Büyütülmeyen Çocuk Sendromu…

Büyütülmeyen Çocuk Sendromu…
Erdal Atabek

Önemli bir kültür sorunumuz budur: Çocukları büyütmemek.
Hangi yaşta olurlarsa olsunlar, onları çocuk görmek.
Bu olgunun görünmeyen yüzü: Annelik babalıktan vazgeçmemektir.
Anne baba rolleri, çocuğu korumak görevini yükümler. Korurken de kontrol etme hakkını verir. Bu koruma-kontrol etme hakkı, sessizce ömür boyu yetkiye dönüşür. Aile içindeki ilişkileri belirleyen, zaman zaman çatışmalara yol açan kültürel yapımız budur

Koruma döneminde kabul edilen bu analık babalık yetkisi, çocuğun bağımsızlık istediği dönemde çatışmaya yol açar. Ama bu korumadan hoşnut kalan çocuk, durumu kabul ederek erişkin olmaktan sessizce vazgeçer.
Bu nedenle toplumumuz her alanda “baba” arayan “çocuk”larla doludur. “Baba patron”, “başkan baba”, “babalık etme”, “babacan”, “babalık hakkı”, “babaya güvenme” hep bu “şefkatli koruyuculuk” özelliğine sığınmanın açıklamalarıdır.
Çocukluğun böylesine uzatıldığı toplumlarda her yerde bir “baba” aranması doğaldır.
Baba otoritedir. Şefkatli, koruyucu ama son sözü söyleyen otorite. Onun için de bizim sosyal kültürümüz her alanda kolayca “otoriter yapı” yaratır. Çünkü, bu “otoriter yapı”da rahat eder.
Rahatlık, sorumluluk almamaktan geçer, karar yetkisini otoriteye devretmiş olmaktan geçer. Sadece itaat eder ve hayatını sürdürür
Geleneksel kültürlerin özelliği budur.
Karar veren otoriter baba, itaat eden uslu çocuklar.

***

Başbakan ile yardımcısı Bülent Arınç arasındaki sorun da böyle bir ilişkiden kaynaklanmıştır. Baba, kardeşinin orada burada konuşmasına kızmış, onu açık düşürmüştür. Kardeş de “ama olur mu? Bana neden böyle yapıyorsun, herkesin önünde kalbimi kırıyorsun” diye sızıldanmış ama baba aldırmamış, “düşüneceksin böyle şeyleri, önüme geçmeyeceksin” demiştir.
“Muhafazakâr demokrat” tanımı, “otoriterpatriyarkal” terimi ile eşdeğer kullanılmaktadır. Siyasal iktidar yetkilileri de uygulamalarını bu doğrultuda sürdürmektedir.

Birey yetiştirmeyen, bireysel davranışları olumlamayan, çocuğu erişkin yapamayan kültürler “modern toplum” yaratamazlar. Modern toplumların özelliği olan “bağımsız kişilik”, “kendi kararını veren birey”, “karar sorumluluğunu alan karakter”, “sorumluluğunun bedelini ödeyen kişi” bu kültürlerde yetişmez.
Kendini bu kültüre karşın yetiştiren kişi de çok sıkıntı çeker, çok mücadele etmek zorunda kalır.
Böyle bir kültürün politikasında da “babaçocuk” söylemi başarı kazanır, otoriter yaklaşımlar onaylanır, otoriter figürler öne geçer

Onun için de bu kültürler “çağdaş demokrasileri” kurup yaşatamaz. Göstermelik seçim demokrasileri “otoriter-sağcı” tarafın iktidar olmasına daha yakındır. Duygusal sürüklenmeler kitleleri etkiler, akılcı yaklaşımlar insanların karar mekanizmalarına uzak kalır
Modern toplum, “erişkin bireyler”e dayanır, “sağlıklı örgütlenme” de bu bireylerle olur.
Demokrasi de bu bireylerle bu örgütlerin sistemidir.
Erişkin kişinin özellikleri nedir?
– Akıl gücünün muhakeme yolunun bağımsız olması,
– Duygularını (sevinç, üzüntü, öfke, korku vb.) yönetmesi,
– Dürtülerini (yeme, içme, cinsellik vb.) kontrol etmesi,
– Sosyal güdüleri dengeli değerlendirmesi,
– Bu özelliklerini yaşam gücüne katabilmesi.
Bu özellikleri kazanamamış kişiler “erişkin olamamıştır.”
Ya çocuk kalmış ya da uzamış ergenlik dönemindedir.
Bu dönemlerdeki kişi de kaç yaşında olursa olsun, “bağımsız kişiliğin aklını, özgür iradenin gücünü” kullanamaz.
Bu durum da kişinin yaşamını başka akıllara, başka iradelere bırakması ile sonuçlanır. “İpotekli akıl”, “ambargolu irade.”

Bu durum hiç değişmeden sürüp gider mi? Ya da nasıl değişir? Kişiliğin gelişimi nasıl sağlanır?
Aile içi davranışlarla mı?
Eğitimle mi?
Sosyal ortamın değişimi ile mi?
Hepsi ile mi?
Başka etkenlerle mi?
İrdelemeyi sürdürelim…

Yaşasın Hormonlarımız!

Yaşasın Hormonlarımız!
Işıl Özgentürk

Bu hafta uydudan yayın yapan İMECE televizyonunda bir tartışma programına katıldım. Diğer konuşmacılar yazar Oya Baydar ve Mazlumder’de çalışan avukat Gönül Küçükyıldız’dı. Tartışma programı ülkemizdeki özellikle kadınlar üstünden yürütülen muhafazakârlaşma ve tabii kız-erkek evleriydi. Oya Baydar’la ben, programda Başbakan’la kürtaj, öğrenci evleri ve diğer konularda hemfikir olan Gönül Hanım’dan bazı yeni bilgiler edindik. Örneğin, zina bir karıkoca aldatması değilmiş, evli olmayan her kadın ve her erkeğin birlikte bulunduğu alan zina alanıymış. Kuran’da bu durum açıkça belirtiliyormuş.

Oya, birden bunu üstüne alındı ve “Benim çok erkek arkadaşım var, evime de gelirler, demek ki ben sürekli zina durumundayım” diye şaka yollu işin tuhaflığını belirtmeye çalıştı. Ben de birden bulunduğum ortamda erkek vatandaş var mı, diye şöyle bir bakındım, program yöneticisi erkekti, yandık, hep birlikte zina yapıyorduk. İşin şakası bir yana, demek ki, Başbakanımızın sürekli bu ahlak meselesine takması boşuna değilmiş. Çevresinde öyle çok zina durumu var ki, kendini sürekli bir ahlak bekçisi durumunda hissediyor. Yapmayın! Zina yapmayın!

Ama iş işten geçmiş, ülke liberal ekonominin hizmetine gireli epey olmuş ve daha ucuz olduğu için kadın işgücüne ihtiyaç var. Kadın işçiye, kadın öğretmene, kadın garsona ihtiyaç var. Şimdi ne yapacağız?
Bu arada kadınlar silme başlarını örtseler de, hatta hatta hiç ortalıkta görünmeseler de, ah şu hormonlar bu durumu pek bilmezler ve cinsellikle ilgili hayaller ne erkekleri rahat bırakır ne de kadınları. Bence bir mahsuru yok, bırakmasın ama ahlak bekçiliğine soyunmuş bir Başbakan için, hormonlardan daha tehlikeli hiçbir düşman yok!

Sayın Başbakanım, siz Gezi olayları sırasında, Kadıköy vapurundan inen kadınlar için şöyle demiştiniz “Kadıköy vapurundan inen o kadınlar…” Yani nasıl kadınlar? Başları açık kadınlar, her yerde erkeklerle birlikte çalışan kadınlar, yani sürekli zina yapan kadınlar, siz bunu demek istemiştiniz. Bir Kadıköylü kadın olarak, elbette uyarınızı aldık. Hazırola geçtik, dikkat zina yapılmayacak!

Fakat Başbakanım, Ada vapuruna biniyorum, kızlı-erkekli gruplar, grupların bir kısmında kızlar şortlu, bir kısmında kızların başı bağlı ve üstlerinde her gencin giydiği gibi kot pantolonlar. Eğleniyorlar ve Ada onlar için, bir özgürlük alanı. Deniz, doğa, kimsenin kimseye karışmadığı bir ortam. Peki ne oluyor, hormonlar çalışmaya başlıyor. Ah bu hormonlar, sizin ahlak bekçiliğine soyunduğunuzu bilemezler ki, hurra çalışmaya başlıyorlar ve ne güzel hem şortlu kızların hem de başı bağlı kızların sevdiği erkeklerle öpüştüklerine, seviştiklerine Ada’nın çamları tanık oluyor ve aşk coşkusu onlara da geçtiği için, hayat böyledir, onlar da coşuyorlar.

Yani Başbakanım işiniz zor. Çevrenize bir bakın, işin kolayını bulanları göreceksiniz, imam nikâhı, diye bir şey var. Parası olan ikinci, üçüncü eşi alabilir ya da metres tutabilir. Bunu önleyemezsiniz, çünkü insanlar hormonlarıyla birlikte doğar ve birlikte ölür. Şunu da yapamayacağınıza, yani insanları bir makineye sokup hormonlarını çıkartamayacağınıza göre, kendinize bu işi dert etmeyin. Bırakın hormonlar görevlerini yapsın ve insanlar sevişsin!
Zaten kitabın tarif ettiği cennet, hurilerden ve sürekli ereksiyon halinde dolaşan erkeklerden oluşmuyor mu? Bırakın insanlar şu ölümlü dünyada cenneti bulsunlar. Siz de cümlemizin duasını alıp içinizi rahat ettirebilirsiniz.

Bu arada savcılarınıza ve özellikle de hâkimlerinize sitem edebilirsiniz, çünkü çoğunluğu erkek olan hâkimler özellikle tecavüz suçlarında 13 yaşındaki bir çocuğun bu işi rızasıyla yaptığını düşünüp tecavüzcülere indirim uygulamaktadırlar. Ayrıca oldukça sık rastlanan ensest olaylarının artık bir kanunla düzenlenmesini ve yapanlara en ağır cezaların verilmesini isteyebilirsiniz. Ülkemiz çocuk pornosunun en çok tıklandığı beş ülke arasında. Bunun nedenini araştırabilirsiniz. Ama hormonlarla uğraşmayın, hormonlar insanoğlu olduğundan beri var, biz ölümlüler onları yenemeyiz, sadece kabul edip keyfini çıkarabiliriz. Benden söylemesi.

Mutsuz İstanbulluyu kim tedavi edecek?

Mutsuz İstanbulluyu kim tedavi edecek?
Mutlu Tönbekici

Yerel seçimler yaklaştığı ve yeni belediye başkanlarımızı seçme arifesinde olduğumuz bu günlerde şunu düşünmeye başladım…

Koca bir şehir ki neredeyse herkes mutsuz. Herkes öfkeli, herkes sinir krizinin eşiğinde. Sıradan bir İstanbullunun hal ve davranışlarını listeleyip Amerikalı bir psikiyatriste göstersen “çok çok acil ‘öfke kontrolü’ ve ‘antidepresan’ tedavisine başlaması gerekiyor” diye not düşer. Harbiden normal değiliz. Hiçbir zaman olmadık ama artık iyice ayyuka çıktı. Avrupa’da aynı şekilde çalışsalardı, İstanbullu taksicilerin hepsinin ehliyeti “öfke kontrolü yapamadığı” gerekçesiyle bir daha geri vermemek koşuluyla alınırdı.

Bir şehrin yaşanılır olmasının elbette en önemli koşulu alt ve üst yapısının düzgünlüğüdür. Avrupa’da bu taksicilerin hemen hemen hepsinin ehliyetleri “aşırı öfkeli davranış” nedeniyle alınırdı evet ama oradaki hiçbir taksici de bu çıldırtıcı trafikle boğuşmuyor. Güzergâhı üzerinde illa ki gözlerini ve ruhunu dinlendirebileceği bir yeşillik, bir açık alan oluyor. Günde 12 saat aralıksız, üstelik çok az bir kâra çalışmıyor..

Ancak yine de şunu söyleyeyim: Sebepli veya sebepsiz karşındakine düşmanca davranmak “bulaşıcı” bir şey ve İstanbul bu “salgın hastalıktan” kıvranıyor durumda. Öfkeli ve egoist olmak bir İstanbul tarzı oldu. Her hangi bir aksaklıkta söze “kavga” ile başlamak normal kabul edilir oldu. En şık, en lüks, en pahalı restoranda veya mağazada bile, dünyanın parasını veriyor olsan bile alıp alacağın her yeri dökülen gecekondu bir nezaket. O da ilk anlaşmazlıkta anında buhar olur gider. On binlerce AVM’miz, sevimsiz suratsız yardımsevmez “maaaalesef haaanfendi”ci tezgahtarlarla dolu. Bir önceki müşterinin dedikodusunu iş arkadaşıyla bağıra çağıra yapar, senin bundan alınabilme ihtimalini ise hiçe sayar.

Ve bu “kavgalı hal hastalığı” sınıf ayrımı da yapmıyor. Eğitimli eğitimsiz, zengin fakir, dindar, dinsiz, kadın erkek, yaşlı genç herkesi pençesi altına almış durumda. Sadece trafikte değil! Her an, her yerde, her koşulda. Cenazede kavga edebilen insanlar olduk. O derece.

***

Peki ne yapmalı?

New York, 90’lara kadar dünyanın en kaotik şehriydi. Suç kol geziyordu. Geceleri sokağa çıkmak için insanın aklını peynir ekmekle yemiş olması gerekiyordu. Şehir bilhassa 90’lı yıllarda yaşanılmaz bir yer haline gelmişti. Sokaklar çöp yığınlarıyla doluydu. Her yerde porno ilanları vardı. Fuhuş almış başını gidiyordu. Uyuşturucu gayet rahat satılan ve kullanılan bir şeydi. Havası kirli, suyu kirli, insanı kirli, bakımsız bir şehirdi. Ve en kötüsü herkes herkesten şüpheleniyor, herkes herkesi düşmanca görüyordu.

1994’de belediye başkanı Giuliani oldu. İlk olarak polis gücünü anormal bir şekilde arttırdı ve suçla mücadele etti. Şehri temizledi. Hem suçtan, hem çöpten, hem dilencilerden, hem uyuşturucudan, hem bakımsızlıktan, hem vandalizmden… Şehrin birçok yerinde “kentsel dönüşüm” başlattı. Çok eleştirildi ama New York 2000’lerde gelindiğinde başka bir şehir oldu. ABD’nin en güvenli büyükşehirlerinden oldu.

Ancak mesele sadece bu değildi. Şehirdeki bu muazzam değişime insanlar da katkıda bulundu. “Daha nazik, daha dostça, daha güler yüzlü bir şehir yaratalım” kampanyaları başladı. Kamu spotları, reklamlar bu fikir üzerinden yürüdü. 2001’deki korkunç saldırı ve İkiz Kulelerin yıkılışından sonra da “dayanışma”nın ne kadar önemli olduğu çok daha iyi anlaşıldı.

Başımıza böyle bir felaket gelsin demiyorum. Allah Korusun. Ancak bu yaz Gezi ile beraber bir aycık bile olsa çok farklı, çok nazik bir İstanbul olabileceğini gördük.

Demek istediğim şu: Bu şehrin yollara, mollara, rahat bir trafiğe ihtiyacı var elbette ama daha çok ihtiyaç duyduğu “nezaket”. Bir belediye başkanı da keşke bunu vaat etse…

Eksikli Demokrasi Sömürü Düzeneğidir…

Eksikli Demokrasi Sömürü Düzeneğidir
Öztin Akgüç

Demokrat bireylerin çoğunlukta olmadığı toplumlarda siyasal düzen otokrasiye evrilirken eksikli, sözde demokrasi de ekonomik yönden sömürü düzeneğine dönüşüyor. Halk avcılığı, halka övgü, halka vaat, inanç istismarı sözde, eksikli demokrasilerde “seçimi kazanmak, iktidara gelmek için belki gereklidir, ama iktidarda kalabilmek, hegemonyayı sürdürebilmek için yeterli değildir.”

Destekçilere, yandaşlara ekonomik yarar sağlanarak sözlerin, vaatlerin, dini söylemlerin, inanç istismarının perçinlenmesi gerekir. Ekonomik çıkar sağlamak için de kamudan ve üretken kesimlerden yandaşlara aktarma yapmak gerekir. İşte bu aktarma, sömürü düzeneğini oluşturur. Bir kesim yarattığı değerden çok daha fazlasını alırken düzenin yandaşı olmayan bir kesim de bunun bedelini öder. Övgü düzme, alkışlama, iktidarın hoşuna gidici davranışlar, pohpohlayıcı programlar düzenleme başarı öyküleri anlatımları, direktifleri yerine getirme, hatta türban takma, karşılık beklenmeden, inanç uğruna fisebilillah yapılmaz, karşılığı bir şekilde ya maddi çıkar sağlama, ya bir oruna atama, ya bir ayrıcalık tanımaya, işin sürdürülmesine olanak temini yollarıyla ödenir. Bu yarar sağlama da kamu kesesinden ve ötekileştirilenlerin sırtından sağlanır.

Kaynak aktarmanın, ekonomik rüşvetin göze batanı, sık dile getirileni ama bence en masumu, seçim arifesinde yiyecek paketleri, kömür torbaları, hatta beyaz eşya dağıtımıdır. Dile getirilmeyen, bu denli masum da olmayan, kamuya maliyeti çok yüksek aktarım araçları da kullanılır. Sömürü düzeneğinin bazı araçlarını vurgulamaya çalışayım. Merkezi yönetim bütçesi… Bütçe bir aktarma mekanizması. Son yıllarda göze çarpan bir gelişme, Diyanet İşleri Başkanlığı bütçesinin ulaştığı boyut. Savunmadan, eğitimden, sağlıktan kısılarak Diyanet İşleri Başkanlığı bütçesine ödenek aktarımı yapılıyor. Kuşkusuz din görevlileri de kamu görevlisi olarak haklarını almalıdırlar.

Yalnız ayrıcalıklı konumundan olamayacağı gibi çıkar uğruna bir siyasal akımın sözcüsü, militanı, destekçisi olarak da hareket edemezler. Özelleştirme alalaması, diğer bir kaynak aktarma aracı. Kamu mülksüzleşirken, bazı yandaşların varlıklarının, kamu aleyhine arttığı da kesin. Kamu ihalelerinde yandaş gözetme, toprak rantı yaratma, yeşil alanları imara açma, sözde kentsel dönüşüm projeleri, kredi teşvik dağılımında yandaş kollama, sömürü düzeneğinin diğer araçları kamuya hizmet olarak sunulan projelerde bile yandaşa yarar sağlama güdüsü saklı. Örneğin İstanbul üçüncü köprü projesi. Toprak rantı yaratma, yandaş işadamlarına, müteahhitlere kazancı yüksek iş olanakları yaratma, projede trafik sorununu çözmeye kıyasla çok daha ağır basıyor.

Layık olmadıkları halde liyakatleriyle değil de, parti, kişi, cemaat vb. örgütlerin desteği ile belli orunlara atananlar, göreve getirilenler, makam sahibi olanlar da sömürüye katılıyorlar. Yapay tirajlı, yayın organları reklam desteği alanlar, medyaya devlet zoru ile yerleştirilenler, hatta bazı TV program düzenleyicileri, katılımcıları bir şekilde sömürüden pay alıyorlar.

Demokrasi alalaması altında sömürü düzeneği oluşturulması yalnız eksikli demokrasilere mi özgü? Yoksa, demokratik olarak nitelenen ülkelerde de sömürü düzeni, demokrasi alalamasıyla maskeleniyor mu? İrdelenmesi ve araştırılması gereken bir sorun olarak karşımıza çıkıyor.

Kaç türlü yalnızlık vardır?

Kaç türlü yalnızlık vardır?
Dilek Önder

Yalnızlık sadece yalnızlık mıdır? Sebebi, yeri, zamanı ne olursa olsun o duygu, aynı duygu mudur? Az yalnızlık, çok yalnızlık diye bir şey olabilir mi?

Ne bileyim, mesela bir cam kesiği gibi…

Herkes elini camla keser ama bazılarının canı daha mı çok acır? Yoksa acı aynıdır da, o daha mı çok hisseder?

Yani acı eşiği gibi, bir yalnızlık eşiği var mıdır?

Vardır herhâlde…

Türleri olduğuna göre…

Bildiğimiz kaç tür yalnızlık var?

Kalabalıklar içinde yalnızlık…

Evliliğinde yalnızlık…

Düşüncelerinde yalnızlık…

Aklıma ilk gelenler bunlar. Biraz daha zorlasam uzun bir liste çıkarabilirim ama yalnızlığın şu türü herhâlde aklıma gelmezdi:

Ele güne karşı yalnızlık…

Yalnız olmaktansa!..

Toronto Üniversitesi‘nden bir grup psikoloğun yaptığı araştırmaya göre, insanlar çevrelerine karşı yalnız olma korkusu yaşıyorlarmış.

Yani yalnız olmaktan değil, yalnız sanılmaktan, anılmaktan…

Veya sosyal hayata yalnız katılmaktan korkuyorlar.

Hatta sırf bu yüzden birçokları, ilişki yaşarken hayal ettiğinin, olması gerektiğini düşündüğünün daha azına razı geliyormuş.

Psikologlar insanların çevreye karşı yalnız olma korkusunun partner seçimindeki etkisini anlamak için bir dizi araştırma yapmış.

Araştırma sonuçlarına göre, insanlar yalnız olmaktansa ortalamanın altında bir ilişkiyi yeğliyor veya çok da anlaşamadıkları biriyle ilişkiyi devam ettirmek için çabalıyorlarmış.

Bunu biliyorduk da, sebebinin “el âleme karşı yalnızlık korkusu“ olduğunu bilmiyorduk.

Nasıl bir korkuysa…

Genlerimize kadar işlemiş nasıl bir tarifse!

Kötü bir şey!

Acı veren bir şey!

Bazılarının ruhu…

Pekii…

Bütün yalnızlıkların tadı acı mıdır?

Hepsi acı, korku, huzursuzluk mu verir?

O kötü tariften başka bir yalnızlık tarifi yok mudur?

Mesela öteki yarısını aramayan…

Hatta belki öteki yarısı bile

olmayan…

İnsanlar yok mudur?

Vardır.

Çünkü:

Bazılarının ruhu yalnızdır…

Arkadaşları, eşi-dostu, arayanı-soranı, seveni-sevmeyenine rağmen…

Kimsenin öteki yarısı olmaz.

Olamaz mı?

Olur.

O da:

Yalnızlıklar içinde kalabalıktır…

Bir Erkek, İki Baş…

Bir Erkek, İki Baş…
Mine G. Kırıkkanat

Kadın saçından tahrik olabilen erkeklerin beyin fonksiyonları, uzun zamandır ilgimi çeken bir konudur. Böyle bir beynin kadın saçı görünce anında çalışan uyarı/icraat mekanizması, nasıl bir fizyolojiyle açıklanabilir? Baş ile apış arasındaki düz kontak, beyin kıvrımlarının az olmasından mı ileri gelir, yoksa çok olmasından mı? Zekâ düzeyi nedir, vb. vb…
AKP’li kadın milletvekillerinden bazılarının TBMM’ye türbanla girdiği gün, Brüksel’in ünlü kitapçısı Filigrannes’da dolaşıyordum. Günün anlam ve önemine pek uyan bir kitap çarptı gözüme: Tom Hickman’ın Türkçeye ana başlığını “Tanrı’nın Zamazingosu” diye çevirebileceğimiz “God’s Doodle: The Life And Times Of The Penis” adlı araştırması.
Daha ilk satırlarda, yıllardır merak ettiğim bazı soruların yanıtına ulaştım: Meğer antikçağlardan günümüze, bütün erkeklerin zaten iki başı varmış! Çin’den Maçin’e, Sümerlerden Romalılara, Japonlardan Amerikalılara tüm tarih boyunca, erkeklerin kafasından “büyük baş”, pipisinden ise “küçük baş” olarak söz edilirmiş, iyi mi?

***

Bizim ellerde ancak ve yalnız kurbanlık hayvanların “büyükbaş” ve “küçükbaş” diye tanımlandığını düşününce, biraz tuhaf olmadım değil… Türkçeden başka hiçbir dilde herhangi bir hayvandan “baş” diye söz edilmediğine, zaten sarmısak, soğan ve çıban da salt bizim dilimizde baş olabildiğine göre; ister istemez yeni bir soru asıldı zihnimin çengeline: Acaba başka kültürlerin insanın erkek türüne yakıştırdığı büyük, küçük başları, kurbanlık ve kesim hayvanları için kullanan bizim kültür, sünnete mi gönderme yapıyordu?
İşte size sorudan öte, kuşkusuz asla çözülemeyecek bir muamma… Devam ettim, kitabı okumaya.
Leonardo da Vinci, “erkeğin iki başı”na ilişkin düşüncelerini, çağımızdan 500 yıl önce şöyle yazmış: “Penis, insan zekâsıyla doğrudan ilintili ve hatta bazen özgün bir zekâya sahiptir. Sahibinin uyarmak istediği penis, oralı olmayabilir. Kimi kez, sahibi uyarmayı aklına getirmediğinde, hiç istemediğinde bile harekete geçebilir. Çoğu kez sahibi uyurken uyanır, uyanıkken uyur. Sahibi ne isterse istesin, tersini yapabilir. İşte bu yüzdendir ki bu yaratık (penis) özgün bir yaşama sahip ve erkeğin aklından bağımsız bir akıldır, diye düşünüyorum.”

***

AB Bakanı’nın “Ben kamyon kullanıyordum, Leonardo da vinci…” esprisinden beri Türkiye’de çoğu AKP seçmeni bazı yurttaşlar, Leonardo’yu Egemen Bağış’ın İtalyan kankası vinç operatörü, zaten Egemen Bağış’ı da kamyon şoförü sanıyor… İşte bu zevatın en az 3 çocuk emrini de hiç zorlanmadan ve hatta aşırı gayretkeşlikle yerine getirdiğine bakılırsa, Leonardo da Vinci haklı olabilir: Erkeğin küçük başı, büyük başından bağımsız bir akıldır. Beyni olmadığından zekâ yoksunu, zekâsız olduğu için de salakça akıl yürütmesi doğaldır…
İşin kötüsü, tarihte pek çok bilge ve bilgin, erkek milletinin “büyük baş”ından çok “küçük baş”ıyla düşündüğü iddiasında hemfikir. Sofokles’e göre penis bir deli, sahibi de deliye zincirli ve deli nereye çekerse oraya giden bir zavallı. Yahudiler, aynı sonuca bir atasözüyle varmış: “Pipi kafayı kaldırınca, erkek beyni toprağa gömülür.” Zaten Antik Roma’da erkeklik organı, “dar zihin” anlamına gelen Latince “mentula” sözüyle ifade edilirmiş. 18. yüzyılda ise din bilginleri, yine Latince, ama “kuyruk” demek olan “penis” sözcüğünde karar kılmış.

***

İşte ilk sayfalarından bu bilgileri derlediğim kitabı bitiremeden Türkiye’ye dönmüştüm ki, patlamadan yakalanan canlı bomba haberi düştü önüme: Tüm vücuduna bomba sarılı Taliban, pipisini çevreleyen metal kılıfın ne işe yaradığı sorulunca, “Cennette verilecek 72 huriye karşı görevimi yerine getirmek için” demişti. Cennete parçalanmadan varması gereken yegâne organı, pipisiydi, o kadar.
Çağdaş İslami cihadın şehit adayı bu canlı bomba, küçük başın yönettiği büyük başlara dair en taze kanıttı. Küçük baş delisi Taliban’ın fotoğrafını, tıp doktoru ve yazar dostum Selçuk Erez gönderdi. Ama son sözü, cuk oturanı, Bekir Coşkun (8 Kasım, Pipi Sendromu) yazısında söyledi: “Yok eğer çelik kılıf içinde bir pipi havada uçup önünüze düşerse… Pipi değildir, akıldır o.
Ne diyelim? Allah bunlara pipi versin!
”Pipinin kök ucundaki gereksiz et kütlesine, erkek denir.” JO BRAND

Şu Bizim Sevişme İhtimalimiz…

Şu Bizim Sevişme İhtimalimiz…
Mine Söğüt

Amsterdam’da izlediğim bir eşcinsel karnavalında benim en çok hoşuma giden şey, çocuklarıyla karnavalı seyreden mazbut ailelerdi.
Nehirlerdeki teknelerde en seksi hal ve kıyafetleriyle dans eden eşcinsellerin eğlencesini, köprülerin korkuluklarına dayanarak çoluk çocuk olgun bir neşeyle ve hoşgörüyle izliyorlardı.
Burada, İstiklal Caddesi’nde her yıl yapılan ve Amsterdam’dakine nazaran çok daha edepli sayılan eşcinsel karnavalında ise yoldan geçen ebeveynler, olan biteni görmesinler diye elleriyle yanlarındaki çocukların gözlerini kapatır.
Hollandalı bir arkadaşıma bunu anlattığımda, duyduklarına bir anlam veremedi ve şöyle dedi:
“Bizim ülkemizde eşcinseller kendilerine bakılmasından hiç rahatsız olmazlar ki!”
O an bir kez daha fark ettim; bazılarının zihninde, bizimkinin aksine başkalarının cinsel hayatından rahatsız olma diye bir ölçü yok.

Aksine başkalarının özel hayatına rahatsızlık verme endişesi var.
Onların evlerinin perdeleri hiç kapanmıyor.
Çünkü kimse kimsenin evini gözetlemiyor.
Bizimse pencerelerimizde sıkı sıkıya bir karartma.
Herkesin, hatta Başbakan’ın bile gözü bir diğerinin özel hayatında.
Genç kızlarla erkeklerin evlere kapanıp sevişme ihtimalleri üzerinden politika yapan bir iktidarın pençesindeyiz.
Bu politikanın karşısında da eli ayağına dolaşan yine muhafazakâr bir muhalefet var.
Hep birlikte hayatı aşağıya çekiyorlar.
Hiçbir şeyden utanmadığımız kadar sevişmekten utanıyoruz.

Bizim sokağın köşesindeki bakkal, üst katımızdaki komşu teyze, her hafta gittiğim sinema gişesindeki kadın ve dün tanıştığım tapudaki memur muhtemelen günlerdir hiç uyumadılar.
Geceler boyu, başka bir şehirde üniversitede okuyan ve arkadaşlarıyla birlikte bir evde yaşayan yirmili yaşlarındaki kızlarının, o evde bir erkekle sevişme ihtimalinin Başbakan’ın gözüne batacak kadar yüksek olması gerçeğiyle baş etmeye çalıştılar.
Yüzlerce yıldır sevişmekten korkutula korkutula yaşayan toplumların, bu korkuyu yenmeleriyle bu korkunun esiri olmaları arasında dağlar kadar fark var.
Başbakan “Siz çocuğunuzun kızlı erkekli bir evde yaşamasını tasvip eder misiniz” diye aklınca ele güne karşı meşrep sorgulaması yapıyor.

Çünkü kendisine verilebilecek ters bir cevabın karşısındakine neye mal olabileceğini iyi biliyor.
“Benim yetişkin çocuğum istediği zaman, istediği insanla sevişebilir” diyemeyecek insanlardan oluşan bir kalabalığın aklını almak her zaman çok kolay.
“Benim yetişkin çocuğum kendi hakkındaki tüm kararları kendisi özgürce verir” diyen insanlardan oluşan bir kalabalığın karşısında iktidarı korumaksa gerçekten marifet.
Örf ve âdet denen şey şansımız var ki kendi içinde evrimleşebilir.
Evrim fikrinin her türlüsüne düşman olan muhafazakârların iktidarında, kendi evrimimizi hızlandırmakta yarar var.
O yüzden ısrarla utandırıldığımız sevişme ihtimaliyle artık barışsak iyi olacak.
Bu cinsellikle barış meselesi, bizzat sevişenler için emin olun ki hiç korkunç değil; ama sevişme ihtimali üzerinden politika yapanlar ve başkalarının evlerinin içine göz dikenler için gerçekten korkutucu.

Türban Kur’an’ın emri midir?

Türban Kur’an’ın emri midir?
Erol Çevikçe

Türban konusunda hiç yazı yazmadım. Laiklik ilkesini ülkemin demokratikleşmesi için çok önemli gördüğüm hâlde türbanı o konuda ciddi bir tehdit olarak hiçbir zaman görmedim. 1980 öncesi aynı partiden birlikte milletvekili olduğumuz Ertuğrul Günay’ın insan hakları ve özgürlük anlayışı açısından, Erbakan Hoca’nın türban konusundaki ilk çıkışlarını o zamanda yadırgamamıştım. Milli görüşçü politikacıların 1970’lerin başından beri türbanı popülist bir propaganda konusu yaptıklarını, Hoca’nın en yakınındaki bakan arkadaşlarımızın bile yadsımadığını anımsıyorum. Son, milletvekillerinin meclise türbanlı gelişleri de, AKP yönetiminin “mağdur oyununun” gecikmiş bir perdesidir.

Şimdi gündemlerine kaçıncı perdeyi alacaklar, göreceğiz. Ben yine yazımda konunun özüne girmek yerine, Başbakan’ın sözlerini ve aklına, bilgisine çok güvendiğim bir ilahiyatçının değerlendirmesini sizinle paylaşmak istedim. Önce Başbakan’ın 31 Ekim 2013 günkü konuşmasından bir bölüm: “Ana muhalefetin bir temsilcisi, ‘baş örtüsü siyasi simgedir’ diyor. Baş örtüsü nasıl siyasi simge olabilir yahu. Baş örtüsü dinin gereğidir. Cehalet çok kötü bir şey, dinimizin böyle bir emrinin olduğunu bilmeyecek kadar cahil ve bu adam milletvekili.”

Şimdi de eski Kayseri Milletvekili ilahiyatçı Gani Aşık’ın konuyla ilgili bir partinin genel başkanına verdiği bilgi notu:

“İslâm’da kadının başını kapatması gerçekten Allahın emri midir, yoksa ilgili ayete kimi İlahiyatçılara göre yanlış anlamlar mı yükleniyor. Bu tartışmanın siyasi boyutu (oy avcılığı) yanında, dini açıdan işin aslı nedir?

Kutsal kitabımız Kur’an’da’ kadınların örtünmesini’ somut olarak ele alan 2 ayet vardır. Birisi Ahzab suresi (33’üncü sure), 59’uncu ayet. Bu ayette, ‘Başın kapatılmasından’ söz edilmiyor. Sadece, ‘Hür kadınlar Cariye olmayanlar) dışarı çıkarken dış giysilerini (Cilbab ) üzerlerine alsınlar’ buyruluyor. Dış giysi, bir çeşit gömlek, üstlük olarak tercüme edilmiştir. (Yüce Kur’an: Prof. Dr. Abdülkadir Şener, Prof. Dr. Cemal Sofuoğlu, Prof. Dr. Mustafa Yıldırım). Cahiliye döneminde (İslâm’dan önce) hem cariye, hem de hür kadınların açık saçık giyindiği, ayeti kerimenin gerekçesi olarak adı geçen tefsirde vurgulanmaktadır. ‘Müslüman kadınların başlarını örtmesinin Tanrı buyruğu olduğu’ veya ‘ilgili ayette böyle bir buyruk yoktur’ tartışmasının yapılageldiği ayet, 24 numaralı Nur suresinin 31’inci ayeti kerimesidir. Bu ayette, ‘Ey Peygamber, mümin kadınlara da söyle (…) başörtülerini göğüs bölgesindeki yırtmaçların üzerine sarkıtsınlar (göğüs ve gerdanlarını örtsünler)’ buyurulmaktadır. Kimi ilahiyatçılar arasındaki görüş ayrılığı da işte tam burada ortaya çıkmaktadır. ‘Kur’an’da kadının başını örtmesine ilişkin bir ayet yoktur’ tezini ileri sürenler, ‘İklim koşullarından dolayı İslâm’dan önce de kadınlar başlarını ‘Hımar’ denilen bir örtü ile kapatıyorlardı ve örtünün uçlarını belleri üzerine bırakıyorlardı.

Ayette, hımar uçları ile açık olan göğüs bölgelerinin kapatılması (arkaya değil, öne bırakılması ) emrediliyor ve ‘başınızı örtün’ diye bir ifade kullanılmıyor, çünkü sıcaktan korunmak için başları zaten örtülü. Diğer bir görüş olarak, ‘kadının başını kapatması Allah’ın emri’ diyenler de yine aynı ayetteki, ‘Başlarındaki örtünün..’ ifadesini, mutlak bir örtünme olarak yorumluyor ve bunda direniyorlar. (Yukarıda kaynak olarak gösterilen 3 İlahiyatçı, ‘baş örtüsünün İslâm’dan önce var olduğunu’ dolaylı ve üstü kapalı olarak da, ‘örtünmenin Kur’an emri olmadığını’ ifade etmiş oluyorlar. (Aynı kaynak, sahife 352 ).

Bu konu Türkiye’nin gündemine Ulusu hükümetinin Milli Eğitim Bakanı Sn. Hasan Sağlam’ın, bir yönetmelik çalışması kapsamında imam hatip okullarındaki kız öğrencilerle ilgili görüş istemesi üzerine, DİB tarafından 1983 yılında bir çalışma yapmasıyla geldi. Ama sorun üzerinde asıl çalışma 1992 yılında DİB Din İşleri Yüksek Kurulu tarafından yürütüldü.

Kurul, günlerce süren tartışmalardan sonra şöyle bir karara vardı: ‘Tarih boyunca, Müslüman alimlerce, kadınların, el ve yüzleri hariç, vücutlarını açmaları caiz görülmemiştir’. Böylece, konunun içtihat meselesi olduğu, dolayısı ile inanç konusu olamayacağı’ anlatılmak istenmiştir, bu çok önemlidir. Fakat, daha sonra, muhtemelen siyasi baskılar sonucu olarak ve sözü edilen görüşü ısrarla savunan bir sayın üyenin rahatsızlığı nedeni ile 2 ay raporlu olmasından da yararlanarak, ‘Baş örtülerini, saçlarını, başlarını, boyun ve gerdanlarını iyice örtecek şekilde yakalarının üzerine salmaları, dinimizin, kitap, sünnet ve İslam alimlerinin ittifakı ile sabit olan kesin bir emir ve ona uymak dini bir vecibe’ olarak yeniden kayda alınmıştır. Oysa böyle hüküm (fetva) ancak namaz, oruç, hac gibi kesin dini emirler ile zina ve iftira gibi kesin yasaklarda ileri sürülebilir. Kadının başını kapatması veya açmasının bir iman konusu olmadığını, aşırı muhafazakâr kesimin, görüşlerini içtihat saydığı sayın Prof. Hayreddin Karaman, ‘giyinmenin hiçbir şekilde küfürle alakası yoktur’ derken, konunun uzmanı Prof. Bekir Topaloğlu da’(…) ‘Kılık ve kıyafetin iman ve küfürle alakası yoktu’ görüşünü ileri sürmüştür.

(İslâm’da kılık kıyafet ve örtünme, tartışmalı ilmi toplantı, 1987 İstanbul, s. 27). Örtünmeciler, ‘kadın, bütünüyle örtünmesi gereken bir avrettir’ hadisine de sığınırlarsa da, hadis bilginleri, rivayetin zayıf olduğunu, kaldı ki ayete aykırı hadis olamayacağını savunurlar. Tabiun döneminin büyük fıkıh bilginleri olan Said b. Cübeyr ve Cessas, Nur Suresi’nin 31’inci ayetini şöyle yorumlamışlardır: ‘(…) iklim gereği, kadın erkek herkesin başında güneşten koruyan bir örtü olarak var olan örtüleri (himar/humur) ile, erkekler için çekici olan beyaz gerdanlarını örtsünler’. Görüldüğü gibi kadının saçından söz edilmiyor.”

Yazıma AKP Milletvekili Ertuğrul Günay ile başlamıştım, onun türbanlı milletvekillerin meclise geldiği gün internete yansıyan sözleriyle bitiriyorum; “Baş örtmenin sadece inançla açıklanması, dini inanç sahibi fakat başı açık olanları incitir. Bunun bireysel tercih olarak kabulü daha doğrudur. Fazlaca siyasallaştırılan ve dinselleştirilen bu sorunu, bugün TBMM’nin sağduyu ve sükûnetle tartışması demokrasimiz için umut vericidir.”

Atatürk’ten ‘Kızlı- Erkekli’ Hatıralar…

Atatürk’ten ‘Kızlı- Erkekli’ Hatıralar…
Can Dündar

6 Temmuz 1918 Karlsbad
Danslı bir baloda, masadaki bir Türk kadınının, “Bizde böyle bir hayat ne kadar zor” demesinden sonra hatıra defterine yazdıkları:
“İslamiyette uygulanmakta olan örtünme, kadınların kocalarından başka erkekle kesinlikle görüşememesi ve ev dışında bir hayata sahip olamaması, bir dereceye kadar kadınları alıkoyar. (…) Bir erkek için kadın refakatinden yoksun kalmak bir eksikliktir; bu, mutlaka giderilir. Fakat evde erkeksiz kalacak kadın için erkek gereksinimi aynıdır. Ruh ihtiyacıdır. Bu derece sıkı kurallara bağlı yaşayacak kadınlarımızın hayat hakkında, uygarlık hakkında, hürriyet hakkındaki düşünceleri, uzmanlıkları ne olabilecektir?”

***

16 Temmuz 1921 Ankara
Öğretmen Okulu’nda toplanan Birinci Maarif Kongresi’nde ayrı yerlere oturtulmuş kadın ve erkekleri görünce Öğretmenler Derneği Başkanı’na söyledikleri:
“Ne yapmışsınız siz? Toplantıya kadın öğretmenleri de çağırmışsınız, onları ne diye erkeklerden ayrı oturttunuz? Utanmıyor musunuz? Ayıptır. Kendinize mi güveniniz yok, yoksa bu hanımların iffetine mi? Bir daha kadınların erkeklerden ayrı tutulduğunu duymayayım.”

***

9 Şubat 1923 Edremit
Evliliklerinin 10. gününde, eşi Latife Hanım’la birlikte çıktığı yurt gezisinden sonra konuğu oldukları Mahu Hanım’a söyledikleri:
“Sayenizde medeni bir gece geçireceğiz. Karım yanımda olduğu halde bütün Anadolu’yu dolaştık, tek bir kadın yüzü görmedik.”

***

14 Ekim 1924 Cuma Kırşehir
Yeşilyurt İlkokulu’nu ziyaretinde yetkililerle yaptığı konuşma:
“Bu okulun adı ne?”
“Kız okulu…”
“Yani bu okulun adı yok mu?”
“Hayır Paşam…”
“Bakınız etraf yemyeşil, bu okulun adı Yeşilyurt olsun. Kız öğrenciler de erkek öğrencilerle birlikte okusun.”

***

30 Ağustos 1925 Kastamonu:
“Bir toplum, erkek ve kadın denilen iki cins insandan meydana gelir. Kabil midir ki, bir kütlenin bir parçasını ilerletelim, diğerini öylesine bırakalım da kütlenin hepsi yükselme şerefine erişebilsin? Mümkün müdür ki, bir topluluğun yarısı topraklara zincirlerle bağlı kaldıkça diğer kısmı göklere yükselebilsin?
Şüphe yok ki yükselme adımları, iki cins tarafından beraber, arkadaşça atılmak ve ilerleme ve yenilik alanında birlikte yol alınmak gerekir. Böyle olursa inkılâp muvaffak olur.”

***

Bu 10 Kasım’da da “kızlıerkekli” hepimiz, Atatürk’ü saygıyla anıyoruz.

Anayasa ve gençler…

Anayasa ve gençler…
Güneri Cıvaoğlu

ÖĞRENCİ evleri ‘Başbakan’ın gündem yaratmak’ alışkanlığından yeni bir örnek mi?
Bu bir olasılık.
Çünkü, öğrenci evlerine devlet müdahalesi için yeni bir yasa yetmez.
Anayasa’daki ‘özel hayatın dokunulmazlığı’ maddesi 18 yaşını doldurmuş her yurttaşın güvencesidir.
AK Parti’nin ise ister bu madde, ister bir başkası ‘Anayasa’yı tek başına değiştirecek Meclisçoğunluğu’ yok.
Olsaydı öncelikle ‘Başkanlık sistemini’ getirmek için Anayasa değişikliğini yapardı.
Hatta…
AK Parti’nin Meclis’teki çoğunluğu bir Anayasa değişikliğini referanduma götürmeye dahi yetmiyor.
Öte yandan…
Anayasa’nın bir diğer maddesi olan ‘devletin gençliği korumak görevi’ bir ‘genel’ hükümdür.
Oysa…
‘Her vatandaşın özel hayatına saygıya dayalı dokunulmazlık’ bir ‘özel’ maddedir.
Hukuk kaynakları hiyerarşisinde ‘özel’ hükümler, ‘genel’ hükümlerin üstündedir.
Önceliklidir.

18 YAŞ

18 yaşını tamamlamış her yurttaş oy kullanmak hakkına sahiptir.
18 yaşını doldurduktan sonra, kararlarını bireysel iradesiyle özgür olarak alabilir.
Kimseden izine, onaya, icazete ihtiyacı yoktur.
18 yaşını dolduran her vatandaş kendi kararıyla evlenebilir.
İlke olarak istediği yerde oturmak, istediği yere gitmek, istediği kişiyle -evlilik dışı da olsa- ilişki kurmak, çalışmak özgürlüğü vardır.
……………………
Yani..
Yasalar 18 yaşını doldurmuş gence büyük bir yetki ve sorumluluk veriyor.
‘Özgür iradenle Türkiye’yi yönetecek siyasi parti seçmek için oy kullanabilirsin.
Fikrinle ve cisminle karar alabilecek yaştasın.’
Üstelik…
Diğer yurttaşlar gibi onlara da seçim sandığına gitmemeleri halinde ceza öngörülmüştür.
AK Parti iktidarı 18 yaşını dolduranlara ‘seçilme hakkı’ verilmesi için bile tartışmalar başlatmıştı.
…………………..
Bütün bunlardan sonra 18 yaşını doldurmuş gençlere ‘sen hangi evde, kimlerle kalıyorsun, aynı evde hem kız, hem erkek oluyor mu’ diye
devletin müdahale etmesi, hukuk devletinde ‘gerekçeden’ geçtim, ‘izah’ bile nasıl bulur?
Velev ki valiler böyle evlere müdahale etmek emrini verdi.
Bu gençler hangi yasaya göre takibata veya yaptırıma konu olabilirler.
Ceza yasasında böyle bir madde yok.
‘Cezasız suç olmaz, suçsuz ceza olmaz’ gibi temel hüküm böyle bir müdahalenin neresinde alan bulabilir?
‘Suç tanımı’ yasada yoksa, yaptırımı da olmaz.
……………………
‘Örgütlü suç’ veya ‘çevreyi rahatsız eden’ kabahat gibi iddialar, zaten herkes için geçerlidir.
Bu ve benzeri durumlar için özel düzenlemelere ihtiyaç yok.
AŞAĞILANMA DURUMU
ÖĞRENCİ evlerinde kalanlar, potansiyel önyargıların ‘aşağılanma’ sendromuna açık olacaklardır.
Hele bu söylemler bağlamında gündemde çok konuşulan Denizli ve Adana’da eğitim görenöğrenciler için ‘olumsuz’ etiketler zihinlere
yapışmayacak mı?
İşe girerken, evlenirken ve diğer sosyal/profesyonel ilişkilerinde hep bu gölge hissedilir.
Haksızlık değil mi onlara?
……………………
Örneğin…
Hedefteki Denizli’de 42 bin yüksek okul öğrencisi varmış.
Sadece 5 bini yurtlarda kalıyormuş.
12 bini apart denilen küçük dairelerdeymiş.
15-20 bini ise evlerde…
Ama burada bir incelik var.
‘Cemaat evleri’ de bu rakamın içinde.
Akla ‘cemaat dershanelerinden sonra, cemaat evlerine de bir ayar çekmek durumu mu var’ sorusu düşüyor.
Hani…
‘Dershaneler kapatılacak’ söylemini hatırlayın.
Ve…
‘Nasıl tepki fırtınaları estirildiğini de…’
…………………….
Bu ülkede insanlarımızın -sadece muhafazakar kesimin değil, çoğunluğun- manevi değerlere, geleneklere bağlılığı bir gerçektir.
Öğrenci evlerinde ‘karma yaşam’ konusunda velilerin, en azından bir kısmının haberleri olmadığı da bilinmeyen şey değil.
Bilseler çocuklarını telkinleri farklı olabilir.
Yasal olarak özgürlüklerine sahip olsalar da gençlere uyarmayla, nasihatle, ikna yoluyla etkili olabilirler.