Her hazana hüzün yakışır…

Her hazana hüzün yakışır…
Cüneyt Ülsever

Kışın, ateşin karşısında büzüşmeyi severim. İlbaharda, çoşar ve azarım. Yazın, gölgede kestirmeye bayılırım. Sonbaharda, beni hüzün basar. Çok söyledim. Çok yazdım. Tüm hazanlara hüzün yaraşır! Kışın rengi, hali ile beyazdır. İlkbaharın yeşil, yazın mavi. Hazan rengi ise sarıdır. Hazana sarı yakışır.

***

Hazanın hüznü, en çok eylül başı aniden boşalan yazlıklarda hissedilir. Adeta, bir gün evvel çocuk cıvıltıları, müzik gürültüleri ile dolu yazlıklar, bir günde koyu bir sessizliğe bürünürler.

Benim gözümde hazanı, rüzgarın eşliğinde sokak ortasında dans eden gazete kağıtları temsil eder. Artık gazeteler bile terk edilmiştir. İki sayfa gazeteyi, aniden sertleşen rüzgar önüne katar, dansa kaldırır, oradan buraya, buradan oraya savurur. Bu dansta ritm yoktur, birbirini izleyen uyumlu hareketler yoktur ama estetik vardır. Kaosun estetiği!

O gazetenin bir sonraki savrulacağı yönü tahmin edemezsiniz ama gazete parçasının yerden havalanışında muhteşem bir estetik vardır. Gazete sayfası, önce yerden göğe doğru aniden yükselir, sonra yavaş yavaş, sağa sola pike yaparak düşmeye başlar. Yere indiği an, ya bir süre yerde dinlenecektir ya da yine aniden havaya savrulacaktır.

***

Hazanı yine yazlıklarda, en iyi kedi ve köpekler anlatır. Yazın sahipleri tarafından şımartılan kedi ve köpekler, tam tıka basa doyurulmaya, çocuklarla koşa-çoşa oyun oynamaya alışmışken, bir sabah sahipleri tarafından çöp torbası misali sokağa atılırlar ve yazlıklarda yalnızlığa mahkum edilirler. O güne dek, sahiplerini velinimet bilen kedi ve köpekler, insanların ne kadar vahşi, ne kadar bencil, ne kadar hain olduklarını, sonbaharın ilk günü keşfederler. Yazlıklar insanlar tarafından terk edildikten bir hafta sonra, çöplükler de boşalır. Zavallı kedi ve köpekler, akşam, ışığı yanan bir evin önünde saatlerce, belki çöp bidonuna bir parça yemek artığı atılır diye bekler, dururlar.

Boş bir sokak, sararmaya başlamış ağaç yaprakları, sokağın ortasında gariban bir köpek, onun birkaç metre uzağında, daha da gariban bir kedi! Yazın can düşmanı iken, şimdi kader arkadaşları. Bundan daha hüzünlü bir manzara olabilir mi?

***

Beton yığını şehre ise, ne kış gelir, ne ilkbahar, ne yaz, ne de sonbahar! Şehirde mevsimler, sadece ve sadece ‘ısı değişikliği’ ile kendilerini belli ederler. Beton yığınları çok sıcaksa, mevsim yazdır; dokunduğunuzda eliniz buz kesecek kadar soğuksa, mevsim kıştır. O kadar! Şanslı iseniz, iki beton yığınının arasından bir avuç gökyüzü gözükür, hava açıksa sevinir, kapalı ise hüzünlenirsiniz.

Bir zamanlar nevbahar da, hazan da Boğaziçi’ne çok yakışırdı. Yine Boğaz çok güzel. Ama artık, ne ilkbaharda coşkuya gark oluyor, ne de sonbaharda hüzne dalıyor. Zaman zaman coşuyor, zaman zaman hüzünleniyorsa da, şehrin sürekli koşturan sakinleri durumu fark etmiyorlar. Duyguyu fark etmeye zamanları yok!

***

Ben hüznü çok seviyorum. Hüzün bana buruk bir tat veriyor. Sanki ağzımda ekşi-tatlı bir lokma çeviriyorum. Lokma esasında ekşi ama çiğnedikçe keyif veriyor. Boş ve loş bir sokakta kedi ile ben karşılaştığımızda, kedinin bana yalvarır gibi bakışı içimi burkuyor ama karnını doyururken çıkardığı mırıltı da, beni sevindiriyor!
Sevindirmek güzel ama bunun geçici olduğunu bilmek, buruk!

Ben gideceğim. Kedi ise, koskoca bir sonbahar, koskoca bir kış, önüne bir parça ekmek kırıntısı atacak bir insanın yolunu gözleyecek. Kışı sağ çıkarırsa, yaz başı tekrar görüşeceğiz! Yoksa, yaz başı, yolunu soracağım çöpçüler, “O kadar çok kedi leşi kaldırdık ki, aralarında senin sorduğun kedi var mı idi, bilemeyiz!” diyecekler.
Eylül başı, kediyi bir yudum yiyecek ile sevindirirken bunları biliyorum. İşte hazan, işte hüzün!

***

Hazanda içime düşen melankoli, bana yaşayacağım hazan sayısının, yaşadığım hazan sayısından kesin daha az olduğunu söyleyince, içim iyice burkuluyor. Tek çarem var, hazır bu hazanı da görmüşken, ağzımın tadı ile hüzünlenmek…
Hüzne gark olun ki, coşkunun tadını daha iyi çıkarasınız!

Genel kategorisine gönderildi

Oylarımızla Koruyacağız…

Oylarımızla Koruyacağız…
Öztin Akgüç

Türkiye’de sorunlar süreğenleştiğinden, daha kötüsü, vahamet kazandığından, tehlikeli hal aldığından, benzer başlıklar altında benzer konulu yazılar yazma gereği duyuluyor. 1989 yerel seçimlerinden önce, o dönemde Milliyet’te yazarken, yine iktidarın, özellikle de Turgut Özal’ın tutumu, hürriyetler, ülke geleceği, doğa, yeşil açısından tehlikeli görüldüğünden, halkımıza oyları ile demokrasiyi, yeşili korumak için çağrılar yapılmıştı.

Günümüzde hürriyetlerimiz, en doğal haklarımız, yaşadığımız toplumsal ortam, ülkemizin geleceği tehlike altındadır. Bu tehlike dışardan değil, ne yazık ki içimizden; iktidarda kalmak, iktidarın nimetlerinden yararlanmak tutkusuna kapılmış, zaman zaman dış destekli kişi ve gruplardan kaynaklanmaktadır.

Böyle bir ortamda, bu tür tehlikeler karşısında, yerel yöneticilerin seçimi ikinci planda kalmaktadır. Tehlikenin savuşturulması için ilk etap, AKP’nin geçmişe göre oy kaybına uğraması, oy düşüşünün ivme kazanmasıdır. Bu nedenle muhalefet partilerinin tutumu, gösterecekleri adaylar ikinci planda kalmaktadır. Muhalefet partileri yetersiz görülebilir, adayları soru işaretleri de yaratabilir. Stratejileri, taktikleri hatalı, eksik, hatta amaca ters, kendini yenilgiye uğratacak nitelikte de görülebilir. Bunları not etmekle beraber, bu aşamada ön plana çıkararak, bir yerde esas tehlikeyi gizlememek, ikinci aşamada ele alınması gereken sorunları, en kritik sorunların önüne koymamak gerekir. Kritik bir yolda yürüyorsak, öncelikle en kritik noktayı, engeli aşmamız gerekir.

Bu kritik aşama AKP’nin, Sayın RTE’nin halkın oyları ile iktidardan uzaklaştırılmasıdır. Sonun başlangıcını oluşturacağından yerel seçimlerde alınacak sonuç, bu kritik noktanın aşılıp, aşılamayacağını ortaya koyacaktır.
Demokratik düzen ancak geniş kitlelerin hak ve hürriyetlerine sahip çıkmaları ve koruma konusunda gösterecekleri cesaret, kararlılık ve özveriyle kurulabilir ve sürdürülebilir. Geniş kitleler bu konuda duyarsız ise özgürlük, doğa, yeşil, ülke geleceği onları pek ilgilendirmiyorsa, böyle bir ortamda demokratik düzeni sürdürmek olanaksız hale gelir.

Oylarımız kuşkusuz ülke geleceğini demokrasiyi, doğayı, özgürlüğümüzü korumanın en önemli aracı, başlıca silahımızdır. Ancak oy hakkı kısıtlanır, atılan, sayılan, açıklanan oylar arasında tutarlılık kaybolur, bilgisayar oyunları ile desteklenen seçim hileleri, seçim yolsuzlukları gerçekleşirse o zaman direnme hakkı gündeme gelir. Direnme hakkı, sivil itaatsizlikle başlar, ekonomik alana da giderek yaygınlaşır. Sivil itaatsizlik Gezi boyutunda kalmaz, tüm ülkeyi sarar.

Ülkenin bir siyasal ekonomik uçuruma yuvarlanmaması için keyfi, isteğince, ayrımcı, kolaycı, gösterişçi yönetime “dur” denilmesi gerekiyor. Yerel seçimler bu nedenle çok amaçlı hal alıyor, yalnız yerel yöneticileri seçme sınırını aşıyor.
Halkımız 1989 yerel seçimleri ile Özal’a ANAP’a dur demiş, ülkeyi belki tek adam yönetiminden kurtarmıştı. 2014 yerel seçimleri bu başarıyı gösterebilecek mi? Sosyal medyaya, Türkiye Cumhuriyeti’nden yana olanlara, özgürlüklerine sahip çıkanlara, büyük görevler düşüyor. Bu aşamada birincil sorun muhalefet partileri değil, eksiklikleri varsa onları da kapatıp, oylarımızla ülkeye sahip çıkmaktır.

Siyasetin Bilimle Hesaplaşması…

Siyasetin Bilimle Hesaplaşması…
Güray Öz

Yaşadığımız günlerde kararan ufkun ötesinde, iyi şeyler görmek, umutlanmak zor, biliyorum. Yine de geçici olanla, akıp giden insanlık tarihinin genel evriminin olumsuz olduğunu hiç kimse söyleyemez. Evet, gerilik, zamanın hızına karşı koyma eğilimi, statükoculuk kazanıyor. Bizse henüz insana yaraşır bir düzenin denemelerinden, o yönde bir yükselişin diyalektiğine geçişi sağlayamadık. Ama genel gidiş insan doğasına aykırı olanı tasfiye etme yönündedir. Gelişme insanlığı geçmişe değil, geleceğe götürüyor.
Neden bu kadar güvenli konuşuyoruz?
Güvendiğimiz bir şey var da ondan.
O, kuşkudan güç alarak her geçen gün gelişen, kuşkuya yer bırakmayan ideolojiye, dinsel dogmaya güçlü bir şekilde itiraz eden bilimdir.

***

Peki bu gidiş, ivmesi gittikçe hızlanan bu gelişme bize gelecek açısından gerçekten bir garanti veriyor mu? Hayır, bunu söylemek zor. Sistem doğayı bu kadar hor kullanmaya koşullu, doğanın talanı sistemin olmazsa olmazı olmasaydı ya da biz bu düzeni doğa bu kadar ağır yaralar almadan sonlandırmayı, değiştirmeyi başarabilseydik kuşkusuz gelişmenin doğrultusu daha farklı olurdu.
Şimdi karşı karşıya olduğumuz tehlike, tehdit, hayatın kendisine, yaşadığımız dünyanın varlığına yönelmiş durumda. Bu durum sistemin kendisinden, özünden kaynaklanıyor. Bu nedenle hem bize yapılması gerekeni açık bir şekilde gösterdiği için kendimizi şanslı sayabiliriz, hem de doğayla uyumsuzluğu anlamında da tüm dünyayı yok edecek bir çelişkiyi içinde taşıyan acımasız piyasa sistemiyle karşı karşıya olduğumuz için işimiz zordur.

***

Kapitalist sistem bilimsel gelişmeyi iki yönde zorluyor: Birincisi sistemin sözde akıllı, ama tarihsel bilinçten yoksun, günlerle, aylarla, yalnızca kâr güdüsüyle düşünebilen menajerleri bilimi imkânsız bir işe, dinsel ideolojiyle buluşturmaya, ikincisi teknolojik gelişmeye indirgemeye çabalıyorlar. İkisi de uzun erimde olanaksızdır. Onlar nasıl doğanın tahribinden, kemirilmesinden vazgeçemiyorlarsa sömürüden ve yalnızca kâra endeksli yöntemlerinden de vazgeçemiyorlar. Bilim insanları ise sisteme rağmen kazandıkları başarıları, sistemi zorlayabilmelerine, gelişmenin önünde durulmazlığına ve inatlarına borçlular.

***

Peki biz ne durumdayız? Biz bilimin taşrasında yaşıyoruz. Siyasetçilerimiz bilimle ilişkileri olmasın diye yoğun bir çaba içindedirler. Onlara ithal teknoloji ve ara malı üretimi yetiyor. Bu nedenle bilim kuruluşlarını aç susuz bırakmak için ellerinden geleni yapıyorlar. Kurumlar kapatılıyor, işlevsizleştiriliyor, üniversiteler lise düzeyine indirilirken liseler imam hatiplere dönüştürülüyor. Evrim teorisini sanki sınır varmış gibi, sınır dışına sürmek için ellerinden geleni yapıyorlar. Bilim insanlarının karşılaştığı zorluklar saymakla bitmez. Hepsinin temelinde bilimi teknoloji düzeyine indirmek ve dine biat ettirme çabası yatıyor.

***

Umut yok mu peki?
Başta söylediğim gibidir. İnsanlığın gelişimi bilimin gelişmesinden güç alıyor. Yaşadığımız günler bu nedenle arızidir, geçicidir. Bu işimizin kolay olduğu anlamına mı geliyor? Hayır. Kolay olsaydı, Dilovası’nda göz göre göre ölüme terk edilen insanları kurtarabilmek için çaba harcayan Prof. Dr. Onur Hamzaoğlu soruşturmaya uğramaz, 4 yıla kadar hapsi istenmezdi.
Bilimin sisteme ve dine boyun eğmesini isteyenlere direnenlerin hikâyesini pazar günü anlatmayı umuyorum. Umuyorum, çünkü ummaktan, ümit etmekten, ütopyalarımızdan vazgeçmemekten ve inatla çabalamaktan başka çıkar yolumuz yoktur bizim.

Bir yanda ‘halk isyanı’, diğer yanda ‘dinci faşist saldırı’

Bir yanda ‘halk isyanı’, diğer yanda ‘dinci faşist saldırı’
Nihat Behram

Halk güçlerine dört koldan saldırıyorlar. Her yol ve yöntemle. Yalan, iftira, provokasyon, sahte kanıt, gizli tanık, kışkırtma, cop, gaz, pala, koma, kurşun, çivili sopa, gözdağı, küfür, zindan, düzmece belge, linç, pusu… akla hayale gelebilecek her şey! Yandaş medya ve ruhlarını dinci faşizme satmış kalemler, bu saldırıların süslemecileri.

Alçaklıkta sınırları yok! Özellikle de, halkın korku duvarını yıkıp, faşizme karşı direniş ruhunu kuşanmasından ve direnişin ülkede yankılanır olmasından sonra, halk düşmanları azgınlaştılar. Halleri, kuduzun can çekişme sürecindeki saldırganlığını anımsatıyor. Yasasına sığdırma, kılıfına uydurma, saman altından yürütme, sumen altında gizleme, maskeleme gibi yöntemlere de artık gereksinim duymuyorlar.

Muhalifsen, açık saldırının hedefindesin! Faşizmin değişik türlerine dünya tanıktı, “Müslüman Kardeş” türüne de bunlarla tanık oluyor! Muhalif tüm kişi ve kurumlar topun ağzında. Taksim Dayanışması, TMMOB, Çağdaş Hukukçular, Halkevleri, TKP, ÖDP, BDP, Baro, TAYAD, Oda TV, Ulusal Kanal, Halk TV, yazar, aydın, sanatçı ne kadar muhalif varsa! Topu ateşlemede, akla hayale gelebilecek her yönteme başvuruyorlar.

Sistem güdümlü bir grup avukat, “Hükümeti devirmek gayretiyle, toplumu maniple edecek kasıtlı haberler yapıyorlar” diye ‘suç duyurusu’nda bulunmuş! Yurt, Özgür Gündem, Birgün, SoL, Evrensel, Sözcü, Aydınlık gibi gazeteler ve bunların internet sitelerini, “Suçu ve suçluyu övüyorlar, kanunlara uymuyorlar, suç işlemeye tahrik ediyorlar” diye savcılığa şikayet etmişler! Demek ki, bunların ruhları cüppelerinden daha kara! Utanma da yok. Cezaevleri avukat dolu, adliye önünde tekme-kelepçe yerlerde sürüklendiler. Sistem güdümlüler bunları görmüyor. Çünkü, işleri sisteme kürekçilik. İşleri hukuku savunmak değil, faşizme ihbarcılık!

Bir provokasyon da Taksim Dayanışması’na odaklandı. Savcılık, TMMOB Mimarlar Odası Başkanı Eyüp Muhcu, TMMOB Şehir Plancıları Odası İstanbul Şube Başkanı Tayfun Kahraman, DİSK Genel Sekreteri Arzu Çerkezoğlu, TMMOB Mimarlar Odası İstanbul Şubesi çalışanı Mimar Derya Karadağ, Beyoğlu Semt Dernekleri Sözcüsü Cem Tüzün ve KESK Kadın Sekreteri Canan Çalağan’ın ifadelerinin alınması için talimat vermiş! Taksim Dayanışması, yaptığı açıklamada, “27 Mayıs tarihinden bugüne yaşanan polis şiddeti ve bu şiddet sonucunda hayatını kaybeden, yaralanan arkadaşlarımızın failleri, gerçek suçlular hakkında hukuk kurallarına uygun herhangi bir soruşturma ve yargılama yapılmazken, Taksim Dayanışması temsilcileri, gerçeklikle hiçbir ilgisi bulunmayan imalara, suçlamalara ve soruşturmaya tabi tutulmak istenmektedir. Dayanışmamızın bileşenleri anayasal hak ve ödevlerini yerine getirmekte olup, etkinliklerimiz ve çağrılarımız yasal, meşru ve barışçıdır. Bizler, haklı, demokratik ve meşru taleplerimizi barış içinde ve bir arada savunmaya devam edeceğiz” dedi. Hukuk adına yapılan bu hukuksuzluk karşısında insanın içi sızlıyor. Ülke adına nasıl acı, nasıl hüzün verici bir durum!

Bir yanda halkın haklı isyanı; bir yanda dinci faşizmin kirli, karanlık saldırısı. Geçtiğimiz hafta Yeni Şafak, Star, Samanyolu gibi sistem yandaşı gazete ve internet sitelerinin provokasyon hedefinde ise Halkevleri vardı. “Gezi eylemlerine katılan öğrencilere burs verdiği, katılmayanların bursunu kestiği” türü yalan, provokatif haberler yaptılar. Halkevleri açıklamasında, “Kurulduğundan bu yana, iktidar ve yandaşlarının bize duyduğu düşmanlığı anlıyoruz. Çünkü bizler iki ayrı dünyayı savunuyoruz. Bizim itirazımız, yaptıklarımızla iktidar ve yandaşları tarafından suçlanmamıza değildir. Bizim itirazımız yalana, iftirayadır. Evet, Halkevleri ‚Gezi Eylemleri‘ne katılmıştır. Evet, barınma hakkı için mücadele etmektedir. Evet, Halkevleri barış istemektedir. İnsanlığın ortak değerlerini savunmaya ve mücadele etmeye devam edeceğiz. Kalemlerinden yalan damlayanların ve iktidarın derdi budur.” dedi.

Halk güçleri birleşip, omuz omuza ve bir ağızdan “Haklıyız, kazanacağız” diye bağırdığı an, faşizmin oyunu bozulacaktır. Haklı olan halktır, kazanacak olan da!

Çarşı, Yandaşlara Karşı!..

Çarşı, Yandaşlara Karşı!..
Hikmet Çetinkaya

İnsan duyguları kimi zaman bir anda değişir, acımasız olur, vurur, kırar, ezer geçer…
Acımasızlık dalga dalga büyür, genç yaşlı demeden canavarlaşır insan.
Gözü görmez!
İnsani duygular kaybolur.
Acımasızlık, ölümcül bir saldırıya dönüşür…
Bugün dünyada yaşananlar, katliamlar, Kenya’da AVM baskınları, Pakistan’da bir kiliseye saldıran canlı bombalar…
Yüzlerce ölü…
Gelişmemiş üçüncü dünya ülkelerinde yaşananları biz de yaşıyoruz zaman zaman.
Bombalı tuzaklar, saldırılar, kıyımlar…
Kör terör, provokasyon, öç alma duygusu gözlerimizin önünde gerçekleşiyor.
Kan davalarından kaç kişi öldü son bir ay içinde, kaç kadın şiddete uğradı ya da katledildi?
Bizim gibi ülkelerde de oluyor bu tür kanlı saldırılar, gelişmiş, gelişmemiş ülkelerde de…
Önceki gece Olimpiyat Stadı’nda, Beşiktaş-Galatasaray derbisinin uzatma dakikalarında yaşanan görüntüleri izlerken bunları düşündüm.
Sanırım 60. dakikaydı, bir ara kale arkası tribünlerinde Beşiktaş taraftarlarının kavga ettiğini gördüm.
Birkaç saniyelik bir görüntüydü…
Eğer yanılmıyorsam bu görüntüler Beşiktaş’ın 1-0 galip oynadığı ilk yarının 40. dakikasında da birkaç saniye ekrana gelmişti.

***

İki kez ekrana gelen bu görüntü karşısında düşünmeye başladım, gazetecilik dürtüsüyle şeytanın avukatlığını yaptım:
“Acaba kavga çıkan tribünde kışkırtıcılar mı var?”
Beşiktaş 1-0 öndeyken başlayan bu kavga ve uzatmalarda sahaya atlayan büyük topluluk kimlerdi?
Sabah önce Cumhuriyet’in spor sayfasını açtım…
Yorumları okudum…
Bir haber dikkatimi çekti:
“Planlanmış saldırı iddiası!”
Benim de kafamdan geçen buydu…
Haberi okumaya başladım:
“Olayların 1453 Kartallar adlı yeni bir oluşum olan taraftar grubunun Çarşı mensubu taraftarlara saldırmasıyla körüklendiği öne sürüldü. Tribünlerde oturan kimi seyircilerin verdiği bilgiye göre olayların, 1453 adlı oluşumun tekbir getirerek Çarşı Grubu’na saldırmasıyla fitillendiği söyleniyor.”
Bu arada önemli iddialar da var…
Derbi maçından 4 saat önce 1453 taraftar grubu sosyal medyadan yüzlerce bilet fotoğrafı paylaşmış.
Ayrıca, 1453 Kartallar taraftar grubu AKP hükümetine muhalif duruş sergileyen Çarşı Grubu’nu provoke etmek için kurulmuş.
Bunun doğruluk payı nedir bilmiyorum…
Olimpiyat Stadı’nda 76 bin kişi vardı…
Sahaya inenler önce en fazla 200 kişiydi. Çarşı Grubu 200 kişiyi engellemek için sahaya inince olaylara karışmış oldu.
Elbet “Her yer Taksim, her yer direniş” sloganları da atıldı.
90+4 oynanırken, üstelik Beşiktaş bir frikik atışı kullanırken olayların patlak vermesi, seyircinin sahaya inmesi bana şeytanın avukatlığını yaptırdı.
Sahaya ilk inen, plastik sandalyelerle sağa sola saldıranlar polislerin kalkanları önünde fotoğraf bile çektirdiler.
Şimdi bir soru:
“Polis niçin bu kişilere engel olmadı?”

***

Maçın hakemi Fırat Aydınus’un maçı tatil etmesinden sonra Spor Genel Müdürü Mehmet Baykan gazetecilere şu açıklamayı yaptı:
“10 bine yakın taraftarın biletsiz ve kaçak yollarla stada girdiği saptandı. Çok sayıda turnikenin kırıldığı, bilet okuma aygıtlarının zarar gördüğü belirlendi.”
Maçı izleyen arkadaşlarım bana, beyaz gömlekli bazı kişilerin Gezi sloganları atan bir grup taraftara saldırdığını, beyaz gömlekli bir başka adamın da genç bir kadına yumruk attığını gördüğünü anlattı.
Gözaltına 67 kişi alındı polis tarafından ve hepsi serbest bırakıldı. Bu 67 kişi bir yıl boyunca maçları izleyemeyecek.
Soruşturmanın savcılıkça genişletileceği söyleniyor.

İşte kadınları öldüren kafa bu…

İşte kadınları öldüren kafa bu…
Mehveş Evin

Onlar her yerde, biliyoruz. Bazen bürokrasinin en tepesinde, bazen en “modern” kurumların yönetim kurullarındalar…
Bazen, bizi isyan ettiren tecavüz ve cinayet davalarında sanığı koruyan, kollayan hakim kılığındalar.
Bazen inancı istismar eden din görevlileri olarak karşımızdalar…
Bazen, sokakta yürürken bile varlığımızdan rahatsız oluyorlar.
Kadın aktivistler ve iyi erkekler olmasa, hepimizi çiğ çiğ yer bunlar!
Örtülü, örtüsüz, gebe, genç-yaşlı, bekâr veya evli fark etmez, kadınlara düşmanlar.
10 yaşındaki kız çocuklarını bile cinsel obje olarak görebilen, kadını ikinci sınıf vatandaş olarak gören bu zihniyet, erkeklerin karar verici olduğu sistemde, her yerde karşımıza dikiliyor.

Gönül değil çamur dünyası
Çoğunlukla düşmanlıklarını gizliyorlar, ne de olsa kadını ince ince ezme sanatının âlâsını biliyorlar!
İş vermiyorlar, sokağa çıkarmıyorlar, şöyle yürü, burada dur diyorlar, kapan diyorlar, açıl diyorlar… Maşallah çeneleri hiç durmuyor! Her şeyi biliyor, evrenin tartışmasız hâkimi ya erkekler…
Genelde kapı arkalarında pisliklerini icra edip, toplumun önüne kolalı gömlekleriyle çıkıp “efendi”yi oynuyorlar.
Bazıları, ortamı uygun bulup alenen kadın düşmanlığını kusuyor. Hatta, devletin televizyonunda “gönül dünyamız” diye program yapabiliyor!
Ö. Tuğrul İnançer adlı zat, hamileler için yaptığı ayrımcı, cinsiyetçi, kötücül yorumların ardından şimdi de “çalışan kadın”a saldırdı.
Ona göre “çalışan kadın patronun kölesi” oysaki emir alacağı tek makam var, o da kocası…
Ona göre çalışan kadın ekonomik özgürlüğüne kavuşunca “kocama muhtaç değilim” deyip “yuvasını dağıtıyor.”

İstediğin kadar koru, boşuna!
21. yüzyıldayız ve hâlâ “evli kadınlar çalışmasın, erkekle kadın eşit değil” diyen anlayış hakimiyetini koruyor.
Bu kafalar yüzünden kadınlar bu ülkede sinek gibi öldürülüyor, bu kafalar yüzünden çocuklara tecavüz ediliyor, bu kafalar yüzünden en temel insan hakkı olan kadın-erkek eşitliğinde bile çuvallanıyor…
İstediğin kadar “panik butonu” koy, istediğin kadar polisini eğit, istediğin kadar “kadını koruyorum” de.
İnançer ve benzerleri “gönül adamlığı” kisvesiyle zehirli düşüncelerini saçtıkça, Japon turiste tecavüz eden de, ilkokul çocuğu için “beni ayarttı” diyen de, kadını ayrılmak istediği için öldüren de daha çok çıkar.

Kadınlardan çok korkuyorlar

* Kadınları eşit görmemenin ve kadın nefretinin temelinde derin bir korku var… Evet, çok korkuyorlar kadınlardan. Hamile kadını bile tehdit olarak görecek kadar korkuyorlar!
* Kadının kendi ayakları üzerinde durmasına karşılar, çünkü kendi iktidarlarını kaybetmekten korkuyorlar.
* Estetikmiş, ahlakmış, dini değerlermiş… Korkularını perdelemek için kadınlara karşı kullandıkları, artık yüzyıllardır ustalaştıkları bahaneler sadece.
* Biliyorlar ki dünya değişti, değişiyor. Kadını eve kapamak, eğitimsiz, işsiz bırakmak istemeleri bundan! Emin olun daha çok korkacaklar.

Helal gıda…

Helal gıda…
Ahmet Kemal

Şimdi de her sorunumuz bitmiş, sanki ülke güllük gülistanlıkmış gibi tutturdular bir helal gıda… Bu konuda ciddi ciddi sempozyumlar, fuarlar ve uluslararası kongreler falan yapıyorlar. Kul hakkının yenildiği, emeğin sömürüldüğü hiçbir Müslüman ülkede helal gıda üretilemez, üretilse bile o gıda asla helal olamaz…

İş Güvenliği ve İşçi Sağlığı Meclis raporlarına göre, sadece temmuz ve ağustos ayında 267 emekçi, kötü iş koşulları nedeniyle hayatını kaybetti. Geçen yıl ise ilkel çalışma koşulları nedeniyle toplam 747 emekçi canından oldu. Bu ilkel iş cinayetlerine rağmen, Çalışma ve Sosyal Güvenlik Bakanı, bürokratları ve sorumlular hâlâ koltuklarında oturabiliyor… Bu konuda önleyici bir tedbir, caydırıcı bir ceza var mı? Meselâ; saat 22.00’dan sonra alkol satışı yapan işletmelere 29.303 lira ile 146.527 liraya varan para cezası verilecek. Peki alkole gösterilen bu hassasiyet (!) neden iş cinayetlerine gösterilmiyor ? Emekçilerin ölümüne sebep olan işletmelere ne kadar ceza verildi bilen var mı?

Bu ülkede 12 milyon emekçinin sadece 1 milyonu sendikalı, sigortasız çalıştırılan “kölelerin” sayısı ise bilinmiyor. Mevsimlik kadrosuz taşeron emekçilerin içler acısı sorunları neden çözülemiyor? Taşeron emekçilerin karın tokluğuna topladığı gıda ürünlerini afiyetle tüketmek helal midir? Resmi verilere göre, dört kişilik bir ailenin yoksulluk sınırında yaşaması için 3.295 TL. gerekiyor, bu ülkede asgari ücret 773.01 TL… Yoksulluk sınırı altında yaşayan milyonlar ise karınlarını market çöplerinden, semt pazarlarının artıklarıyla, sadakalarla doyuruyor. Hani komşun açken.. Sen hâlâ helal (!) gıda peşindesin, nasıl geçiyor boğazından o lokmalar?

Kafayı kadına, tesettüre, dindar nesile, mescide, helal gıdaya takmış tuzu kuruların keyifle tükettikleri çay, yoğun emek ve meşakkatle toplanıyor ve üreticiden kilosu 1.35 liraya alınıyor, raflarda 15 liraya satılıyor. Fındık 6, 25, tezgahta 30 lira. Kilosu 20 liraya satılan kayısı üreticisi, emeğinin karşılığını alamadığı için kayısıları caddelere dökerek isyan ediyor. Geçen yıl fiyatı 10 kuruşa düştüğü için bu sene çiftçi karpuz bile ekmedi… Köylü, çiftçi, balıkçı, besici, işçi, emekli ve tüketici perişan olmuş. Memurun iki yakası bir araya gelmiyor, küçük esnaf siftahsız dükkan kapatıyor…

Emekçi kendi ürettiği gıdayı çoluk çocuğuna yediremiyor, garsonlar servis yaptıkları yemeklerin tadını bile bilmiyor. Fakir fukara, garip gurebanın evlatları sucuğu, peyniri, dondurmayı, çikolatayı yutkunarak vitrin ve televizyon reklamlarında görüyor… On bir yılda servet sahibi olan “aracı” kurnaz mütedeyyin (!) beyler ise, helal gıda sertifikası peşinde koşturuyor. Sertifikayı kapınca sattığınız gıdalar mı helâl olacak?… Kuldan utanmıyorsunuz, bari Allah’tan korkun yahu …

Bal gibi farkındasınız.. “Yüksek hayâlleriniz” sadece sizlerin karınlarını doyuruyor, sömürdüğünüz emekçilerin karınlarını D O Y U R M U Y O R …

Vurun Kadınlara!

Vurun Kadınlara!
Zeynep Oral

Vurun kadınlara! Bakalım daha nereye kadar gideceksiniz!
Önce bizim gazetede gördüm haberi, sonra yandaş gazeteler bile gözlerini kapayamadı, utangaç çekingen de olsa haberi vermeye başladılar…
Haber şöyleydi: Antalya’daki Gazi Anadolu Lisesi’nde kız öğrencilerin etek giymesi yasaklandı. Okul Müdürü Hayri Bahşi, “Okulumuz öğrencileri artık büyük çocuklar. Merdivenden inip çıkmalarında sorun olmasın diye düşündük” dedi.

Neler çekmedik şu merdivenlerden!

Ah yani neler çekti bu ülke şu merdivenlerden. Kızlar etekle inip çıkarsa, ve de rüzgâr eserse, ve de merdiven altından erkek öğrenciler dikizlerse… Düşünün ne korkunç olaylar olabilir!
Antalya’yı bırakın, Trabzon’a bakın. Daha önce de oradan işaret verilmişti:
Trabzon Milli Eğitim İl Müdürü Tamer Kırbaç şöyle buyurmuştu:
“Erkek öğrenciler ile kız öğrenciler aynı binada altlı üstlü kalıyor. Aynı merdivenleri kullanarak uyumaya gitmeleri inanın beni iki yıldır rahatsız ediyor ve diken üstünde oturmama sebep oluyor.” Düşünebiliyor musun! Kız ve erkek öğrenciler, altlı üstlü kalıyor! Mutlak arada merdiven de vardır!
A benim canım efendilerim! Bilmez misin ki, ergenlik çağında kadın bacağı göremedikleri için, kız çocuklarından uzak yetiştirildikleri için, bunca ayırım, bunca kaç göç, bunca yasak, bunca tabu olduğu için bu erkekler büyüyünce kadınları bıçaklıyor, doğruyor, burunlarını kesiyor, sakat bırakıyor!

Bilmez misiniz ergenlik çağında cinsiyetleri bunca bastırıldığı, bunca hastalıklı hale getirildiği için, büyüdüklerinde kadınlara tecavüz ediyor, turist kadınlara saldırıyor, öldürüyor, kendi kız çocuklarına tecavüz ediyor!
Geçiniz! Kime ne anlatıyorum ki!
Sakın kimse, “münferit olayları” büyüttüğümü söylemesin! Ülkenin Başbakan’ı, kadın-erkek eşitliğine inanmadığını; kadınların 3 ya da 5 çocuk doğurmaları gerektiğini (gününe göre arzuları değişiyor); banklarda kızlı-erkekli yan yana oturmalarından rahatsızlığını her fırsatta dillendiriyorsa, bunun “münferiti” falan olamaz! Bu bir politikadır! İdeolojidir!

‘Doğum izni’ tuzağı

Bu arada Çalışma Bakanlığı ile Aile ve Sosyal Politikalar Bakanlığı harıl harıl “çocuk teşviki” paketine çalışıyor.
Sözüm ona kadınlara fazladan hakmış gibi sunulan 18 hafta doğum izni ve çocuk iki yaşına dek yani iki yıl boyunca “esnek çalışma” (yarı zamanlı, az zamanlı çalışma) “hakkı” vermeyi öngören bu taslak, aslında kadınların aleyhine…
“Hak” gibi görünen bu olay, kadınların çalışma, iş alanından çekilmesine, istihdam dışına atılmasına yol açacak.
Zaten en son işe alınan ve en önce işten atılan kadınların iş bulmaları, çalışmaları daha da zorlaşacak. Hiçbir işveren bu koşullarda kadın çalışanı erkeğe yeğlemeyecek…
Sakın kimse bana, “evet ama Avrupa ülkelerinde…” diye başlayan kıyaslamalara girişmesin!
Uygar ülkelerde doğum izni sadece kadınları değil erkekleri de kapsar.
Uygar ülkelerde çocuk yetiştirmek sadece annelerin değil, babaların da görevidir.
Uygar ülkelerde “esnek çalışma”, (part-time çalışma) “evden çalışma” gibi durumların altyapıları hazırlanmış, uygulanıyordur ve ülkenin istihdam politikasına entegre edilmiştir!
Uygar ülkelerde kadınlar ya annelik ya meslek; ya annelik ya çalışma hayatı ikilemine tutsak edilmez!
Uygar ülkelerde bütün bu sorunlar, devlet politikasıyla, sadece kadın üzerinden değil, kadın-erkek eşitliği üzerinden yürütülür!
Hay Allah! Hep unutuyorum! Başbakan, kadın-erkek eşitliğine inanmıyordu!
Zavallı bakanlar ne yapsın!

Kara Çarşaflı Öğretmen olur mu?

Kara Çarşaflı Öğretmen olur mu?
Ayşenur Arslan

Bu soruyu geçenlerde, iletişim dersi verdiğim Bahçeşehir Üniversitesi’ndeki öğrencilerime sordum. Kara çarşaflı öğretmenin fotoğrafı, o gün pek çok gazetenin birinci sayfasındaydı çünkü. Ve derste manşetleri de konuşuyorduk. Soruma bir erkek öğrenci “Neden olmasın?” diye, karşı soruyla yanıt verdi. Bunun üzerine konuşmaya başladık.
BEN: Din bir dogmadır değil mi?
ÖĞRENCİ: Evet.
BEN: Yani sorgulanamaz, tartışılamaz.
ÖĞRENCİ: Elbette. Ben de hayatımı buna göre yaşamaya çalışıyorum.
BEN: Herkes dilediğine inanabilir ve buna göre yaşayabilir. Ama, kara çarşaf giyecek kadar dogmayı içselleştiren bir kişi eğitim – öğretim gibi; sorgulamayı, tartışmayı gerektiren bir alanda olabilir mi? Olmalı mı?

İNANCA SAYGI MI!

Aşağı yukarı bunları konuştuk. Daha sonra, bu kez diğer öğrencilerin de üzerine kafa yorarak katılmasıyla yeniden tartışmak üzere noktaladık.
Başkasının inançlarına saygı adına – ve tabii, zamanın ruhuna da uyarak- çarşaf bile olağan hale getiriliyor.
İnanca saygı isteyenlerin Aleviler’e hala “Cemevi ibadethane değil” dendiğini hatırlatmaya kalkmayacağım. “Peki, bir başka kadın öğretmen şortla gidebilir mi?” gibi bir soru sormayacağım. Tartışmayı böyle bir polemiğe çevirmeyeceğim. Kadının örtünmesini ‘demokrasi’ diye yutturmaya kalkanların ekmeğine yağ sürmeyeceğim.
Benim sorum çok basit: Bizzat kendilerinin ifadesiyle, bir “dogma” olan inanç sistemi eğer bunu şart koşuyorsa… Bir kadın bu yüzden örtünüyorsa… Ve yine inancı gereği örtünmeyen kadının – en hafif tanımla- günahkar olduğunu düşünüyorsa… Böyle bir kişi ‘eğitim’ gibi bir alanda bulunabilir mi?

ANAYASA ARTIK HÜKÜMSÜZ MÜ!

Her ne kadar fiilen varlığı ortadan kaldırılmış olsa da, Türkiye ‘laik bir cumhuriyet’. Toplumsal bir sözleşme olan Anayasamız, bunu vazediyor. Ayrıca adım gibi biliyorum ki, bu toplum (her şeye rağmen) laiklik ilkesinden vazgeçmez.
O ilke de, çocukları kara çarşafın simgelediği bir inanç sistemine bırakmaz. İnanç ve onun ideolojik çerçevesini çizen dogma, kişisel olmaktan çıkartılıp kamusal görev alanına sokulamaz.
Konunun demokrasi ve hoşgörü ile ilgisi yok. Hele soruların, sorgulamanın olmadığı… Bilmenin, bilginin değil, kayıtsız koşulsuz inanmanın gerektiği bir alanda eğitim olmaz. Öyle toplumlarda da bilim, icat, kalkınma falan aranamaz.

* * *

UCUBE PAKET

Aslında, uzun uzadıysa yazacak bir şey yok. Demokratikleşme Paketi hazırlanıyor. Ama içeriğini ne TBMM’deki partiler biliyor ne de medya ve dolayısıyla vatandaş! BDP’liler Öcalan’dan, bizler de onlardan öğreniyoruz da azıcık fikrimiz oluyor!
Yani, demokrasiyle hiçbir ilgisi olmayan bir süreçle ‘Demokratikleşme Paketi’ hazırlanıyor!
Bu kadar da değil: TBMM’de yeni bir anayasa için komisyon kurulmuşken ve o komisyon çalışmasına devam ederken, pakete anayasa değişikliği gerektirecek konular sokuşturuluyor.
Bu kadar da değil: Demokrasinin ‘eşit temsil’ ilkesi gereği, yüzde 10 seçim barajı indirilmediği gibi, yanına, iktidarın daha az oyla, daha çok milletvekiline sahip olacağı bir sistem ekleniyor.
Demokrasi-ymiş!..

Güze Girerken…

Güze Girerken…
Ataol Behramoğlu

Yaz ayları geride kaldı.
İstanbul’da sonbahar Eylül’ü bile beklemeden Ağustos ortalarında yüzünü gösterir.
Yazın büyük bölümünü İstanbul dışında geçirdiğim için bu kez de öyle mi oldu, bilmiyorum.
Fakat Eylül’ün sonuna yaklaşmakta olduğumuz şu günlerde İstanbul bir sonbahar yaşıyor.
Mevsim sonu ya da yeni bir mevsimin başladığı dönemdeki yazılarımda genellikle şiirlerden söz eder, sevdiğim şiirlerden örnekler veririm.
Bu kez öyle yapmak içimden gelmiyor.
Geçmiş yazdan, yaz yaşantılarından da söz etmek istemiyorum.
Nedenini biliyorsunuz.
Hapisteki dostlar, yurtseverler, süregiden adaletsizlik, zulüm, aklımızdan çıkmıyor, çıkması da gerekmiyor.
İnsansak. Vicdan ve ahlâk sahibiysek…

***

Twitter’de beni izleyen kimi arkadaşlar, şiirden çok az söz edip, neredeyse bütün iletilerimin siyaset üzerine olmasından yakınıyorlar.
Böyle olmasından ben de sıkılıyorum.
“Sözcüklere acıyınız” diye bir söz kalmış aklımda.
Şiir için, güzel duygular için kullanılmayan sözcüklere acıyorum gerçekten.
Sanki dil de yıpranıyor, örseleniyor duygularla birlikte.
Fakat başka nasıl olabilir?
Ülkeniz zulüm altındayken ve bütünüyle gezegen sıkıntılı bir süreçten geçmekteyken, hiçbir mutluluk duygusu tam olarak yaşanamaz, yaşanmamalı…

***

Daha önceki bir yazımda da söz ettiğim gibi, kötünün daha kötüsü, bir yalan ortamında yaşamaktır.
Zulmün bile bir tutarlılığı olmalıdır.
F Tipi Cezaevleri, “yaşama dönüş” gibi utanç verici, bağışlanamaz bir yalanla başlamıştı…
Günümüzde iktidarı ele geçiren baskıcı, gerici siyaset, yalanı bir siyaset yapma biçimi olarak kullanıyor.
Barış diyorlarsa, bilin ki amaçları savaştır.
Onların dilinde özgürlük sözcüğü, kölelikle eşanlamlıdır.
Açılım dedikleri, daha çok kapanmaktır.
Sevgi, inanç, duygu, cesaret, özveri, dayanışma… Bütün insanca duyguların, erdemlerin çamurlara bulandığı, değer ve kan kaybettiği bir dönemden geçiyoruz…
Şu son satırı yazmakta olduğum anda çalan telefonumdan Fazıl Say’ın yeniden 10 ay hapis cezasına mahkûm edildiğini öğrendim.
Güze girerken Türkiye’de hukuk ülkemize bu utancı armağan ediyor…
Kimlerle, nasıl insanlarla bir arada yaşamakta, aynı havayı solumaktayız…
Bu lanetten, nasıl, hangi yolla, hangi yöntemlerle, hangi sabırla, hangi olanaklarla, ne yaparak, ne söyleyerek, nasıl davranarak kurtulacağız…
Türkiye kapatıldığı bu zindanı nasıl paramparça edip aydınlığa, özgürlüğe çıkacak…

***

Sevdiğim güz mevsimi, özellikle Eylül ilerlemekteyken, mutlu olmasam da asla karamsar değilim.
Türkiye’mizin, cins bir atın sahte biniciyi üzerinden atıp ayaklarının altına alarak rezil etmesi gibi, hak etmediği bu pislikten kurtularak pırıl pırıl arınacağından kuşku duymuyorum…
Yeter ki güzün dirilticiliğine, derin akan halk ırmağına ve gençliğin her an taşmaya hazır enerjisine inancımızı yitirmeyelim, lâyık ve hazır olalım…