Allah’ın Emirleri Erkeklere İşlemez mi?

Allah’ın Emirleri Erkeklere İşlemez mi?
Zeynep Oral

Televizyona çıkmış adam haykırıyor: “Allah’ın emri bu! Sen nasıl yasaklarsın!”, “Allah’ın emirlerine uymuyor musun!”
Allah’ın emri dediği örtünmek! Erkeklerin değil, kadınların kapatılıp örtülmesi! Yanımda, torunlarımdan 10 yaşında olanı vardı. Duydu televizyondan eve yayılan öfkeyi… Uzun siyah saçlarını savurarak şöyle dedi: “Zeyno, Allah kadınların saçları görünmesin isteseydi onları saçsız, yani kel yaratmaz mıydı?” (Yorum yok)

İnanç ve politika sömürüsü AKP’li iki milletvekili kadının Meclis’e türbanlı geleceklerini açıklamalarıyla erkeklere
gün doğdu! Yatıp kalkıp kadının bedeni, giysisi, kadının kafası, saçı, kadının dekoltesi üzerinden nutuk atmaya, kendi erkek egemen propagandalarını, parti ve ideoloji kampanyalarını sürdürür oldular.

Kadınları örtmenin, Sümerlere, putperestlere, Hıristiyanlığa uzanan kökenlerini inceleyebilirsiniz… Kadınları örtmeyi sınıfsal açıdan ele alıp Marksist kavramlarla, diyalektik yöntemle irdeleyebilir ya da küresel emperyalizmin
niyetlerine bağlayabilirsiniz… Kadınları örtmekle ilgili Müslümanlıktaki farklı yorumları ilahiyatçılar arasında tartışmaya açabilir, dinde reform düşleri kurabilirsiniz…

Allah’ın emirlerinin neden erkeklere hiç işlemediğini sorgulayabilirsiniz… Bunlara gerek yok. Dün Bekir Coşkun
yazmıştı: “Bütçeden 8 bakanlığın toplam bütçesi kadar parayı sadece Sünniliği temsil eden Diyanet İşleri Bakanlığı’na verirsen o Meclis’in laikliği mi kalır”…

2 kadın milletvekilinin türbanla Meclis’e girmeleri ya da girmemeleri değil benim derdim! Benim derdim 10 yıldır AKP’nin sürdürdüğü politikalarla Cumhuriyet ilkelerinden kopmamız, yaşamın her alanına dini referansları, dini kuralları getirmeleri…

Benim derdim bu politikayı uygulamak için kadınlar üzerinden sürdürülen inanç ve politika sömürüsü. Benim derdim bu sömürüye kadınların alet olması… O iki kadının örtülü- türbanlı- çarşaflı Meclis’e girmelerini önlemeye çalışmak, bu mağdurluk politikasına, bu sömürüye hizmet eder, hepsi bu. Bunu dedikten sonra, yaşamın her alanında, erkeklerin kadınları örtme çabası karşısında hissiyatımı açıklayayım:

Örtünmeye karşıyım. Neden mi? Lafı dolandırmadan söyleyeyim: “Türbana özgürlük” söylemi, benim için “kadına yasak” söyleminden hiç farklı olmadığı için… Kadını kapatmak, hem kadını hem de erkeği aşağıladığı için… (Kadına “Sen günaha yol açansın”; erkeğe “Sen kadın saçı görünce hayvanlaşırsın” demek gibi…)

Kadını kapatmak, kadın erkek eşitliğini yok saydığı için… Kadını kapatmak, laik, demokratik, hukuk devleti ilkelerini çiğnediği için… Kamuda, yargıda kullanıldığında, din seçimlere ve ayırımcılığa alet edildiği için…
Günümüzde Cumhuriyet ilkelerine karşı gelme, meydan okuma, onları yok sayma simgesi olarak kullanıldığı için… Adeta Mustafa Kemal Atatürk’ten intikam alma şehvetine dönüştüğü için…

Din ve inançların bireysel tercihler olarak kalmasını istediğim için; devlet politikasına, ideolojiye dönüşmesini; bilim ve aklın yerini almasını istemediğim için… Kadını kapatmak, doğaya, doğa yasalarına, doğa nimetlerine ve sağlığa aykırı olduğu için… Artık bırakın kadının giysisini; erkeklerin kafalarındaki örtüleri kaldırmaya bakın!

AKP Cumhuriyete karşı mı sanıyorsunuz?

Ak Parti Cumhuriyete karşı mı sanıyorsunuz?
Sanem Altan

Dün Cumhuriyetin 90. Yılıydı.

Bayrakların arasında şunu düşündüm; neden bu ülkede demokrasi değil de cumhuriyet yüceltilir hep?

Ve neden iktidarlar hep süratle diktatörleşir? Öyle değil mi, cumhuriyet hep çok önemli olmuştur bu ülkede.

Demokrasi değil, eşitlik değil, insan hakları değil, hukuk değil, insanlık değil Cumhuriyet. Dün de yine çok önemliydi.

Kutlamalar, bayraklar, Atatürkler…AK Parti karşıtı herkes cumhuriyetçiydi dün.

Bütün kavramların birbirine girdiği ülkemizde Cumhuriyet nedir, demokrasi nedir tarifini pek az insan yapabildiği için Ak Partinin de bizim cumhuriyet rejiminden aslında pek uzak düşmeyeceğini göremiyoruz.

Hatta desteklediği tek rejim bu olmalı, demokrasisiz cumhuriyet.

***

Bizde cumhuriyet en başından yanlış kurulmuş ne yazık ki…

Cumhuriyet, diktatörlük yönetimine cevaz verir bizim ülkede, demokrasi ise diktatörlüğe izin vermez…

O yüzden her dönem demokrasiye karşı cumhuriyet yüceltilir.

Sarah Bernard, “aşk hiçbir zaman açlıktan ölmez, oburluktan ölür aşk” demiş… Bu kural iktidarlar için de geçerli bana sorarsanız…

Ellerindeki gücün her geçen gün kendilerine biraz daha yetersiz gözükmesinden, her gün daha fazlasını istemelerinden, iktidar obezliğinden ölüyorlar bir gün.

Önce siyasi iktidarı alıyorlar, demokrasiye hiçbir şey katmadan…

Sonra paraları istiyorlar.

Paraları aldıktan sonra da, kendilerine benzemeyenleri ezme ihtirasına tutuluyorlar.

Bunları yaparken de devleti halk adına yönetmiyorlar, halkı küçümseyen devletin bir parçasına dönüşüyorlar.

90 yıldır cumhuriyet var ve 90 yıldır bu çıldırma tufanının içinde yaşıyoruz.

***

Her şeyi “görüntü” sandığımızdan “demokrasinin” de görüntü kısmını benimsemişiz 90 yıldır. Seçimlere çok parti girer hep ama yönetim hep orduda kalır, yıllardır bu böyle oldu. Darbeler de bizim tuhaf cumhuriyetin bir “parçası” olarak kabul edildi uzun yıllardır. Şimdilerde bu değişti…

‘Cumhuriyet’ Ak Partinin eline geçti.

Ama demokrasi hala önemli olmadığı için aslında her şey aynen devam ediyor, sadece asker paşaların yerini sivil paşalar aldı.

Atatürk’ün Batı uygarlığının “özünü” değil, “biçimini” benimsemesi de bir türlü değiştirilemedi bu ülkede.

Bu ülkenin aydınları da “görüntüyü” çağdaşlık olarak değerlendirdi hep. Gericilik-ilericilik tamamen şekil üzerinden öğretildi.

İnsanların birbirlerine nasıl hitap edeceği bile yasalarla belirlendi.Batı’nın şapkasını aldık, gömleğini, ceketini, alfabesini aldık ama felsefesini, bilimini, demokrasisini, insan haklarını, üretim tarzını almadık.

Görüntüsel bir özentiye dayanan bir diktatörlük kurduk basbayağı.

***

Bugün de öyle…

Bugün de görüntü önemli, eskiden Batılı kıyafetler istenirdi, şimdi dekolte olmayan kıyafetler isteniyor. Devlet gene gardrobunuzun içinde duruyor.

Bu çarpık cumhuriyetin içinde hayat bulmuş bütün “çarpıklıklar” temizlenecek mi bir gün merak ediyorum.

Bu toplum yeniden kurabilecek mi?

İnsanların giyimine, diline, dinine, yaşamına karışılmayan, fikirlerin özgürce ifade edildiği, evrensel hukukun kurulduğu, eşitliğin toplumun temelini oluşturduğu bir dönem başlayacak mı?

Bazen umudumu bütünüyle kaybediyorum… Bazen de bu kadar dibe vurmak beni umutlandırıyor, tek seçenek yukarı çıkış diye düşündüğümden.

Dün cumhuriyetin 90. Yılıydı…

Herkes çok sevinçliydi…

Ben değildim, demokrasisi olmayan bir cumhuriyet ilgimi çekmiyor çünkü.

Bu cumhuriyet bize sürekli ‘siz yoksunuz’ dedi ve demeye devam ediyor. Ama bütün dikta heveslileri bir şeyi unutuyor gerçekten;

Ya varsak…

Ya bir gün “biz varız” dersek…

“90. Yaşına Basan Cumhuriyet!”

Fikrimin İnce Gülü Anarşi
Mine Söğüt

Hacdan dönen kadın milletvekilleri artık Meclis’e türbanla gireceklermiş. Olaya “Türban takmak kadının özgürlüğü
müdür, esareti midir?” meselesinden bakarsak, bu sorunun bendeki tartışmasız cevabı, esarettir. Esaret kavramına herkesin benim gibi düşman olmadığını, hatta çoğunluğun bu kavram temelinde kurulan çeşitli düzenleri daha güvenli bulduğunu da bilmiyor değilim.

Ama CHP’li bir milletvekili “Bir hanım milletvekilimiz mini etekle, erkek milletvekilimiz şortla, birisi fesle, birisi sekiz köşeli kasketle gelirse ne olacak? Kıyafet anarşisi çıkar” demiş ya, benim ona ciddi itirazım var. Her ne kadar bazı sözlükler anarşinin anlamını mevcut düzenin endişelerinden beslenerek “kaos, buhran, karmaşa” olarak verseler de, Yunanca kökenli bu kelime aslen “yöneticisiz” anlamına gelir.

O yüzden de bence anarşi, gelmiş geçmiş politik felsefelerin en güzelidir. Öncelikle her türlü otoriteyi her türlü koşulda reddeder. İnsanların birbirlerinin üstünde baskıyla egemenlik kurmaya çalışmadığı, birbirlerini ezmediği, sömürmediği bir dünya hayal eder.

Hiçbir alanda yaptırımın, zorlamanın olmadığı bir yaşam biçimi önerir. Ekonomik kurumlar ve üretim araçlarının özel
mülkiyeti yerine, toplumsal ilişkilere dayanan gönüllülüğü savunur. İnsanın başkasına ihtiyacı olmadan kendi
kendisini yargılayabileceği, doğayla barışık bir hayat sürebileceği konusunda ısrarcıdır. Özgürlük ve özyönetimle biçimlenmiş bilinçli bir toplumun peşindedir.

Bu toplumda, bireylerin ve toplulukların alınan kararlardan etkilendikleri ölçüde söz sahibi olması gerektiğini düşünür. Ancak, hâkim düzenden anarşik düzene geçiş için önerilen yöntemler çeşitlidir. Evet, bu yöntemlerden bazıları şiddet içerir, eylem ve propagandayı itici güç olarak görür ama anarşi mutlak anlamda şiddet demek değildir. Elimizde, evrimci, pasifist, boykotçu ve kooperatifçi modelleri de vardır.

Şu durumda Meclis’te kıyafet anarşisi çıksa ne olur? Meclis çatısı altında kimsenin kimseyi eteği, şapkası, taytı ya da pelerini yüzünden öldürmeyeceğini öngörürsek, anarşinin şiddet içeren seçeneği baştan ortadan kalkar. Düşünün, çarşaflı bir kadınla rasta saçlı bir delikanlı bütçe komisyonunda çalışıyorlar. Minicik bir etek giymiş bir kadın ve frapan giyimli bir eşcinsel hukuk komisyonundalar. Eğitim komisyonu üyelerinden kimi hippi kılıklı ateist, kimi takım elbisede ısrarcı bir idealist.

Ama bu hayali kurmak için öncelikle “Hatta ve hatta ateistin hukukunu da koruyacağız” diye konuşabilen; lafı “O kadar adiliz ki, şu Müslüman halimizle, dinsize imansıza bile hukuk bahşedebiliriz” demeye getirmekten zerre kadar gocunmayan Başbakan’ın iktidardan indirilmesi gerekiyor ki; tam bugün 90’ıncı yaşına basan Cumhuriyet, gericiler tarafından usul usul ortadan kaldırılmasın; kendi iç dinamikleriyle evrimleşerek daha iyiye doğru yol alabilsin.
Bunun için biz Meclis’te artık sadece hacdan değil, Amsterdam’dan, Katmandu’dan ve Küba’dan dönen milletvekilleri de görsek iyi olacak.

Dindar mı, Kindar mı?

Dindar mı, Kindar mı?
Ahmet Cemal

Soruyorum, çünkü hâlâ anlayabilmiş değilim Sizin söylem biçiminizle anlayabilen olduğunu da sanmıyorum.
Ya da korkuyorum. Kendilerini sizin söyleminizin büyüsüne kaptırarak “yanlış” anlayanların sonunda oluşturabilecekleri
“kindarlar” ordusundan korkuyorum. Çünkü her şey bugünkü gibi sürdürüldüğü takdirde, yol başka bir yere varmayacak.

İnsanlık tarihinde varabildiği hiç görülmemiş. Çünkü neden, biliyor musunuz? Toplumlarda genç kuşaklara yönelik olarak
“dindar gençlik yetiştirmek” diye insanca bir hedef olamaz da, onun için. Yönettiğiniz devletin resmi eğitim politikasında din ve inanç özgürlüğüne yer verebilirsiniz. Buna akıl sahibi kimsenin itirazı olmayacaktır. Çünkü neye inanacağını seçmek de en temel özgürlüklerden biridir.

Hele dinsel inanç gibi, kişi ile tanrısı arasındaki en mahrem ilişkiyi dile getiren bir inanç söz konusu ise! Herkesi inancında özgür bırakmak ve onun bu özgürlüğünü, konusu bizimkinden ne kadar farklı olursa olsun, bizim de paylaştığımız bir inancı korurcasına korumak. Hayatında bunu en temel ahlak ilkesi edinmiş bir insan, ancak “uygar insan” diye nitelendirilebilir.

O halde tekrar ediyorum: Resmi eğitim politikasında, geleceğin yetişkinleri olacak genç kuşaklara böyle bir özgürlük düşüncesine de yer veren devletler, ancak “uygar” diye nitelendirilebilir. Ama “dindar gençlik yetiştiren devletler”
diye nitelendirilemez. Çünkü “dindar gençlik yetiştirmek”, ancak genç kuşakları eğitimlerinde zorla bir dine inandırma çabası ile eşanlamlı olabilir. “Dindar gençlik yetiştirmek”, ne olursa ve ne pahasına olursa olsun gençleri bir dine inanmaya zorlamaktır.

Böyle toplumlarda inanç özgürlüğünün yanında inanmama özgürlüğünün de var olabilmesi ve inananlar toplumunda kendine insanca bir yer bulabilmesi söz konusu değildir. Öte yandan yönettiğiniz toplum, büyük çoğunluğu inananlardan oluşma bir toplum ise eğer, o toplumu kendi siyasi hedefleriniz doğrultusunda terbiye etmeniz de çok kolaylaşır. Çünkü din alanında koyu bağnazlığın yoğunluğuna vardırılmış bir inanç, yalnızca dinle sınırlı kalmaz. Başka deyişle inancın bağnazlığı bulaşıcıdır.

Böyle toplumlarda yaşayanlar, kendilerini bir kez inanmanın esrikliğine ve ödünsüzlüğüne kaptırdıktan sonra, artık her alanda ve her konuda kendi inançlarını egemen kılmayı kutsal bir hedef, bir misyon olarak benimseyeceklerdir. Çünkü onlar, eleştirel düşünmenin yanından bile geçmediği bir potada yoğrulmuşlardır. Ve bu nedenle, sonunda, hangi alanda olursa olsun, kendilerininkinden farklı inançlara sahip olanları anlamaya çalışmak yerine, onlara kin bağlayacaklardır.

Bu noktada sakın “Biz, işi asla o noktaya kadar vardırmayız; kin tutmaya varma eğilimini sergilediği anda inancı da frenleriz…” gibi bir savunma yapmaya kalkmayın. Çünkü insanlık tarihi boyunca bunu başaranlara hiç rastlanmadı. Başkalarına inançlarından ötürü kin tutmayı başlangıçta yeterince ciddiye almayanlar, sonunda hep kendi yarattıkları kin denizlerinde boğulup gittiler! Hem de çoğu kez ne olduğunu bile anlayamadan!

Medya için ‘milli mesele’ meselesi…

Medya için ‘milli mesele’ meselesi…
Ayşenur Arslan

Gazeteci Başbakan’dan harçlık ister, alır mı? MİT hakkındaki iddialar ışığında ne yapmalıyız? Bu konu ‘milli mesele’ midir?

Birbiriyle ilgisiz görünebilir. Oysa iki soru da, demokrasimizin ve medyamızın gelişmişliğini gösteriyor. Dolayısıyla, yanıtlar ‘aynı kapıya’ çıkıyor; demokrasimizin ataerkil niteliğine.

Prof. Dr. Deniz Kandiyoti, geçenlerde Milliyet’te Mehveş Evin’in sorularını yanıtlarken, son derece anlamlı ve değerli bir çerçeve çizdi. Türkiye’de demokrasinin, ataerkil dönemi aşamadığını söyledi. O yüzden bu topraklarda (askeri ya da sivil) otoriter yönetimlerin rahatça yeşerdiğini anlattı. Kandiyoti’nin analizi, toplumun neden bir türlü ergenlikten çıkamadığını da gösteriyor. Otoriter babaların çocukları, onlara itiraz edemez. Yanında ayak ayak üstüne atmaya da, fikrini söylemeye de kalkışamaz. Bu yüzden de bir türlü büyüyemez.
Gazetecinin Başbakan’dan harçlık istemesi, iliklerimize işlemiş bu anlayışın küçük de olsa ilginç bir örneği. “Harçlık babadan / büyüklerden istenir”. Gerçek maksadımız bu olmasa bile, böyle bir eylem, otorite ile ilişkimizi sergiler.

MİT BİZİM ‘NEYİMİZ’ OLUR?
Elbette, buraya kadarı daha ziyade meraklısı için not gibiydi. Bazen zihin kazısının bizi ayrıntı gibi görünen bir konudan nerelere götürebileceğini anlatan bir örnek, sadece…

Ancak MİT tartışması öyle değil. Hem konu önemli, hem de buna dair medyadaki tavır. Hükümete yakın (hatta, sevgili Şükrü Yavuz’un deyişiyle: hükümete hükümetten yakın) kaynaklar, doğal olarak MİT’in yanında yer aldı. “MİT 10 Mossad ajanını İran’a ihbar etti” iddiasıyla patlak veren tartışmada Hakan Fidan’ı savundu. Savunmaktan öte, son zamanların moda sloganıyla; yedirmeyiz dedi.

Burada ilginç olan şuydu: İddiadan daha çok, onları gündeme taşıyanların Wall Street Journal ve Washington Post gibi iki yabancı gazete olması konuşuldu. Tartışma da, daha çok bu noktadan yürüdü. ‘Hükümete hükümetten yakın’ köşe yazarları hep buna vurgu yaptı: “Dış mihraklar bizi zayıflatmaya çalışıyor. Öyleyse bile n’olmuş yani?.. Biz bağımsız ülkeyiz, topraklarımızda istediğimizi yaparız… MİT’imizi yedirmeyiz… Hakan Fidan’ı hiç yedirmeyiz!”

“SONUÇTA BİZİM KURUMUMUZ”
En şaşırtıcı destek ise, aslında şaşırtmayan bir isimden geldi: Taraf’ın bir süredir AKP karşıtı yazarı Emre Uslu, MİT’i eleştiren, hatta suçlayan yazılarından örnekler verdi.

Yetmedi, şöyle devam etti: “Bu örnekleri görüp de MİT’i eleştirmeyen kişi ya kalemini MİT’e satmıştır, ya korkusundan ses çıkaramıyor, ya da menfaati icabı susuyordur.”

Derken… Yazısının sonunda milli mesele duvarına çarpmış olmalı… Birden tarafını değiştiriverdi:
“Ancak son dönemde uluslararası basında, Hakan Fidan’a yönelik haddi aşan eleştiriler ve tehditler belirmeye başladı. MİT doğru veya yanlış yapabilir. Sonuçta bu bizim kurumumuz. Biz eleştirir veya biz destekleriz. Başka hiçbir ülkeyi ilgilendirmez. Eleştirilerim saklı kalmak kaydıyla bugün Hakan Fidan’ın yanındayım.”

“Bİ’ŞEY YOK! BABAM VURDU…”
İşte… Tipik bir örnek; Ataerkil düzenin ergen gazetecisi… Türk Silahlı Kuvvetleri’ni (sahteliği ayyuka çıkmış kağıtlar, CD’lerle) paramparça ederiz… Telekom gibi kritik bir sektördeki kamu kurumunu yabancılara satabiliriz… Gezi’de çocukların üzerine, gerçek / plastik mermiler sıkar, biber gazı fişekleriyle gözlerini çıkartabiliriz.. Bütün bunlar BİZİM meselemizdir. Ancak BİZ eleştirip kızabiliriz. BİZİM dışımızda, yabancı medya ya da siyasetçiler eleştiremez. Eleştirirse gürleriz!

Devlet, babamızdır. Dayak atıp gözümüzü morartır, kolumuzu kırar!.. Kızarız, küseriz ama komşu “Bir şey mi var?” diye geldiğinde, “Hayır!” deyip, kapıyı suratına kapatırız.
MİT Müsteşarı Fidan da, “Milli meselede Hakan Fidan’ın yanında olmalıyız” diyen Davutoğlu da, hükümete hükümetten yakın köşeciler de kusura bakmasın.

Artık kadınlar, çocuklar dayağı yiyip oturmuyor. Kadın sığınma evlerine kaçıyor. Polise, savcıya gidiyor.
Her şey bir yana, MİT’in BENİM KURUMUM olması için, öncelikle beni fişlemekten vazgeçmesi lazım!.. Öte yandan; bizlerin, özellikle gazetecilerin de, sadece ve sadece kamuoyuna ve gerçeğe karşı sorumlu olduğumuzu unutmamak lazım. Yoksa, bu ergenlikten (ve ergen demokrasiden) kurtulmak zor!

AFORİZ-MAN
“Biz de bu ülkeyi yedirmeyiz!”
Sinan ARSLAN

“SIFIR GRUBU NEGATİF KOVA BURCU ARANIYOR”
Sevgili Melih Aşık yazdı. Sordu. Yanıt alamayınca bir kez daha yazdı. Bir kez daha sordu: Erciyes Üniversitesi gazete ilanıyla makine mühendisi arıyor. Ancak, kamu kurum ve kuruluşlarının Kök Hücre GMP Laboratuvarı’nda çalışmış olmak şartı aranıyor. Belli ki torpilli biri işe alınacak. Adrese teslim ilan veriliyor. Sayın Rektör ne diyor acaba bu işe?
Rektör, 11 Ekim’den bu yana bir şey diyememiş. Bir de ben sorayım, dedim.
Sayın Rektör, sahiden bu işe ne diyorsunuz? Makine mühendisinin kök hücre deneyiminden nerede, nasıl yararlanacaksınız? Bu kadar özel bir özelliğin söz konusu olmadığı durumlarda; adayların burcunu, hobilerini falan da şart koşacak mısınız?
LCV: Ayşenur Arslan (YURT) veya Melih Aşık (MİLLİYET)

GEZİ PARTİSİ
Şaka değil. 1 Ekim itibariyle siyaset sahnesinde artık bir de Gezi Partisi var. Yargıtay Cumhuriyet Başsavcılığı’nın internet sitesinde duyurusu yapılan partinin Genel Başkanı: Reşit Cem Köksal (galiba müzisyenmiş). Merkezi: Ankara Fidanlık Mahallesi… Adının kısa hali GZP… Amblemi de, (internet adresinde oylama ile saptanmış) kök salmış bir insan figürü…

Partinin şimdiden, sınırlı da olsa ilgiyle karşılandığını söyleyebiliriz. Ancak bu ilgi daha ziyade, işin esprisini yapmaktan ve olmaz / olmamalı eksenindeki görüş beyanından ibaret. Benim görebildiğim kadarıyla; destek sadece (Rabia işaretinden anlaşıldığı kadarıyla) AKP’lilerden geliyor. İçlerinden en ilginci, Star Gazetesi’nin internet yazarlarından Hikmet Genç’in şu değerli analizi:
“Aha da, sonunda Gezi Partisi kuruldu. Tam da seçim öncesi, Çapulcular GZP’ye yönelecek, CHP’nin oyları bölünecek.”

Çıkan Kısmın Özeti…

Çıkan Kısmın Özeti…
Can Dündar

“İnsan yaşadığı yere benzer…” der, Edip Cansever;
“… o yerin suyuna, o yerin toprağına benzer.”
Ben Ankaralıyım.
Suyuma, toprağıma, Başkent’in coşkun devirlerinin ıtrı karışmıştır.
Ülkenin gördüğü en özgürlükçü anayasayla aynı günlerde doğdum.
Memur bir ana babanın, istikbal ümidini bağladığı tek çocuğu olarak büyüdüm.
O kıraç bozkırda, bereketli bir vaha yeşerten Cumhuriyeti sevdim.
Rejimin gaddar yüzüyle tanıştığımda, üniversitedeydim.
Süngülerin parıldadığı bir eylül sabahı, arkadaşlarım işkenceye götürülürken öğrendim, demokrasi ve özgürlük olmadan Cumhuriyetin bize yetmeyeceğini…

***
Cumhuriyet okuyorduk üniversitede…
O günlerde eve “bir ekmek-bir Cumhuriyet” almak, ceket cebinde logosu görünecek şekilde Cumhuriyet taşımak, biraz “Ben aydınım” demekti, biraz da 12 Eylül baskısına efelenmek…
Cebimde taşıdığım resti, Diyarbakır’da gördüler.
Staj yaptığım dönemde, “Cumhuriyet okumak suçu”yla içeri alındım. En berbat döneminde Diyarbakır Emniyeti’yle tanıştım.
Cumhuriyet’i sordular.
“Okurum” dedim. Bu cevaptan sonra biraz örselendim.
Sonraki yıllarımı, o gazeteye adını veren Cumhuriyetle ilgili belgesellere harcadım.

***
Ömrümün 32 senesi gazetecilikle geçti.
Şanslıydım; iyi hocaların eline düştüm. Kolay adam harcayan bir değirmende, onların öğütleriyle öğütüldüm.
Hep kalemimden kazandım ekmeğimi…
Alkışlayan da oldu, kızan da…
Ödülü de gördüm, cezayı da…
İtibarı da tattım, belayı da…
Yine de her daim, doğru bildiğimi söyledim.

***
Zorlu bir yaz geçirdim bu yıl…
İşimi soranlara, biraz da yeni madalya almışlara mahsus bir gururla, “İşsizim” dedim.
İşimi hakkıyla yapmamak değildi suçum, namusuyla yapmaya çalışmaktı. Muhasarayı yarmak, susturulmuşu yazmaktı.
Süngülerin parıldadığı o gaddar eylül, bu kez sivillerini çekip gelmişti sanki; gazeteler esas duruşa geçmiş, güvendiğimiz kaleler devrilmişti.
Bizi yeşerten o bereketli bozkır, eskisinden de beter bir kıraçlığa teslim olmuştu. Öfkeden başka dil, ranttan başka din bilmeyen bir hoyratlık, kapımıza dayanmıştı.
Gülemiyorduk artık…
Nedenini, tanıdık bir şiirde bulduk:
“Gülemiyorsun ya, gülmek/
Bir halk gülüyorsa gülmektir.”

***
Ana babalarımızın aksine biz, istikbal ümidiyle büyüttüğümüz fidanı, bu kıraçlıktan kollamak için gurbete yolladık.
Onun ardından da, bir zamanlar suyuna, toprağına benzediğimiz, lakin nicedir kendimize benzetemediğimiz “yaşadığımız yer”i terk ettik.
Yıkılmış sinemalar, kapatılmış tiyatrolar, tükürülmüş heykeller bıraktık geride; bir dönem sohbetleriyle şairler, yazarlar yetiştirmiş, sonra yasakların cenderesine terk edilmiş güzelim lokantalar, talan edilmiş ormanlar, şehri boğa yılanları gibi boğan yollar, zevksizlik abidesi “battıçıktılar”…
O eski halinden eser kalmamış bir Başkent…
Ve o Başkent’te gözü yaşlı iki ana bıraktık.

***
Sevdiklerimize veda ettik, bir oğlu gurbete verdik, yolda bir kediyi kaybettik. Çok sevdiğimiz bir evi, semti, kenti terk ettik.
Belki bir ömür gördüğümüze yakın ayrılık, sığıştı birkaç aya…
Eşyalar kolay taşınıyor; anılar zor…
Binalar çabuk terk ediliyor, alışkanlıklar zor.
Şimdi yeni bir şehirde, yeni bir evde, yeni bir gazetede, yeni bir hayata başlıyorum.
Gerçek anlamda ömrümün geri kalanının ilk günü bugün…
Üniversitede, suç delili niyetine ve inadına logosu görünecek şekilde cebimde taşıdığım gazetede, “ustalar meclisi”nde ilk günüm…
Nemrutlar yine Cumhuriyet’i soracak, bu kez “Yazarım” diyeceğim.
Bağımsızlığıyla, patronsuzluğuyla övüneceğim.
“İnsan yaşadığı yere mi benzer, yoksa kendine mi benzetir yaşadığı yeri” bilmiyorum.
Öfkesinde boğulmaya namzet bir despotluk devrinde, devrilen korkak kaleler şehrinde, cesaretin “son kale”lerinden birinde mevzilenmeye geliyorum.
Mevzilenelim ki, bir halk gülebilsin diye…
Merhaba!

“Ben senin yerine düşünürüm!”

Biat Edeceksin, Yoksa Ezerim!..
Hikmet Çetinkaya

Benim ormanım!
Benim fidanım!
Benim polisim!
Benim yargım!
Askerim!
Benim yoldaşım!
Benim öğretmenim!
Benim medyam!
Merak etme ben seni yedirmem çünkü benim defterimde yoktur bunlar.
Kitabımda yazmaz.
Yol arkadaşım rahat uyu, başına bir şey gelmez…
Beraber ıslandık bu yollarda.
Delikanlılık raconunda adam satmak bize yakışmaz…
İşine bak sen, çalış valim, emniyet müdürüm, kaymakamım çalış.
Dediğimi yap sen yeter!
Ben karar verir, ben yaparım…
Ne kadar muhalif varsa gözaltına aldırırım…
Tutuklatırım!
Zindanlarda çürütürüm!
Hiç korkmam!
Haberiniz olsun!

***
Yetmez ama evetçiler vardı, beni destekliyorlardı, sonra muhaliflerden muhalif oldu.
Şimdi neredeler?
Şurada burada!
Yazsınlar…
Koşulsuz destek vereceklerdi, yapmadılar…
Elimin tersiyle silip attım.
Şimdi ne durumda onlar bir bakın, adımlarınızı ona göre atın.
Ben siyasete yırtık ayakkabıyla geldim…
Gemicikleri severim, özgürlükleri severim.
Ben laik değilim, devlet laik, onu bilir onu söylerim…
Bildiğimi okurum!
Esad kardeşimdir derim, sonra düşman ilan ederim tüm dünyaya.

***
Apronda deve keserim…
THY’de takkeli işçiler çalıştırırım…
Gezi eylemcilerini destekleyen tiyatrocuları fişler, onlara devlet yardımını keserim.
Düşünce özgürlüğü, demokrasi, anayasal haklar da ne demek?..
Konuşmak yasak!
Ben senin yerine düşünürüm!
Sen otur, bedavadan kömür, mercimek, nohut dağıtıyorum…
Keyfine bak!
Ne kadar muhalif varsa gözyaşına bakmam…
Gazlarım, gaz bombası atarım.
Hiç korkmam!
ODTÜ’lüleri nasıl toplayıp atıyorum içeri…
Aynen öyle yaparım.
Yanıma yaklaşanı, beni eleştireni yakarım…
Vicdana değil cüzdana bakarım.
Elhamdülillah Müslümanım…
El Nusra’yı koruyup kollar, beslerim…
Silah da veririm ekmek de…
Sana ne?
Gözaltı, yargılama, baskı…
Parasız eğitim isteyen o terörist(!) üniversiteli çocukları zindanlarda çürütürüm.
Benim işimdir bunlar…
Bana ne Avrupa İnsan Hakları Mahkemesi’nden…
Ormanı yok edip otoyol yaparım, gerekirse cami bile yıkarım.
Diktiğim fidana dokunanın anasını belletirim, dünyaya geldiğine pişman ederim.

***
Van münit çekerim, ezilen yoksul Arap halklarının kalplerine girerim.
Sağım solum belli olmaz…
Ben delikanlı adamım!

***
Nâzım Hikmet’ten de şiirler okurum, Necip Fazıl’dan da…
Ahmed Arif’i, Yılmaz Güney’i, Ahmet Kaya’yı canım gibi severim…
Kürtlerin oyunu alır, CHP’nin, sosyalist partilerin, MHP’nin altını oyar, avuçlarını yalatırım…
İki gözüm, baş tacım, neoliberalizmin hizmetkârıyım…
Mısır’ı gözüme kestirir, Müslüman Kardeşler’e ve Mursi’ye sahip çıkarım…
Bu arada Obama’ya göz kırparım!
Telefonla konuşurum…
O beni teselli eder, rahatlarım!

***
İster sevin ister sevmeyin, ben böyleyim…
Sol böyle bölük pörçük oldukça, yüzde ellinin altında da olsa tek başıma iktidarım…
Arkadaşlarım bilir, komutanlarım çoktan öğrenmiştir…
Ben tek adamım!
Baştan söyledim…
Fidan’ımı kimseye kırdırmam, okyanus ötesi güçlere, uluslararası örgütlere, işbirlikçilerine, taşeronlara fidanımı kırdırmam…
Hodri meydan!
Militan onlar!
Kimin militanı olduğunu söylememe gerek yok…
Dedim ya okyanus ötesi!
Siz anlayın artık!
Bir gecede bankalarına da el koyarım, dershanelerine de…

***
Bak buradan söylüyorum açık açık…
Hepsi vız gelir bana!
Gözüm karadır, korkmam…
Bunu böyle bilin, adımlarınızı öyle atın…
Bana biat edin, biat!
Yoksa yakarım, yıkarım, ezip geçerim…

Bebeğe ‘kadın’ muamelesi yapan zihniyetten korkarım…

Bebeğe ‘kadın’ muamelesi yapan zihniyetten korkarım…
İnci Hekimoğlu

Anayasa Uzlaşma Komisyonu’ndaki tartışmalar, iktidara hakim olan zihniyeti müthiş iyi açık ediyor. Tam bir yıl önce, BDP’den Sırrı Süreyya Önder, ‘Komisyon’daki çalışmalar konusunda bir bilgilendirme toplantısı yapmıştı. Aslında çok önemli ve ciddi bir meselemizi anlatıyordu Önder, ama maalesef ‘Komisyon’ üyesi vekillerin aralarında geçen diyalogları aktardığı toplantı epey ‘eğlenceli’ geçmişti. Birincisi: iktidarın vekillerinin, örneğin eşcinsellerin hakları gibi konularda verdikleri ‘az gelişmiş’ tepkiler; ikincisi de: Önder’in kendine has üslubuydu, toplantıyı eğlenceli hale getiren.

Önder; ‘Komisyon’un en çok tartıştığı ve sonunda da uzlaşamadığı maddenin, en temel evrensel hak olan ‘Eşitlik’ ilkesi olduğunu anlatınca şaşakalmıştık, doğal olarak! “Her vatandaşın, cinsiyeti, cinsiyet yönelimi veya etnik kökenine bakmaksızın eşit olduğu” ilkesini kabul ettirememişlerdi AKP’ye!

Önder “Eşcinsellerin 24 saat seks düşündüklerini sanıyorlar” diye de dalgasını geçmişti. O, espri yapıyordu ama, AKP’yle yükselen ‘kanaat önderleri’nin hamile kadın görünce, o çocuğun ‘nasıl olduğu’ndan başka bir şey düşünememesinden; sunucunun yaptığı programa değil, dekoltesinden görünene odaklanan bakanlardan; çalışma odasının penceresinden Beşiktaş İskelesi’ndeki mini etek ve şortlu kadınların bacaklarını görünce ‘huzursuz’ olan başbakanlardan anladığımız ise, bunun tam tersi! Nedense bir kesim için, neredeyse görmeden geçecek kadar ‘olağan’ iken, bazıları için ‘seks’ten başka bir şey akla gelmiyorsa; nedeni ya patolojiktir, ya aldıkları eğitimle kadını sadece ‘cinsel obje’ olarak görebilmelerindendir.

Kadınların erkeklerle, eşcinsellerin heteroseksüellerle, dekoltelilerin tesettürlülerle, Alevilerin Sünnilerle, dinsizlerin dindarlarla eşit olmadığını, olamayacağını savunan, kendi tanımladığı ‘makbul vatandaş’ çizgisinin dışındaki hiç kimseye eşitlik ve özgürlük hakkı tanımayan bir iktidar var, tepemizde.

Demokrasi vaadiyle demokrasiye ipotek koyan, vatandaşına şantaj yapan bir iktidarla gidilecek yol çok bellidir. Başörtülülere özgürlük ve çifte katlanmış seçim barajı dışında hiçbir şey içermeyen boş bir paket ve benzerleriyle, ancak dini kuralların egemen olduğu bir ülkeye dönüşürüz, o kadar!

Başörtülülerin, en az badem bıyıklılar kadar eşit haklara sahip olmaları gerektiğini savunuyorum. Ancak bu, kadınların tesettüre girmesinin özgürlükle ilişkisini sorgulamama engel olamaz. Kadının; şeytan, baştan çıkaran, günaha sevk eden bir figür olduğu için kapanmasını gerekli gören bir anlayışın; kadını ikinci sınıflığa mahkum etmesine elbette karşı çıkacağım. Erkekleri günahtan korumak, yani erkeklerin tahrik olmasını önlemek için kadının kapanmasını şart kılmak, bir özgürlük değil, dayatma olabilir ancak!

Bilimin bize öğrettiklerine bakılırsa; insanı hayvandan ayıran temel özellik; (açlık, seks vb gibi) güdülerini akılla kontrol edebilmesi, denetleyebilmesidir. Temel güdülerini; açık bir bacak, açık bir göğüs, şişkin bir karın görünce kontrol edemeyenler bu tarife uymadığına göre; en azından gelişimlerini henüz tamamlamadıklarını, insan olmak için daha geçmeleri gereken birkaç aşama olduğunu söyleyebiliriz.

Bunu bir yana koyarsak; bütün erk odaklarının müdahalesi dışında, kadınların kendi içinde bunu tartışması gerekir. Sadece inanç meselesi diyerek geçiştiremeyeceğimiz, geçiştirmememiz gereken bu konu, kadının ikinci sınıflığı içselleştirmesini sağlayan ideolojinin merkezi çünkü… ‘Türbanlı bebek afişi’ asan belediye başkanının olduğu bir ülkede, kadınların bu meseleyi gerçekten tartışması gerekir. Bir bebeğe, 5 yaşındaki bir kız çocuğuna türban takarak, kadın muamelesi yapabilen bir zihniyetin, başka neler yapabileceğini düşünmek bile istemiyorum.

Şu anda bile, başörtülüler kadar mini etekli veya dekoltelilerin, eşcinsellerin haklarını da savunmaktan bahsedilir hale geldi ülke… Daha ötesi, farklı cinsel yönelimlere ve farklı yaşam biçimlerine eşit özgürlükten bahsettikleri için, iki başörtülü kadın yazar, kendi camialarınca hedef tahtasına oturtulabiliyor; hatta ajanlıkla, ihanetle suçlanacak kadar ileri gidilebiliyorsa; yarın’ı görmek için kahin olmak gerekmez.

Başörtüsünün özgürlük simgesi olması, ilk önce kadınların sorgulaması gereken bir konu olduğu kadar, başka hiçbir hak ve özgürlüğün bu denli dokunulmaz olmayışı da ayrı bir tartışma konusu olmalıdır.

Kanun Diye Diye…

Kanun Diye Diye…
Cüneyt Arcayürek

AKP hükümetleri dönemlerinde devletin tarafsızlığını kanıtlayan koşulları ara ki bulasın.
Bir ilin valisi devleti temsil eder derlerdi bir zamanlar.
Bir zamanlar bir ilin emniyet örgütü, müdürüyle polisleriyle hangi düşünce ya da siyasal eğilimde olursa olsun; kurumların, bireylerin canını, malını korur diye övünülürdü.

İzinsiz olarak bir yerleşkeye girenlerin yasalar, kurallar önünde boyunları kıldan inceydi bir zamanlar.
O zamanlar rivayet oldu.
Ya şimdi?
Sivil vesayetin lideri, AKP Genel Başkanı, Başbakan’ın, tam gaz uygulamalarıyla on yılda…
…valiler, durmadan eleştiri konusu yaptığı tek parti dönemi valilerini aratmayacak tutum ve davranış içinde.
Maşallah pek çoğu görevli olduğu ilin iktidar partisi il başkanı gibi…
Emniyet örgütü, kurumlar, bireyler arasında ayrım gözeterek iktidarın karşı olduğu bir kurumdan gelen başvuruları görmezlikten gelmekte.

***
Devletin içine düşürüldüğü içler acısı, daha doğrusu vahim manzara bir kez daha yaşandı.
Üstelik ne zaman?
Cümbür cemaat tatile çıkan Başbakan beyefendinin; kardeşliğin pekiştiği, düşmanlıkların, kırgınlıkların geride bırakılan günler diye tanımlandığı Kurban Bayramı’nda bir sabah…
…AKP’li başşehir belediyesinin buldozerleri, üstelik çevik kuvvet himayesinde; siyasal açıdan da, bilimsel öğrenim ve yaşamsal açıdan da “düşman gördükleri” ODTÜ’nün, yasaların koruması altına olduğu sanılan arazisine girdiler.
Kim durduracaktı izinsiz girilen arazideki ağaçların katledilmesini?..
Zaten ODTÜ’ye her bulduğu fırsatta yüklenen başkumandan, daha önce emir verdi:
“Ağaçlar katledile. O yol açıla!”
Kim durduracaktı izinsiz saldırıyı? Vali mi, Emniyet müdürü mü, katliamdan habersizmiş gibi görünmeyi zekâ ürünü sanan AKP’li belediye başkanı mı?..
Güldürmeyin insanı!

***
Katliamın durdurulması için Ankara Valiliği’ne, il emniyet müdürlüğüne, Ankara Belediye Başkanlığı’na yazıyla başvuruldu.
İzinsiz olarak yerleşkeye girildiği ve ağaçların kaldırıldığı, polis karakoluna birkaç kez bildirildi.
Polis merkezi yetkilileri önlem almak bir yana, üniversitenin yazılı başvurusunu almamakla direndiler.
Ankara Valisi bir zahmet olay yerine gidemedi…
Yanıt alınamadı sözlü-yazılı başvurulara.
Bu örnek, devletin hukuk devleti olmaktan nasıl çıktığının tarihsel kanıtı.
Bir değil bin kez yazılsa yeridir, zira:
ODTÜ’de dünden bugüne izlenen olaylar; Türkiye Cumhuriyeti’nde, hayır, hayır…
…namı diğer Cumhuriyeti Recebiyye’de artık hukukun, tarafsız devlet anlayışının yok olduğunun resmidir.

***
Kanun kanun dediler ve her fırsatta kanunları tepelediler…

***
Şimdi, her zaman yaptıkları gibi, sureti haktan ve hukuktan yana görünmeye çalışıyorlar.
Güya Şehircilik Bakanlığı ODTÜ’deki olayları incelemeye, hukuksal yanını araştırmaya koyulmuş.
Bir oldubittinin arkasını sıvazlamak, kamuoyundaki sessiz tepkiyi yatıştırmak için her zaman başvurdukları yöntem bu.
Olay; her şey önceden kotarılmış. Belediyenin bir sabah ODTÜ’nün arazisine izinsiz gireceği, üç binden çok ağacın katledileceği polis örgütüne bildirilmiş, koruma talep edilmiş, planlanmış.
Polis elinde cop, belinde biber gazı. Tank misali buldozerlerin yanında piyade kıtaları gibi hazır.

***
Şimdi beyler; adeta cami minaresine kılıf arar gibi, çiğnenen yasalara sözüm ona kılıf arıyorlar…
Demokrasiyi sadece sandık sanan bir kafadan, uygulayıcı zihniyetten başka ne beklenir?..

Ormandan Yol Geçirmek…

Ormandan Yol Geçirmek…
Ahmet Cemal

Bertolt Brecht, “Lukullus’un Sorgulanması” adlı oyununu 1940 yılında yazdı. Adolf Hitler’in orduları, artık neredeyse bütün Avrupa kıtasına yayılmıştı. “Bin yıllık bir imparatorluk” kurma peşindeki diktatör, zaferlerinin sarhoşuydu. Bu zaferlerin büyüsü, yaşlı kıtadaki kitleleri de sarmıştı. Bu hava içerisinde Brecht’in, “Ben de bin yıllık bir sanat istiyorum!” diye haykıran sesi, henüz cılız kalıyor, kitlelerin kulaklarında pek yankı bırakmıyordu.

Brecht’in o günlerde kaleme aldığı “Lukullus’un Sorgulanması”, gerçekten yaşamış olan Romalı General Lukullus’un Mahşer Günü’nde, öbür dünyada sorgulanmasını konu alır. Roma İmparatorluğu’nun anlı şanlı ve “ölümsüz” generali Lukullus, öldükten sonra her “ölümlü” gibi öteki dünyada “Ölüler Mahkemesi”nin önüne çıkartılır. Mahkeme heyeti, halkın çeşitli kesimlerinden gelen kişilerden oluşmaktadır. Kendinden emin olan General Lukullus, her birinin öyküsü kitlelerin kanlarıyla dokunmuş zaferlerini sayıp dökmeye başlar. Sonuçtan hiç kuşku duymamaktadır. Anlattığı her bir zaferi, onu sonsuzluğa ve ölümsüzlüğe bir adım daha yaklaştıracak, öldü diye bir hiç olma yazgısından da bir adım daha uzaklaştıracaktır.

Fakat hiç beklemediği bir şey olur. Seslendirdiği her zaferinin ardından, yüzlerindeki umursamazlık ifadesi hiç değişmeyen yargıçların ağzından koro halinde tek bir karar çıkar: “Hiçliğe gitsin!” General Lukullus dehşete kapılmıştır. Roma’yı görkeminin doruklarına taşımış onca zafer karşısında mahkeme, nasıl bunca kayıtsız kalabilir? Mahkemede tanıklar da dinlenmektedir. İşte bu tanıklardan biri, generalin savaşlarından birini anlatırken şöyle der: “Hatta General Lukullus, o seferinden dönüşünde Roma’ya bir de kiraz ağacı fidanı getirmişti. Kiraz ağaçlarımız ondan sonra oldu…”

Yargıçlar birden canlanırlar. Tanığa sözünü yineletirler. Ne yani, General Lukullus, o savaşından dönerken Roma’ya bir de canlı mı getirmiştir? Canlı kiraz ağacı fidanının Roma’ya getirilmesi, General Lukullus’un zaferlerle dolu hayatının kayda değer ve insanca tek sevabı olarak tutanaklara geçirilir… İsa’dan sonra 2013 yılının bir sonbahar gecesinde Türkiye’deki iktidar sahipleri, bir gecede üç bin canlı ağacı yerinden sökmüşler. ODTÜ Ormanı’ndan yol geçirmek için. Herhalde bundan böyle en uygun adı “İntikam Yolu” olabilecek bir yolu geçirmek için. Çünkü o ağaçlar da, yaz başında Taksim’de, Gezi Parkı’ndan sökülmek istenen birkaç ağacı savunmak için hayatlarını ortaya koyan gençlerden öç almak, onları unutturmak için söküldü.

Oysa mümkün mü böyle bir “unutmak?” Elbette değil! Dünkü “soL” gazetesinde Doğan Ergün, İngiltere Kraliçesi’nden Taliban örgütüne karşı yardım istemek için bir günlüğüne okulu kırıp saraya giden Pakistanlı genç Marksist Malala’ya bir ağabey olarak şöyle seslenmiş: “…Bu savaş çetindir ve savaşında bir sığınağa elbet ihtiyaç duyacaksın. Ancak sevgili kardeşim, sığınağın saraylar olmasın. Sığınağın tarih olsun. İnsanlığın, halkının acıyla, yoksullukla, sömürüyle yoğrulmuş tarihi olsun…” Gezi Parkı’nın gençleri, tarihe sığınmışlardı. Şimdi ODTÜ Ormanı’ndan geçirilmek istenen yol da günlerden bir gün tarihe çıkacak!