Bana Yalan Söyle Yeni Yıl…

Bana Yalan Söyle Yeni Yıl…
Erdal Atabek

Bana yalan söyle yeni yıl.
Her şeyin daha iyi olacağını söyle. Bütün sıkıntıların geride kalacağını, şu yaşlı 2013 ile üzüntülerin biteceğini, gelecek günlerin çok parlak olacağını söyle bana ne olur.
Çocuk olduğum zamanlar ne güzeldi. Annem babam bana en akıllı çocuk olduğumu, en güzel çocuk olduğumu, ilerde en güzel yerlerde olacağımı söylerlerdi. Bana dileklerini söylerlermiş de ben de sahi sanırmışım. Olsun, iyi etmişler de beni bir güzel avutmuşlar. Sonra, hayatın gerçekleri denen şeylerle karşılaşınca nasıl üzülmüştüm.
Gerçekler çok üzücü oluyor. Kaldıramıyorum. Gerçekler ağır geliyor. İyisi mi sen bana yalan söyle. Zaten öyle yapıyorsun ya.
Tam 31 Aralık gecesi saat 24’te geri sayım başlıyor. Aman da aman, yeni yılla giriliyor. Her şey nasıl da düzeliyor, nasıl da iyileşiyor. Dertler tasalar eski yılla gidiyor.
Yaşasın yeni yıl. Aşk, para, mutluluk yeni yılla geliyor.
Yaşasın yalanlar.
Sen beni dinle: Bana yalan söyle.

***

Biz yalana alışığız yeni yıl.
Başımızdakiler yıllardır bizi yalana alıştırdı. Biz de yalanla yaşamaya alıştık.
“Bak gelirimiz arttı” diyorlar, inanıyoruz. Bizim gelirimiz artmıyor ama olsun, demek ki artmış diyoruz.
“Memlekette demokrasi var” diyorlar, inanıyoruz. Ortada öyle bir şey görmüyoruz ama olsun, demek ki varmış diyoruz.
“Adalete teslim ettik” diyorlar, inanıyoruz. Ortada adalet görünmüyor ama olsun, demek ki varmış diyoruz.
“Yolsuzluk iddiaları bize komplo” diyorlar, biz inanıyoruz. Demek ki komploymuş diyoruz.
“Marmaray Aksaray’da tasarlanmıştı” diyorlar, inanıyoruz. Biz inanırız. Büyükler ne söylerse inanırız.
“Yalan da olsa söyle, hoşuma gidiyor” lafı bizim icadımızdır. Biz hoşumuza gitmeyen gerçeğin yerine yalanlar dinlemeye bayılırız. Yalanı çok severiz. Yalan dinleriz, yalan söyleriz, yalandan seviniriz, yalandan üzülürüz.
Hayatımız yalan olmuş arkadaş.

***

Yeni yıl, bana yalan söyle.
Yalan söyle ki, bu memlekette kendimi mutlu hissedeyim.
Yalan söyle ki, sevgilimin beni hayat boyu seveceğine inanayım.
Yalan söyle ki, bunca ahlaksızlığı ahlak sanayım.
Yalan söyle ki, yıllarca okumanın işe yarayacağını düşüneyim.
Yalan söyle ki, dürüst olmanın iyi olduğuna inanayım.
Yalan söyle ki, kendimi bu yalanların içinde sanmayayım.
Yalan söyle yeni yıl.
Bana yalan söyle.

***

Bilir misin yeni yıl, yalanların renkleri vardır.
Beyaz yalan, güya zararsızdır. İnsanı sıkışık durumlardan kurtarır.
Mavi yalan vardır, sonsuz aşkın sadakatini söyler.
Pembe yalan vardır, geleceğin çok güzel olacağı avuntusunu dile getirir.
Kırmızı yalan vardır, can yakar, arkadan vurur.
Kara yalan vardır, kara çalar.
Eflatun yalan vardır, birisine kendini hoş hissettirir.
Sarı yalan vardır, insanları birbirine katar.
Sen bana hepsinden söyle yeni yıl.
Yeter ki bana beni gösterme.
Benim ne korkak olduğumu, benim ne çıkarcı olduğumu, gerçekleri görmemek için başımı kuma nasıl gömdüğümü söyleme bana.
Sakın bana gerçekleri söyleme. Ağır gelir, kaldıramam.
Sen bana yalan söyle…
Ben de senin adını “yalan yılı” koyayım…

ABD, AKP ve Cemaat…

ABD, AKP ve CEMAAT…
Aykut Erdoğdu

Akılcılar ve Tebliğciler

Bugünün kavgasını anlamak için geçmişi bilmeliyiz. Her şey bin yıl önce başladı. İslam aydınlanması el birliğiyle öldürüldü. Akılcıların yerini tebliğciler aldı. İslam dini otoritesini pekiştirmek isteyen emirlerin, sultanların, padişahların elinde özünden uzaklaştırıldı. Din adına kelleler vuruldu. Deriler yüzüldü.
Hristiyanlık dini ise başlangıçta aydınlanmayı hiç yaşamadı. Mezhep çatışmaları çok daha acımasız çok daha kanlı oldu.. Ancak onlar ortaçağın karanlığında İslam’ın sönmekte olan ateşini alarak Rönesans ve Reform ateşini yakmayı başardılar. Bizim hakkında çok az şey bildiğimiz İslam alimi İbn-i Rüşd sayesinde kendi atalarını tanıdılar. Önce demokratikleştiler sonra kapitalistleştiler sonra vahşi kapitalistleştiler.

Mum Işığından Aydınlanmaya

Bizde çözüm arayışları Osmanlı’nın çöküş süreciyle başladı. Aslında Osmanlı bilinenden 100 yıl önce çökmüştür. Cenazesinin gömülmeden 100 yıl bekletilmesinin sebebi yıkıcıların (İngiltere, Rusya, Almanya ve Fransa) paylaşım konusunda anlaşamamasıdır. Bu yüz yıllık süre içerisinde mum ışığıyla aydınlanma çabaları oldu ve Atatürk yüz yıllık emeği birleştirerek Cumhuriyeti ilan etti. Kulu yurttaş yapmak, kadını özgürleştirmek için uğraştı. Köy enstitüleri, halk evleri kurarak devrimi yaymak için çalıştı. Aydınlanmanın bedelinin ödenmemiş olması devrimi eksik bıraktı.
Yerine gelen İsmet Paşa savaş yıllarının getirdiği yokluk yıllarında Halk desteğini kaybetti. Savaş sonrası yeni düzen, Osmanlı kalıntısı Türkiye’yi savaşsız ele geçirme yolunu seçti.

Abdestli Kapitalizm

1950 yılında Demokrat Parti iktidara geldi. Adnan Menderes Amerika’yı yanına alarak Ruslara kafa tuttu. Türkiye soğuk savaşın cephesi oldu. NATO’ya girdi. Yabancı sermaye ve petrol kanununu çıkardı. Ruslardan korunmak için Amerikan İslam’ına sarıldı. Cumhuriyetin laiklik ilkesini rafa kaldırdı. Kendini fazla güçlü hissetti. Yasa tanımadı. Muhalefeti ezdi ve sonunda Amerika’ya da kafa tutmaya başladı. Ruslara yaklaştı. Seçimleri kaybetmek üzereyken askerler darbe yaptı. Adnan Menderes ve arkadaşlarını hukuksuz olarak idam etti. Bu cinayet Amerikancı-dinci sağın 50 yıl daha iktidarda kalmasını sağladı.

Darbeler

Amerikancı sağ Ruslara yakın sola karşı milliyetçiliği ve dini kullandı. Güçlenen solun başı 12 Mart muhtırası ile ezildi. Sol tekrar güçlendi. 1980 darbesi ile tekrar ezildi. Darbe sonrası Amerikancı sağ yeniden iktidara geldi. Türkiye’yi yabancı sermayeye/vahşi kapitalizme açtı. Aşırı borçlanma ve yozlaşma küreselleşme olarak yutturuldu. Tarikatlar ise korunup kollanmaya devam etti.
Kürtler soldan ayrıldı. Kürt ulusalcısı oldular. Sol bölündü ve ayrıldı. Bazıları liberal, bazıları ulusalcı oldu. Kalanlar halk desteğini kaybetti. Aşırı borçlanma ve yozlaşma ekonomik ve sosyal krizler yarattı. Devlet kadroları dincilere ve ülkücülere terkedildi.

AKP Projesi

2002 yılında Türkiye üçüncü defa amerikancı-dinci sağ iktidara teslim edildi. AKP bir tarikatlar koalisyonuydu. İçinde Nakşibendi, Menzil, Gülen gibi irili ufaklı birçok tarikat vardı. Gülen cemaati dışında hiçbir tarikatın okumuş adamları yoktu. AKP’ nin siyasi aklını dönek liboşlar, bürokratik aklını Gülen’in altın çocukları oluşturdu. Koalisyon tarafları birbirine hiç güvenmedi. Bu takımı kuran melon şapkalıların yol haritasını uygulamaya koydular. Türkiye fiilen bölünecek, ılımlı İslam yönetim biçimi olacak ve bütün pazarları dışa açacaktı. Bu arada yağmanın ganimeti para ve şöhret bölüşülecekti.
Bu amaçla yol temizliği başladı. İlk olarak ordu engeli aşıldı. NATO’cu generallerle güç birliği içinde “ulusalcı generaller” sahte delillerle tutuklandı. Sonra Kürtlerle pazarlık için KCK davası üretildi.

Bu Tutmuş, Bu Pişirmiş, Bu Yemiş

Bu sırada yağma ganimetinin paylaşımında sorun çıkmaya başladı. Devletin ganimeti azaldı. TÜSİAD’ın mal varlığının yağmalanması planlandı. İlk hedef Doğan, Çukurova ve Koç’tu. Bu ölümcül bir hata oldu.
30 yıldır çökertilmiş ekonominin fon ihtiyacı artmaya başladı. Eğitimi ve birikimi sınırlı olan tüccar Başbakan tehlikeli bir oyun oynadı. Kara para aklamaya başladı. Türkiye’ye tonlarca altın ve kara para sokuldu. Mega projelerden, büyük özelleştirmelere kadar birçok alan kara para, aklama için kullanıldı. Kamu ihalelerinden, imar işlerine, TOKİ’den TİKA’ya yolsuzluklar bütün devleti sardı.

Çatışan Ortaklar… Erdoğan ve Ahmedinecat

Ama asıl sorun ambargolu İran’ın parası aklanırken ortaya çıktı. Ahmedinecat ve Erdoğan görüntüde Suriye ve Irak’ta çatıştılar. Perde gerisinde milyarlarca dolar ve tonlarca altının rantını bölüştüler. Rantın kalesi Halk Bankası’ydı. İran’ın tüm parası Halk Bankası’na indirildi. Hayali ihracatla ve sahte belgelerle para aklandı. Para önce Dubai ve Katar’a gönderildi. Sonra İran’a transfer edildi. İran’da resmi kur-serbest kur farkından ikinci vurgun yapıldı.
Çürümüş siyasetçiler halklarının üzerinden görülmemiş servet kazandılar. Kazandıkları kara paraları Türkiye’de büyük özelleştirmelerde, mega projelerde, borsada akladılar. Vicdanlarını rahatlatmak için paranın bir kısmını dünyada ve Türkiye’de dağıttılar. El Kaide finanse edildi. Müslüman Kardeşlere yardım ettiler. Seçim yardımı olarak Halka dağıttılar. Net hata ve noksan kaleminden Merkez Bankası’na soktular.

Biri Sizi Gözetliyor

Ancak bütün bu işler yapılırken cemaat, polis aracılığıyla AKP’yi izledi. Gizli yürütülen soruşturmalarla bütün bu rüşvet ve yolsuzluk çarkını belgelendi. AKP’ de boş durmadı. MİT aracılığıyla cemaati fişledi. Mali operasyonlarını belgeledi.
ABD ve AB, Erdoğan’ın İran operasyonunu milli güvenlik meselesi kabul etti. Büyük yatırımlar yaptıkları Erdoğan’ı kaybetmek istemediler. Nus ile uslandırmaya çalıştılar. Sonra beyzbol sopası göstererek tekdir ettiler. Sonunda büyütüp besledikleri diktatörün kendi başlarına bela olacağını anladılar. “Nus ile uslanmayını etmeli tekdir, tekdir ile uslanmayanın hakkı kötektir” hesabından şimdi Erdoğan’ı feci şekilde dövüyorlar.

Bizim Mahalle

Dayak yiyen Erdoğan yardım istiyor. Bugün beni dövüyorlar yarın sizi de döverler diyor. Ancak şunu anlamıyor. Bu bir aile kavgası. Aynı babanın iki oğlu kavgaya tutuşmuş durumda. Baba küçük oğluyla birlikte büyük oğlunu dövüyor. Biz bu ailenin tamamına karşıyız. Çünkü bu aile mahalleye taşındı taşınalı kimsede huzur kalmadı. Suriye ve Irak’ın evi yıkıldı. Ocakları söndü. İran’ın evi altın dolu olmasına rağmen açlıkla boğuşuyor. Kardeş, kardeşe düşman oldu. Mahallenin bekçisi hapse atıldı. Mahallenin imamı ve müezzini öğretmeni linç etti. Kürt sokağı ben ayrı mahalle kuracağım diye tutturdu.
Mahallemize yeni taşınan melon şapkalı amcanın iki oğlu mahalleyi perişan etti. Bu yüzden melon şapkalı amcanın hanesinde ki kavgaya biz karışmayız. Bizim derdimiz hanelerimizden çaldıkları varlıkları geri almak. Öğretmenle imamı barıştırmak. Bekçiyi hapisten çıkarıp bir daha mahalle yönetimine karışmamak konusunda uyarmak. Okulu tamir etmek. Cami’de huzuru sağlamak.

Sus Artık Konuşma Milletin Kanını Dondurma!..

Sus Artık Konuşma Milletin Kanını Dondurma!..
Hikmet Çetinkaya

Eski Türkiye yeni Türkiye, hain, ajan, terörist…
Paralel devlet, çete, alçak, gâvur İzmir, laikçi kafa…
İç güçler, dış güçler!
Devlet içinde devlet!
Paralel devlet!
Faiz lobisi, İsrail uşağı!
Bunları hep duydunuz, televizyonlarda izlediniz, Silivri’de tanık oldunuz…
İntiharlar, ölüm haberleri, yaşam boyu cezalar, zindanlar…
O zaman kahraman polis, kahraman savcı, kahraman yargıç.
Adlar aynı adlar, iktidar aynı iktidar…
Ucu dokununca zıpladınız!
O gözyaşlarını, ağlayan anaları, eşleri, çocukları hiç görmediniz…
Anımsayın o atılan manşetleri, televizyonlarda yapılan tartışmaları.
Başsavcı aynı başsavcı, savcılar aynı savcı, emniyet aynı emniyet!
Neler söylüyordunuz, neler yazıyordunuz?
İktidar sizdiniz!
Cemaatle birlikte kol kola yürüyordunuz…
Şafak operasyonları, Ergenekon, Balyoz, Devrimci Karargâh, KCK, Odatv davaları…
Bavulcu!
Unuttunuz mu?
Bir de Şike operasyonu…
Bavulcu canınız ciğerinizdi, ona dokunan yanıyordu…
Anımsadınız mı?
Devran döndü, geldik bugünlere…
Şimdi onlar paralel devlet, muhalif medya hain, ajan, terörist.
Muhalif medya dik duruyor yine…
Kıvırmıyor, yan yatmıyor!
Yandaşlık yapmıyor!

***

Eski Türkiye yeni Türkiye…
Her şey eskisi gibi…
Salt ortaklığınız bitti, gerçekler su yüzüne çıktı, Türkiye’nin laik demokratik bir hukuk devleti olduğu akla geldi.
Tek başına iktidar gibiydiniz görünürde ama değildiniz.
Bir dokunayım dediniz ve yandınız!
Kurtuluş yolu arıyorsunuz…
Bakın, polisin ve jandarmanın amirine, savcının başsavcıya “bilgi verme zorunluluğu”nu Danıştay durdurdu.
Yani Adli Kolluk Yönetmenliği, Danıştay kararıyla bozuldu.
Şimdi ne olacak?
Savcılar rüşvet, örgüt, kaçakçılık gibi katalog suçlarından dinleme iznini başsavcıya haber vermeden yapabilecek.
Adli kolluk kuvvetleri (polis ve jandarma) en üst dereceli kolluk kuvveti olan il ve ilçe emniyet müdürlerine, amirlerine bilgi vermeden operasyonu gerçekleştirecek.
Kısaca savcının emrini yerine getirecek…

***

Kasırgayı durdurmaya çalışıyor siyasal iktidar…
Ortada bir rüşvet, yolsuzluk olayı var mı yok mu?
Sadece bir iddia var!
Tutuklamalar da var, şartlı salıvermeler de…
O zaman bu panik niye?
Ayakkabı kutularında paralar…
Piyasalarda deprem!
Doların ve Avro’nun yükselişi!
Tüm oklar kime yönelmiş herkes biliyor gülüm…
Meydanlar dolup taşabilir, bakanlar değişebilir…
Peki vicdanlar ne olacak?
40 yıllık arkadaşı Bakan Bayraktar ve İdris Naim Şahin’in sözleri…
Unutulacak mı?
Unutulmayacak!
Millet bakacak ve şöyle diyecek:
“Cambaza bak cambaza!”
Cambaz telde, bu kez ha düştü ha düşecek…
Gazetelerde haberler ilginç, bir de muhalif medyanın birinci sayfalarına bakacak…
İkinci dalga operasyonu durduruldu mu durdurulmadı mı?
Onu söyle sen bana!
Bir de HSYK’ye bu öfke niye?..
O düzenlemeyi yapan sizin iktidarınız değil mi?
Hem de övüne övüne, caka sata sata!
Ya kul olacaksınız ya da birey…
İyi dinle imparator!
Türkiye bir muz cumhuriyeti değil!
Baskı kurma, gözdağı verme!
Demokrasiyle, temel hak ve özgürlüklerle, yolsuzluğa, rüşvete karşı çıkmakla gelişir Türkiye…
Bunu bir kenara yaz ve hiç unutma!

***

Korku imparatorluğunun içinde bunca rezalet, pislik, koku çevremizi sarmış…
Önceki gece Taksim’de yine TOMA’lar görev başındaydı…
Biber gazı, basınçlı su falan…
Yeni Türkiye, diyordun ya hani…
Tıpkı eski Türkiye gibi…
Bu ne yaman çelişki!
O zaman sus artık!
Sus ve konuşma!

“Büyük Türkiye”nin “istikbal savaşı” bu…

Hangisi Kazansa Türkiye Kaybeder
Can Dündar

“Büyük Türkiye”nin “istikbal savaşı” bu…
Savaş o kadar sıcak ki hükümet, operasyonu yapan polisi, soruşturmayı yapan savcıyı görevden alacak kadar gözünü kararttı.
Daha önceki gece otobüs üstünde zafer pozu veren Erdoğan Bayraktar, “Beraber yürümedik mi biz bu yollarda” dokundurması üzerine birden “hain” ilan edildi.
10 yıldır devletteki paralel yapıyla el ele hükümet eden Erdoğan, “Devlette paralel yapı olamayacağına” karar verdi.
“İstikbal savaşı”nda sona gelindi.

***

Hükümet bir koalisyondu; şimdi çatırdayarak dağılıyor.
Gümbürtü ondan…
Birbirinin yüzüne güle güle arkadan kuyusunu kazarak yaşamış bir çiftin, kavgalı boşanma davasını izliyoruz.
Meğer nasıl da nefret etmişler birbirlerinden…
Meğer o “diyalog, uzlaşma, kardeşlik” mesajlarının ardında, nasıl öfkeler saçan bir ruh hali gizliymiş.
Meğer “Dön gel gurbetten, bitsin bu hasret” çağrılarının altında, “Gel de işini bitireyim” niyeti saklıymış.

***

Soğuk Savaş döneminde dünya barışı, “dehşet dengesi” sayesinde yürüyordu.
İki süper gücün elinde de öyle büyük bir nükleer silah stoku vardı ki ilk tetiğin çekilmesinden sonra yaşanacak felaketin yarattığı korku, sıcak savaşı önlüyordu.
Hükümet-Cemaat birlikteliği de bugüne dek biraz bu “dehşet dengesi” sayesinde yürüdü.
Her ikisinin birbiri hakkındaki bilgisi, bu işbirliğini mecburi kılıyordu. “Konsensüs” kazara bozulsa, bir anda dosyalar ortalığa saçılacak ve savaş patlayacaktı.
Geçen hafta işte bu oldu.
Cemaat, dershane taarruzuna karşı polis ve yargıdaki kuvvetlerini savaşa sokunca dehşet dengesi bozuldu.
Soğuk savaş, sıcağa döndü.

***

Görevden alınan savcının soruşturma dosyasından sızan bilgiler, bir kanalizasyon patlaması hissi veriyor insana…
İhale dosyalarından, rant konutlarından, yatak odalarından dökülen paralar ve o paraları izah için yapılan konuşmalar “Çok laf yalansız, çok para haramsız olmaz” sözünü doğruluyor.
Her görevden alma, adeta iddiaların gerçekliğini kanıtlıyor.
Hükümet, her attığı adımla “istikbal savaşı”nı kaybediyor.
Cemaat, boşanma sonrası yeni bir aile kurmanın hazırlıklarını yapıyor.

***

Ancak unutulmamalı ki, Soğuk Savaş düzeninde “dehşet dengesi”nin taraflardan biri lehine bozulması ve kudretin tek gücün elinde kalması da, 3. dünya için savaş kadar tehlikeli bir durumdu.
Heyecanla izlediğimiz bu savaşı taraflardan hangisi kazanırsa kazansın, Türkiye’nin kazanmayacağı kesin.
Türkiye’nin kazancı; paranın, dosyaların, duaların, bedduaların bulaşmadığı, şeffaf ve demokratik bir siyasal ortamın yeşermesinde…
Dileyelim bu savaş, o özlemi tetiklesin.
Yurttaş sandığa gidip “Yeter artık, kirli dosyalarınızı, kasetlerinizi, çetelerinizi alın gidin” desin.

17 Aralık: Darbe… 25 Aralık: Karşı darbe…

17 Aralık: Darbe… 25 Aralık: Karşı darbe…
Ayşenur Arslan

Önceki akşam, televizyonlarda en çok izlenen üç program; Muhteşem Yüzyıl ile iki önemli ana haber bülteni olmuş. Muhteşem Yüzyıl’ın reytinginde şaşıracak bir durum yok. İlginç olan; ikinci ve üçüncü sırada HABER olması. Kanal D ve Star ana haber bültenlerinin izlenme payı, toplam yüzde 30 küsur olmuş. Yani, her üç seyirciden biri oturup haber izlemiş. Peki, izlemiş de ne anlamış?

Doğrusu, tek bir bülten seyredip tek bir gazete okuyanların ‘gündemi anlama’ ihtimalleri pek zayıf. Anlayabilmek için, her gün en az 10 gazete okumanız… 20 kadar köşe yazarını -en azından- gözden geçirmeniz… Kanaldan kanala uçmanız… Daha önemlisi; ‘bazı sözcülere’ dikkat etmeniz gerekiyor.
Şu günlerde dikkatle izlenmesi gereken isimler: Cemaat cephesinden Mehmet Baransu ile Emre Uslu; Erdoğan cephesinden de: Yeni Şafak ve Sabah yazarları.

İşte, onlardan biri; Rasim Ozan Kütahyalı. 25 Aralık akşamı (Sabah Grubu’nun TV kanallarından) A Haber’e bağlandı. Ve şunu anlattı: “Türkiye 25 Aralık 2013 tarihi itibariyle büyük bir darbeyi atlattı. Fiilen Başbakan Erdoğan’ı hedef alan yargı cuntası girişimi püskürtüldü”.
Rasim Ozan Kütahyalı, bu akla ziyan ‘bilginin’ ardından sözlerini şöyle bağladı:
“Organize ve Mali Şube dağıtıldı. (Püskürtülenlere) ‘Vatan Emniyet’e değil Vatan Caddesi’ne bile gelemezsiniz’ denildi. Bu, sivil otoritenin gücüdür”.

OPERASYONU YAPTIRMADILAR
25 Aralık günü, gerçekten de bunlar oldu. Bizler sadece ‘duyum’ alabilmiştik. Üzerine de tahminler yürütmüştü. Gelişmeleri ‘içerden’ takip edenlerin anlattıkları, yazdıkları tahminlerimizi doğruladı. ‘17 Aralık Operasyonu’nu DARBE diye tanımlayanların, 25 Aralık günü, KARŞI DARBE yaptığı ortaya çıktı.
Türkiye; neler görmüş, geçirmiş bir ülke. Böylesini pek az gördü. Düşünün; polis, polisi tasfiye etti. Savcılıktan gelen “Şunları, şunları gözaltına alıp getirin” talimatını dinlemedi. Medyaya sızan ‘2. Dalga’ operasyon önlendi.

Ama bu arada, özellikle İstanbul Emniyeti’nde çok sıcak saatler yaşandı. Hatta, iddiaya göre; bir emniyet müdürü diğerinin başına silah dayayıp “Size bu operasyonu yaptırmayacağız” bile dedi.
Herkes biliyor. Erdoğan ve çevresi de zaten saklamıyor. ‘2. Dalga’ operasyonda hedef; Bilal Erdoğan’dı.
Başbakan Erdoğan, bunu ‘kendisini, yani Türkiye’yi büyüten lideri devirebilmek için kurulan kumpas’ diye anlatıyor. Ancak işin aslı başka. Operasyonla, Erdoğan Ailesi’ni Yasin El Kadı’ya; dolayısıyla El Kaide, Müslüman Kardeşler gibi örgütlere bağlayan bir zincir açığa çıkartılacaktı. Yasin El Kadı ile MİT Müsteşarı Hakan Fidan’ın ne zaman, ne konuştukları öğrenilecekti.
İşte buna izin veremezlerdi. Vermediler. Polisin polise savaş açtığı bir süreç başlattılar.

BAŞBAKAN’DAN ‘SAVAŞ İLANI’
Son günlerde Erdoğan cephesinde gördüğümüz Radikal yazarı Oral Çalışlar da aynı şeyi söylüyor. Hükümetin ‘aldığı darbe sonrasında, bir karşı hamle ile YENİ ATAKLARIN ÖNÜNÜ KESMEYE’ çalıştığını anlatıyor.
Bildiğimiz Cumhuriyet… O Cumhuriyet’in Anayasası… Kuvvetler ayrılığı… Yargı falan çoktan tarihe karışmış. El ele, toplumsal muhalefeti ve o muhalefetin temsilcilerini cezaevine göndererek tasfiye edenler, şimdi kendi aralarında savaşa tutuşmuş… Zaten Erdoğan da ‘Yeni İstiklal Savaşı’ demiyor mu yaşananlara! Yani, Cemaat’e ve Cemaat’e açıkça cephe almayanlara savaş ilan etmedi mi!
Suriye’nin kuzeyinden; bin parçaya bölünüp birbiriyle savaşmaya başlayan radikal dinci örgütlerden söz ediyoruz sanki…

Bir yandan bu “SAVAŞ”… Bir yandan etnik / mezhep / parti ayrımıyla Erdoğan’ın ‘ÖTEKİ DÜŞMANLARI’… Memleket bu hale gelmiş. Getirilmiş. Ana akım ve ‘hükümete hükümetten yakın’ medya hâlâ Başbakan’a alkış tutuyor.
AKP Hükümeti’nin yargıya direnerek, savcılık talimatını (bayıldıkları ifadeyle) YOK HÜKMÜNDE sayarak işlediği suçu ‘SİVİL OTORİTENİN GÜCÜ’ diye takdim edebiliyor. O sivil otoritenin, daha düne kadar ‘yargının hukuk cinayetlerini görmezden geldiğini’ unutarak!
Ayıp… Utanç verici… Akıl dışı… Günah… Zavallıca…

AYDIN DOĞAN’A ÇAĞRI: “YANIMIZA GEL, BARIŞALIM!”
Son dönemde medya mahallesinde sivrilen isimlerden biri de, Yeni Şafak yazarı Cem KÜÇÜK. Hem ekranlarda, hem de köşesinde Erdoğan’ı savunuyor. Hem de ne savunmak! Beyefendi dün yine bir yazı yazdı. Hem de ne yazmak! Buyurun…

EMNİYETE VE SAVCILARA MÜDAHALE: Hükümet emniyete yaptığı müdahalelerle daha büyük bir krizin önüne geçti. (…) Bir yandan da bu soruşturmayı yürüten savcılardan dosyalar alınıyor. Ama iş bununla bitmiyor. Muhtemelen emniyet ve yargı cuntası elindeki diğer dosyaları da piyasaya sürecektir.

ERDOĞAN BAYRAKTAR KAFESLENMİŞ!: Ayrıca bu cunta kafeslediği, korkuttuğu AK Partili bakan, vekil ve bürokratları istifaya sürüklemeye çalışacaktır. Dün iki vekil daha istifa etti. Ama şaşırmadık. Özellikle Erdoğan Bayraktar’a hiç şaşırmadım. Bayraktar istifa ederken Erdoğan’ın da istifa etmesi gerektiğini söyledi. Zaten amaç da bu. Bir şekilde Bayraktar belli ki kafeslenmiş. Muhtemelen yargıdan kendisi ve oğluna belirli garantiler verildi. Mehmet Baransu’nun attığı tweetlerle Bayraktar’ı savunması ve suçsuz olduğunu ima etmesi bunun göstergesi.

DOĞAN MEDYASI GÖREVE!: Burada en büyük sorumluluktan biri de Aydın Doğan ve medyasına düşüyor. Emniyet-Yargı cuntası bazen çıkar ittifakıyla bazen korku ve şantajla bazen tehditle insanları kontrol altına alıyor ve istediği gibi oynatıyor. Yapılanların hepsi kayıt altında. Aydın Doğan bu polis-yargı cuntasına dirense ve gereğini yapsa devlet de Doğan’a sonuna kadar sahip çıkar. Oysa Doğan grubu meşru devlete karşı paralel devlet ile ittifak kuruyor. Bu ittifak kendisi için intihardır. Eğer bu gayrimeşru yoldan uzaklaşıp demokrasinin ve meşru siyasetin yanında durursa bu işten kazançla çıkar ve kendi ailesinin de ileride gurur duyacağı bir iş yapmış olur.

DARBE GÜNLÜĞÜ!
Darbe ve karşı darbe günleri, medya mahallesi açısından en ilginç, en renkli notların tutulduğu günlerdir. İşte size, dünkü gazetelerden ve internet sitelerinden böyle bir derleme:
*Sadece polis ve yargı değil, TRT de savaştan payına düşeni alıyor. Cemaatçi olduğu iddia edilen ‘TRT Haber’ yöneticileri için son suçlama şu: Göstere göstere CEMAAT DAYANIŞMASI yapıyorlar. Nasıl mı? Kendi imkanları olduğu halde; Muammer Güler’in İçişleri Bakanlığı koltuğunu devri haberi, Cihan Ajansı’nın görüntüleriyle verilmiş. Cemaat’in ajansı olduğu bilinen Cihan’ın logosu ‘kumpası’ ortaya koymuş!

*SABAH Gazetesi ve başta Mehmet Barlas olmak üzere yazarları kendilerini aşmayı başardılar. Yazarlar Erdoğan için övgü sınırını aştı. Gazete de ‘bakanların istifalarını birinci sayfadan görmeyerek’ medyaya çağ atlattı!

*NTV, Erdoğan Bayraktar’ın “Başbakan da istifa etmeli” sözleriyle orta büyüklükte bir deprem yaşadı. Canlı yayında yapacak bir şey yok! Dolayısıyla o sözler Türkiye’ye yansıdı. Ama sonrasında… Bayraktar’ın cümleleri ne haber bültenlerinde yer aldı, ne de NTVMSNBC internet sitesinde. Hani, başka zaman olsa ‘habercilik başarısı’ diye sunulurdu böyle bir olay. Devir değişince ‘ellerinde patlayan bomba’ oluverdi. Tüh!

*Bunun üzerine Ahmet Hakan’dan, NTV’nin patronu Ferit Şahenk’e bir çağrı gitti: “NTV yeme içme kanalı olsun. Hem ‘haber kanalı’ denilen olgunun namusuna daha fazla tecavüz etmemiş olursun, hem de satın aldığın onca restorana mühim bir katkı sağlamış olursun.”

Vicdansızlık mı, Utanmazlık mı Daha Ağır Çeker?

Vicdansızlık mı, Utanmazlık mı Daha Ağır Çeker?
Zeynep Oral

Ayakkabı kutularında milyonlar, dolarlar, Avrolar… Rüşvet, kara para değil; villa satışı / hizmet karşılığı / sünnet düğünü armağanı / arkadaş kıyağı vb… Benim aklıma bir fotoğraf düşüyor: Şişli Osmanbey, Agos gazetesinin önünde, bir kardeşimiz Hrant Dink vurulmuş yatıyor. Ayakkabılarının altı delik… İstanbul Valiliği’ne çağrılıp tehdit edildiğinde de aynı ayakkabılar vardı mutlak ayağında…

***

Bülent Arınç soruyor: “Düşünün, bir İçişleri Bakanı’nın oğlunun gözaltına alındığını basından duymasından daha acı bir şey olabilir mi???”
Benim aklıma Abdullah Cömert geliyor. CHP gençlik kolları üyesiydi, Antakya’daki Gezi Direnişi’nde vurulup öldürüldüğünde ve bir de 22 yaşındaydı….
Gözümün önüne sıcacık gülümsemesiyle Ethem Sarısülük geliyor: Ankara’daki direnişte polisin önce tekme tokat giriştiği, sonra silahını çekip vurduğu, kafasına nişan alıp vurduğu gencecik fidan…. Vuruluşunu defalarca ekranlarda izlediğimiz çocuk…
Ali İsmail Korkmaz düşüyor aklıma: Eskişehir’deki direnişte darp edildikten sonra beyin kanaması geçiren, ameliyat sonrasında hepimizin soluğumuzu tutup yaşama dönmesini beklediğimiz, ama gözlerini artık hiç açmayacak olan İsmail Korkmaz…
Onların anaları babaları acaba nasıl öğrendiler çocuklarının gözaltına alındığını değil de, vurulup öldürüldüğünü?

***

Ekonomi Bakanı Zafer Çağlayan hayıflanıyor: “Hayatında karakolluk işi olmamış oğlumu apar topar tutukladılar.”
Benim aklıma ve yüreğime Berkin Elvan yerleşiyor. Onun da hayatta karakolluk işi olmamıştı. Gezi protestoları sırasında ekmek almaya giderken kafasına isabet eden biber gazı fişeği ile yaralanan Berkin Elvan, 14 yaşındaydı. O, apar topar değil, neredeyse 200 gündür komada ve babası bakan olmadığından, o gün bugün bu olayla ilgili tek polisin ifadesi alınmadı…

***

İçişleri Bakanı Muammer Güler şikâyetçi: Yükleme yapılmış, ekleme yapılmış telefon konuşmalarına. Alçaklık bu! Emniyet müdürleri, savcılar derhal hallaç pamuğu gibi dağıtıla…
Benim aklıma Teğmen Mehmet Çelebi geliyor. Gözaltındayken telefonuna 139 adet telefon numarası yüklenmişti. Yüklemeyi yapan polisler beraat etti teğmen beş yıldır içeride…
Çevre ve Şehircilik Bakanı Erdoğan Bayraktar, “Oğlumun masum olduğuna inancım tamdır” diyor…
Çevre, doğa ve şehrim İstanbul geri dönüşü olmayan tahribatla, yıkımla paralanırken benim yüreğime Tuncay Özkan’ın kızı Nazlıcan’ın isyanı yerleşiyor. Babasını hapiste ziyarete giderken “15 yaşında beni niye soydunuz” diyen sesi geliyor…

***

Ergenekon, Balyoz, KCK, Odatv ve tüm davaların savcısı Tayyip Erdoğan’ın dün söyledikleriyle bugün söyledikleri yan yana getirildiğinde, dünyanın en gülünç komedisi, en berbat parodisi ortaya çıkıyor. Ama bu ülkenin başbakanı olduğu için de tam bir trajedi…
Yeter mi, yetmez mi bilmem, ama “hukuk herkese lazım” ilkesini son bir haftada anımsayan beylere benim de bir sorum var: Vicdansızlık mı, utanmazlık mı daha ağır çeker?

İlahi adalet!

İlahi adalet!
Dilek Önder

Ben İlahi adalete inanırım. Hani derler ya, “cennet de, cehennem de bu dünyada” diye, ona da inanırım.

Taammüden yapılan bütün kötülüklerin, yanlışların bedelini ‘burada‘ ödediğimize… Yaptığımız iyiliklerin değil ama temiz kalma çabalarının ve seçimlerinin de, bir karşılığı olduğuna inanırım.

Tek karşılığı vardır:

Bu dünyada temiz hislerle yaşayabilme lüksü…

Yani mutluluğun ta kendisi…

Ama yaptığın iyiliklerin başka bir karşılığı olduğuna inanmam. Karşılaştığın iyi sürprizler ise önce şanstır, sonra sınav. Zaten bir karşılık beklersen, o zaman bir muhasebeye girersin ki, çok tehlikeli ve yanlış olur. Her kötülüğe bir değer biçmiş olursun. İyilikle kötülük arasında bir pazarlığa girersin. Olmaz.

Ben de Hoca gibi mi oldum, ne?

Kızdırmayın, bedduaya başlarım:))

Üstelik benimki öyle genel de olmaz; direkt oraya, yani konuya girerim!

Bir sevgili bulamayasınnn…

Bütün yataklarda mahcup olasıınnn….

O yataktan bu yatağa atlarken yanasınnn…

Kimselere yâr olamayasınnn…

Sanal âlemlerde bir başına kalasın…

İnternet bağlantın kapansın…

Telefonun günlerce çalmasın…

Öteki dünyada da kocanla/karınla kalasınnn…

Havaya girdim iyi mi:))

Aynı pozisyonda yapınca, tutacakmış gibi oluyor ha!

Samimi olursanız…

Birden ne aklıma geldi: Biri daha önce bu bedduaları mı etti ne? Ondan mı bu hâller? Bu abuk-sabuk ilişkiler… Bu hiçbir yere sığamayışlar, tatmin olamayışlar…

Yoksaa… Yaptıklarınızın bedelini mi ödüyorsunuz…

Bi düşünün bakalım.

Yaktığınız canları, kırdığınız kalpleri, aldığınız ahları, kandırdığınız, yok saydığınız herkesi ve her şeyi bir daha düşünün…

Ama tarafsız ve samimi olun. Yapacağınız hiçbir değerlendirmeye, “Ama…” diye başlamadan… Yani kendini haklı çıkarma çabasına dahi girmeden…

Kendinizle samimi olursanız, başınıza gelen ve kötü saydığınız her şeyin yükü biraz hafifleyebilir.

Hatta yük olmaktan çıkabilir de.

Şey gibi; haksız olduğunda susup oturursun ya… Hani, “Ben de hak ettim ama“ ruh hâli vardır; “kabahatinle otur oturduğun yerde“ hâli…

Samimiysen işte öyle kalırsın.

İşte o zaman kendine acımayı ve değerler yüklemeyi bırakıp, ayağa kalkarsın.

Hadi o zaman.

Hazır önümüz yeni yıl, kalkalım ayağa…

“Beraber yürüdük biz bu yollarda!”

Beraber Yürüdünüz!..
Serdar Kızık

Aydınları, askerleri, gazetecileri, bilim adamlarını, muhalifleri, düzmece operasyonlarla, sahte delillerle, gizli tanıklarla cezaevi hücrelerine, hapislere atarken…
Birbirleriyle ilgisiz, birbirini tanımayan, görüşmeyen insanları sabaha karşı gözaltına alırken, çete ve örgüt üyesi yaparken..
Dinlemeler ve takiplerle kişi hak ve özgürlüklerine darbe üstüne darbe vururken…
Türkiye’yi korku imparatorluğuna döndürürken…
Ülkenin varını yoğunu özelleştirmelerle yandaşlara ve yabancılara peşkeş çekerken…
Despotik yönetim adım adım büyürken…

***

Genç subayları, bir ülkenin Deniz Kuvvetleri’nde görevli komutanları fuhuş yapmakla, topluca ajanlıkla suçlarken..
Soruşturmanın gizliliği ihlal edilirken, insanların özel yaşamlarıyla ilgili konuşmalarının yer aldığı iddianameler çarşaf çarşaf yayımlanıp itibarsızlaştırma operasyonları sürdürülürken…
Gazetelerinizde, televizyonlarınızda “onu da tutuklayın, bunu da içeri alın” derken…
Muhalefet belediyelerine özel yetkili mahkemeler aracılığıyla çete davaları açarken…
Ülkeyi dünyanın tutuluklu gazeteciler sıralamasında ilk sıraya sokarken…

***

Terör örgütlerine sıcak, terörle mücadele edenlere soğuk yaparken…
Gezi eylemlerinde gencecik çocuklar ölürken, polis orantısız güç uygularken, gaz fişekleriyle insanların gözleri kör edilirken..
“Polisimiz destan yazıyor” derken…
Parasız eğitim istediği, kırmızı kaşkol taktığı, anma törenlerine katıldığı gerekçeleriyle çocukları, gençleri gözaltına alıp tutuklarken…
Seçim öncesi seks kasetleriyle CHP ve MHP dizayn edilirken…
Asrın yolsuzluğu Deniz Feneri davası örtbas edilirken…
Hepsinde, her birinde ortaktınız, beraber yürüyordunuz bu yollarda…

***

Paralel devlet, yargı ve poliste çeteler, örgütler yok muydu o zaman?
Şimdi öküz öldü, öyle mi?
Yolsuzluk dosyaları, kasetler, tapeler, karşılıklı ağır suçlamalar…
“Ne istedilerse vermiştin” hani.
Dün sizleri iktidara taşıyan dış güçleri, bugün kendinize operasyon yapmakla suçlamalar…
Ne oluyor?
Daha yolsuzluk soruşturması bitmeden devreye girmeler…
“Poliste ve yargıda çete var, örgüt var, komplo” demeler…
Bu suçlama doğruysa hani bunun soruşturması? Görev değişikliği ve atamalarla çete ve örgüt yapılanması dağıtılmış mı oluyor bu durumda ?

***

Dindarlık, inançlı olmak!
Sosyal medyada tıklama rekoru Gülen’in, “Allah onların evlerine ateşler salsın, yuvalarını yıksın” bedduası bir yanda, “devletin içindeki çetelere müsaade etmeyeceğiz, didik didik onları inlerinden çıkaracağız” diyen Erdoğan’ınki diğer yanda.
Dindar ne yapsın şimdi?
Cemaat diyor ki:
“Firavun, nemrut,seviyesiz, şer cephesi, harami, kara ruhlu, kara vicdanlı, çirkin, seviyesiz!”
AKP diyor ki:
“Paralel devlet, çete, şebeke, eşkıya, kirli oyun, edepli ol, uluslararası merkezlerin taşeronu…”
Millet ne desin artık?

Toplumsal Duyarsızlık Aşılır mı?..

Toplumsal Duyarsızlık Aşılır mı?..
Erdal Atabek

İnsanlar olan biteni elbette izliyor.
AKP’lisi de, CHP’lisi de, MHP’lisi de, İşçi Partilisi de, partisizi de, genci yaşlısı, kadını erkeği olan biteni izliyor.
Ortaya çıkan büyük ölçekli yolsuzluklardır. İmara açılan kamu toprakları, ihale yolsuzlukları, usule aykırı krediler, rüşvetler…
Konuyla ilgili soruşturma, belgeleme çalışmaları gizli yürütülmüş, kimi üst görevlilere bilgi verilmemiş, bakanlar haber alamamış, konu ilgili savcılar ve polis tarafından yürütülen bir operasyonla ortaya çıkmıştır.
Şimdi bu durumda vatandaş ne düşünür? Ne düşünmelidir? İş buraya gelince düşünceler, duygular duruma göre, vatandaşın yer aldığı kesime göre değişir mi, değişmez mi?
Vatandaşın şöyle düşünmesi doğru değil midir?
Bu çapta bir yolsuzluk, buralara kadar tırmanmış bir yolsuzluk ortaya çıkarılmalı, suçlular cezalarını çekmelidir. Eğer buraya kadar gelen bir yolsuzluktan haberleri yoksa, sadece adı geçen ya da oğlunun adı geçen bakanlar değil, bütün bakanlar ve Başbakan da istifa etmelidir. Demek ki siz iktidarınızın içinde, yanıbaşında olup bitenlerden ya habersizsiniz ya da olup bitene aldırmıyorsunuz.
Vatandaşın böyle düşünmesi, bu doğrultuda tepki göstermesi gerekirken “sessiz seyirci” durumu nasıl açıklanır?
Konuyu AKP- cemaat çatışması açısından almıyorum. Sadece olup bitene toplumsal tepkiyi görmeye çalışıyorum. Büyük bir yolsuzluk olayı ortaya çıkmıştır. Elbette çok iyi olmuştur. Şimdi oyunun devamında neler oluyor. Buyrun.
Konuyu ortaya çıkaran savcılar etkisiz kılınmaya çalışılıyor, polis şeflerinin yerleri değiştiriliyor, olayı yapanlardan önce ortaya çıkaranların üstüne gidiliyor.
Bu ne demektir?
AKP iktidarı konuyu kapatmaya çalışıyor demektir.
Sislendirme, karartma çalışmaları başladı bile.
Dış güçler, Gezi Parkı planlayıcıları, içerdeki çeteler, iktidarın yıpratılmak istenmesi, üzerine gidilecek devlet içindeki devlet vb. savlarla “ne oldu”nun üzerinin örtülerek “neden oldu” senaryoları üretmek. Her zamanki tutum. Başarılı olur mu? Başarılı olursa neye bağlıdır?

***

AKP döneminde iktidar kutsallaştırıldı. Gözden kaçmaması gereken durum budur.
“Kutsal iktidar” eleştirilirse, yıpratılırsa “kutsala karşı çıkmış olma psikolojisi” yaratıldı. Toplumun dinle ilgili korkulu saygısı kullanılarak “iktidara karşı çıkan, kutsala isyan etmiş olur” duygusu toplumsal bilinçaltına yerleştirildi.
Siyasal iktidarın başı da “kutsal emir” mertebesine çıkarıldı. Başbakan’ın otoriter tutumunun etkileyici olmasında bu durumun büyük payı vardır. Bu nedenle de bilinçaltında bu duyguyu taşıyan vatandaş duralamakta, en açık gerçekler karşısında bile “hele bekleyelim, işin içinde ne var anlayalım” diye kutsal gücün ne diyeceğine bakmaktadır.
“Kutsal iktidar” inancı devam ettiği sürece bloke edilmiş zihinsel işlem gücünün ipotekten kurtulma şansı olmayacaktır. Burada en önemli konu, toplumu ve insanları bu konuda aydınlatmak olmaktadır.
İnanç hakkı kutsal bir haktır.
Herkes istediği gibi inanmakta, inancını değiştirmekte, inanmamakta özgürdür. İnancına göre ibadet etmek de her insanın hakkıdır. Bu hak anayasa güvencesi altına alınmalıdır.
İnanç hakkını, inanma ve inancını istediği gibi yaşama hakkını siyaset için kullanmak ise bu hakka saygısızlık etmektir ve suç sayılmalıdır.
İnancı, inanmış insanların bağlılıklarını, yolsuzlukları örtmek için kullanmak ise büyük bir suç sayılmalıdır. Din değerleri açısından da bu tutum büyük bir saygısızlık, büyük bir suç olmalıdır.
Siyasal iktidar kutsal değildir.
Siyasal iktidar, demokratik olduğu kabul edilen bir sistemde vatandaşların oylarıyla ve seçimle değişir, yerini başka bir siyasal iktidara bırakır.
Bu inanç söyleminin yolsuzlukları örtmek için kullanılması ise her bakımdan yanlıştır ve hiçbir şey bu yolsuzlukların sorumluluğunu örtmeye yetmez, yetmemelidir.
Ama eğer, böylesine açığa çıkmış bir yolsuzluk bile toplumda duyarsızlıkla karşılanır, tepkisiz “hele bakalım, acele etmeyelim, bunlar da neden böyle yapılıyor, tertemiz insanlara atılan bir iftira komplosu mudur?” yollu “sessiz onay” sürecine sokulursa o toplumda demokrasinin “D”si bile ağza alınmamalıdır.
Sorun toplumu bu duyarsızlıktan kurtarmaktır.
İşte, PISA araştırmasındaki “matematiksel düşünme”, “fen bilgisiyle bakma”, “okuduğunu anlama” becerilerinin önemi de buradadır.
Akılla değil de güdüyle, yargıyla değil de önyargıyla, inançla değil de körinançla yönlendirilmiş kişinin ne özgür aklı olabilir ne de özgür iradesi.
Bu insanların toplumu da bu doğrultuda biçimlenecektir.
İşte, ülkemizin temel sorunu budur…

Böyle bir çete vardı da haberiniz niye olmadı 11 yıldır?

Devlet İçinde Devlet mi, Dediniz!
Hikmet Çetinkaya

Fethullah Gülen canları, ciğerleriymiş, başlarının tacı…
Cemaat en çok sevdikleri…
Hizmet’in okulları…
Onlara sözleri yokmuş!
Cemaatin, hizmetin adını kullanarak adaleti kuşatan “yargıpolis cuntası” varmış…
O cunta durmadan fitne üretiyormuş, aralarını bozuyormuş, ülkeye zarar veriyormuş…
İç güçler ve dış güçler bir araya gelmiş…
Yeni ve özgür Türkiye’nin altını oyuyormuş…
Ülkenin gelişip kalkınmasını, özgürlüklerin çoğalmasını, demokrasinin ilerlemesini içine sindiremiyormuş.
İşte o yüzden, bu fitne üretenlerden hesap sorulacakmış…
Kimse yemiyor bunları!
Ateş bacayı sardı!
Kundura kutularında 4.5 milyon dolar, İçişleri Bakanı’nın oğlunun evinde yedi çelik kasa, para sayma aygıtı…
Rüşvetin fotoğrafları…
Ortalığa saçılan yeşil dolarlar, paralar…
İstanbul, Ankara, İzmir, Bursa, Kayseri, Trabzon ve Kocaeli emniyet müdürlüklerinden görevlerinden alınan polis müdürleri…
Kaç kişi oldu?
Hesaplamak zor!
Şu anda 40 oldu, akşama dek kaç olur bilemem.
Gündeme bomba gibi düşen rüşvet ve yolsuzluk!
Çok önemli bir süreçten geçiyoruz…
Hukukun üstünlüğüne olan inancı pekiştirecek biçimde yürütülmesi ve sonlandırılması toplumun beklentisi…
Bunu tüm Türkiye istiyor!
Kimse değişik nedenler göstermesin…

***

Başbakan Erdoğan “çok kirli bir operasyon” olduğunu söylüyor…
Neden?
Şimdiye dek sürdürülen operasyonları yapan savcılar değil mi bunlar?
Ergenekon davası, Deniz Kuvvetleri’ndeki “Fuhuş ve Casusluk” adıyla bilinen davalar…
Evlerde çıktığı öne sürülen çocuk ve hayvan pornoları…
İnsanları itibarsızlaştırma! O aslan gibi üç dört dil bilen denizcilerin gülünç kanıtlarla zindanlara atılması.
Bir şafak vakti gazetecilerin, bilim insanlarının, kanser hastası Türkan Saylan’ın…
80 yaşındaki İlhan Selçuk’un evine yapılan baskın!
O yıllarda o savcıları koruyup kollarken bugün niçin “Devlet içinde çeteler var” diye yakınıyorsunuz?
Hakkınız yok!
Siz kalkıp şöyle diyemezsiniz:
“Bu işin arkasında cemaatin içine sızan çeteler var, onların işi… İç ve dış güçlerle birlikte büyüyen Türkiye’nin önünü kesmek istiyorlar…”
Buna kimse inanmaz…
11 yıldır iktidardasınız, cemaatin varlığını benden iyi biliyorsunuz…
Her şey sizin denetiminizde…
Uçan kuşu bile izliyorsunuz!
Fişliyorsunuz!
Muhalif kesimi, medyayı susturan, patronlara baskı yapan sizsiniz!
Böyle bir çete vardı da haberiniz niye olmadı 11 yıldır?
Genelkurmay Başkanı, kuvvet komutanları tutuklanıp hüküm giyerken çete mete yoktu!
Çete, devlet içinde devlet, bu yolsuzluk ve rüşvet ortaya çıkınca mı aklınıza geldi?
Kimse kimseyi kandırmasın…

***

Sızlanmayın; öyle sabahın kör saatinde evler basılır mı falan, diye…
Başta söyledim Ergenekon, Balyoz, Odatv ve Gezi olaylarında sabahın beşinde evler basıldı, didik didik edildi…
Bakıyorum bu rüşvet ve yolsuzluk olayını Gezi Direnişi’ne bağlıyorsunuz.
Vallahi çok ayıp!
Gezi Direnişi’nde insanların üzerine gaz bombasıyla, tazyikli suyla, biber gazıyla saldıran kimdi?
Çadırların yakılması…
Eğer böyle gidilmese, sabahın üçünde binlerce insan Boğaziçi Köprüsü’nden geçip, Yıldız’dan Beşiktaş’a yürümezdi…
Millet böyle palavralara inanmıyor artık!
Eğer devlet içinde devlet olan çeteler varsa suç milletin değil sizin!
Yani bir paralel devlet var ve siz AKP hükümeti olarak buna göz yumdunuz!
Rüşvet ve yolsuzluk olayı yakın tarihimizde bir ilktir…
Üzerine gidilmelidir!
“Devlet içinde devlet olan” sözüne gelince…
Peki, siz 11 yıldır iktidarda olup askeri vesayeti ortadan kaldırmakla övünen Başbakan değil miydiniz?
Çeteleri niçin temizlemediniz?