan hücresel metabolizmaya kadar her şey sıcaklıktan çok fazla etkilenmekte. Mesela sıcaklık efektleri tümör hücrelerinin öldürülmesinde kullanılmakta. Ancak hücrelerin içindeki sıcaklık kesin olarak bilinmediğinden sorunlar yaşanır. Oysa nano termometre bu bilgileri en doğru bir şekilde veriyor.

Hayat Nedir?..

Hayat Nedir Ey Cinci Hocalar?..
Hikmet Çetinkaya

Hayat nedir bizim için?
Sevgi mi, nefret mi, kin mi, intikam mı?..
Öz çocuklarını maganda kurşunuyla düğünlerde, kına gecelerinde silahla öldüren, sopalarla, gaz bombalarıyla katleden, komaya sokan bir şiddet sarmalında yaşıyoruz.
Birbirini sevmeyen, ötekine kin kusan, intikam duygularıyla yaşayan biz, komşuda yaşanan vahşete karşı ağlarken kendi çocuklarımız için niye içimiz yanmaz!
Kadına şiddetin, tecavüzün giderek ivme kazandığı, kadınların kocaları tarafından öldürüldüğü bu coğrafyada sevgi tohumları yerine ölüm mangaları niçin özgürce dolaşıyor?
16 yaşındaki zihinsel engelli kıza tecavüz edip hamile bırakan salyalı yaratığa, “kızın rızası var” denilerek savcılıkça takipsizlik kararı veriliyor.
Türkiye’nin doğusunda batısında kadınlara, kızlara şiddet uygulanır, tecavüz edilirken devlet ne yapıyor?
ODTÜ’de direniş çadırlarını kuran öğrencilere, semt sakinlerine baskı şiddet uygulanırken eli silahlı magandalara niçin dokunulmuyor?
İntikam duygularımız alev alev tutuşurken sevgiyi, kardeşliği unuttuk.
Birbirimize düşman olduk!
Erkek egemen bir kültür bu coğrafyanın binlerce yıllık tarihinde yazılı falan değildi.
Öyle sandık, öyle kandırıldık!
Çocuklarımızı zindanlara atıp onlara tecavüz edenleri seyreden bizdik!
Komşularımıza “demokrasi, barış, özgürlük” dersi verirken, Esma için ağlarken, Ceylan’ları, Necla’ları, Berivan’ları unuttuk.
Töre denilen o vahşeti kutsadık, Fırat Irmağı’nda traktörün devrilmesiyle ölen çocuk tarım işçilerini “Genç yaşta ölüm güzeldir” deyip kara toprağa gömdük.

***

Ölümler, acılar, hüzünler…
Hayat devam ediyor, benim genç ölüler mezarlığına dönen ülkemde.
Afyon’daki patlamada ölen Mehmetlerin sayısını unutturdular bize…
Tuzla Tersaneleri’nde sigortasız çalışan işçilerin, AVM inşaatı çadırlarında cayır cayır yanan işçilerin, İstanbul’un göbeğinde yağmur sularına kapılarak ölen bir minibüs dolusu tekstil emekçisi kadınların sayısını da.
Unutarak yaşamaya alıştırdılar!
Trafik terörünü!
O kör terörü, mayınlı tuzakları, sınır karakollarında ölen Mehmetleri, savcıları, polisleri, gençleri…
Faili meçlulleri, Mehmetlerin intiharlarını!
Suskun ve tepkisiz bir toplum yarattılar sonunda!
Gezi eylemleriyle uykudan uyananları zindanlara doldurdular.
Hayatı kucaklamayı reddettiler, hayatın içinde var olan tüm renkleri evimizden alıp alaca karanlığa bıraktılar bize.
İç barışı yıktılar, kin, nefret, intikam tohumları ekerek…
Bir mavi bulut içinden geçmeyi özlemiştik, sevgiyi çocuklardan öğrenmeyi!
Onu bile çok gördüler!
Dağ rüzgârlarına hasretiz…
Kırlangıçları artık hiçbir yerde göremiyoruz…
Gelmiyorlar, kaçtılar başka ülkelere!

***

Ölümü, silah kılığına girmiş ölümü gördük…
Hayatımızı genç yaşta çalanlar, hayatı kendileri için yaşadılar.
Çocukları katlettiler, gençleri, emekçileri, aydınları, yazarları, gazetecileri…
Kimileri zindanlarda öldürüldü, kimileri karanlık sokaklarda.
Sıkılmış bir yumruk içinde kökleriyle uzayan o özlem, duygu ırmağımız nerelerde bizim?
Nerelerde o çocuksu düşlerimiz, dağ rüzgârlarımız!
Acaba bir gün gelir ışık olur mu bizim her yanımız, yoksa zifiri karanlık olarak kalır mıyız!
Sesimiz boğazımızda düğümlenirken, kendi alın yazımızı okuyan cinci hocalar, ne derler bu duruma?
Uygarlık, demokrasi, temel hak ve özgürlüklerin anlamı nedir onlar için!
Size soruyorum ey cinci hocalar…
Hayat nedir?
Kader mi, alın yazısı mı, insanlık mı, özgürlük mü?
Haydi yanıt verin!

Gençler Sesleniyor: Bizi Dinleyin, Anlayın…

Gençler Sesleniyor: Bizi Dinleyin, Anlayın…
Prof. Dr. Özcan KÖKNEL

Her ülkede olduğu gibi ülkemizde de aile içinde ve toplumda genç kuşakla yaşlı kuşak arasında kuşak çatışmasından kaynaklanan sorunlar olabilir.
Bu durum toplumsal bir olgudur.

UNESCO, gençlik çağını 12-24 yaş dilimleri arasında göstermektedir. Gençlik çağı bedensel, ruhsal, toplumsal değişme ve gelişme süreçlerini içerir. Bedensel gelişme ve değişmeyle başlar. Bunu ruhsal, toplumsal değişme ve gelişme izler.

Aşırı duyarlılık, kolay değişen duygular; kimlik arayışı, ilgi, sevgi ve özdeşleşme, özerklik, özgürlük, saygınlık, görev ve sorumluluk, toplumsal durum, rol, yer, kendini gerçekleştirme gibi duygusal-bilişsel kavramlar gençlik çağının anahtar sözcükleridir.

Bu kavramlar önce gencin aile ortamında; sonra yaşadığı ortak toplumsal kültür içinde biçim ve renk kazanır.
Aile içinde bulunduğu bölgenin toplum kesiminin toplumun ilkelerinden, kurallarından, değerlerinden etkilenir. Bunları yetişen kuşaklara aktarmak ister.

Ülkemizde anne-baba çocuk ilişkisine, iletişim biçimine göre beş aile tipi saptanmıştır. Bunlar önem, etkinlik ve yaygınlık sırasıyla ataerkil aile; gevşek aile; tutarsız aile; ilgisiz aile; demokratik-bilgili, ilgili aile.
İlk sırada yer alan, en eski ve yaygın olan ataerkil sert ve sıkı aile yapısının özünü, temelini birincil toplumsal kurumlar oluşturur. Bunların başında inanç sistemi, gelenek, görenek, töre yer alır. Kuranıkerim’de yer almayan, akılla, bilimle çatışan dini uygulamalar geleneğin, göreneğin, törenin, baskıcı, cezalandırıcı, sert, sıkı yönleri aile yapısına yansır. Yüzyıllar boyu bu aile yapısını sürdürenlerin bir bölümünde ikincil temel toplumsal yapılardan ve çağın ruhundan kaynaklanan önemli değişmeler olmuştur.

Ataerkil-sert, sıkı aile yapısında egemenlik babadadır. Aile ilkelerini kurallarını, değerlerini, yaşam biçimini baba belirler. Çocuğun ve gencin kimliğine, kişiliğine değer vermez. Aile ilkelerini, kurallarını çocuğun ve gencin yaşına, zekâ düzeyine, becerisine, yetisine, yeteneğine göre değil, kendine göre acımasız, değişmez, katı, sert tutum içinde aktarmaya çalışır. Amacına ulaşmak için kendince hatalı, kötü gördüğü davranışları hiçbir açıklama, anlatma gereğini duymadan, fiziksel cezalandırma, dayak dahil her türlü ceza yolunu, yöntemini kullanır. Çocuk ve genç “şımarmasın”, “yüz bulmasın” diye doğru, güzel, iyi davranışlarını ödüllendirmez, görmezlikten gelir. Özgür ve özerk davranışlara olanak tanımaz. Ya hiç sorumluluk vermez ya da gereğinden fazla sorumlulukla çocuğu, genci ezer.

Ataerkil aile yapısında yetişen politikacılar, yöneticiler, etkili, yetkili kişiler, siyasal, toplumsal düzeni sürdürmek amacıyla ataerkil aile yapısının ilkelerini, kurallarını, değerlerini uygulamaya çalışırlar.

Buna karşın demokratik, ilgili, bilgili aile çocukların, gençlerin yaşına, zekâ düzeyine, becerisine, yetisine, yeteneğine ilgi gösterir. İletişim kurar. Duygularını, düşüncelerini, sorunlarını anlayışla dinler, paylaşır, çözüm arar. Belirli sınırlar içinde özgür ve özerk davranmasına, sorumluluk yüklenmesine olanak tanır. Başarıları ödüllendirir. Başarısız sorumsuz davranışların nedenini arar. Gerekirse nedenini açıklayarak fiziksel olmayan cezalar verir. Kimliğine, kişiliğine saygı gösterir.

Öte yandan, çağın ruhu öncelikle gençleri etkiler. Geçmişi unutmamak, hatırlamak bireysel ve toplumsal açıdan sağlıklı düşünmek, davranmak için gereklidir. Ancak geçmişi yaşamak ve yaşatmak istemek, bireysel hastalık, toplumsal çatışma nedenidir.

Çağdaş kuşaklar, kişiliğine saygı duyulmasını, düşünce özgürlüğünün tanınmasını, güven içinde bulunmayı, gerçekçi olmayı, karşılıklı tartışma ortamının açık tutulmasını, toplumda yetkeyi simgeleyen kurum ve liderlerin, güçlerini korkutma ve sindirmekten almamalarını istemektedirler. Bu koşullarda, kargaşa sorununun temel çözümü, çağdaş bir anlayış içinde, bilimsel yaklaşımla sağlıklı bir kültür bileşimine gitmeye dayalıdır.

Her ülkede olduğu gibi ülkemizde de aile içinde ve toplumda genç kuşakla yaşlı kuşak arasında kuşak çatışmasından kaynaklanan sorunlar olabilir. Bu durum toplumsal bir olgudur.

Ancak hükümetin görevi, bu olgunun varlığını söylemek değil, çözüm yollarını araştırmak, bulmak ve uygulamaktır. Parlamento içinde ve dışında hükümeti oluşturan partilere karşıt görüşlü gruplar, kişiler ve kurumlar olabilir. Parlamentonun otoritesini uygulayan güçlerin, bu aşamada onları suçlaması olaylara yaklaşımını zorlaştırır. Sağlam verilere dayanan tanılar, gerçekçi çözüm önerileri, hiç değilse bu konu üzerinde ortak noktalarda birleşme olasılığı verecektir.
Gençleri anlamak için Lübnanlı ozan, yazar, ressam Halil Cibran’ın (1881-1931) dizelerini bilmek, anlamak, uygulamak gerekiyor. Anne babalarla, çocuklar, gençler arasındaki ilişkiyi ünlü şair aşağıdaki dizelerle anlatıyor:

YAY ve OK

Çocuklarınız sizin çocuklarınız değildir.
Onlar hayatın kendi varoluş özlemi için doğan kızlar ve erkeklerdir.
Sizin vasıtanızla dünyaya gelirler, fakat sizden gelmezler.
Sizinle beraberdirler, fakat size ait değildirler.
Onlara sevginizi verebilirsiniz, fakat düşüncelerinizi veremezsiniz.
Çünkü kendi düşünceleri vardır.
Vücutlarını yanınızda tutabilirsiniz, ruhlarını tutamazsınız.
Çünkü ruhları yarında yaşar, yarına gidemezsiniz rüyanızda bile
Onlar gibi olmak için çabalayabilirsiniz, fakat onları kendinize benzetmeye çalışmayın.
Çünkü hayat ileriye doğru yürür, dünde oyalanmaz.
Siz “yay”sınız, çocuklarınız geleceğe fırlatılmış canlı “ok”lardır.

http://www.gundemde.com
http://twitter.com/gundemde
http://facebook.com/gundemde
http://groups.yahoo.com/group/gundemde

Manşetleri kim atar?

Manşetleri kim atar?
Güray Öz

Yeni mi tam bilmiyorum, ama başbakan, başbakan yardımcısı düzeyinde dolaysız müdahalede yeni bir aşamaya geçildiğinin işaretleri var. Başbakan’ın beğenmediği köşe yazarlarını sert bir dille “eleştirdiğini!” “Batsın senin gazeteciliğin” gibi ağır sözlerle “tasfiye edin” işareti verdiğini, daha önce de “Parasını sen vermiyor musun, neden çalıştırıyorsun bu adamları?” anlamında sözler söylediğini biliyorduk. Olup bitenlerin sorumluluğunu Başbakan’ın üzerinden alıp medya patronlarına yükleme, onların tasfiye kararlarını “işleri nedeniyle duydukları ‘haklı’ korkuya” bağlama çabasının piyasada epeyce prim yaptığını biliyoruz.

Tamam, kuşkusuz durumdan vazife çıkaran, “emredersiniz efendimci” patronların sorumluluğunu bir yana bırakalım demiyoruz ama biz şöyle ya da böyle, dolaylı ya da dolaysız emredenin sorumluluğunu unutma yanlısı değiliz. Zaten onlar da unutturma, kenara çekilme yanlısı değiller. Unutturmak bir yana yeni bir aşamaya yükseltme çabasındalar. En son Başbakan Yardımcısı Bekir Bozdağ, hangi haberin manşet olacağı, hangi haberin küçük verilmesi gerektiği konusunda Hürriyet gazetesine bir “ders” verdi. Dersin özü “haber değerlendirmelerinin bundan böyle hükümet yetkilileri tarafından yapılmasının doğru olacağı” şeklinde özetlenebilir.

Basın yayın yüksek okullarında son ders olarak okutulmasını, sonra da bu okulların kapatılmasını öneriyoruz! Demek ki ortak manşetlerle çıkan çok sayıda gazete yeterli gelmiyor artık iktidar partisine. Biz, okurlarımızdan gelen “Bu haberi neden küçük gördünüz?” ya da “Bu da büyütülecek haber mi?” türünden eleştirilere seviniriz. Okurumuzun gazetemize ilgisini, onu daha iyi yapma çabamıza katkısını gösterir. Ama hükümet yetkilileri kusura bakmasınlar, onlar basının sürekli olarak eleştirisi ile karşılaşması gerekenlerdir.

Çünkü böylece halkın onlardan hesap sormasının yolu açılır. Onlar da hesap verme şansına sahip olurlar. Ve onların gazetelerin değil manşetine, bir tek satırına bile karışma hakları yoktur. “Böyle bir hakkın var olduğunun” iddia edildiği yerlere ise zaten demokrasi denilmiyor.

Beynimizin ölümle sınavı…

Beynimizin ölümle sınavı…

Bilim adamları parlak beyaz ışığın sırrını çözdü. AA

Bilim insanları, ölümden dönenlerin betimlediği deneyimlere beyindeki artan aktivitenin neden olduğunu ortaya çıkardı.

“Proceedings of the National Academy of Sciences” dergisinde yayımlanan araştırmada, Michigan Üniversitesi araştırmacıları, laboratuvar ortamında fareler üzerinde yaptıkları deneylerde beyin dalgalarında ölüm anında önemli oranda artış olduğunu belirledi.

Sanıldığı gibi hiç değil

Araştırmayı yöneten Jimo Borjigin, “Birçok insan, kalbin durması ve beyne kan akışının sona ermesi olarak tanımlanan klinik ölümde beynin ya çok az çalıştığını ya da hiç çalışmadığını düşünür. Oysa yaptığımız araştırma, bize durumun hiç de böyle olmadığını gösterdi. Fareler üzerinde yaptığımız deneyler, ölüm sırasında beynin son derece aktif olduğunu ispatladı. Beyin, ölüm gibi bilinmeyen bir durumda aşırı derecede uyarılıyor” dedi.
Deney sırasında laboratuvar ortamında kalp krizi geçirmesi sağlanan farelerin beyin aktiviteleri elektroensefalogram (EEG) ile gözlemlendi.
Jimo Borjigin, “Ölümden dönen bazı insanlar, son derece parlak beyaz bir ışık gördüklerini ileri sürüyor. Bu kişilerin görsel korteksi, aşırı derece uyarılmış olabilir” diye konuştu.