Gençler ne istiyor?

Gençler ne istiyor?
Abbas Güçlü

Gençler üzerine kafa yoran çok fazla kimse yok. Olanların da zaten umurunda değil. MEB’e, YÖK’e, YURTKUR’a, Gençlik Bakanlığı’na bakın yeter…
Ağızları açılsa herkes elinden geleni yaptığını söylüyor ama o kadarı yetmiyor. Onun da ötesine geçilmesi gerekiyor.
Devlet, iktidar ya da kurumlar böyle de muhalefet, medya ve sivil toplum örgütleri farklı mı?
Alın birini vurun diğerine…
Umarız, gençler, yeniden manşetlere çıkmadan önce bu konuya kafa yoranların sayısı daha da artar…

İşsizlik ilk sırada!
Gençlerin en büyük sorunu işsizlik.
Gelecek kaygısı, okumuş gençlerde de okumayanlarda da, her şeyin önüne geçiyor.
Yıllardır atama bekleyen öğretmenlerin kimyaları değişti. Mühendisler ve diğer meslek alanlarında da durum farklı değil.
Hemen her branşta on binlerce istihdam fazlası çok iyi yetişmiş gençlerimiz var.
Ama önlerini göremiyorlar.
Yıllarca okullarda dirsek çürüttüklerine de bin pişmanlar…

İktidar partisi eğer seçim öncesinde bu konuda inandırıcı bir proje ortaya koyamazsa ciddi yaralar alabilir.
Muhalefet de sakın ola, seçimlerde bu konuyu kaşımasın çünkü kendileri de bugüne kadar başta işsizlik olmak üzere gençlik sorunları konusunda hiçbir zaman aktif rol üstlenmediler…
Medyanın, ne umurundaki gençler umurunda olsun diyenler de mutlaka çıkacaktır.
Ve maalesef pek çoğumuz bunun aksini ispatlayacak durumda değiliz…
Peki ya üniversiteler, YÖK ve DPT gibi kurumlar gençler konusunda ne yapıyor?
Bir şeyler yapılsaydı, herhalde bu noktaya gelinmezdi.
Ve ne olur, onlar da topu iktidara atmasınlar.
En azından, dikkatleri gençler üzerine çekmek için kamuoyu oluşturabilirlerdi!..

Burs, yurt, ulaşım, yemek
Üniversitelerin önemli bir bölümünde dersler ya başladı ya da başlamak üzere.
Açılış törenleri, YÖK’ün isteği üzerine ya hiç yapılmıyor ya da mümkün olduğunca gösterişten uzak gerçekleşiyor…
Dikkat ettiyseniz, bu törenlerin hiçbirinde de, öğrencilerin temel sorunları, gündeme gelmiyor. Barınma hala çok önemli bir sorun. Devletin verdiği 280 liralık burs küçük kentlerde yetiyor ama büyük kentlerde ulaşımı bile karşılamıyor.
Yemek ise keşke akşamları da verilse. Batılı ülkelerin çoğunda üniversitelerin ya da yerel yönetimlerin akşamları da yemek veren merkezi öğrenci evleri var. Bizde de hep sözü ediliyor ama bir türlü hayata geçirilemedi.
Keşke bir an önce açılsalar. Çünkü öğrencilerin önemli bir bölümü, günü tek öğün yemekle kapatıyor!..

Şiddet istemiyorlar
Bu öğretim yılında, rektöründen öğrencisine, velilerden kamuoyunun geneline herkes tedirginlik içerisinde.
Senaryoların biri gidiyor, diğeri geliyor. Öğrenciler ise, hem her şeye karşı düşüncelerini haykırmak istiyor hem de huzur hiç bozulmasın dileğindeler.
Ve bu dileğe aykırı davranmaya da hiç kimsenin hakkı yok.
Bunu sağlayacak olan da, el birliği ile yaratılacak hoşgörü ortamıdır.
Umarız bu kadarı da onlara çok görülmez!..

SBS’de boş kontenjanlar
Yılan hikayesine dönen SBS kayıt maratonunda son etap dün tamamlandı. Ama görünen o ki hala on binlerce boş kontenjan ve kaydını yaptıramayan yüz binlerce ortaokul mezunu öğrenci var.
Daha da vahimi, bu tablo karşısında MEB’in hala sessizliğini koruması ve yeni bir kayıt takvimi açıklamaması.
Kaldı ki, yeni bir kayıt takvimi de, eğer öncekiler gibi olursa, değişen yine hiçbir şey olmayacak.
Umarız bir an önce kontenjanları dolduracak adil bir çözüm yöntemi hemen bulunur, açıklanır, gerçekleşir ve öğrenciler de veliler de artık derin bir oh çekerler…
İşte dün akşam itibari ile hala dolmayan hatta boş kontenjanı daha da artan okullardan bazıları: Galatasaray Lisesi 1, İstanbul Lisesi 5, Beşiktaş Kabataş Erkek Lisesi (Alm.) 21, Beşiktaş Kabataş Erkek Lisesi (İng.) 19, Cağaloğlu Anadolu Lisesi (Alm.) 17, Beşiktaş Sakıp Sabancı Anadolu Lisesi 44, Atatürk Anadolu Lisesi 57, Beşiktaş Anadolu Lisesi 41, Arnavutköy Korkmaz Yiğit Anadolu Lisesi 12, Nişantaşı Anadolu Lisesi 44, Pertevniyal Lisesi 22, Bahçelievler Dede Korkut Anadolu Lisesi 28, Ataşehir Anadolu Lisesi 50
Özetin özeti: Gençlere bu kadar eziyet yeter!..

Medya Coşarken…

Medya Coşarken…
Güray Öz

Ne çok savaşçı varmış medyada. Bir helikopter düşürüldü, hepsi ayağa kalktı. Vuran mı ararsın, indiren mi? Artık anlaşıldı ki, medyada askeri bilgi ve uzmanlık en üst düzeydedir. Ama çok basit soruları sormak kimsenin aklına gelmiyor.
Suriye’ye “sınırlı bir askeri harekât” düzenlemeye gönülsüzce de olsa niyetlenen, bu nedenle Kongre’ye başvuran Obama, Putin’in Suriye’deki kimyasal silahların uluslararası denetime açılması manevrası ile rahat bir nefes aldı. Harekâtını erteledi. Davutoğlu dış politikası ise bir kere daha darbe yedi. Helikopterin düşürülmesinin ve medyanın coşmasının nedeni budur. Durumu kurtarma zamanıdır ve böyle durumlarda bir kahramanlık hikâyesi yazmak gerekir. Helikopterin sınır ihlali nedeniyle düşürüldüğü iddiasının arkasında bu kahramanlık hikâyesi yer alır. Türkiye sınırlarını ihlal eden helikopter Suriye sınırları içine düşer, pilotları da henüz meşruiyetini yitirmemiş, Türkiye’nin bile hâlâ tanıdığı Suriye devletine ayaklanan, büyük bir dış destekle iç savaş başlatmayı başarmış şeriatçılar öldürür. Türk dış politikası da “yıkılmadım ayaktayım” demeyi sürdürür.

***

Kahramanlık bunun neresinde?
Türkiye’nin devlet refleksleri, haklı ya da haksız demeden Türk dış politikasının desteklenmesini emreder. Zaman eski zamanlar değil ama AKP hükümeti de medyadan bunu istiyor. Medya da yüzde 95’e varan bir çoğunlukla bu emre hem eski refleksle, hem de AKP iktidarı tarafından yola getirilmiş olduğu için uyuyor. “Vurduk indirdik” kahramanlıklarını manşetlerine çekiveriyor.
Türkiye yerinde sayıyor olsa da dünya değişmiştir. Artık emperyalist merkezlerde bile gazeteler, TV kanalları sorgusuz sualsiz hükümetlerin peşine takılamıyorlar. “Embedded gazetecilik” en son ABD’nin Vietnam Savaşı sonrası ilk büyük harekâtında, Irak işgalinde işe yaramıştı; artık yaramıyor. Deneyenler medya dünyasında ayıplanıyor, kınanıyor, soyutlanıyor. Bu tür gazetecilik ya bizim gibi ülkelerde ya da diktatörlüklerde, şeriat dünyasında varlığını sürdürebiliyor.

***

Helikopter meselesi de Türk medyası için bir turnusol kâğıdı işlevi gördü.
Sonuç utanç vericidir ne yazık ki. Yüzde 95’in dışında kalan bir iki gazeteyi ve az sayıda yazarı bu gidişe hayır dedikleri, eleştirdikleri için ayrı tutmak da borcumuzdur. Prof. Dr. Yasemin İnceoğlu’nun T24’te konuyu kapsamlıca ele alan yazısı, bulmak biraz zor oluyorsa da mutlaka okunmalı, ama iki örnek daha verelim: Sol gazetesinde Kemal Okuyan, Cenevre’de varılan anlaşmanın Türk dış politikası için bir yenilgi olduğuna dikkat çekti: “Anlaşma, Obama’yı kurtardı, hem hazır olmadığı bir askeri müdahaleye sürüklenmekten hem de Kongre’de fena bir tokat yemekten. Ama Putin’i de kurtardı, müttefikini koruyamayan, müttefikine askeri operasyon düzenlenmesini engelleyemeyen lider durumuna düşmekten… AKP ise anlaşmayla kurtulmadı, yerlerde sürünmeye başladı” diye yazdı. Okuyan, operasyonun bu durumu kurtarmak için Türkiye’ye bir “sus payı” olarak tezgâhlandığı kanısında. Milliyet’te Kadri Gürsel de “Suriye helikopteri, Türkiye’yi yönetenler sadece 7 düvele karşı değil, bütün dünyaya ve Ortadoğu’ya karşı çok kızgın, öfkeli ve içerlemiş vaziyette olduklarından ve dış politikalarının sonunda geldiği noktada kendilerini çok yalnız hissettiklerinden düşürülmüştür” diye yazdı.

***

Öfke ve durumu kurtarma, dünya değişse de Türk dış politikasının evvel eski refleksidir. AKP’nin heyheylenmesi, medyanın coşması bundandır. Her ikisinin de “keskin zekâlarına” güvendiklerinden kuşku duymuyorum. Ama İbn-i Haldun Mukaddime’de diyor ki: “İdare başında bulunanların bu derecede keskin zekâlı olmaları zulmün kaynağını teşkil eder. Bundan dolayı keskin düşünce ve zekâ idare ve siyaset adamları için kusur sayılır.”
Kusur musur, iç politikada çok işe yarar bu öfkeli kahramanlık hikâyeleri.

Nice Ölümler, Kıyımlar, Uğur’lar, Hrant’lar…

Nice Ölümler, Kıyımlar, Uğur’lar, Hrant’lar…
Hikmet Çetinkaya

Bulutlar üstüme üstüme geliyor…
Esintili bir İstanbul sabahında yağmur yağdı yağacak.
Mutlu zamanların özlemini çeken ben, iyi onurlandıran düşlerimin içinde sonbahar sabahlarını severim.
Bu dünyanın mutlulukları vardır elbet, acıları, hüzünleri olduğu kadar.
Sevecenliğin ve çiçeklenmiş sevdaların, sözcüklerle anlatılamayacak duyguların mutlu zaman özlemi çeken insanları da…
Bu mevsim aydınlık bulutlar bir anda siyaha dönüşür…
Bir taşra kasabasında yalnızlık hüzünle buluşur.
Yeni renkler bezenmiş doğa uykuya yatar…
Büyük kentler başkadır.
Ekmek derdi, aş derdi, iş derdi…
Biraz suskunluk!
Kendinle baş başa kalma özlemi…
Büyük kentlerde taşra yalnızlığını yaşayanlar vardır…
Umut toplayan çocuklar…
Nice ölümleri içine gömen bir toplumuz biz…
Örneğin Doğan Öz, Uğur Mumcu, Onat Kutlar, Ahmet Taner Kışlalı, Hrant Dink…
Musa Anter, Hablemitoğlu…
Gezi Direnişi’nde yitirdiklerimiz…
Ahmet, Ali İsmail, Mustafa, Ethem, Abdullah, Mehmet…
Adına “töre cinayetleri” denilen o vahşet, çocuk gelinler…

***

Bulutlar üstüme üstüme gelirken Hrant Dink cinayetini, derin güçleri düşünüyorum…
Bugüne dek hangi faili meçhul cinayet aydınlatıldı?
Kimi cinayetlerde salt tetikçiler bulundu, o kadar!
Hep sormuşumdur yazılarımda:
“Büyük patron nerede?”
Büyük patron hiçbir zaman görünmez…
Adına ister NATO’nun Türk Gladyosu deyin, ister Özel Harp Dairesi, ister devlet içinde örgütlü silahlı güç…
Dink ailesi ne diyor:
“Biz bu müsamerede yokuz!”
Bir oyun tezgâhlanıyor!
Kim yapıyor bunu? Sahneye koyan kim?
Dink davası bir yıl sekiz ay sonra yeniden başladı…
Dink, Agos gazetesinin önünde silahla vurulmuştu.
Polis muhbiri Erhan Tuncel örgüt lideri olarak yargılanmış, ancak beraat etmişti.
Yargıtay Hrant Dink davasını bozdu ve yargılama yeniden başladı.
Hrant ne zaman öldürülmüştü?
19 Ocak 2007’de…
Yıllar çabuk geçiyor…
Uğur 24 Ocak 1993…
Bu tür cinayetler özellikle ocak ayına denk geliyor…
Bana sorarsanız bu davadan hiçbir sonuç çıkmayacak.
Çünkü derin yapılanma öyle kök salmış ki bunu ortaya çıkarmak için bir siyasal irade gerekir.
Güneydoğu’da, Ankara ve İstanbul’da pek çok faili meçhul cinayetin ardında olduğu öne sürülen “Yeşil” kod adlı Mahmut Yıldırım niçin yakalanmıyor?
Korkut Eken, Yeşil’in Kuzey Irak’ta Süleymaniye kentinde yaşadığını söylüyor.
Yeşil’i Süleymaniye’de bulmak o denli güç mü?

***

CHP Genel Başkan Yardımcısı, İstanbul Milletvekili Sezgin Tanrıkulu Yargıtay’ın Dink cinayetine “kahve muhabbeti çetesi” olarak baktığını söyleyip ekliyor:
“O gün görevde bulunan ve sorumluluğu olan 24 sivil-asker bürokrat hakkında hiçbir işlem yapılmadı.”
Bir sonbahar sabahında bulutlar üstüme üstüme gelirken 90’lı yıllara gidiyorum…
Turan Dursun, Çetin Emeç, Bahriye Üçok, Muammer Aksoy cinayetlerini düşünüyorum…
Açılan davaları, tetikçileri…
Büyük patron ve yardımcıları bulunamadı…
Ya itirafçılar ya da tetikçiler.
Bu kadar!
Hablemitoğlu cinayeti 2002’de işlendi ve tetikçileri bile yakalanmadı.
Derin devlet Yeşil’i koruyor!
Hrant Dink cinayetinin üzerine örtülen derin örtüyü yargı kaldıramıyor.
Beraat eden “çete reisi” Erhan Tuncel için tutuklama kararı çıkarılıyor.
Hrant Dink bir planın parçası olarak mı öldürüldü?
Yargı sürecinde görevde bulunan sivil ve asker bürokratlara dokunulmadığına göre, elbet bir planın parçası!
O planın parçası 70’li yılların sonlarında görüldü…
Doğan Öz niçin öldürüldü?
Adım gibi biliyorum, tam Kontrgerilla’yı açığa çıkaran tüm belgeleri Başbakan Bülent Ecevit’e vereceği sırada…

***

Esintili bir sonbahar sabahı…
Umut ve hüzün… Yalnızlık… Hepsi bir arada…
Bulutlar üstüme üstüme gelirken dünü, bugünü ve yarınları düşünüyorum…
Her şeye karşı umut devşirmeliyim bir sonbahar ikindisinde…

Yeni sezon, yeni umutlar…

Yeni sezon, yeni umutlar…
Evin İlyasoğlu

AKM’sizlik yakınmamız sürerken İstanbul yeni konserlere hazırlanıyor…

* AKM onarılacak mı, yıkılıp yenisi mi yapılacak, yoksa yerine bir AVM mi yükselecek soruları yanıtlarını beklerken İstanbul rengârenk müzik günleriyle yeni umutlara hazır.
Yaz biterken insana bir hüzün çöker. Oysa yüzümüzü kışa çevirip bir sanat takvimi yaparsak yeni mevsim bize yeni umut kapıları açacaktır.
İşte İstanbul’daki klasik müzik dünyasından kısaca bir tanıtım:
Yıllardır AKM’sizlik yakınmamız sürüyor. Bina onarılacak mı, yıkılıp yenisi mi yapılacak, yoksa yerine bir AVM mi yükselecek!

Bunların yanı sıra devlet opera-balesi ve devlet orkestrasının yazgısını belirleyecek yasanın tedirgin bekleyişi de sürmekte. Bu kurumlar şimdilik kendi kendilerine olanaklar yaratarak yaşam savaşı veriyorlar.
İDSO’nun açılış konseri 30 Eylül’de Aya İrini’de yer alacak ve Beethoven’in 9. Senfonisi’ni şef Gürer Aykal yönetecek. Kadıköy Süreyya Operası’nda temsillerini sürdüren İstanbul Devlet Opera ve Balesi perdelerini geçen yıllardan bir prodüksiyonla, Britten’ın “Kötülüğün Döngüsü”yle açıyor. Baledeki yeni prodüksiyon 11 Ekim’de: “Genç Werther’in Acıları.”

Borusan İstanbul Filarmoni Orkestrası artık yalnız kendi serisinde değil, İstanbul’un çeşitli konser dizilerine de destek veren bir topluluk oldu. Lütfi Kırdar Salonu’ndaki açılışı şef Sacha Goetzel yönetecek. Pekineller’in solistliğindeki programda Mendelssohn’un iki-piyano konçertosu ve Brahms’ın 2. senfonisi var.
Bu arada İKSV’nin ilkbaharda ertelenen açılış konseri 10 Kasım gecesi Lütfi Kırdar’da yer alacak. Güher-Süher Pekinel’e onur ödülü sunulacak. Törenden sonra Sacha Goetzel yönetimindeki BİFO, Waxman’ın “Carmen Fantezisi”ni ve Berlioz’un “Fantastik Senfonisi”ni çalacak. Konserin solisti Pekinel projesinin desteklediği gençlerden kemancı Veriko Cumburidze.

İşSanat merkezindeki sezon açılışını da 3 Kasım’da Sacha Goetzel yönetimindeki BİFO yapıyor. Solist, Brahms’ın 1. piyano konçertosuyla Özgür Aydın.
Boğaziçi Üniversitesi Albert Long Hall, 9 Ekim’de İngiliz sanatçılarla mevsimi açıyor: Dünyanın parlayan keman yıldızlarından Charlie Siem’in Türkiye’deki bu ilk konserinde Caroline Jaya-Ratnam piyanoda yer alacak. Progamda Grieg’in 3. Sonatı, Ravel’in “Çigan”ı, Brahms’ın 3. Sonatı ve Hubay’ın “Carmen Fantezisi” var.
İstanbul Resitalleri serisi, genç Fransız piyanist David Kadouch ile 5 Ekim’de Emirgan Sabancı Korusu’ndaki The Seed Salonu’nda mevsimi açıyor.

Notre Dame de Sion Lisesi’nde kurulan Orkestra Sion’un da artık düzenli konserleri var: Orçun Orçunsel yönetiminde 28 Eylül’de yapılacak açılış konserinde solist klarinetçi Dimitri Ashkenazy. Copland’ın Klarinet Konçertosu’nu çalıyor.
Cemal Reşit Rey Konser Salonu, 9 Ekim’de Rengim Gökmen yönetimindeki CRR Orkestrası’yla; Tekfen Filarmoni Orkestrası ise 3 Ekim’de Lütfü Kırdar Salonu’nda James Judd yönetimindeki konserle mevsimi açıyorlar.
İstanbul rengârenk müzik günleriyle yeni kışa, yeni umutlara hazır.

‘Alışkanlıklar da Değişir’

‘Alışkanlıklar da Değişir’
Mine Söğüt

Adnan Menderes’in asıldığı gün doğan çocuk bugün tam elli iki yaşına basıyor.
Deniz Gezmiş asıldığında doğan çocuk artık kırk bir yaşında.
Erdal Eren asıldığında doğan çocuksa otuz üç yaşına basacak birkaç ay sonra.
Üç askeri müdahalenin ardından simgeleşmiş üç idam.. ve aradan geçen bunca zaman…
Darbelere, idamlara, sıkıyönetimlere, taraflı yargılamalara, adaletsiz hukuk sistemine, önce asker, sonra polis devletine, laiklik düşmanlığına ve muhafazakârlaşmaya alışan ve bunu hızla kanıksayan bir ülke…
Bu ülkede yaşayanların otuz yıl öncesine kadar kocaman hayalleri, dev itirazları vardı; ama o idamların ardından doğan çocuklar büyürken o hayaller küçüldü, itirazlar un ufak oldu.

İktidarların gafletiyle kurulan ve üzerleri cesetlerle dolu olan darağaçlarının gölgesi nesiller boyu üzerimize düştü; hayallerin de itirazların da ışığını söndürdü.
O yüzden bugün bu ülkede yetişkinlerin boğazlarında hep bir kaşıntı, sırtlarında ter…
Ayakları yere bir türlü sağlam basamıyor.
Herkesin ömrünü taşıyan sanki hâlâ alçak tahta bir tabure…
Taburenin dibinde, atıldı atılacak bir tekme…
Oysa şu anda Kadıköy ve Beyoğlu sokaklarında, ellerinde silahlarla işgal kuvvetlerinin acımasız askerleri gibi dolaşan öfkeli ve kindar polisler daha yirmili yaşlarının başındalar.
Onların öfkesine hedef olan ve her arbedede sakat kalıp teker teker ölen çocuklarla yaşıtlar.
Ve muhtemelen aynı yoksulluktalar.

Baş başa kalsalar, birlikte hayaller kuracak, şarkılardan, âşık olmaktan, uzaklara gitmekten, gelecek kaygısından konuşacak ve bol bol şakalaşacaklar.
Onlar, kovalayanlar ve kaçanlar daha gençler, ama onları yöneten, korkutan, vur emrini veren iktidar yaşlı.
İnsanlık tarihi kadar yaşlı.
İktidarların birbirinden farklıymış gibi görünmelerine kanmayın.
Hepsi tek bir kökten çıkar ve hükmettiklerinin kanlarıyla beslenirler.
En iyileri bile, halkın geleceğini değil; önce kendi geleceklerini düşünürler.
Hem korkak hem de saldırgan olmaları ve hayatı yasaklarla kuşatmaları bu yüzdendir.
Bu iktidar da, tıpkı öncekiler gibi, işbirliği yapmayanı yok etmeye yeminli.
Zaman belki bir nesli korkuyla eğitti, onu iktidara boyun eğmeye alıştırdı, ama nesillerle birlikte alışkanlıklar da değişir.
Mesela bir grup polis ara sokakta karşılarına çıkan yaşıtlarına plastik mermi dolu silahlarını doğrulturlar.
Yaşıtları kaçmazlar.
Öylece durur ve onların gözlerinin içine bakıp “Yapmayın” derler.

“N’olur yapmayın!”
Onlar da silahlarını indirip, bir an onların gözlerinin içine bakarlar.
“Peki” derler.
Sonra arkalarını döner.. giderler.
İşte o an, bir zamanlar darağacında sallanan tüm ölüler dirilir.
Sadece kendi geleceğini düşünen iktidarlar yıkılır.
Bugüne ve yarına dair yepyeni bir masal anlatılır.
Mevcut ve sert gerçekle zedelenmiş hayatın içinden, kendi gerçeğini yeniden yaratmaya çalışan bir halk iradesinin masalı…
Yannis Ritsos’un bir şiiri vardır: “Alışkanlıklar da değişir” der şiirinde…
İyi ki… İyi ki alışkanlıklar da değişir.
İyi ki her şey değişir.

“Basın özgürlüğü farkı!”

Putin’den Obama’ya Balans Ayarı…
Nilgün Cerrahoğlu

Erdoğan’ın kuşkuyla yaklaştığı; selam alıp selam vermekte zorlandığı; diş sıkarak tokalaştığı bir yabancı liderin, Türk medyasında “Türk halkına” seslendiğini düşünün…
Yabancı ülke liderinin “manifestosunda”, başbakanı eleştiren, retoriklerine ayar çeken, dış politika çizgisine had bildiren, sınır çizen satırlar bulunsun…
Başbakanın tepkisini düşünebiliyor musunuz?
O medya organının başına herhalde dünyayı yıkardı…
Günlerce “Batsın bu gazetecilik” azarı dinlerdik…
“Sen benim vatandaşıma, benim medyamdan, benim halkıma hitab etmek hakkını; nasıl olur da böyle elin adamına verirsin! Kaça yayınladın o mektubu? İşte senin bedelin bu! Bu densizliğin hesabını soracağız! O izansız mektubu yayımlama cüreti gösteren gazete ile ilgili hukuki girişimlerimizi hemen başlatacağız!”
Böyle döne döne zılgıt yer, günlerce “mektupla” yatıp “mektupla” kalkardık…
Putin “Amerikan vatandaşlarıyla doğrudan konuşmak” için “New York Times”ta (NYT) Obama’nın siyasetini ve ABD liderliğini kapsamlı biçimde eleştiren bir mektup yazdı.
ABD Başkanı’nın şu ana dek “NYT”ye en ufak bir sitemi olmadı…
Tersine…
“Basın özgürlüğü farkı!”
“Beyaz Saray”dan “Amerika’yı istisnai kılan tam da budur!” şeklinde bir açıklama yapıldı: “Biz, (Putin’e dahi söz hakkı veren) basın özgürlüğüne inanırız!”
Başbakan Erdoğan, Putin’in NYT mektubunu umarım okumuş, Washington’ın tepkilerinden gereken dersi çıkartmıştır…
Gerçekte dünya politikasıyla ilgili herkesin okuması gereken bir metin bu.
Rus devlet başkanı söz konusu mektupta yalnız kendisini Suriye krizi ile sınırlamıyor; ABD sistemi hakkında eteğindeki tüm taşları bir bir döküyor.
“Yabancı ülkelere askeri yöntemlerle müdahale etmenin ABD için olağan durum haline gelmiş olması alarm vericidir” diyor: “İnsanlar dünyada Amerika’yı bundan böyle demokrasi modeli olarak değil, giderek yalnız kaba güce dayanan, ‘ya bizimlesin, ya bize karşı!’ diyen bir ülke olarak görüyor…”
Bitmedi!
“Ancak (bu sırdanlaşan) kaba güç (kullanımı) anlamsız ve etkisiz oldu. Afganistan yalpalıyor, Libya kabilelere ayrıldı, Irak’ ta iç savaş sürüyor!” diyerek devam eden Putin sözlerinin gerisini şöyle getiriyor:
“Her ne kadar salt hedefe odaklanılsa ve silahlar da ne kadar çok gelişmiş olursa olsun; askeri saldırıların bizzat korumayı hedeflediği çocuklar ve yaşlıların, bu saldırıların hedefi haline gelmesi ve zarar görmesi engellenemez.
…Askeri güç dilini bırakıp uygar diplomasi ve siyasi uzlaşma yoluna (bu ve bu gibi nedenlerden ötürü) dönmek zorundayız!”
“Doğu despotluğunun” simgesi Rusya’dan çıkan otoriter bir lider; “özgürlükler” timsali ABD’ye bugün “güç dilini bırakması” için uygarlık dersi veriyor!
Tersine dünya…
Bununla kalsa iyi.

‘Kendinizi istisnai görmekten vazgeçin!’

ABD Başkanı’nın yaptığı son konuşmasına da mektubunun son bölümünü ayıran Putin; “(Obama’nın) ulusa seslenişini dikkatle dinledim!” diyor ve şöyle devam ediyor:
“(Başkan) ‘ABD politikası bizleri istisnai kılar’ diyor… İnsanları kendilerini istisnai görmeye teşvik etmek çok tehlikelidir. Dünyada büyük-küçük, fakir-zengin, demokrasi geleneğinden gelen ve demokrasiye ulaşmaya çalışan çeşitli ülkeler var. Hepimiz farklıyız ama Tanrı’nın bereketini dilerken onun bizi eşit yarattığını unutmamak gerek.”
“Müstesna olmak” konusunda koyu milliyetçi damarla Amerikalılara rahmet okutabilecek olan Ruslardan, Washington’a verilen “Bırak üstün halk ayaklarını!” uyarısı; mektubun en hazmı zor bölümünü oluşturuyor…
“Uluslararası hukuk” ve “BM sistemi içinde kalmak” adına Putin’in yaptığı çağrı da keza, Obama için kolayına yenilir yutulur değil…
“Hukuk devleti, demokrasi” değerlerinin meşalesini taşımakla öğünen Washington; “insan hakları ihlalleri”, “baskı rejimi” ile bilinen Rusya gibi bir ülke tarafından; böylece “kabadayılıktan uygarlık çizgisine” gelmesi adına uyarılıyor!
Putin hayranı hiç olmadım ama helal olsun!
Berlin Duvarı yıkıldığından bu yana ilk kez; bir dünya lideri ABD yönetimine kafa tutuyor, çoktandır çekilmesi gereken çizgileri çekiyor; “Amerika doğrularına” meydan okuyor!
Putin mektubunun ABD’de yarattığı derin şoku tahmin etmek güç değil.
Obama doğrudan ağız dalaşına girmese de Amerikan siyasi sınıfı, Rus lidere verip veriştiriyor. CNN’ de izlediğim Clinton’ın eski dışişleri bakanlarından Madeleine Albright örneğin, Christiane Amanpour’a verdiği söyleşide Putin makalesini “küstahlık” diye değerlendirdi.
John McCain mektup için; “Amerikalıların zekâsına hakaret” dedi. Cumhuriyetçi senatör Jim Inhofe, “Midem bulandı” diyerek konuştu. Demokrat Robert Menendez, “Kusmak istediğini” belirtti.
NYT okurları ise aralarında hararetli bir tartışma yaşıyor.
Kimi “Putin’e sayfalarını açtığı için” gazeteyi suçluyor.
Kimi çoktandır söylenmesi gerekenleri söylediği için Putin’i kutluyor.

“AKP oyları düştü” diyorlar…

Kıl…
Bekir Coşkun

“AKP oyları düştü” diyorlar…
Yüzde 44…

*

Bir ara yine düşmüştü, yüzde 40’a kadar…
Bizim muhalif medya “AKP oyları eriyor” diye haber yaptı…
CHP önde gelenleri o gece restoranda bunu kutladılar ki…
Doğalgaza yüzde 35 zam geldi…
Oyları çıktı 50’ye…

*

Zaman geçti…
Oyları yine düştü 42 civarına…
Editör “İktidarda oy paniği” diye başlık attı…
CHP restorana, kutlamaya…
Uçağımız düştü, yerini bulamadılar o sıra…
Oyları çıktı; 51’e…

*

Bir zaman sonra…
Düştü, yüzde 40…
Ben yazı yazdım “gidiyorlar” diye…
CHP doğru restorana…
Alman mahkemesi “asrın en büyük dolandırıcılık olayı” dediği davayı sonlandırdı… Bunların inançlı saf insanları dolandırdıkları, paraları bavullarla Türkiye’ye taşıdıkları anlaşıldı ve…
Oyları fırladı…
Yüzde 54…

*

Son durum:
Yüzde 44 diyorlar…
Genel yayın yönetmeni aradı, “Gidiyorlar yani” dedi…
CHP restoranda…
Ama; çocuğun gemicik sayısının altıyı bulduğu medyada yer aldı, 2 puan oradan artış desen… Benzin beş lirayı geçti, 3 puan da oradan gelsin… Suriye’de rezil olduk dünyaya, hadi 4 puan olsun… Günde bir genç öldürüyorlar, 6 puan kadar daha koy…

*

Ki kürsüden dedi ki:
“52 çıktı, 58 olması lazım…”

*

Hadi sen yüzde 44 de…
Yani bunca rezillikten, bunca kepazelikten sonra…
Sadece yüzde 6’nın mı aklı başına geldi?..

*

Kadın bağırdı televizyonda zaten “G.tünün kılıyım” diye…
Daha ne desin?..

Post-sıkıyönetim günlerinde yaşamak…

Post-sıkıyönetim günlerinde yaşamak…
Mehveş Evin

Taksim artık bilim kurgu filmi gibi: Çevik kuvvet ablukasındaki İstiklal, gaz altında. Turistler şaşkın. Göstericiler, ses bombalarına cevaben havai fişek patlatıyor
Türkiye’nin büyük şehirlerinde sokağa çıkmak, başlı başına bir macera haline geldi. İstanbullular için Taksim’de her köşe başında bekleyen TOMA, akrep artık doğal bir dekor haline geldi… Yürüyüş, basın açıklaması yapılacaksa daha 100 kişi toplanmadan yollar kesiliyor, ulaşım engelleniyor, yer gök polis kaynıyor.

Polis devleti mi dediniz? Yok canım!
Önceki akşam da böyle oldu… Ahmet Atakan’ın öldürülmesini protesto etmek için binlerce insan sokağa çıktı.
Taksim metro durağından çıktığımda, İstiklal’in girişi, Gezi Parkı, Cumhuriyet anıtı çevik polisle kuşatılmıştı. Sivil polisler “Buradan geçmeyin” diyor, ama “Neden” sorusuna cevap veremiyordu.
Acaba sıkıyönetim mi ilan edilmişti de bizim haberimiz yoktu?

Bilim kurgu filmi gibi
İstiklal’den yükselen ses bombası ve havai fişek patlamaları, normal bir insanı ürkütür. Fakat aylardır Taksim’de bu tür sahnelere şahit olanlar için alışılmış bir şey. Yine de son iki ayın en hareketli gecesi bu. Ara sokaklardan, Tünel’den, Sıraselviler’den İstiklal’e çıkmak isteyen gruplar, anında geri püskürtülüyor. Koskoca caddede robocop’lardan başka canlı yok. Bilim kurgu filmi gibi.
Bebek arabasıyla dolanan Arap turistler, fazla etkilenmemiş gibi bu keşmekeşten… Olaylara mana veremeyen Batılı turistler ise ağzı açık, olan biteni izliyor. Uzaktan gelen gazın etkisiyle öksüre tıksıra kaçışıyor herkes.

Gecenin ilerleyen saatlerinde Beyoğlu, göstericiler, çevik kuvvet, siviller ve hiçbir şeyi takmadan ortada dolanan meraklılara kalıyor.Müdahale noktalarından biraz geriye çekilince -kahvelerde, barlarda, restoranlarda- hayat normal akışında. İnsanlar, bir ellerinde en kıymetli haber kaynağı olan cep telefonu, sanki ortalık yıkılmıyormuş gibi doğallıkla oturmuş, sohbet ediyor…

“Cihangir oldu Gever”
Cihangir’de bir mekanda soluklanıyoruz. Karşımızda Marmara Denizi ve Adalar, ışıl ışıl. Fakat dışarıdan gelen patlama, slogan, koşturma sesleri, Twitter’daki “Cihangir oldu Gever (Yüksekova)” esprisini doğruluyor.
Yan apartmandaki balkondan bir kadın başını uzatıp, zayıf sesiyle “Yuuh… yuuh ” diye bağırıyor… Bazı mahalle sakinleri ve esnaf, polise kafa tutuyor: “Yeter, defolun mahallemizden! ”

O gece Kadıköy ilk kez gazlanıyor… İstanbul, Ankara, Antakya’dan ağır yaralı haberleri geliyor. Eve dönerken, Nişantaşı’ndan geçiyorum. Gece yarısı ortalık sakin, herkes yazdan kalma akşamın tadını çıkarmak için sokağa taşan masalarda oturuyor. Bir ellerinde cep telefonu, sosyal medyadan takip ediyorlar post sıkıyönetim günlerini. Başlarını sallayarak “Bu kış çok zor geçecek” diyorlar.
İstanbullular, ne mücadeleden, ne de yaşam zevkinden taviz verecek değil.

12 EYLÜL DARBESi 33 YAŞINDA
– Bir neslin üzerinden, kelimenin tam anlamıyla panzerle geçti 12 Eylül darbesi. Devlet şiddetini meşrulaştırdı; anayasadan siyasete, popüler kültürden eğitime, her şey faşist mantıkla şekillendirildi.

– Dün, darbenin 33’üncü yıldönümüydü… Aslında ne kadar kısa bir süre! Günümüzde hala 12 Eylül’ün acıları, açtığı yaralar ve baskıların izleri silinmiş değil… Nasıl silinsin ki?

– Hala darbe anayasasıyla yönetiliyoruz. Hala devletle vatandaşın ilişkisi, otoriter babayla ergenin ilişkisine benziyor. Hala ifade özgürlüğü, anadil, din ve inanç özgürlüğü, etnisite sorunlarıyla boğuşuyoruz. Hala Kenan Evren ve arkadaşları adil bir şekilde yargılanmış değil.
– Basın, bu yıl 12 Eylül’ü neredeyse hepten unuttu. Sanırım o günlerin bir daha dönülmemek üzere geride bırakıldığına dair kimsenin birbirini kandıracak hali kalmadı.

İnsanın Ayağa Kalkışı…

İnsanın Ayağa Kalkışı…
Güray Öz

Evrim kuramının sahibi Charles Darwin’e eski zamanların teologlarının kör dincilerinin, rahip ve papaların, zamanımızın dincilerinin ve bilime set çekmeye çabalayan “bilimcilerin” kızmaya, öfkelenmeye hakları var. Çünkü bu teologların tüm iddialarının temelindeki tuğlayı çekip alan bilim adamı Darwin’dir.

Çok kızıyorlar. İşi “maymundan gelme” gerçeğine indirgemek ve alay konusu yapmak da işlerine geliyor. Böylece kitlelerin gözünde dinin bilimin yerine geçirilebilmesi, baskı ve dayatmaların sürdürülebilmesi, kadının erkeğe bağımlılığı, eğitimde ve çalışma hayatında ikinci sınıf konumda kalması sağlanabiliyor. Bu nedenle, hayatın her alanında tezlerini kökten çürüten evrim teorisine öfkeleri derin ve şiddetlidir.

***

Şu savaş çığlıklarının ayyuka çıktığı günlerde belki de okuma listelerinde başa alınması gereken bir kitap var elimde. Evrim teorisinin tutarlı bir tartışmasını ve savunmasını içeren kitabı Stephen Jay Gould yazmış. Darwin ve Sonrası adını taşıyor. Size tuhaf gelecek ama ilk baskısını TÜBİTAK yapmış. Tuhaf gelmesin, 2000’de yani 2002’den önce, TÜBİTAK’ın Darwin’le ilgisini kesmediği tarihte basılmış. Elimdeki baskı ise SAY Yayınları’na ait.
Bu kitap neden önemli?

***

Önemi, Charles Darwin’in Türkçede yayımlanmış İnsanın Türeyişi ve Türlerin Kökeni adlı eserlerinin, konu ile ilgili çok değerli diğer araştırmaların yanında konuya tarihsel ve sosyolojik açıdan bakıyor olmasından geliyor. Aynı zamanda evrim kuramının insanların saldırganlığının genlerinden geldiği iddiası gibi kötüye kullanım örneklerine de dikkat çekiyor.

Bir başka önemli yanı da tarih boyu sürüp gelen sömürenler ve sömürülenler gibi yaşamsal önemdeki farklılıkların anlaşılmasına yol açacak bir bakış açısıyla yazılmış olmasıdır. Kapitalizmi de kapitalizmin şimdiki evrelerini de anlamak istiyorsak, öncelikle sistemin çok işine yarayan ırklar teorisinin terk edilmesi gerekiyor ve bu kitapta bununla ilgili çok sağlam bilgiler var.

Irk teorisi çünkü çok tehlikeli bir teoridir; insanlığın bugüne kadar yaşadığı büyük kıyımların görünür nedeni olmuştur. Günümüzde cinsiyetçi yaklaşımların dayandığı temel de yine bu ırk teorisidir. Stephen Jay Gould’un ilk baskısı 1979’da yapılan eseri, evrim teorisini bu sonuçları bakımından da ele alıyor. Jay Gould’a göre insanların çeşitliliğinin kaynağı “ırk” değil coğrafyadır. “Irk teorisi”ne uzun yıllarını vermiş olan bilimci Birdsel’den aktardığı şu cümle de gerçekten ufuk açıcı türdendir: “İnsanları sınıflandırmanın zevki belki de sonsuza dek yitip giderken, yeni hedefimiz evrimsel güçlerin doğasını ve yoğunluğunu anlamaya çalışmak olabilir.”

***

Irk teorisinin bırakılması bilim dünyasının görece yeni bir adımıdır. Bu teoride ısrar edenler ve kafatası ölçümlerine hâlâ büyük değer verenler, cinsiyetçiliğin, kadınların ikinci sınıf olarak görülmesinin ve insanın çeşitliliğini suçlama, kınama, günah sayma eğilimlerinin de sahipleri. Bu da “kapitalist sistemin sürekliliği” tezlerini besleyen büyük yalanlar kitabında kendine geniş yer buluyor.

İnsanın hayvanlar âleminden ayrılması; homo erectus’a, oradan homo sapiens’e geçişi bugün bilim dünyasında onay gören tezlere göre beynin ve elin, yani emeğin birbirini karşılıklı etkilemesi ile gerçekleşti. İnsan dik durmayı emekle öğrendi, onunla ayağa kalktı. Şimdi insanın bir kere daha ayağa kalkması gerekiyor. Sömürüde sınır tanımadığı için dünyayı yaşanmaz hale getiren sisteme, sürünerek de olsa ömrünü uzatmaya çabalayan ırkçılığa ve cinsiyetçiliğe karşı dikleşmenin zamanı geldi. Ayağa kalkan insana, gençlere baktığımda benim gördüğüm işte budur.

Paranoya ve Gerçekler…

Paranoya ve Gerçekler…
Deniz Kavukçuoğlu

Paranoyanın aşırı endişe veya korkuyla karakterize edilen, sıkça mantıksız kuruntularla bilinen bir rahatsızlık olduğunu sanırım bu köşede daha önce de dile getirmiştim. Paranoya, bireyin herhangi bir olay karşısında olayın oluşumundan farklı olarak gelişebileceğini kendi içerisinde canlandırma yolu ile öne sürdüğü ve sınırsız sayıda çeşitlendirebileceği hayal ürünlerinin tümüdür.

Günlük dilde, paranoya deyimi, genellikle bir şahsın, çevresindekiler hakkında aşırı şüpheciliğini tanımlamak için kullanılır. Böyle bir kişiye yapılan tavsiyeler, iyi niyetli bile olsa, o kişi tarafından kötü niyetle yapılmış olarak algılanır. Başkalarının kendisi hakkında komplo yaptığı kuruntusuna kapılabilir, kendilerine veya mülklerine karşı bir tehdit olduğu endişesi içine düşer. Bu düşünceler, o şahsa büyük rahatsızlık verir. Çevresindekiler de bu durumdan rahatsız olur. Paranoya deyim yerindeyse kişiye hiç ummadığı anda devamlı rahatsızlık vererek kuruntularının gerçekleşeceği düşüncesiyle her daim sıkıntı yaşatır.

***

AKP hükümeti özellikle son zamanlarda paranoya illetine yakalanmış bir kişi izlenimi veriyor. Hükümet sözcülerinin dillerine egemen olan endişe, tedirginlik ve korku toplumu rahatsız ediyor. AKP hükümeti hangi alanda olduğu fark etmeksizin yaşadığı her başarısızlığın nedenini kendisine karşı düzenlenmiş bir komploda arıyor. Faiz lobisinin, uluslararası medyanın, büyük burjuvazinin, dürüst basının ve daha akla geldik gelmedik birçok kişi, kurum ve kuruluşun onu alaşağı etmek üzere komplo faaliyetleri içinde olduğuna inanıyor.

Örneğin, İstanbul 2020 Olimpiyat Oyunları kent oylamasında Tokyo’ya karşı yenik duruma mı düştü, yetkili ağızlar bunu Uluslararası Olimpiyat Komitesi’ndeki (IOC) delege çoğunluğunun “İslam karşıtlığına” bağlıyor. Bunu yaparken ülkemizin aralarında atletizm, halter gibi dallarda olimpiyat, dünya, Avrupa şampiyonluğu kazananların da bulunduğu 40’a yakın sporcumuzun doping suçu işlediğini; polisimizin çeşitli kitle gösterilerinde orantısız şiddet kullanarak beş gencin ölümüne, yüzlercesinin de yaralanmasına neden olduğunu aklına getirmiyor.

Başbakanı’nın, Dışişleri Bakanı’nın sürekli savaş çağrıları yaptığı bir ülkeye Olimpiyat Oyunları’nı vermenin delegeler için kolay olamayacağını düşünmüyor.

***

İslam ülkelerinin iç ve birbirleriyle çatışmalarının dünyanın gözünü korkutuyor olması doğal değil mi? Afganistan on yıllardır kanıyor, 22 Eylül 1980’de Irak’ın İran sınırını geçerek Şatt-ül Arap Anlaşması’nı feshettiğini açıklamasıyla başlayan ve 10 yıl sürerek bir milyondan fazla insanın canına mal olan savaş hâlâ belleklerde. Libya’nın, Mısır’ın, Suriye’nin, Irak’ın güncel durumları ise ortada! Üstelik Türkiye de eskisi gibi Ortadoğu bataklığından uzak duran, yüzü Batı’ya dönük bir ülke değil. Müslüman Kardeşler aşkıyla yanıp tutuşan AKP iktidarı tarafından Suriye’deki savaşta taraf konumunda. Dolayısıyla IOC delegelerinin Olimpiyat Oyunları’nı bir savaş bölgesinden uzak tutmaları çabasının “İslam karşıtlığı” ile bir ilgisi yok.

***

Paranoyak varsayımlar bir yana, AKP giderek toplumun sabrını daha derinden zorluyor. Toplum savaş istemiyor, gençlik baskı altında yaşamak istemiyor, işçiler taşeron şantajı altında çalışmak istemiyor, orman ve dağ köylüleri derelerini kurutacak, ormanlarını yok edecek HES’ler istemiyor, kentliler daha fazla betonla boğulmak istemiyor.
AKP iktidarı ise toplumca istenmeyen ne varsa onu yapıyor.
İnsanlar barış içinde yaşamak istiyorlar, daha fazla demokrasi, daha fazla özgürlük istiyorlar. AKP iktidarı ya tutulduğu paranoya illetinden bir an önce kurtularak gerçekleri görmeye başlayacak ya da bir an önce gidecek.
Başka yolu yok!