Altıncı Lenin’in ruhu dimdik ayakta…

Altıncı Lenin’in ruhu dimdik ayakta…
Kanat ATKAYA

ALTINCI Lenin’i tanır mısınız?
Türkiye dışında kimse adını sanını duymamıştır Altıncı Lenin’in ve bu gayet doğaldır, çünkü böyle bir insan yaşamamıştır. Uğur Mumcu’nun aktardığı şahane bir 12 Mart anekdotudur. Güvenlik güçleri baskınlarda yasak yayın ararken kapağında “VI Lenin” yazan kitapları “Altıncı Lenin” olarak kayda geçerek delil envanterine kaydetmiştir.
Malum, Vladimir İlyiç (Ulyanov) Lenin’in adı V.I. Lenin olarak kısaltılır, acar güvenlik güçlerimiz bu kısaltmayı “İkinci Mahmud, Üçüncü Selim” tarzı bir yorumla “Altıncı Lenin” yapıvermiştir… Cehalet ve suçlama azminin harmanlanmasıyla böyle çok anekdotlar gördük kuşaklar boyunca.

Gezi sonrası hazırlanan iddianameyi İstanbul 50’nci Asliye Ceza Mahkemesi, “Baret, deniz gözlüğü, flama, motorcu kaskı, sargı bezi… Haydi hepsini geçtim, sirke diye delil mi olur?” diyerek savcıya iade etti kısa bir süre önce…
Cumhuriyet’te, Mehmet Barışcan (Barış Can?) Yalçın’ın İzmir Kırıklar 1 No’lu F Tipi Cezaevi’nden yolladığı mektup yayınlandı. Yalçın’ın Manisa Soma’daki evi 5 Temmuz 2013’te kuşluk vakti 30 kişilik bir ekip tarafından basılıyor.

Bir Gezi operasyonu.

Evde yapılan aramada delil olarak kayda geçen “baĞzı şeyler”e bakalım: Üzerinde “Che” resmi bulunan “Dünyanın Tek Yıldızı Terk Etmedi Sevdamızı” ibareli boyun atkısı. Marksizm’in temel kitabı “Emile Burns” adlı kitap. Yalçın’ın “halay çekmek”, “mezar ziyareti yapmak” gibi daha büyük suçlamalara(!) cevap vermesi gerekecek belki ama kitaba yoğunlaşmak isterim. “Emile Burns” diye bir kitap yok, kendisi yazardır. “Marksizmin temel kitabı” tarifinden hareketle Burns’ün “Marksizm Nedir? What Is Marxism?” adlı kitabı olduğunu düşündüm.

Büyük Britanya Komünist Partisi’nin öncülerinden (kuruculuğu tartışmalı) Emile Burns, yazar ve yayıncı kimliğiyle ön plana çıkan teorisyenlerden. 1939’da yayınlanan ve II Dünya Savaşı sonrasında popüler hale gelen kitabı “What
Is Marxism?” hem önemli hem önemsiz kabul edilen kitaplardan. “Başlayanlar İçin Marksizm” kategorisinde eğerlendirilen kitap çoook genel hatları başarıyla çizdiği, basit dili ve anlaşılırlığı nedeniyle hep popüler ve önemli kabul edilir.
Ancak “derinlikli” okuma yapmaya eğilimli olanlar burun kıvırır ve adını koymaya kıyamasalar da “önemsiz” kabul ederler.

Türk polisinin “Marksizm’in temel kitabıdır bu Emile Burns” diyerek torbaladığı kitabın alınışını Yalçın şöyle anlatıyor: “Evimde yapılan arama saçmaydı. Nedeni evim neredeyse hiç aranmadı, sadece bacaların üzerinden bakıldı. 2000’e yakın kitabımdan sadece 1 adet bandrolü yırtılmış kitabımı aldılar. Onlara göre yasadışıymış, ‘Nasıl? Bakanlık izin veriyor mu?’ dediğimde ‘Ben bilmem’ dedi, onlara göre yasadışıymış…” Altıncı Lenin’in ruhu dimdik ayakta demektir. Aman paketlere sarmalayıp saralım derim ben, maşallah, maşallah…

Bilimi dinden kurtarmak…

Bilimi dinden kurtarmak…
Özgür Keşaplı Didrickson

Geçen hafta, dinci gericiliğin ülkemizde nicedir güçlü soluduğunu hatırlatan bir örnek olarak, AKP henüz iktidara gelmemişken, yaşadığım korkutucu bir olaydan söz etmiştim. Geldiğimiz noktada dinci gericiliğin karanlığı, beyinlerden bedene her yana kolaylıkla uzanıyor. Özellikle eğitim alanında yaşanan gelişmeler kaygı verici. Çocukları ve gençleri bu karanlıktan korumayı, dahası ondan kurtulmayı nasıl başaracağız? Bilimi öğretmek yapmamız gerekenlerin başında geliyor olsa gerek.

Hemen her yerde dinci gericiliğin -genel olarak dinin- karşısına bilimi koyuyoruz. Dünyada da genel olarak böyle. Bilim ve din yoğun tezahüratımız altında iki boksör gibi dövüştürülüyor. Aynı sikletten olmayan boksörler gibiler oysa; dövüşmeye niyetli oldukları da şüphe götürür. Bilimin ne olup olmadığını bilmediğim yıllarda, ben de onları tereddütsüz boks ringine koyanlardandım. Bilimin köşesinde dövüşmek için formam da hazırdı. Dinci gericiliğin yaşamımız üzerine düşen karanlığına öfkeli bir ateisttim.

Varlığı ya da yokluğu bilimsel yöntemlerle test edilemeyen konuların -örneğin din çatısı altında ele alınan her şey- bilimin uğraş alanında yer alamayacağını ilk olarak üniversitede, evrim dersinde okuduğumuz kitaptan öğrenmiştim. Anlaşılır nedenlerle, sorgulayan ve sorgulamayan beyinlerin çarpışması, ezelden beri savaşır görünseler de, bilim doğa kanunları, din ise doğaüstü olaylarla ilgili olduğu için aslında kulvarları ayrıydı; birbirlerinin düşmanı sayılmazlardı. Herkesin kendini bilir bilmez öğrenmesi gereken bilim tanımıyla gözeneklerim açılmıştı.

Ateistliğimin bilimsel bir duruştan çok, gördüklerime verdiğim tepki olduğunun da farkına varmıştım. Yokluğunun kanıtlaması mümkün olmayan şeyler için, kesin bir dille konuşulması da -örneğin Tanrı yoktur- bir tür inanca sahip olmak demekti. Bir bilimci inançlara, sezgilere göre değil; bilgiye, eldeki ölçülüp tartılabilir verilere dayanarak görüş bildirirdi. Bu bilgiler ışığında ateistlikten agnostikliğe geçmiştim. “Bilinemezcilik” olarak da bilinen agnostisizme göre, bir yaratıcının var olup olmadığına dair soru yanıtlanamaz, bir yaratıcının olup olmadığı bilinemez.

Bilimin düşmanını yok edecek bir savaşçı olarak konumlandırılmasından da, özel yaşamımızla ilgili olması gereken inanç konularının yaşamın her alanında türlü baskılarla karşımıza dikilmesinden de bunalmış biri olarak yüklerimden kurtulmuştum. İnandıkları bir yaratıcı adına düşünmeden katliam yapabilen, savaşlar çıkaranlarla aynı kefeye koyacak değilim ancak bilimsel olmayan açıklamalar, alaylı ve küçümseyici tavırlarla ateistlik propagandası yapanlar da kaygı duymama neden oluyor. Ülkemizi her türlü gericilik kuşatmışken bile, bilim yapmaya soyunanlar arasında aşırma, yalan, halkı kandırma, kibir ve bağnazlık gibi davranışların pek de nadir görülmediğini öğrendim.

Meslektaşından ve halktan kendini üstün gören bilimcilerden midem bulandı. Televizyonlarda da sıklıkla karşımıza çıkan bu davranışın, bilime büyük zarar verdiğini ve kibirli, topluma karşı sorumluluk hissetmeyen bir bilimci algısı yarattığını düşünüyorum. Herkesin eşit eğitim fırsatına sahip olmadığını, din gibi konularda tutumumuzu belirlemede ailemizin, yetiştiğimiz çevrenin büyük önem taşıdığını, bilimden söz edip duranlar göremiyor mu? İnsan psikolojisi bilim alanına girmiyor mu? Birini aşağıladığımız zaman, sağlıklı iletişimin, dolayısıyla iki taraflı bilgi akışının önünü tıkadığımızın farkında değil miyiz? Sağlıklı bir iletişim kurmadan dünyayı daha adil ve güzel olacak şekilde değiştirip ilerleyebilir miyiz?

Coğrafyamızda laikliğin ağır yenilgiye uğraması ve dinci gericiliğin güçlenmesi karşısında, ellerine ovuşturanlar o kadar çok ki, ilerlemek için ışığa ihtiyacımız var. Bilimi bir an önce boks ringinden kurtarıp, bilimin özgürce nefes almasını sağlamalıyız.

Muhalefetin Tadı ve Ödevi..

Muhalefetin Tadı ve Ödevi…
Mümtaz Soysal

BELKİ, “Sıra Geldi” diye de başlık atılabilirdi. İlginç değil mi, geleneksel bayram ziyaretinde CHP Genel Başkan Yardımcısı E. Halıcı AKP Genel Başkan Yardımcısı S. Kapusuz’a “Size temennide bulunayım, partinizin daha iyi hale gelebilmesi için muhalefeti de tatması gerekir, bir de muhalefeti tadın; hep iktidar olmak çok sağlıklı bir durum olmaz” demiş. CHP yöneticileri, herhalde, “temenni ne demek, emriniz olur, inşallah yardımınızla tadarız” dememişlerdir ama, yine de parti içindeki iktidarı bırakıp ülke iktidarı için çalışmak sözü biraz keyiflerini kaçırmış olabilir.

Bayram şakası bir yana, sayın Halıcı’nın söylediği yanlış mı? Bugünkü Erdoğan-Gül iktidarına muhalefet etmek, sadece gerekli, yani “lâzım” değil, “vacip” duruma gelmiştir. Çünkü bu iktidar, yalnız dış politikada ulusal çıkarlara aykırı, ülke savunmasında deniz ve hava gücünü zayıflatıcı, ekonomiyi ve dış ticareti hesapsızlığa itici tutumlara saplanmakla kalmıyor, haydi erbabının anlayacağı dille söyleyelim, inanç dünyasının doğruluk değerlerini bile çiğneyen kayırmacı tutumlarla yanlış ve adaletsiz bir toplum düzeni yaratmaya yönelerek işbaşından uzaklaştırılmaya “müstahak” duruma düşüyor.

Evet, emir altına alınmış gazeteleriyle, oyalayıcı ve yanıltıcı televizyon kanallarıyla, uzaklardan seslenen yabancı yardakçılarıyla seferber edilmiş bir iletişim şebekesinin öve öve göklere çıkardığı bir iktidar, tam yenilmez bir görünüm yaratmak üzere olduğunu sandığı bir sırada yıkılma tehlikesiyle karşı karşıya: Öyle belirgin kusurların, zayıflıkların ve günahkârlıkların ağırlığı altında ki bu iktidar, yerel ve genel seçimler için iyi örgütlenmiş ve yönlendirilmiş bir muhalefet cephesiyle üzerine yüklenilirse şimdiki geçici yüksekliğinden alaşağı edilmesi hiç de sanıldığı kadar zor olmayabilir.

Önümüzdeki yerel ve genel seçimlerle Cumhurbaşkanlığı seçimi sayesinde bu iktidarı halkın oylarıyla düşürüp Cumhuriyet tarihinin son sayfalarına gömmek aslında bir kararlılık, yetenekli kurmay plancılığı ve sağlam bir eşgüdüm mekanizması işidir. O halde, boş lâfları ve törenleri bırakıp çalışarak iktidara geçme sırası gelmiştir.

Sen, türbanlı bacım!

Sen, türbanlı bacım!
Ali Ekber Ertürk

Ne de çabuk unuttun o günleri? “Başörtüye özgürlük” diye ortalığa çıkınca hısım akrabalarından çok, başıaçıklar sana sahip çıkmıştı. Seninle beraber yürüyüp, bedel ödeme pahasına, mücadelene omuz vermişti. Beyninde sadece bir düşünce vardı: Özgürlük!
Ancak aynı “asil” davranışı ne yazık ki sende göremiyoruz. Başı açık bacıların polis tekmeleri arasında bebelerini düşürürken de sen ortalarda yoktun, “parasız eğitim” diye haykırdığı için yerlerde sürüklendikleri zaman da!
Onlar, “insan hakları” namına olması gereken yerlerde oldular ama sen, onları yalnız bıraktın ve bırakmaya devam ediyorsun.
İşte, sana son örnek. Sırf bir iktidar mensubu kıyafetini beğenmedi diye yandaş TV kanalı o kadını ekmeğinden etti, sen yine ortalarda yoksun.
Oysa asıl şimdi ortalarda olman gerekirdi.
Ama yoksun! “Müslümanlığın” sırf kendineymiş meğer.
Sakın “hedefime ulaştım. ben kazandım” diye sevinme.
Yanılıyorsun! Asıl kaybeden sensin…

***

Seçmenleri de “terörist “ilan edin bari
Öğrencisi-genci slogan atar; biber gazı-tazyikli su. Neymiş efendim? “Amaçları hükümeti devirmek”!
İşçisi-memuru yürür; biber gazı- tazyikli su. Neymiş efendim? “Amaçları hükümeti devirmek”!
Çevrecisi eylem yapar; biber gazı-tazyikli su. Neymiş efendim? “Amaçları hükümeti devirmek”!
Aleviler, laikler, kürtler sesini yükseltir; biber gazı-tazyikli su. Neymiş efendim? “Amaçları hükümeti devirmek”!
İşadamı haykırır; defterleri “incelemeye” alınır. Neymiş efendim? “Amaçları hükümeti devirmek”!
Gazetecisi yazar, karikatüristi çizer; kapının önüne kondurulur. Neymiş efendim? “Amaçları hükümeti devirmek”!
Onların gözünde hepsi “terörist” hepsi “hükümeti devirmek istiyor”!
Bu gidişatla ister misiniz “hükümeti devirmek istiyorlar” diyerek sandığa giden seçmenleri “terörist” ilan edip sandıkları gaz kapsülleriyle doldursunlar!
Valla bunca olanlardan sonra ben onlardan herşeyi beklerim…

RTÜK’te “Arnavutça” tartışması
RTÜK, Kürtçe, Zazaca ve Arapça yayınların ardından bu kez “Arnavutça” bir TV’ye izin verdi. Üst Kurul, “Rumeli TV” adıyla başvuran bir kanala yayın izni vermesine verdi ama gel gör ki, koskoca kurumda bu kanalın yayınlarını denetleyecek bir Allah’ın kulu yok. Kurul’un geçen hafta yapılan toplantısında söz alan MHP’li Üye Esat Çıplak, “İyi güzel. Yayın izni verelim ama Arnavutça bilen bir tercümanımız var mı?” diye sordu ve RTÜK Başkanı Davut Dursun’dan “Hayır” cevabı aldı. Çıplak, haklı olarak, “Peki bu kanalın yayınlarını nasıl denetleyeceğiz? Halk TV’ye, Ulusal TV’ye yüzlerce uzman görevlendiriyorsunuz ama bu kanalı denetleyecek uzman yok. Diğer kanallara haksızlık olmuyor mu? Arnavutça bilen biri görevlendirilene kadar izin vermeyelim” dedi ama dinletemedi.
Öyle görülüyor ki RTÜK’te maksat, “üzüm yemek” değil, seçime doğru, Arnavut vatandaşların gözünde de iktidarın elini güçlendirmek. Kim takar tercümanı, uzmanı!

Din Devletine Doğru…

Din Devletine Doğru…
Hikmet Çetinkaya

Bir devletin laik demokratik kimliği nasıl değiştirilir?
Aslında, pek önemsenmeyen “kılık kıyafet özgürlüğü” olarak algılanan bu durumun biraz derinliğine inilirse yapılmak istenen ortaya çıkar.
Laik demokratik devlet kimliğinin ortadan kaldırılması için önemli adımların atıldığını görürsünüz.
Kılık kıyafet düzenlemesinin asıl amacı budur!
30 Eylül’de açıklanan demokrasi paketinde temel hak ve özgürlüklerle ilgili ne gördünüz?
Başörtüsünün ya da sıkmabaşın üniversitelerde özgürce takılması…
Zaten örtülü bir özgürlük vardı!
Bunun için de demokrasi paketine falan gerek yoktu!
Zaten YÖK tarafından, Anayasa Mahkemesi ve Danıştay kararına aykırı olarak, Prof. Dr. A. Ülkü Azrak’ın deyişiyle “hukuk tanımaz bir davranışla” önce üniversitelerde yaşama geçirilmişti.
Bir süre sonra da Danıştay 8. Dairesi’nin açık görüşlülüğü(!) ve yardımıyla kadın avukatların sıkmabaşla davalara girmesi sağlanmıştı.
Prof. Azrak’ın sık sık yinelediği gibi “bu durum yargıda sürekli olarak inkâr yoluna” gidilse de özellikle Anadolu kentlerinde yaygındı.
Siyasal iktidarın öteden beri demokrasi ve özgürlük anlayışı buydu…
Laik, demokratik devlet AKP iktidarını rahatsız ediyordu.
Başbakan kimi konuşmalarında ne diyordu:
“Ben laik değilim ama devlet laik!”

***
Gelişmiş demokratik ülkelerde “dini simge”yle kamu kurum ve kuruluşlarında hiç kimse çalışmaz.
Almanya’da da böyledir, Fransa’da, İsviçre’de, Kanada’da, ABD’de de…
Almanya’da bir dönem okullarda İsa’nın çarmıha gerilmiş resmi vardı…
Sanırım 90’lı yıllardı…
Türk ve Müslüman bir işçinin kızı okula gidiyordu…
Ailesi yargıya başvurdu.
Bir sonuç alamayınca federal mahkemeye gitti…
Federal mahkeme uzun süren duruşmalar sonunda resmin kaldırılmasına karar verdi.
Mahkeme İsa’nın o çarmıha geçirilmiş resminin “dini simge” olduğuna karar verdi ve tüm okullardan kaldırıldı.
Türkiye’de laiklik “din düşmanlığı olarak” algılanır. Oysa kökeni eski Yunan’dan gelir.
Günümüz Türkçesiyle karşılığı “halksal”dır…

***
Türkiye’de estirilen demokrasi ve özgürlük havası kandırmacadan öte bir şey değildir.
Ülkemizde kadınlar ve erkekler dışarıda istediği giysilerle dolaşıyor.
Başı kapalı, açık kadınlar…
Çarşaf ve peçeyle dolaşanlar…
İmam kıyafetiyle, sarıkla, cüppeyle, takkeyle dolaşanlar.
Kıyafet düzenlemesini yakından incelerseniz, Türkiye’de laik demokratik devletin temellerine dek inildiğini apaçık göreceksiniz.
Benim yıllardır sık sık değindiğim, gelişmiş ülkelerdeki bakış açısını Prof. Dr. A. Ülkü Azrak ortaya koyarken şunları söylüyor, Cumhuriyet’te yayımlanan “Demokratikleşememe Paketi ve Ötesi” başlıklı yazısında:
“Fransa’da 10 Şubat 2003 tarihli bir yasayla, sadece öğretmenlerin ve üniversite öğretim üyelerinin değil, ortaöğrenim öğrencilerinin ve hatta üniversite öğrencilerinin derslere, başörtüsü de dahil, dinsel simgelerle girmesi yasaklanmıştır.”
Almanya’da Afrika kökenli Müslüman bir öğretmenin de federal yargının verdiği kararla, başı örtülü olarak derse girmesi engellenmiştir.
ABD’de Katolik bir öğretmen dersinde dua okutturunca, başka dinden bir öğrenci velisi okul yönetimine başvurmuştur.
Sonuç ne oldu?
Öğretmen, bir başka dinden olan öğrenciyi etkilediği gerekçesiyle işinden atıldı!

***
Gelişmiş demokratik ülkelerde böyle yasalar “eşitlik” ilkesinin bozulmamasına yöneliktir.
Bir din bir başka din üzerinde etkili olamaz!
Ne yazık ki Türkiye’de sağ partiler din ekseninde siyaset yapıyorlar.
Halkımız da bu gerçeği göremiyor…
Yönümüz ağır ağır ve çaktırmadan din devleti!

Bayram Neyime!..

Bayram Neyime!..
Serdar Kızık

Haftada bir yazı günüm bu kez bayrama denk geldi.
Bayram yazıları sevinçleri, mutlulukları, sevgiyi, neşeyi öne çıkarır.
Bugünlerde, böyle yazılar umulur.
Ama ne çare!
Kendi topraklarımdan başlıyorum, önce sınırlara, komşulara, sonra uzak coğrafyalara bakıyorum…
Bu talanın, yağmanın, acımazlığın ve vahşetin ortasında, hukuksuzluğun, adaletsizliğin hükmünde, ölümlerin arasında…
Boğazlanırken, infaz edilirken, tecavüze uğrarken insanlık, savaşlarla tükenirken…
Egemenlerin çıkarları, hukuk ve demokrasi diye kakalanırken…
Öfke, kin, intikam, acımasızlık, düşmanlık, yok sayma, öç alma böylesine tırmanırken…
Çocukların gözlerindeki ışıklar söndürülürken…
Bayram neyime kan damlar yüreğime….
Kusura bakılmasın, kanla bayram denk düşmüyor.
Et ve can pazarlarında bayram sevinci yaşamak çok zor…
Yoksulluğa mahkûm ettikleri için “Hiç olmazsa yılda bir kez et yesinler” sözleri, hangi vicdanları hafifletir bilemem?
Koca bir yalandır çünkü, bana dokunmuyor ya da bir başka türlü dokunuyor.
Çünkü fotoğraflar düşüyor önüme bir bir…
Kurban Bayramı arifesinde, garip kaidelerin ve cephe mensuplarının tekbirlerle yere yatırıp, elleri ve kollarını tutarak boğazlarına bıçak dayadıkları çaresiz insanların fotoğrafları geliyor gözlerimin önüne.
İnancı için düşman bellendiği, ama aynı tanrıya inanan diğer insanın gövdesini yarıp, ciğerlerini ve yüreğini çıkaranların videoları düşüyor aklıma…
Kimyasalların bulaştığı çocuk gözleri, dudakları morarmış günahsızlar geçiyor gözlerimin önünden…

İnsanlığımdan utanıyorum…

***
Bir insanın belki ama, bir ülkenin toplu intiharı nasıl açıklanır?
Nasıl oluyor da kendi ordusunu, silahlı kuvvetlerini, havacısını, denizcisini imha edebiliyor bir ülke.
Yaşadık, oluyor işte!
Küresel egemenlerin, yerli destekçilerinin önceden planları ve organize işleri dahilinde, iktidar, yargı, adalet ve diğer ilgili kurumlar halledilerek tamamlandı bu süreç…
Dekolteden rahatsız olanlar, günlük hayata müdahalenin daniskasını yapanlar, çırılçıplak soydular insanları.
Manzara vahim!
Aslında bugünkü iktidar kadar, 12 Eylül askeri cuntası ve onun anlayışı değil mi bugün cezaevlerindeki subaylarının apoletlerini söken, balyozu indiren.

***
Demokrasiymiş, insan haklarıymış, bağımsız yargıymış, adaletmiş, özgür basınmış, özerk üniversiteymiş, hikâye…
Cumhuriyet temellerinden sarsıldı, laikliğin canına okundu.
Tarafsız ve yansız işlemesi gereken kamu hizmetleri, simgelerle sürdürülüyor şimdi.
Cezaevleri muhalif dolu.
Yasaklar büyüyor.
Akla gelebilecek her türlü iletişim, yargı kararları olmaksızın izleniyor memlekette.
Gezi Direnişi’ne destek veren sanatçısı, bilim adamı, öğrencisi cezalandırılıyor.
Bunu askeri vesayeti yıkmak için millet adına yapmışlar sözüm ona.
Ama o milletin adını bile söylemekten çekiniyorlar…

***
Bu karartma günlerinde hangi bayram sevincini, hangi güzelliği yazayım?..
Memleketin, insanların halini nasıl yok sayayım…
Ardı ardına yaşanan travmaları nasıl görmezden geleyim?..
Kulakları tıkamak, dilini susturmak, kaçıp sinmek, bir köşeye çekilmek, “aman bana ne” demek, insanın ve yaşamın inkârıdır çünkü.

***
Yine de karamsar olunmamalı; insana, insanlığa, sevgiye, geleceğe, güzel günlere umudu yaşatmalı…
Yalnız değilim; çevremde, ülkemde, dünyada, haksızlığa, hukuksuzluğa, sömürüye, savaşa direnenler var.
Bilincim ve sol memenin altındaki cevahir, karartma günlerini ve karanlık geceleri aydınlatacak ışığım var…

Bayram…

Bayram…
Yalçın BAYER

İyi bayramlar…

“Nefes almak bayramdır mesela; günün birinde soluksuz kalınca anlar insan… Görmenin nasıl bir bayram olduğunu karanlık öğretir; sevmeninkini yalnızlık…
Sızlamayan her organ, hele de burun direği bayramdır…
Bayramdır, elden ayaktan düşmemek, zihinden önce bedeni kaybetmemek, kurda kuşa yem olmayıp “Çok şükür bugünü de gördük” diyebilmek…
Sevdiklerinle geçen her gün bayramdır…
En acıktığın anda dumanı tüten bir somunun köşesini bölmek, korktuğunda güvendiğine sarılabilmek, dara düştüğünde dost kapısını çalabilmek bayramdır.
Bir sürpriz paketinden çıkan hediye, tatlı bir şekerlemede üstüne serilen battaniye, saçlarını müşfik bir sevgiyle okşayan anne bayramdır…
“Ona güvenmiştim, yanılmamışım” sözü bayramdır…
Hiç aldatmamış, aldanmamış olmak bayram… Yeni eve asılan basma perdeler, alınteriyle kazanılmış ilk rızkın konduğu çerçeveler, yüklü bir borcun son taksiti ödenirken sıkılan eller bayramdır…
Evde yalnızlığı noktalayan insan nefesi, akşam kapıda karşılayan yavuklu busesi, sevdalı bir elin tende gezmesi, nice adağın ardından çınlayan çocuk sesi bayramdır…
Alnı açık yaşlanmak bayramdır; ulu bir çınar gibi ayakta ölebilmek bayram…”
Can YÜCEL (1926-1999)

Türk budur…

SİZE, hiçbir yorumda bulunmaksızın bir kitaptan söz edeceğim.
Türk Tarih Kurumu Yayınları arasında da yayınlanan kitabın adı “Medeni Bilgiler”.
Kitabın en önemli özelliklerinden biri, Atatürk’ün bilgi ve direktifleri ile yazılmış olmasının yanında Atatürk’ün el yazılarını taşıması. Yazımız ekinde orijinali bulunan el yazısında Atatürk şunları söylüyor:
“Bugünkü Türk Milleti siyasi ve içtimai camiası içinde kendilerine Kürtlük fikri, Çerkezlik fikri ve hatta Lazlık fikri veya Boşnaklık fikri propaganda edilmek istenmiş vatandaş ve millettaşlarımız vardır. Fakat mazinin istibdat devirleri mahsulü olan bu yanlış tevsimler (adlandırmalar) -birkaç düşman aleti, mürteci, beyinsizden maada– hiçbir millet ferdi üzerinde teellümden (üzüntüden) başka bir tesir hasıl etmemiştir. Çünkü bu millet efradı da umum Türk camiası gibi aynı müşterek maziye, tarihe, ahlaka, hukuka sahip bulunuyorlar.”
Bu sözlerin hiçbir yoruma ihtiyacı yoktur.
Türkiye Cumhuriyeti’ndeki ulusal kimlik “Türk vatandaşlığı”dır.
Yeryüzünün en eski ve yaygın ulusal kimliği Türklüktür.
İnsanlığa en fazla katkıda bulunan ulusların başında Türk kimliği gelir.
Bu bir öğünme veya abartı değil gerçeğin ifadesidir.
Bu gerçeği Atatürk gene kendi el yazısı ile şöyle özetliyor:
“Türk budur. Yıldırımdır. Kasırgadır. Dünyayı aydınlatan güneştir”.
Bu el yazıları bizim size bayram armağanımız olsun.
Nereden gelip, nereye gittiğinizi biliniz.
Av. A. Erdem AKYÜZ

Yasa da yok, anayasa da

TÜRKİYE Cumhuriyeti bir devlet değil mi? Bu devletin anayasası ve uyguladığı yasaları yok mu?
Bence hiçbirisi yok ki, her siyasi kendine göre ağzına geldiği gibi konuşuyor ve anayasamıza, mevcut yasalarımıza göre suç işlemelerine karşın adalet ve hukuk nedense sessiz kalmaktadır.
Umarım bu gerçekler görülür, anlaşılır ve dolayısıyla anayasamızın ve yasalarımızın tam anlamıyla uygulanması suretiyle devletimizin ağırlığı ortaya konur. Ömer ALPAY

Siz aranızda anlaşın ne demektir

HER şeyi bilen ve her şeye karışan hatta sporda bilet sorununa bile karışan bir başbakan nasıl oluyorsa, kıdem tazminatı sorunu konusunda kenara çekilebiliyor ve çok rahat bir şekilde taraflara hitaben, “Siz aranızda anlaşın bizim için fark etmez” diyebiliyor.
İşçi ve işvereni önemli ölçüde ilgilendiren bu tazminat sorununa doğru çözüm getirilmesi bakımından devrede olması gerekirken, yıllarca uygulanan ve işçiler için önem arz eden böyle bir tazminatın kaldırılmasına bir başbakan “Ben karışmam” yaklaşımı gibi, “Siz aranızda anlaşın” diye bir ifadeyi nasıl kullanabilir. İşte insan bunu hiç anlayamıyor.
Ömer ALPAY

Durak, dur durak bilmiyor

ESKİ Adana Büyükşehir Belediye Başkanı dur durak bilmiyor. Yine adaylık peşinde. Adanalılara soruyor; “Bir partiden mi aday olayım, yoksa bağımsız mı gireyim.”
AKP olmayacağına, MHP de adayını belirlediğine göre Aytaç Durak’a bir tek CHP kalıyor.
Adaylığını isteyen CHP’liler, hatta milletvekilleri var; Genel Merkez’de bazı isimlerin Aytaç Durak’ın ismine ‘sıcak’ baktığı belirtiliyor.
Durak, bayram mesajında bazı şeyler anlatmak istiyor:
“Demokratik bir ülkede yargı kararı olmadan seçilmiş bir belediye başkanı görevden alınamaz. Halkımız, bu hukuksuz, siyasi uygulamaya tepkili. Hesap sormak için yerel seçimleri sabırsızlıkla bekliyor.
Bunu fırsat bilen bazıları ‘Beni destekleyecek. Aytaç Durak aday olmayacak’ diyerek kendilerine Halk desteği sağlamaya çalışmaktadırlar. Ancak görünen o ki, oylar ciro edilemiyor. Halkımız, sökülen çiviyi yerine çakmak istiyor.
Ayrıca, bazıları ‘Aytaç Durak aday olamaz. Seçilse de, bu hükümet görevden yine alır’ gibi aslı esası olmayan sözler yaymaktadır. Onlara verilecek cevap şudur: Halk isterse ben görevden kaçmam, aday da olurum. Kimse de beni bir daha görevden alamaz. Yeter ki, milli irade tavırlı ve kararlı olsun.
Şu anda bu şehrin belediye başkanı benim. Halkımız, vekil başkanla değil, seçtikleri asil başkanla bayramlaşmak istemektedir.” Aytaç Durak inatçıdır; hınç içindedir. Biraz sakin düşünmesi gerekir.

BİLİYOR MUSUNUZ

KADIKÖY Belediye Başkan Yardımcısı Hulusi Özocak, hayvanseverler Kadıköy Belediyesi’ni sıkıştırıyor haberinde, Selami Öztürk’ün muhasebecisi olduğu ifadesine karşı çıkarak, “Ben başkanın hiçbir dönem muhasebecili-ğini yapmadım. Ben mali müşavirim; Maliye’ye ve odamıza sunulan müşteri bildirim listemizde Öztürk’ün hiçbir zaman adı yer almamıştır” dediğini…

Kurban…

Kurban…
Erdal Atabek

Kurban Bayramı geldi.
Kurbanlık hayvan pazarlıkları, el sıkışıp sallanarak yapılan aldım sattım sahneleri yaşanacak.
Bu arada özgürlüğü seçip yollara düşen hayvanların peşine düşenlerle yaşanan serüvenler ekranlara taşınacak.
Mahalle arasında yapılan kesimlerin kanlı görüntüleri gene haber yapılacak. Çocukların bu görüntülerden korunmasına ilişkin sızlanmalar duyulacak.
Kurban derileri tartışmaları sürüp gidecek.
Ama asıl kurbanlar gene gözlerden uzak kalacak.
Asıl kurbanlar her zaman olduğu gibi insanlardır.
Kadınlar, tarihin her döneminin kurbanlarıdır.
Kadınlar.

***

Kadın cinayetleri duruyor mu?
Kadınların, eşleri, eski eşleri, sevgilileri tarafından öldürülmediği gün geçiyor mu?
Çocuk kadınların evlendirilmesinin önüne geçilebiliyor mu?
Genç kızların tecavüzcüleri ile evlendirilmesinden rahatsız olunuyor mu?
Kadınlar kurbandır.
Hem de ne ayı vardır ne de günü.
Kadınlarla birlikte çocuklar da kurbandır.
Eşini, eski eşini öldüren kişi çocuğunu da anasız babasız bırakarak kurban etmektedir.
Bu çocukları düşünen var mı?
Bu kurban çocukları?
Hayır. Ortada böyle bir tasa görülmüyor.
Ya başka kurbanlar?

***

Özgürlükler kurban ediliyor.
Toplanma özgürlüğü.
Konuşma özgürlüğü.
İktidara muhalif olma özgürlüğü.
Düşünceleri açıklama özgürlüğü.
Yazma özgürlüğü.
Doğru haber alma özgürlüğü.
Doğru haber verme özgürlüğü.
Kurbandır bütün özgürlükler.
Kanları akmıyor.
Çığlıkları duyulmuyor.
Kurbandır.

***

Laiklik çoktandır kurban listesinin başında.
Çoktandır suç oldu.
Aydınlanmanın temel ilkesi artık suçtur.
“Laikçilik” diye bir yafta asıldı boynuna.
Bu yaftayla dolaştırılıyor.
Dinsizlik fermanı çıkarıldı hakkında.
Sessizce dillerden çıkarıldı.
Sözlüklerden çıkması da yakındır.
Kurban edilmiştir.

***

Adalet kurban edildi.
Saray törenleriyle kurban edildi adalet.
Saraylarda saraylılar eliyle boğduruldu.
Sesi çıktı ama bastırıldı.
Kolay olmadı adaletin kurban töreni.
Adaletin yanında vicdanlı insanlar vardı. Karşı çıktılar.
Onların da sesi kısıldı.
Sonra onlar da kurban listesine alındılar.
Sürek avıyla kurban edildiler.
Adaletin kurban edilmesi zordur.
Gene de sürüyor kurban töreni.
Acısını duyuyor musunuz?
Suçsuzluğuyla yatanları?
Onlar bu bayramda da “içerdeler”.

***

Bölünmezlik kurban ediliyor bir süredir.
Kurban tamamlandı, tamamlanacak.
Artık bölündük, bölünüyoruz.
Sen-ben yoktu, artık var.
Ben burdayım – sen ordasın yoktu, artık var.
Kurban edildi birliğimiz, beraberliğimiz.
Bölündük, bölünüyoruz daha da.
Din temelli bölünüyoruz.
Etnik temelli bölünüyoruz.
Yakında sınır temelli bölüneceğiz anlaşılan.

***

Bayramınız kutlu olsun mu diyorsunuz!
Bayram olduğu zaman kutlanacak.

Yaşanan ileri faşizm…

Yaşanan ileri faşizm
Leyla Tavşanoğlu

Kocasakal: Bugün Türkiye’de hukuk en büyük tehdit haline geldi

Nazi Almanyası’nda da yargıçlar yok muydu? Vardı. Bir kararın altında şekli anlamda bir yargıcın imzasının olması ya da bir salonda kürsünün üstünde cüppeli insanların oturuyor olması o süreci yargılama kılmaz, varılan sonucu da hüküm haline getirmez. Ama biz şimdi bu durumu yaşıyoruz.

Bu Türkiye’nin parçalanma sürecinin, Büyük Ortadoğu Projesi’nin, karşıdevrim sürecinin gerçekleştirilebilmesini, Cumhuriyet’le açıktan açığa hesaplaşılmasının altyapısını hazırlayan, bir mıntıka temizliğini ifade eden bir proje.

LEYLA TAVŞANOĞLU

İstanbul Barosu Başkanı Ümit Kocasakal AKP hükümetiyle Türkiye’de “ileri faşizm” yaşandığını söylüyor. Hükümetin bütün başarılarının sanal ve illüzyona dayalı olduğunu söyleyen Kocasakal, şöyle ilginç bir tespitte de bulunuyor: “Bu bir Zati Sungur (ünlü illüzyonist) iktidarıdır.”
– Siz, “Bugün Türkiye’de hukuk en büyük tehdit haline geldi” diyorsunuz. Neden?
Ü.K. – Hukuk iki ucu keskin bıçak gibi. Hukuk temel işlevi olan toplumsal düzeni, refahı, mutluluğu sağlama, toplum barışını koruma gibi amaçlara yönelik olarak ve evrensel ilkeler ve kurallar ışığında işlerse, yani hukuk devletinin gereği olan modern ilkelerle hareket ederse o zaman bir toplum için en vazgeçilmez temel ve koruyucu halindedir. Çok değerlidir.
Ama buna karşılık hukuk bu amaçlarından sapıp da bir siyasi iktidarı koruyup onun amaçlarına hizmet eder hale gelirse, bağımsız olması gereken yargı bu çerçevede siyasi iktidarın denetimine girerse bu sefer toplum, hak ve özgürlükler için atom bombasından daha tehlikeli bir tehdit haline gelir.
– Tehlikesi nerede olur?
Ü.K.- Öyle bir durumda hukuk şekli anlamda işleyeceği için dışsal açıdan bir meşruiyet algısı yaratır. Böylece en büyük haksızlıklar, hukuksuzluklar, zulümler dahi görünürde şekli bir yargı eliyle meşrulaştırılmış olur. Buna karşı da yapabileceğiniz bir şey kalmaz.
Yüksek mahkemeleri de bu şekle getirdiğiniz zaman onlar da sonuçta aynı amaca hizmet edeceği için gideceğiniz bir yer, yapabileceğiniz bir şey kalmayacağı gibi bu şekilde dışsal anlamda yanlış bir meşruiyet algısı yaratır. O zaman da özellikle ceza hukuku düşman, muhalif olarak gördüğünüz kişiler için tam bir silah, bir tasfiye aracı haline dönüşür, işte günümüzde bunu yaşıyoruz. Benim “yeni faşizm” dediğim de budur işte.
Nazi Almanyası’nda da yargıçlar yok muydu? Vardı. Bir kararın altında şekli anlamda bir yargıcın imzasının olması ya da bir salonda kürsünün üstünde cüppeli insanların oturuyor olması o süreci yargılama kılmaz, varılan sonucu da hüküm haline getirmez. Ama biz şimdi bu durumu yaşıyoruz.
Bugün iddia ediyorum ki Türkiye’de hak ve özgürlüklerin en büyük düşmanı, tehdidi toplumun en büyük güvencesi olması gereken hukuktur. Çünkü belli bir amaca hizmet edecek biçimde uygulanıyor. Dolayısıyla da hukuk böylece tutsak edilmiştir.
– O zaman Balyoz davasının Yargıtay’da alınan kararlarını da bu çerçevede mi değerlendirmemiz lazım?
Ü.K.- Temyiz incelemesi sonucunda Balyoz’la birlikte Ergenekon’un da kararı verilmiştir. Yargıtay’ın çok büyük, çok tarihsel bir fırsatı kaçırdığını düşünüyorum.
Ben Yargıtay’dan yerel mahkemeye dönerek “Burada adil bir yargılama yapılmamıştır. Önce adil bir durumda, usul kurallarına uyarak yargılamayı yapın. Sonra biz esasa bakacağız” demesini beklerdim. Sanılıyor ki Yargıtay 9. Ceza Dairesi sadece mahkûmiyet ya da beraat kararlarını onadı. Hayır.
9. Ceza Dairesi adil olmayan bir yargılamanın yapılabileceğini, tahrif edilmiş, aidiyeti belli olmayan birtakım delillere dayanılabileceğini, gizli tanıkların gücünü, delil tartışması yapılmadan da hüküm verilebileceğini, hukuka aykırı delillere dayanılabileceğini onadı, avukatlara yönelik şiddeti ve kısıtlamaları meşrulaştırdı, savunma hakkının kısıtlanmasını onadı. Artık bu durumda hiçbirimizin hukuk güvenliğinin kalmamış olduğu da böylece tescillenmiş oldu.

‘Zati Sungur’ iktidarı

Hükümetin bütün başarılarının sanal ve illüzyona dayalı olduğunu söyleyen
Kocasakal “Şu an Türk toplumu narkozlanmış gibi” dedi

– Sizce neyin projesi?
Ü.K.- Geçenlerde bir yandaş (demokratikleşme paketi) paketle ilgili olarak açıkça, “Bu paketle birlikte Nurcular, Kemalist, laik diktatörlüğü yıktı” dedi. Siyasi iktidar yetkilileri, “Balyoz ve Ergenekon yargılamaları olmasaydı bu açılım bu şekilde gelişemezdi” dediler.
Bu Türkiye’nin parçalanma sürecinin, Büyük Ortadoğu Projesi’nin, karşıdevrim sürecinin gerçekleştirilebilmesini, Cumhuriyet’le açıktan açığa hesaplaşılmasının altyapısını hazırlayan, bir mıntıka temizliğini ifade eden bir proje. Çünkü Türk Silahlı Kuvvetleri ve birtakım yurtsever, Cumhuriyetçi güçler bu şekilde davalarla tasfiye edilmemiş olsaydı ne bu açılım gerçekleşebilirdi ne de bu süreci yaşardık. Burada herkes, gerek yerel mahkeme, gerek Yargıtay, kendisine biçilen rolü oynadı. Yüksek yargı başkanları seçilirken Bülent Arınç’ın, “Rabbim verdikçe veriyor” sözleri bunun sinyallerini vermişti.
Danıştay Başkanı da “Artık yürütmeyi durdurmalar filan yok. Biz idareyle uyumlu çalışacağız” ifadesini kullanmıştı.
– İyi de yüksek yargının görevi idareyle yani hükümetle uyum içinde çalışmak mıdır?
Ü.K.- Onun görevi tam tersi uyumsuzluktur. Onun tek görevi idarenin birtakım hakları ihlal etmesi durumu varsa bunu tespit etmek ve ortadan kaldırmak, yani yurttaşın hakkını hukukunu korumaktır.
Şu an Türk toplumu narkozlanmış gibi. Bir illüzyon etkisi var. Ben o yüzden buna bir tür “Zati Sungur iktidarı” diyorum. Türkiye’nin kimyasıyla, genleriyle oynadılar ve bir illüzyon yarattılar. Ekonomide, demokraside, yargılamalarda hep bu illüzyon var. Bu Yargıtay kararında da şöyle bir illüzyon görüyorum:
Yargıtay bu kararla Türk Silahlı Kuvvetleri’ni mahkûm etti ve göğsüne de darbeci yaftasını yapıştırdı. Yargıtay hem bunu yaptı hem de bazılarının beraatini onaylayarak insanlarda kararın hukuka uygun olduğu algısını yaratıyor. Peki, nerede hukuka aykırı deliller, nerede sahtecilik iddialarının tartışılması?
Bir kere beş yılı aşkın suçlarda avukatsız hüküm verilemez, yargılama da yapılamaz. Avukatlar cüppe bıraktı, dava avukatsız sürdü. Bir Yargıtay bu durumu nasıl görmezden gelir?
– Bu yargılamalardan önce birtakım yazarlar ve hukukçuların sanıklar hakkında kesin hüküm veren sözlerine ne diyorsunuz?
Ü.K.- Bu yargılamalar mahkeme tarafından değil, medyada, içlerinde bazı hukukçuların da olduğu birtakım özel görevli kişilerce yapıldı. Televizyonlara çıkan o kişilere ben Hacivat’lar, Karagöz’ler diyorum. Orada hukuk değil, bavul hukuku uygulandı.
Bu kararı verenler kadar bu özel görevli kişiler de tarihe, topluma ve hukuka hesap vermeliler. Maksat hasıl olmuştur. Hüküm giyen bu insanlar rehine gibi düşünülüyor. Göreceksiniz. Bir genel afla birlikte hepsini bırakacaklar. Ama boyunlarında darbeci yaftası asılı kalacak. Bir taşla birkaç kuş vurulmuş oluyor.
Öte yandan terör örgütü başı ve yöneticileri de toplumsal yaraları saralım nidalarıyla serbest kalacak. Plan, proje budur.

Cumhuriyet kararı çok önemli ve değerli

– Cumhuriyet gazetesi, Cumhurbaşkanı Abdullah Gül’ün 1995 yılında Guardian gazetesine verdiği, artık Cumhuriyetin sonunun geldiği ve laik sistemi değiştirmeyi hedefledikleri yolundaki demecini yayımladığı için yayın durdurma kararını götürdüğü Avrupa İnsan Hakları Mahkemesi (AİHM) bunun “ifade ve basın özgürlüğünün ağır ihlali” olduğu biçiminde yorumladı ve oybirliğiyle Türkiye’yi mahkûm etme kararı aldı. Bunu nasıl karşıladınız?
Ü.K.- Bu çok önemli ve değerli bir karar. İleriye yönelik de çok önemli bir dayanak teşkil edecektir. Bu sadece bu karar açısından önem taşımıyor. Hafızaları tazelemesi bakımından da önemli. Çünkü Başbakan’ın zamanında, “Hem laik hem Müslüman olunmaz”, “Demokrasi amaç hasıl olunca ineceğin bir tramvaydır” gibi ifadeleri unutuluyor.
O zaman Cumhurbaşkanımız, “Türkiye’de Cumhuriyetin sonu geldi. Biz kesinlikle laik sistemi değiştirmek istiyoruz” dedi. Şimdi o demokrasi nutuklarının, paketlerin ne kadar hikâye olduğunu, asıl hedeflerinin Cumhuriyeti yıkmak, laikliği ortadan kaldırmak olduğunu bundan daha iyi ifade eden bir şey olamaz.
Öte yandan karar AİHM’nin zaten öteden beri basın özgürlüğüyle ilgili kararlarıyla tam uyum içinde. Demokrasiden söz ederek demokrat olunmaz. Uygulamalar önemli. Bir demokrasiyi diktatörlükten ayıran en önemli husus denetimdir. İstikrar deniyor. Mesele istikrarsa en istikrarlı sistem diktatörlüktür. Ne seçim, ne tartışma, ne farklı fikir vardır diktatörlüklerde. Demokrasi ise kuvvetler ayrılığına dayalı bir denetim rejimidir.
Orada siyasi, toplumsal ve yargısal denetimdir. Siyasi denetimi muhalefet, toplumsal denetimi bağımsız medya, yargısal denetim de millet adına bağımsız ve tarafsız yargı tarafından yapılır. Medyanın önemi toplum adına toplumsal denetimi gerçekleştirmektir.

Pakette basın özgürlüğü yok

– İyi de hükümetin demokratikleşme paketinde basın ve ifade özgürlüğüyle ilgili hiçbir atıf olmamasını nasıl değerlendiriyorsunuz?
Ü.K.- Onlar yok ama kamuda, okullarda türbana özgürlük var. AİHM’nin İsviçre’deki Dahlap kararına baksınlar. Kararda, öğretmenin başörtüsüyle ilgili olarak şunu söylüyor: “Bu bir özgürlük meselesi değildir. Devletin eğitimde tarafsız olması gerekir. Tarafsız olması gereken, devleti temsil eden öğretmenlerin de hiçbir siyasi ya da dini simgeyi taşımaması tarafsızlığın hem gereği hem de okulların çatışma alanı olmaması, orada barış tesis edilmesinin vazgeçilmez unsurudur.”
AİHM bu kararları alıyor ama bu siyasi iktidarın bunlara uyma yönünde herhangi bir niyeti söz konusu değil. Demokrasi paketi diyorlar. Ama bu zihniyetten hiçbir şekilde demokrasi geleceğine inanmıyorum. Bu pakette ne basın özgürlüğüyle, ne toplantı ve gösteri yürüyüşleriyle ilgili özgürlükler ne terörle mücadele kanununun değiştirilmesiyle ilgili herhangi ibare yok.
Parasız eğitim istediği için pankart açan öğrenciler terör örgütü üyesi olmaktan ceza alıyorsa, en masum gösteriler en sert polis müdahalesiyle karşılaşıp insanlar yaralanıyor, polis marifetiyle öldürülüyorsa ve polisin bütün bu yaptıkları cezai takibata uğramak yerine Başbakan tarafından, “Polisimiz destan yazdı” diye taltif ediliyorsa bu zihniyetten demokrasi filan çıkmaz.

Bana Masal Anlatmayın…

Bana Masal Anlatmayın…
Hikmet Çetinkaya

Adalet, hak, hukuk, demokrasi…
Özgürlük, emeğin gücü…
Dönüp dolaşıp aynı yere gelirsin!
Şöyle çevrene bakarsın, olup bitenlere, yaşananlara.
Değişen bir şey var mı, yok mu?
Toplum ayrılmış, kılıçlar çekilmiş…
Evrensel hukuku, uzun tutuklulukları, gizli tanıkları, adalette eşitliği, cinayetleri, katliamları yazarsın.
Vay sen misin onu yazan!
Yaylım ateşine tutulursun…
Hakaretler başlar…
Ne Ergenekonculuğun kalır ne de darbeciliğin!
Gezi olayları bir tepkinin sonucu ortaya çıktı, üstelik kendiliğinden.
Liberallerden demokratlara, sosyalistlerden İslamcılara kadar herkes oradaydı…
Ramazan sofraları kuruldu.
Kimse kimseyle çatışmadı…
Birinin elinde Türk, ötekinin elinde BDP bayrağı olan iki genç el ele tutuşmuş polisten nasıl kaçıyorlardı.
Kaç ay geçti aradan?
Hazirandan bugüne…
Gezi eylerine katılan üç kişi “örgüt adına eylem” yapmaktan tutuklandı Antalya’da önceki gün…
Peki ortada bir kanıt var mıydı?
Vardı elbet:
“Sosyalizmin simgesi olan kırmızı fular takmak…”
Belki şaka gibi gelebilir size ama gerçek.
Benim yurdumda böyle olaylara sık sık tanık olunur.
Haberler iç sayfalara girer ve unutulur…
Reyhanlı katliamında onlarca kişi öldü ve çoktan unutuldu…

***
Gazetelerin dün birinci sayfasında bir haber dikkatimi çekti benim…
Haberin başlığı şuydu:
“Sapanlı teyze terör örgütü suçundan tutuklandı…”
Biz onu Taksim’de elinde sapanla taş atarken görmüştük.
Aylar sonra Maltepe Gülsuyu’ndaydı…
Uyuşturucuya karşı mücadele eden sol grupların yanında.
Tutuklanan 19 kişinin arasında “sapanlı teyze” de varmış…
Hayatın içinden, insanın içini acıtan haberler bunlar…
Kimi zaman gözden kaçıyor ya da anımsanmıyor.
Yıllar geçiyor…
Zindanlarda üniversiteli gençler, çocuklar, gazeteciler…
Toplum ayrıştırılmış, kin ve nefret tohumları çatlamış.
Kış çiçeklerinin kan çiçeklerine dönüşmesinden korkuyorum ben.
Avrupa İşkenceyi Önleme Komitesi’nin raporuna göz atınca tüylerim diken diken oldu.
Maltepe’den Diyarbakır’a, Gaziantep’ten Sincan’a değin çocuk tutuklu ve hükümlülere akıl almaz işkenceler yapılıyormuş.
İşkence bir insanlık suçu değil midir?
Bu suçu işleyenler bir cezaevinden alınıp başka cezaevine atanıyor.
Verilen ceza bu!
Çocuk hükümlü ve tutuklulara falaka, keçeli odada soyularak basınçlı su verilmesi, cinsel istismara uğraması doğal sayılıyor.
Hukuk sistemimiz nasıl işliyor?
Yargı bağımsız mı?
Eski Yargıtay Başkanı Sami Selçuk, Yargıtay’ın “Balyoz” kararı için şunu söylüyor:
“İktidar tehdit edilmiş mi?
Edilmediği sürece suç oluşmaz. Zan üzerine hüküm kurulmaz. Kusura bakmayın…”
Çok yazdım ama yineleyeyim…
İktidar tehdit edilmemiş, 27 Nisan 2007’de verilen e-muhtıra gibi.
Yani tehdit olmadan, suç oluşturulmuş.

***
Yakın tarihimizin sayfalarına bakarsanız nice ölümleri görürsünüz…
Nice darbeleri!
Gözaltında kayıpları!
İşkenceleri!
Cinayetleri!
Gecenin bir saatinde gözlerimi yumar, o yıllardan bugünlere gelirim.
Anaların, çocukların çığlıklarını görürüm.
Hayatın o kanlı sayfalarında “Asmayalım da besleyelim mi” diyenlerle saf tutanları çok iyi tanırım…
Özel Harp Dairesi’nin yargısız infazlarından, asıl darbecilerden, işkencecilerden hesap sorulmayan bir ülkede, demokrasi ve özgürlüklerin geleceğine asla inanmam…
13-14 yaşındaki çocukları öldüren “derin devlet” yerli yerinde dururken anlatılan masallarla uyumam…