Bavuldaki yeni kasetler ve Erdoğan’ın zor günleri…

Bavuldaki yeni kasetler ve Erdoğan’ın zor günleri…
Sabahattin Önkibar

Emin Çölaşan’a gönderilen bir AKP’liye ait seks kaseti işaret fişeğidir ve mahalli seçim süreci öncesinde silahların çekildiğine ve kanın akacağına delalettir. Keza Mehmet Baransu’nun yayınladığı 2004 MGK toplantı tutanağı cemaat arşivinin devreye sokulduğunu gösteriyor. Bundan sonra muhtemelen bavuldaki bazı kasetler servis edilecektir.

Sızdırılması beklenen kasetler şayet Deniz Baykal örneğinde olduğu gibi hedefi onikiden yani lideri direkt vuracak türden olursa AKP bundan olumsuz etkilenir. Ancak tersi olur ise böyle bir servis MHP’lilerin kasetleri misali ters tepebilir ve AKP bu sızdırmaları elindeki sınırsız medya imkanı ile pekala mağduriyete dönüştürülebilir.

Bizim tahminimiz seks kasetlerinden ziyade kamuoyunu sarsacak telefon konuşmalarının sızdırılacağıdır ki bunlar büyük yolsuzluklar olabileceği gibi PKK ile yapılan pazarlıklarla alakalı da olabilir. Keza Başbakan’ın oğulları ve Deniz Feneri hırsızlarını koruma bağlamında yapılan bazı konuşmaların sızması ihtimal dahilindedir.

Ricciardone ile beraber ABD programını yapan Kılıçdaroğlu’nun seçim arifesinde Washington’da ağırlanması küresel iradenin Tayyip’e alternatif arayışı olduğuna göre Erdoğan’ın deliğe süpürülmesi bağlamında belden aşağı bazı atakların olması artık güçlü olasılıktır. Cemaat ABD’ye rağmen Tayyip’e meydan okuyamayacağına göre Erdoğan için zor günler başlıyor demektir.

Paşa paşa imzaya susanlar!

İki gündür savcıları gözlüyorum kayıplar.
Sadece onlar değil sözde demokratlar da oralı değil.
Konu malum Fethullah Gülen’in tasfiyesi için MGK’da atılan imzalar ki bunun yalan olduğunu söyleyebilen olmamıştır.
Taklit bir imzadan hareketle benzer bir ithamla Türk Ordusunun şerefli mensupları hakkında iddianame hazırlayanlar gerçek imzayı zerre umursamıyorlar ki sadece bu fotoğraf bile Türk yargısının içler acısı halini gözler önüne seriyor.

Gelelim Tayyip Erdoğan ile Gül Abdullah’ın tutumuna!
Her şey net, tıpkı Erbakan misali paşa paşa imzaladılar MGK kararlarını!
İmzanın altında ne bir şerh ne de ertesi gün bir itiraz!
Tablo bu ama sorsanız Erdoğan demokrasi mücahidi!

Sen misin Koç’u sahiplenen!

İstiklal Mobilyaları ile özdeşleşen Kayserili Boydak Grubunu biliyorsunuz.
Fethullah Gülenci olarak bilinirler.
Ortanca kardeş Şükrü Boydak, Cemaatın iş dünyası örgütü TUSKON’un yönetimindedir.
İşte bu grup rutin dışı olarak vergi denetimine alındı.

Gerekçe mi?

Aynı zamanda Kayseri Ticaret Odası Başkanı olan Hacı Boydak’ın Gezi ve Divan Oteli bağlamında hedefe oturtulup üstüne gidilen Koç Grubuna yapılan haksızlığı eleştirmesi.
Her şey ortada dokunan yanıyor.
Bırakın muhalefet etmeyi haksızlığı dillendirmek bile hedef olmaya yetiyor.
Anadolu beş bin yıldır böyle bir baskı ve zulüm görmedi!

Medyada kim kimin adamı?

TAYYİPÇİLER: Mehmet Barlas, Rasim Ozan Kütahyalı, Nagehan Alcı, Akif Beki, Mehmet Ocaktan, Abdurrahman Dilipak, Salih Tuna, Mustafa Karaalioğlu, Ahmek Kekeç, Mahmut Övür, Abdulkadir Selvi, Hayrettin Karaman, Engin Ardıç, Hasan Karakaya, Ali Karahasanoğlu, Alper Görmüş, Emre Aköz, Ali Bayramoğlu, Nasuhi Güngör, Sevilay Yükselir, Orhan Miroğlu, Cengiz Özdemir, Atilla Yayla, Ali Saydam.

FETHULLAHÇILAR: Nazlı Ilıcak, Ekrem Dumanlı, Eyüp Can, Mehmet Baransu, Emre Uslu, Bülent Keneş, Tarık Toros, Ali Bulaç, Doğu Ergil, Etyen Mahçupyan, Şahin Alpay, Fikret Ertan, Gültekin Avcı, Nuh Gönültaş, Tamer Korkmaz, Adem Yavuz Arslan, Abdülhamit Bilici, Vedat Bilgin, Mehmet Kamış, Mustafa Ünal, Erhan Başyurt.

GÜLCÜ’LER: Hasan Cemal, Fehmi Koru, Ahmet-Mehmet Altan, Aslı Aydıntaşbaş, Mümtazer Türköne, Taha Akyol, Amberin Zaman, Murat Yetkin, Hasan Celal Güzel, Hasan Bülent Karaman, Ahmet İnsel.

Bu YSK ile temiz seçim olur mu?

Duydunuz mu Yüksek Seçim Kurulu toplanmış ve karar vermiş.
Neye mi?
Belediye başkanlığına aday olacak Bakanların istifalarına gerek yokmuş!
Buna göre Bakanlar bütün siyasi kampanyalarını kırmızı plakalı araçlar, bakanlık personeli ve bütçesi ile yapabilecek!
Söyleyin bu haksız rekabet değil midir?

Dahası söyleyin lütfen böyle bir kararı alabilen Yüksek Seçim Kuruluna güvenilebilir mi?
Muhalefete çağrımdır böyle bir karara imza atan YSK ile seçime gitmek peşinen teslim olmaktır.
Yapılması gereken YSK’nın taraflılığını kamuoyu baskısı ile tescil ettirip mensuplarını hizaya sokmak ve seçim sonuçları bağlamında ilave önlemleri bugünden almaktır.
Ve son haber, Tayyip’e yakınlığı ile bilinen yargıç Hakkı Manav dün YSK’ya üye yapıldı.

Tükettikçe Tükenen İnsan!

Tükettikçe Tükenen İnsan!
Çağatay Güler

Canlılarla cansız öğeler arasında madde ve enerji alışverişinin olduğu birimlere ekosistem denir. İnsanlar yıllarca deniz ürünleri, yem, kereste, biyokütle, doğal lif, birçok ilaç, endüstriyel ürün ve öncü maddelerini doğadan sağladılar. Doğadan sağlanan bu ürünler insan ekonomisinin en önemli bölümüdür. Ekosistemler temizleme, geri dönüşüm, yenileme işlevleri; estetik ve kültürel yararlarıyla çok büyük katkı yaptılar. Oysa günümüzde birçok ekolojik iyilik göstergesinin hızla bozulduğu görülmektedir. İnsanların birbirleri ve diğer canlılarla etkileşimleri gezegenimizin oluşturduğu kapalı ekosistem üzerinde yıkıcı etkilere yol açmaya başlamıştır.

Bir ekosistemin barındırdığı canlılara sağlayabileceği yaşamsal olanakların sınırına “taşıma kapasitesi” ya da “taşıyabilirlik” denir. Bir doğal çevredeki canlıların barınak, yiyecek, su vb. gereksinimlerinin karşılanabileceği en yüksek sayılarıdır. Basitçe bir ekosistemin taşıyabileceği en yüksek canlı yüküdür. Sözgelimi bir meranın tükenmeden beslenmesini sağlayacağı koyun ya da sığır sayısı o meranın “taşıyabilirliğidir”.

Küresel yüklerden en önemlisi nüfus patlamasıdır. 1900 yılında 1.6 milyar olan insan nüfusu 2000 yılında 6.4 milyara ulaşmıştır. Dünya nüfusu hemen hemen dört katı arttı. Son üç milyarlık bölüm 14, 13 ve 12 yılda eklenmiştir. Her milyar giderek daha kısa sürede eklenmektedir. Dünya nüfusunun 2050 yılında 9 milyara ulaşacağı, 21. yüzyılın sonunda 10-11 milyarda kararlı duruma geleceği düşünülmektedir. Halen Dünya’nın “insan taşıma kapasitesini” bilmiyoruz. Son yirmi yıldaki nüfus artışı ve endüstrileşmenin yayılması sera gazlarının atmosferde birikmesine neden olmuştur. Çok sayıda canlı türü zarar verdikleri ortamlarda yok edilecek ya da bulundukları ortamda tükeneceklerdir. Her iki durumda sürecin daha da bozulmasına, geri dönüşü olmayan bir kısırdöngü haline gelmesine yol açacaktır.

20. yüzyılda küresel ekonomi 20 kat arttı. Hızlı kentleşme ve endüstrileşme koşut sosyodemografik değişikliklere neden olur. Kentlerde yaşayan insan nüfusu 2000 yılından önce yüzde 50’ye ulaşmıştır.
Zengin ve refah içindeki toplum ve uluslar yenilenebilir ve yenilenemeyen kaynakları gereksinimlerinin çok üzerinde tüketmektedir. ABD’de doğan her bebeğin 1.678.292 kg. mineral, metal ve yakıt gereksinimiyle doğduğu belirtilmektedir. Birkaç örnek vermek istersek; 14.960 kg. demir, 2710 kg alüminyum cevheri, 310.315 litresi petrol, 163.671 metreküpü doğalgaz olarak hesaplanmaktadır. Neredeyse yediğinden çoğunu çöpe atan toplumlar yaratılmıştır. Kimi ülkelerin birkaç büyük kentinin çöpe attığı ekmek bile, kimi kıtaların bir yıllık gereksinimidir. Bu aşırı tüketim, kaynakların azalmasına ve tükenme sınırına gelmesine yol açarken üretimlerine bağlı çevre kirliliğinin yanı sıra aşırı derecede atık üretimine de yol açmaktadır.

“Birleşmiş Milletler Çevre Programı Küresel Çevreye Bakış 2000”de, “Savurgan ve istilacı tüketim toplumu ve sürekli artan nüfusla birlikte gezegenimizin zehirlenmekte olduğu” belirtilmektedir. Doğal kaynak yedeklerinin üçte biri son otuz yılda tüketilmiştir. Gezegenimizin “canlılığı” yitirilmektedir.
Sık sık vurgulandığı gibi savaşlar ve ekolojik yıkıma yol açan teknolojiler ekosistemlere ve insan sağlığına zarar vermektedir. Gelişmiş ülkeler kötü teknolojiyle üretim ve tehlikeli atıklarından ya marjinal kesimlerin yaşadığı bölgelere ya da yoksul ülkelere taşıyarak kurtulmaya çalışırken, söz konusu bölgelerde çevresel bozulmanın boyutu çok büyümektedir. Giderim ve önlem kapasitesinin yetersizliği birçok sorunun küresel boyut kazanmasına yol açmaktadır.
“Savurgan ve istilacı tüketim toplumlarının” yol açtığı diğer yıkımlardan söz etmeme gerek var mı dersiniz?

“Türkiye, dünya huzurunda alenen El Kaide’nin işbirlikçisidir.”

Can Dündar
Devlet Yine Kamyonda İş Üstünde Yakalandı

Devletimizin ikinci kamyon vakası bu…
İlkinde tarih, 3 Kasım 1996’ydı.
Susurluk’ta bir Mercedes, Hasan Gökçe’nin kullandığı Ford kamyona çarptı.
Arabanın içinden derin devletin pisliği döküldü.
Anlaşıldı ki, PKK ile mücadelede görevlendirilen bazı özel harekâtçılar, kimi itirafçılarla bir olup çeteleşmiş, yargısız infazlarla devlet adına cinayetler işlemiş, sonra da PKK’den boşalan yerde uyuşturucu ve silah ticaretine girişmiş.
Zamanında bunları yazdığımızda, “Devlet sırrıdır” diye yayınlar engellenmişti.
Aradan 17 yıl geçti, önceki gün -nihayet- Susurluk cinayetlerinin ilki mahkeme önüne çıktı. Ve Susurluk denilen kirli ilişkiler çarkının kırılan dişlisi Ayhan Çarkın, sanık kürsüsünden devletin sırlarını ele verdi.
Kendisine işletilen cinayetlerin azabını çeken bir vicdanın sesiyle konuştu Çarkın:
“Bu ülkede, MGK kararıyla, devletin personeli, arabası, silahı, kimliğiyle, alenen suç işlendi. Vatan-millet adına cinayet işle, işkence, uyuşturucu ticareti, silah kaçakçılığı yap, sonra devlet sırrının arkasına saklan, bu işlerden sıyrıl. Kendi alçaklığının sorumluluğunu bizim üzerimizden temizle…”
Kendisine bu emri verenleri kastediyordu.
Davada onların bazılarıyla birlikte yargılanıyordu.

***

Onların yargılandığı gün, aynı devlet, bir başka kamyonda, yine kirli işler çevirirken suçüstü yakalandı.
Bu kez kamyoncumuz Konyalı…
Adı: Lütfi Karakaya…
Onun yargılandığı mahkemede ortaya çıkan şu:
Heysem Topalca adlı Suriye uyruklu bir Türkmen, ağustosta Konya’da bir tornacıya 20 bin adet “sondaj malzemesi” siparişi veriyor.
Karakaya, hazırlanan 1179 adet malzemeyi TIR’la alıyor.
Sonrasını mahkemede şöyle anlatıyor:
“Demir malzemeyi Reyhanlı’da bana söylenen adrese götürdüm. Teslim ettiğim yer, jandarma korumasında olan, etrafı çevrili bir yerdi. Oraya girebilmek için jandarma kontrolünden geçiyordum. Bizim TIR’dan önce bir araç duruyordu, onunla konuştular. TIR’ı aramadılar, kasasına bakmadılar. Sonra karakol binasının 200 metre ötesinde etrafı çevrili bir alana yükü boşalttım.”
Adana polisince “uyuşturucu ihbarı” üzerine ele geçirilen “yük”ü bomba uzmanları inceledi. Bunların 120 mm’lik havan mermi gövdesi ve rampaları olduğu saptandı.
Mahkeme, TIR şoförü Karakaya ve diğer iki şüpheliyi tutuklama kararı alırken, aslında devlete suçüstü niteliği taşıyan şu ifadeyi kullandı:
“Havan mermisi parçalarının Suriye sınırında götürüldüğü yerin, El Kaide terör örgütünün kampı olduğuna dair Emniyet araştırma ve tespit tutanakları (..) olup…”

***

Özeti şu:
El Kaide, Konya tornacılarına havan mermisi ürettiriyor. Bunları, Jandarma’nın gözetimi altında sınırda depolayıp Suriye tarafına geçiriyor ve savaşta kullanıyor.
Türkiye, buna yataklık ve aracılık ediyor; en azından göz yumuyor. Kendi mahkemesi tarafından suçüstü yakalanıyor. Ve dünyaca tescilli bir terör örgütüne silah temin eden ülke durumuna düşüyor.

***

Bu da “devlet sırrı” mı?
Muhtemelen; ama artık sır değil.
Türkiye, dünya huzurunda alenen El Kaide’nin işbirlikçisidir.

‘Korkuya Yatırım Yapanlar’

Güray Öz
‘Korkuya Yatırım Yapanlar’

Tuhaf bir durumla karşı karşıyayız. Milli İstihbarat Teşkilatı, ülke içinde birilerini dinlemek istiyor. “Normal” sayılan koşullarda bunun için bir mahkemenin bu kuruluşa dinleme izni vermesi gerekiyor. Hâkim de veriyor. Her şey yine “normal” gibi görünüyor. Ama hâkim hem kimin dinlenmesi için izin verdiğini bilmiyor, hem de dinlenecek kişilerin “casusluk yaptıklarından kuşkulanıldığı” için dinlenmesi gerektiğini sanıyor. Çünkü MİT dinleme talebinde gerçek isimler yerine birtakım kod adlarına yer vermiş ve casusluk kuşkusundan söz etmiştir. Özetle MİT sayın hâkimlere “Sayın hâkim, diyor, biz izninle yabancılarla sıkı fıkı ilişki içinde olan ‘Pastör’ü ve ötekileri dinlemek istiyoruz”. Ve kuşkusuz hâkimlerle “koordinasyon” içinde dinleme izinleri alınıyor.

***

Biz tabii bunları sonradan, iş savcılığa gidince öğreniyoruz. MİT Müsteşarı, dinlenenler olayı öğrenip de savcılığa başvurunca, dayanaklarının teşkilatın yönetmeliği ve o yönetmeliği onaylayan Başbakan olduğunu, Başbakan’dan da “soruşturmaya izin vermemesini” istediklerini savcılığa bildiriyor: “Kod isim uygulamasının, Başbakan imzasıyla yürürlüğe giren MİT’in Kuruluş, Görev, Yetki ve Sorumlulukları Yönetmeliği’nin ilgili maddelerinde ifadesini bulan ‘görevle ilgili çalışmalarda gizli faaliyet usul, prensip ve tekniklerinin kullanılabileceği’ hükmüne dayandığı, mahkemeleri aldatma kastı olmadığı gibi aksine, gizli servis faaliyetlerinin -doğası gereğigizli yürütülmesinin zorunlu olduğunu bilen/takdir eden hâkimlerle kurulan koordinasyon çerçevesinde tatbik edildiğinin anlaşıldığı, bunların kod isim olduğunun zaten talep yazılarında ve mahkeme kararlarında açıkça belirtildiği…”
Gördüğünüz gibi sayın okuyucu, burada “koordinasyon” biraz daha ete kemiğe bürünmüş durumdadır: “Gizli servis faaliyetlerinin -doğası gereğigizli yürütülmesinin zorunlu olduğunu bilen/takdir eden hâkimlerle kurulan koordinasyon çerçevesinde…”

***

Bu çerçevede yürüyor işler. Peki sonra ne oluyor?
Dinlendiklerini öğrenen, kendisine “Pastör” kod adı uygun görülen Prof. Dr. Mehmet Altan ve diğerleri savcılığa başvuruyorlar. Soruşturma başlatılıyor, ancak Başbakan, MİT Müsteşarı’nın isteği doğrultusunda soruşturma izni vermiyor. HSYK de “MİT’le koordinasyon içinde karar veren” hâkimlerin soruşturulmasına gerek görmüyor. Gerçek gizli kalabiliyor mu peki? Hayır kalamıyor. Gazetecilerin eline geçen mahkeme tutanakları kodları kod, koordineyi koordine olmaktan çıkartıyor. Gerçeğin huyudur, ortaya çıkacak bir iki yer buluyor.
O bir iki yer gerçekten bir ikiden fazla değildir. Anlı şanlı gazeteler, kamunun parasıyla yayın yapan TRT, dizi yayımlamaktan habere yer bulamayan TV kanalları es geçiyorlar. Yalnızca bir gazete; Cumhuriyet ve bir internet sitesi; T24 olayı görüyor. Bir gazete de; Radikal, “Pastör” ve diğerlerinin dinlenmesine izin veren hâkimi bulup konuşuyor. Hâkimin dediği de şu: “Ben koordine falan olmadım.” Koordine olmamış ama kim olduğunu bilmeden “Pastör” için dinleme iznini de vermiş. Hepsi bu. Yargı ile yürütmenin böyle iç içe geçmişliği öyle gizlenebilecek gibi değildir. Burada olay artık MİT’in birilerini dinlemesinin ötesine geçmiştir. Haber budur.
Ama medya önce susuyor, sonra susuyor, bir kısım medya hâlâ susuyor.
Neden dilini yuttu medya? Doğan Akın T24’te yazdı: “Medya sahibi grupların enerji yatırımlarından bankacılığa, turizmden madencilik ve inşaata uzanan onlarca sektördeki habercilik dışındaki ve habercilikten öncelikli işleri maruz kaldığımız gazeteciliğin sebepleri olarak karşımızda duruyor. Grup medyalarının sahipleri, diğer işlerinin bekası için gazeteciliğe baskıyı satın alıyor, ‘korkuya yatırım’ yapıyor!” Nedeni budur.
Peki öyleyse medya artık medya mıdır ki?

Ne Kansız ne de Kanlı; Bildiğiniz İç Kanamalı

Ne Kansız ne de Kanlı; Bildiğiniz İç Kanamalı
Mine Söğüt

Samet Behrengi’nin yedi yaşındayken okuduğum, bana sınıf farkının, fırsat eşitsizliğinin ne anlama geldiğini erkenden ve en sert biçimde öğreten “Püsküllü Deve” adlı masal kitabının başında şuna yakın bir şey yazardı:
“Bu kitabı özel arabalarla özel okullara giden şımarık zengin çocukları okumasın.”
Ben bunu çoktan unutmuştum.
Geçenlerde bir arkadaşımın sekiz yaşındaki oğluna bu kitabı hediye ettim. Daha ilk sayfalarda “Ben bu kitabı okuyamam” diye ağlayarak annesinin yanına gitmiş.
Arkadaşımın çocuğunu zengin olmadıklarına, gittiği özel okulun parasını ödemek için çok zorlandıklarına, yine çuvalla para ödedikleri okul servisinin özel araba sayılmayacağına ikna etmesi saatlerini almış.
Bana o kitapla başına açtığım iş için epey sitem etti.

Fırsat eşitsizliğinin bu kadar meşrulaştırıldığı bir sistemi kanıksamanın ve kabullenmenin ne kadar tehlikeli olduğunu ve yakın gelecekte hepimize nelere mal olacağını ona anlatamadım.
Sistemin uyumlu bir parçası olması için mevcut iktidar anlayışlarının biçimlendirdiği okullarda erkenden tornadan geçirilen küçük çocuklar hep çocuk kalmayacaklar.
Çocuk sandığımız şey, hayatının büyük bir kısmını yetişkin olarak geçirecek olan ve tercihleriyle kendisinin ve yaşadığı toplumun kaderini belirleyecek olan bir bireyin küçüklüğü sadece.
O yüzden nasıl bir eğitim aldığı, okulda öğrendikleri kadar okuldan ne anladığı da sandığımızdan çok daha önemli.
Devletin hesapçı politikalarıyla biçimlendirilen ve hızla muhafazakârlaştırılan eğitimi kadar, inceliksiz ve hoyrat bir ahlak dayatan paralı eğitim tuzakları da tehlikeli.
Düştükleri tüketim uçurumunda kazandıklarını son kuruşuna kadar çocuklarının eğitimi için harcayan orta sınıf insanları, gelecek için kurdukları güzel hayaller uğruna bugünlerini heba ederken sistem onlar için bambaşka planlar yapıyor.

Ceplerindeki parayla birlikte başlarındaki aklı da alıyor.
Eğitimin insanı “iyi” biri yapabileceğini düşünen Sokrates, Sofistiklerin aksine öğrencilerinden para almazdı. Sokaklarda, açık alanlarda verdiği derslerle gençlerin kafasını karıştırdığı, onlara hayatı sorgulamayı öğrettiği için ölüme mahkûm edildi.
Eğitim insanı gerçekten “iyi” yapabilir. Tabii ki eğer “iyiyle” eğitirse…
Kızlarla erkeklerin yan yana oturmasından işkillenen akılların eline geçen eğitimle, öğrencilerine müşteri muamelesi yapan akılların ele geçirdiği eğitimin elinde kalan bir nesil, neyi “iyi” bilir?
Erbakan yirmi yıl önce sormuştu: “… Adil düzen kurulacak… Geçiş dönemi sert mi olacak, yumuşak mı olacak, kanlı mı olacak, kansız mı olacak…”

Şu ana kadar ortada görünen bir kan yok; ama durum daha fena, için için çürüyoruz. Kanlı ya da kansız değil, iç kanamalı bir buhran geçiriyoruz.
Bir yandan sosyal hayatın alışkanlıkları kabuk değiştiriyor; diğer yandan sistem.
Ve yeni nesil eli pek ağır olan bu sistemin okulda ve sokakta tokadını yiye yiye büyüyor.
Biz de tenis maçı seyreder gibi seyrediyoruz.
Çocuklarımızı kimin parçalaması daha iyi?
Cemaatin mi, hükümetin mi?
İnsan çocuğu için de isyan etmezse… Ne için eder?

Çocuğu Büyütme Sanatı…

Çocuğu Büyütme Sanatı…
Erdal Atabek

Çocuklarımızı doğru büyütemiyoruz.
Çocuklarımız ergenliğe erken yaşlarda giriyor.
Ergenlik dönemi çok uzuyor.
Erişkin yaşlardaki bireylerimiz yetkinleşemiyor.
Toplumumuz da giderek bu durumun sonuçlarını yaşıyor.
Neden mi?

***

Çocuklarımız büyüyor, ancak hayatın gerçekleriyle karşılaşamıyor.
Bu durumun iki nedeni var.
Birincisi, eğitim sürecinin uzamasıdır. Bu nedenle de eğitim süreci ile üretim süreci arasındaki mesafe çok uzuyor.
İkincisi, çocuklukta başlayan tüketim toplumu kültürü büyüdükçe artarak davranışları biçimlendiriyor. Kimlik arayışındaki ergen, kendi kimliğini tüketim araçlarıyla özdeşleştiriyor. Cep telefonunun markası, giydiği giysinin markası, yediği içtiği fast-food onun kimliği oluyor.
Çocuklarımız özgürlüklerini yaşamak isterken yaşam sorumluluğu ile karşılaşamıyor, bu da onların olgunlaşmasını engelliyor.
Doğru çocuk yetiştirmek; onları hayattaki sorunlarını çözebilecek, doğruyu-yanlışı ayırarak karar verebilecek, bağımsızlığını sürdürecek irade gücüne eriştirmek demektir. Bu da kendi sorumluluğunu alabilmek, bu sorumluluğu taşıyabilmek, gerekirse bedelini ödemekle olabilir.
Çocukların her istediğini yapmayı görev bilmek, ‘ben yapamadım, çocuğum yapsın’ diyerek hareket etmek,
‘ben sıkıntı çektim, o çekmesin’ diye yaşamın güçlüklerinden uzak tutmak en yanlış analık babalık örnekleridir, ama bizim kültürümüzün çok benimsediği yanlışlardır bunlar.
Bu tutumlar, ‘elde etmek ile hak etmek’ arasındaki bağı kopartarak çocuğun karakterini zayıflatır.
Hak etmeden elde etmek alışkanlığı, fırsatçı, çıkarcı, her olanağı kendi çıkarına kullanmak gibi zayıf karakter tutumuna yol açar.
Bu da kişide; güçlüklerden kaçmak, her sorunda başkalarını suçlayıp kendini aklamak, sıkıştığında sığınacak kişiler ya da yollar bulmak gibi zayıf karakter davranışlarına yol açar.
Eğer aile de çocuktaki bu tutumu desteklerse bu davranışlar yerleşir ve ortaya ‘olgunlaşmamış erişkin’ çıkar.
Bu ‘olgunlaşmamış erişkin’; her şeyden yakınır, ama kendisi hiçbir şey yapmaz, herkesin onun için bir şeyler yapması gerekir, onun bir şey yapması pek gerekmez, yapılacak çok şey vardır, ama kimse bir şey yapmadığı için o sıkıntı çekmekte, bunalmaktadır, herkesin keyfi yerinde, işleri tıkırındadır, o ise desteklenmediği için yaşamda başarıyı bulamamıştır, talihsizdir, hayat yüzüne gülmemiştir.
Memlekette işler kötüye gitmektedir, o da çok sıkılmaktadır, kimsenin bir şey yaptığı yoktur, o ise tek başına ne yapabilir?

***

Bunlar size tanıdık geliyor mu?
Hiçbir şeyi beğenmeyen, ama parmağını kıpırdatmayanlar…
‘Amerika ne isterse o olur’ deyip Amerika’ya karşı konuşup içinden gizli Amerikan hayranlığı duyanlar…
Hiçbir partiyi beğenmeyip hiçbir siyasal etkinliğe karışmayanlar…
‘Hiçbir partiye oy vermeyeceğim’ diyen, böylece iktidar partisinin pasif destekçisi olduğunu düşünmeyenler…
Yazanlara ‘yazıyorlar da ne oluyor’ diye burun kıvıranlar…
Çalışanlara ‘yaptıkları bir işe yarasa bari’ deyip yapılanlara bakmayanlar…
‘Evet, çalıyorlar, yiyorlar ama iş yapıyorlar, solcular konuşmaktan başka bir şey bilmez’ diyenler…
‘Yanlışları var, ama çalışıyorlar’ deyip örtük hayranlıkla olup bitenleri izleyenler…
Size tanıdık geliyor mu?

***

Bilinçli sorumluluktan söz ediyorum.
Bilinçsiz sorumluluk köle yükümlülüğüdür.
Bilinçli sorumluluk. Kararını ölçerek veren bağımsız karakter.
Kararını sonuna kadar yürütecek irade.
Eğitim buna hizmet ediyorsa eğitimdir.
Bilim buna hizmet ediyorsa bilimdir.
Sistem buna hizmet ediyorsa doğrudur.
Toplum bunu gerçekleştiriyorsa uygardır.
Mustafa Kemal Atatürk bunu söylemiştir, bunu istemiştir, bunu göstermiştir.
İstemiyorsanız, beğenmiyorsanız, ortaçağın karanlıklarında dolaşır durursunuz.
Suç da sizindir, sonuç da sizindir.
Boşuna mazeret aramayın…

Erdoğan’ın cami avlusundan çıkma stratejisi…

Erdoğan’ın cami avlusundan çıkma stratejisi…
Merdan Yanardağ

Tayyip Erdoğan’ın Refah Partisi (RP) İstanbul İl Başkanı olduğu dönemde kendisiyle partisinin Bayrampaşa İlçe Örgütü binasında (1990 yılında) uzun bir görüşme yapmıştım. O zaman Güneş Gazetesi’ndeydim. Gazetenin basındaki büyüklüğüne göre genç bir yazı işleri müdürüydüm ve fiilen genel yayın yönetmenliği yapıyordum. (Gazete bugünkü değil, eski Güneş’ti.) Nahit Abi (Duru) o günleri iyi bilecektir. Halef-selef olmuştuk çünkü. Neyse… RP’ye Erbakan’ın bir programı nedeniyle gitmiştim. Niyetim rutin haberi yazmaktan çok, adı duyulmaya başlayan Tayyip Erdoğan’la konuşmak ve RP’deki yenilenme, dışa açılma, daha geniş çevreleri kucaklama siyasetinin nedenlerini ve sonuçlarını araştırmak, gözlemlemekti. Özel bir randevum yoktu. Erdoğan’la baş başa uzun bir sohbet yaptık. Bana “Milli Selamet Partisi (MSP) neden tek başına iktidar olamadı, biliyor musun” dedi. Ben de “neden” diye soruyu kendisine yönlendirdim. “Çünkü” dedi, “MSP cami avlusuna sıkışıp kalmış bir partiydi. Biz RP’yi cami avlusundan çıkaracağız.”

MSP, Milli Görüş hareketinin 12 Eylül 1980 darbesinden önceki partisiydi. Lideri N. Erbakan’dı. Görüşmeyi yaptığım günlerde, başı açık bazı akademisyenler, hatta iç çamaşırı defilelerine çıkan kimi mankenler RP’ye üye oluyordu. Bunlardan bazıları sonradan kapansa da önemli bölümü biraz toparlayarak RP’nin vitrinde eski halleriyle (görüntüleriyle) yer alıyorlardı. Bir proje yürütüyorlardı. Ben Erdoğan’a, “Peki cami avlusundan çıktığınızda, ideolojik olarak da İslamcılığı o avluda bırakacağınız anlamına geliyor mu? Yoksa cami avlusuna ideolojik sadakatınızı koruyacak mısınız?” diye sordum. Yanıt çarpıcıydı. Erdoğan “Görüşlerimizde, ideolojimizde, inançlarımızda hiçbir değişiklik olmayacak. Bu bir iktidar stratejisi ve bu stratejiye bağlı taktik operasyonlar. Sadece biçimsel olarak esneyecek ve bazı görüşlerimizi, bir süre askıya alacağız. Sabırlı olup, güçlenmeyi ve en uygun zamanı bekleyeceğiz” dedi. Daha da önemlisi, yeni bir sorum üzerine, “Yüzde 15 civarındaki kararlı bir seçmen desteğinin, çekirdek bir tabanın olmasının yeteceğini, bunun etrafına diğer seçmenlerin örülmesinin amaca ulaşmayı sağlayacağını” söyledi. Şaşırmıştım.

MUHAMMEDİ DEVRİM STRATEJİSİ

Ben “Asıl hedef ve programınızı toplumdan gizlemek doğru mu?” diye sorunca, “Bu, Muhammedi devrim” stratejisidir. Sol bunu uygulasaydı çoktan iktidar olmuş, düzeni değiştirmişti” diye yanıt verdi. Erdoğan o görüşmeden 4 yıl sonra İstanbul Belediye Başkanı oldu. Milli Görüş hareketi cami avlusundan tam olarak çıkamayınca, Erdoğan yanına arkadaşlarını alarak kendisi cami avlusundan çıkmış, AKP’yi kurmuş ve “Muhammedi devrim stratejisi” dediği ve esas olarak takiyeye (hile yapmaya) dayalı taktikleri uygulayarak tek başına iktidarı ele geçirmişti.

Ne demeli, daha da ötesine geçmiş, rejimi değiştirmişti. Söylediklerini yapmış ve başarılı olmuştu. Bu nedenle AKP beni hiç şaşırtmıyor. Ben bu görüşmeyi o günlerde arkadaşlarımla birlikte Güneş gazetesinden ayrıldığım için yazamadım. Bir süre sonra çıkardığımız dönemin Gündem gazetesinde, “RP’nin Cami avlusundan çıkma stratejisi” başlığıyla bir haber-analiz yazısı olarak kaleme aldım. Yazı yayınlanınca RP Genel Başkan Yardımcısı ve Milli Görüş hareketinin ideologlarından Bahri Zengin aradı. Yazım arşivlerde duruyor, ulaşılabilir. RP’nin pilot kabinindeki isimlerden biri olan Bahri Zengin, kibar bir insandı. Beni kahve içmeye davet etti. Gittim. Bana, “Bunları gerçekten Tayyip bey mi söyledi?” diye sordu. Ben “Evet, neden bu kadar şaşırdınız?” dedim. Bahri Zengin, ”Tayyip bey radikaldir, Allah Allah” diye bir kez daha şaşırdı. Radikal Tayyip beyin hesabını merak ediyordu.

Şimdi bütün Türkiye cami avlusuna dönüşüyor. “Muhammedi devrim stratejisi” yürüyor. Tayyip bey “Size bir ara bu stratejiyi daha ayrıntılı anlatayım isterseniz” de demişti. Ben bu “Muhammedi devrim stratejisini” yeterince anladığımı düşünüyordum. Ancak bazen, keşke solcu arkadaşlarımı da yanıma alıp gidip dinleseydik diye düşündüğüm de olmuyor değil. İşe yarar mıydı? Ne dersiniz! :-)

Bu görüşme önemlidir. Tayyip Erdoğan’ın davranış kodlarını, siyaset yapma tarzını ve AKP’nin iktidar stratejisini ortaya koyuyor. Bunu 1991’de yazdığım zaman, RP seçim barajını güçlükle aşan ama yükselişte olan bir parti (Meclis’te 4’üncü partiydi) Erdoğan da bu partinin İstanbul İl Başkanı’ydı. Yazı ilgi çekse de, üzerinde fazla durulmamıştı. Erdoğan söylediklerini yaptı. Bu nedenle tarihe bir kez daha not düşmek ve bir siyaset yapma tarzını ortaya çıkarmak için yeniden yazmak istedim. Unutulmasın diye!

Dindarlıktan Dinciliğe…

Dindarlıktan Dinciliğe…
Deniz Kavukçuoğlu

On bir yıldır süregelen AKP iktidarınca uygulanan Türkiye’yi bir İslam devletine dönüştürme projesi çerçevesinde dinci çevrelerden her gün yeni bir öneri ortaya atılıyor. Son öneri TBMM Başkanvekili Sadık Yakut’tan geldi. Hazret, kızlarla erkeklerin bir arada eğitim gördükleri karma okulları “vahim bir durum” olarak değerlendiriyor, öğrencilerin cinsiyetlerine göre ayrı okullara devam etmelerini öneriyor. Bu öneri siyasal İslamın taşıyıcısı olan dincilerin kadın-erkek ilişkileri bağlamındaki özlemlerini dile getiriyor.
Bu tür tartışmaların “dindar” ile “dinci” arasındaki farkın gözetilerek sürdürülmesi gerekiyor.

***

Dindar, dinine içtenlikle inanan, inandığı gibi yaşayan, din üzerinden çıkar beklentisi olmayan, inancını sömürü aracı yapmayan insandır. Dinci ise birçok örneğine tanık olduğumuz gibi dini çıkarları doğrultusunda kullanır.
İslamın ilk dönemlerinde öngörülen görece eşitlikçi devlet anlayışı yerine Arap soylu sınıfına dayanan bir hükümdarlık kuran Emevilere isyan eden Ebu Hamza el-Harici dinciliğe ilişkin olarak şu örneği vermektedir: “(Emevi hükümdarı) Muaviye, Hazreti Peygamber tarafından hem kendisi hem de babası lanetlenmiş bir adamdı. Allah’ın kullarını ‘köle’, Müslümanların mallarını saltanat elde etmek için araç, Allah’ın gönderdiği dini, pusu kurmak amacıyla kullandı. Sonra da yok olup gitti.” (Cahız; el-Beyan ve’t-Tebyin, 2/123)
“Abdestli Kapitalizm (Yeşil Burjuvazi)” kitabının yazarı Eren Erdem’e göre “Dindar, emperyalizm Çanakkale’ye dayandığında, başı kınalı olarak cepheye koşandır, dinci ise İngiliz mandasında selamet arayandır”.

***

AKP, gücünü emperyalist güçlerden, uluslararası büyük sermaye ve onun yerli işbirlikçilerinden alan, gövdesi kapitalizm öncesi/feodal üst-yapısal düşünce tortularının etki alanındaki bilinç gözenekleri kapanmış kitlelerin üzerine oturmuş, uygulamaları bu ülkenin mütedeyyin/dindar insanlarının da içlerine sindiremedikleri bir dinci-siyasal örgütlenmedir.

AKP, Cumhuriyet’in 90 yıllık kazanımlarını yıkıma uğratmak için elinden geleni ardına koymayan gerici bir güçtür. “Demokrasi” ve “özgürlük” yaftası altında attığı her adımın tek amacı vardır: Kapitalizme yeni alanlar, kendisine de yeni yollar açmak. Hak arayan işçilerin, doğalarına sahip çıkan köylülerin, seslerini yükselten öğrencilerin üzerine biber gazlı polisleri sürmesi, karşıt görüşlü gazetecileri, yazarları susturması, “dincinin” demokrat ve özgürlükçü olamayacağının kanıtlarıdır.

Bir ülkenin kapitalistleşerek zenginleşmesi, köprüler, otoyollar, AVM’ler, tüneller, gökdelenler onun uygarlaştığı/ çağdaşlaştığı anlamına gelmez; yoksa Suudi Arabistan, Katar gibi ülkelerin de uygar/çağdaş olarak nitelenmesi gerekirdi ki durumları ortadadır.
Yerel seçimlere şunun şurasında dört ay kalmıştır. Akıllar başlara toplanmalı, dindarıyla, inançsızıyla, Türk’üyle, Kürt’üyle, Sünnisi ve Alevisiyle bu iktidara bir “şamar” indirilmelidir. Acısını unutamayacağı bir şamar!

En Büyük Atatürkçü: Tayyip Usta!

En Büyük Atatürkçü: Tayyip Usta!
Hikmet Çetinkaya

Usta, dün partisinin grup toplantısında coştukça coştu, en büyük Atatürkçü olduğunu söyledi, Gezi eylemcilerini yine yerden yere vurdu…
Hızını alamadı…
Dedi ki:
“Ahmet Kaya’ya saldıranlar o eylemcilerdir!”
Usta konuşurken bir hayli heyecanlandım, onu alkışlayanların yerinde olmak istedim.
Kenan Evren’den daha büyük Atatürkçü olduğunu burada açıklıyorum.
Usta’yı Tanrı başımızdan hiç eksik etmesin, tuttuğu her şey altın olsun.
Atatürk’ün kâğıt paralardan, pullardan resimlerini çıkarıp İsmet İnönü’nün resmini basan şu CHP bir daha sandıktan çıkamasın
Yalakalıksa biz de yaparız…
Ne var bunda?
Usta biliyor işini, önce yapıyor girişimi…
Atatürkçülükse Atatürkçülük, Kürtçülükse Kürtçülük, Alevilikse Alevilik, Osmanlıcılıksa Osmanlıcılık, İslamcılıksa İslamcılık…
Daha başka kaldı mı?
Irkçılıksa ırkçılık, mezhepçilikse mezhepçilik…
Usta’yla başa çıkmak zor!
Usta işini biliyor…

***

Usta’yı dinlerken, “Barış geldi galiba” dedim, sevindim, yerimden kalkıp zıpladım.
Atatürk’e övgüler, ilk Meclis tutanakları, Kürdistan, Türk ve Kürt analarının sevinç gözyaşları…
Kürt ve Türk ayrımı yapılmadan temel hak ve özgürlükler gerçekten hayatımızın içine girecek miydi?
Zindanlar boşalacak mıydı?
Belirlenen amaçlarıyla, amaçsızlıklarıyla, kanlarıyla ve canlarıyla gelecekler miydi çocuklar, gençler, kadınlar, erkekler?..
Bebeler kasım güneşi altında sulara barış güvercinleri çizeceklerdi belki.
Bu duygu ırmağı içindeyken, Usta haykırıyordu:
“Bizim tarihimiz, MHP yöneticilerinin zannettikleri gibi 12 Eylül 1980’de başlamış bir tarih değildir.
Bizim tarihimiz bundan 200 yıl önce başlamış bir tarih değildir. Bizim tarihimiz Hz. Adem’in yeryüzüne indirilmesiyle başlar.
Haydaa!
Ne güzel gidiyordun be Usta!
Ne yaptın sen böyle!
Usta 35’e bakla!
Atatürkçülük, Gezi, barış falan derken oldu mu şimdi…
Diyelim ki oldu, filelere doldu.
Birisi çıkar, 28 Şubat falan derse, Erbakan Hoca’nın kemikleri mezarında sızlarsa…
Ne diyeceğim ben onlara!
Şu özgürlükleri önce paketleyip sonra birer birer açsan!
Bak, aynı gün Şırnak’ın beş kilometre ötesinde şantiye basıldı, araçlar, dozerler yakıldı PKK’lilerce.
Demokrasi ve barış öyle gökten zembille inmiyor…
Barışın bir dili vardır.
Kürdistan demekle de olmuyor, şöyle bir Ortadoğu’ya dönüp bak istersen.
Her taraf yangın yeri…
Neden ve niçin?

***

Usta işini biliyor, istediğini söylüyor…
Şöyle bir geriye dönüp bakmıyor, TOMA’ları görmüyor, direnenleri, eylem yapanları, muhalifleri ezip geçiyor.
Belki seçmen tabanı bunu istiyor!
Orasını bilmiyorum, siyaset bilimcilerine bırakayım!
Bildiğim, etnik ve mezhepsel kimliğine, dinine, inancına bakılmaksızın bu ülkede yaşayan herkes için özgürlük istiyorum.
Adalet, eşitlik!
Savaş değil barış!
İnsanca bir düzen!
Binlerce Berfo Ana var benim ülkemde, asit kuyularına atılan gençler var, insanlar var, kimsesizler mezarlığı var.
Üniversiteli gençler var, kadınlar var…
Zindanlar tıka basa doluyken, adalette eşitlik yokken, temel hak ve özgürlükler her geçen gün daha fazla çiğnenirken, evrensel demokrasiden ve hukuktan söz edebilir miyim!
O gençleri, meslektaşlarımı, suçsuz insanları gözaltına alıp 8 ay, 10 ay zindanda tutup, ilk duruşmada serbest bırakırken, ellerinde kalemden başka bir şey olmadığı halde yaşam boyu ağırlaştırılmış ceza keserken vicdanının sesini dinlemiyorsan ben de böyle ironi yaparım işte.

***

Bu masalları çok dinledik biz!
Kimi Türk ve Kürt yurttaşlarımızı o masallarla sandığa çekebilirsin çekmesine de…
Usta, şu af meselesini “Benim hayallerim” diye geçiştirmedi mi dün konuşmasında?
Usta, şöyle bir bak Lübnan’a, Suriye’ye, Mısır’a, Afganistan’a, Libya’ya, Pakistan’a…
Sadece kan ve gözyaşı var!

Genel kategorisine gönderildi

Vicdanı Kararan Bir Ülkede…

Vicdanı Kararan Bir Ülkede…
Işıl Özgentürk

Taşrada küçük bir mahkeme salonu. Davacı, davacı yakınları ve zanlılar. Hâkim mahkemeyi başlatıyor, savcı iddianamesini sunuyor. Davacı genç bir liseli kız. Önce fırıncı olan babasının 55 yaşındaki bir arkadaşının tecavüzüne uğruyor. Olayın ardından kız, ailesine durumu söyleyemiyor ve okuldaki din kültürü ve ahlak bilgisi öğretmeninden yardım istiyor. 52 yaşındaki din ve ahlak bilgisi öğretmeni kendisinden yardım isteyen kıza adeta alay eder gibi tecavüz ediyor. Şöyle düşünmüş olabilir: “Kızın zaten tadını almışlar, bir de ben alsam ne çıkar. Akşam iki rekat namaz daha fazla kılar, Tanrı katında günahımı bağışlatırım.”

Küçük yer, taşra, olay duyuluyor. Kızın babası şikâyetçi oluyor ve dava açılıyor. Bu arada şikâyet edilen din ve ahlak bilgisi öğretmeni başka bir kente atanıyor. Öğretmenimiz meğerse daha önce de bir başka taşra kentinde görev yaparken öğrencilerini taciz ettiği gerekçesiyle 6 ay uzaklaştırma cezası almış. Durum bu.
Savcı tüm somut delilleri mahkemeye sunuyor ve mahkeme zanlıların dinlenmesine karar veriyor, küçük kız da orada. Zanlılar suçlarını inkâr ediyorlar. Hâkim, dakikalarca süren açık mahkemeyi sadece kız ifade verirken kapalı hale getiriyor ve savcının sanıkların tutuklanması istemini reddederek davayı şubat ayına bırakıyor.

Bence bu ülkede vicdanları karartan bir virüs dolaşıyor. Hâkim bey, durum çok açık ortada, adam daha önce uzaklaştırma cezası almış, sicili bozuk, neden tutuklamıyorsunuz? Size göre acaba kız yalan mı söylüyor? Çocuğunuz var mı bilmiyorum, bir an tecavüze uğramış kızcağızın yerinde kendi çocuğunuzu düşünün! Davayı açık tutarak kıza nasıl bir eziyet yaptığınızı düşünün! Hiç kimse durup dururken ben tecavüze uğradım demez. Hele bizim ülkemizde hiç demez! Çünkü bu ülkede kadınların büyük çoğunluğu kendilerinin birer kurban olduğunu çok küçük yaşlarda öğrenmişlerdir.

Bu nedenden en haklı oldukları zamanda bile susarlar. Ama kız artık susmamış, siz neden susuyorsunuz? Yoksa kız rızasıyla mı bu işi yaptı? Böyle mi düşünüyorsunuz, bu davalara bakan pek çok hâkim gibi. Bu vicdan karartan virüs bu kadar mı sizi ele geçirdi?
Ülke tuhaf, her yere takım elbiseyle giden Barzani, ülkemize gelirken peşmerge giysisinin daha uygun olacağını düşünmüş. Adama hak vermemek elde değil; kıyafetler, el sıkışmalar, sırt okşamalar diplomatik lisanda sürekli bir şeyleri işaret eder. Barzani de savaş üniformasıyla Diyarbakır surlarını kahraman bir komutan edasıyla selamlamak istemiş. Hayırlı olsun.

Barzani’nin gelişinde yapılan tantana, bana geçen yıl Nevruz’un hemen ardından ikinci gün, surlara yakın bir yerde, yerdeki enjeksiyonları toplayan çocuk yaşındaki bir delikanlıyı anımsattı.
Delikanlının ölümü yakındı, çünkü bir eroin müptelasıydı ve o bölge ne yazık ki eroin kullananların bölgesiydi, taşlı yolda kullanılmış pek çok enjeksiyon vardı. Daha sonra konuştuğum Diyarbakırlılar, gençler arasında uyuşturucunun çok yaygın olduğunu söylediler. Ben de bütün Türkiye’de yaygın olduğunu söyleyecek oldum, itiraz etmişlerdi, “Burada durum başka” demişlerdi, “eroin özellikle bol ve ucuz, sanki bir el piyasaya hiç durmadan eroin sürüyor ve bizim gençlerimizin büyük çoğunluğu işsiz ve umutsuz olduklarından bu belaya çabuk bulaşıyorlar”.

Bunları duyunca epeyce üzülmüştüm; yere atılmış, kullanılmış enjeksiyonları toplayan eroin müptelası çocuk hiç aklımdan gitmedi. Şimdi bu Barzani tantanasına koşarak giden BDP’li milletvekillerini ve Belediye Başkanı’nı görünce, o çocukların neden uyuşturucudan medet umduklarını daha iyi anladım.
Kimselerin Kürt’ün yoksulunu düşünmediğine iyice bir kanaat getirdim, zengin Kürtler zengin Kürtleri ağırlıyor. Yersen!
Not: Bu her iki olay da bu topraklarda oldu. Hayal ürünü değildir.