Hiç bu kadar…

Hiç Bu Kadar…
Orhan Bursalı

Ev ev ev… Kasa kasa kasa… Hesap hesap hesap… Yığ babam yığ… Telefonlar ortalıkta dolaşıyor. Urlalar, kaymakamlar, el değmemiş sit alanı koylar, villalar villalar villalar. İşi hallet, git konuş, haber veririz. Kendilerine milyarlarca TL ihale, iş, ucuza özelleştirme, arsa, toprak, fabrika peşkeş çekilmiş “işadamı” kılığındaki iktidar-devlet-Hazine sülükleri bile gelen emirler karşısında dudakları uçuklamış, kalp krizleri geçiriyor… Neee 100 milyon mu?!
Para mı kardeşim 100’er milyon! Ne itiraz ediyorsun! Hep alacaksın, yığacaksın, dört köşe olacaksın ama atın çanağa 100’er milyon emri gelince kalp krizi geçirip telefonda milletin anasını avradını sinkaf edeceksin… Dil dil değil, konuşma konuşma değil…
Dinci ne der? Vermeden almak Allah’a mahsustur. Bu iktidar, bu ülke al ver yeridir… Bazen önce vereceksin bol bol, sonra alacaksın veya alıp alıp vereceksin. Gerekirse, sana veren kardeşinin, hepsine ihtiyacı varsa hepsini vereceksin.
İktidar birilerine veriyorsa sana, ona, buna, üç beş de kendine… Bir ona, bir bana, bir sana, üç ona, beş şuna, on buna… Eeee birkaç da şuraya.
Bu bir nöbettir. Önce haykıracaksın milletin içinde taparım ben ona diye. Benim idolüüüümsün sen… Liderim, müstesna adamım… Kırk yılda bir Tanrı’nın vasıflarına benzer bir adam ülkeye doğacak… Ona taparımmm.
Ethemler methemler kathemler…
Sonra görüleceksin, besleneceksin…
Ama nöbete de kalkacaksın… Yok öyle yağma!
Al şu gazete ve TV’yi… Bir yıl iki yıl askersin. Sana bahşedilenlerin bedeli olarak bir yıl, iki yıl, bu bataklığı besleme görevi senin. Oradaki zurnalar ötecekler, eee yemlenmeseler nasıl öterler? İri deliği var, küçük deliği var, köşesinde, TV’sinde şakıyacak, bütün bu kara düzeni savunacak… Öyle kolay mı insanın kendini bu kadar paçavra etmesi… Karşılığı da büyük olacak tabii ki. Beş on yerden birden…
Seni yedirdik, milyarlar kazandırdık. Şimdi bastır milyonları… İki yıl sonra görev değişikliği… Sonra iktidardan yemlenen bir başkasına devredeceksin işi… Yap şu villayı denecek… Sonra tamam görevin bitti, şu kadarına şuna sat emri gelecek… Bak ağzını bozma, sinkaf yok, tansiyon krizi yok… Yüz milyonları alıp götürürken krizi geçirmezsin de verirken mi kötüleşirsin?..

***

Sisteme karşı olan herkes vatan haini. Adam diyor ki hukuk gukuk… Siyasetin uygun gördüğüne hukuk, görmediğine guguk. Böyle hukuk uygulanırsa yabancı sermaye gelmez, dersen vatan hainisin… İtiraz ha! Vergi kamçılarını sal üzerine, yüz milyonlarca ceza… Bir bankasına, bir o şirketine, bir bu şirketine…
Kendine ait olmayan sermaye, patron, hele hele sana itirazlarda bulunuyorsa, düşman malı mülkü gasp edilecek…

***

Hepsi bu vatanın çocukları, sermayesi, patron emeği, işçi alın teri, mühendis göz nuru, bilgisi yaratıcısı, tasarımcısı…
Hepsi bu vatanın sermayesi.. Malı mülkü en sonunda… Bu yaptığın neye sığar…
Giderek büyüyen, Türkiye’yi saran sesi duyuyorum, sanki duyulmuyor gibi ama gök gürütüsü gibi sarsıyor bedenimi, vatan haini ha…

***

Tıpkı TV’de utanmazca o davaları bilerek savunan yüzü gözü şişmişlerin duymadıkları sesler gibi. Mıy mıy mıy.. o mahkeme demiş, bu mahkeme onamış, şu mahkeme imza çakmış… Harddisk sahte çıkmışsa eğer, CD’ler varmış da… O hâkimlerin onca mahkemenin hepsi mi şeyin şeyiymiş de.. Al o CD’lerin hepsini bi yerlerde sakla, hepsini… Sen konuştukça cezaevlerinden, ülkenin dört bir yanından yükselen ana avrat seslerini de mi duymuyor kulakların… Sen konuşurken cezaevlerinden yükselen gök gürültüleri beni sağır ediyor da senin kalkanın ne… Vicdanın mı çökmüş, utanmazlığın mı tepe yapmış? Konuştukça bankadaki hesapların mı şişiyor?

***

Türkiye hiç bu kadar yiye yiye bitirilememişti, vura vura öldürülememişti…
En alttan en tepeye, bu kadar büyük bir örgütlü hırsızlık, dolandırıcılık, örgütlü adaletsizlik, haksızlık, hukuksuzluk, diktatörlük, demokrasisizlik, eşitsizlik, namussuzluk, bütün ülkeyi örümceğin ağı gibi sarmamıştı. Biz hep bunları 70 yıldır yaşadık. Hep öldük öldük dirildik… Bu kadarını değil…
Ama bu büyük “ara dönem”in sonuna geliniyor. Sessizlik yırtılıyor… Duvarlar çatırdıyor… Alacakaranlıktan gün ışıkları süzülmeye başladı…
Büyüdük, dünyanın en zengin ülkeleri arasına girdik masalları…
Yükselen ekonomi ninnileri…
Bir bir…

Siyaset yapmayın…

Siyaset yapmayın…
Güngör Mengi

Türkiye büyük bir hapishaneye benziyor. Masumların suçlulardan daha fazla olduğu bir hapishane…

İçeridekilerin de, dışarıdakilerin de dayanma güçlerini yıllardır bir umut, bir hayal ayakta tutar.

Adaletsizliğin sonsuza kadar sürmeyeceğine ve her haksızlığın eninde sonunda adil bir mahkeme bulacağına duyulan güvendir bu.

Silivri mahkemelerinin adalet duygusuna verdiği zararlar devleti idare edenlerin dikkatini nihayet çekmiş rahatsızlığın tehdit edici boyutlar kazanma ihtimali kendini belli etmiştir.

AKP, tedbir alırken radikal davranan bir iktidardır. Ama yaşadığımız adalet krizinde bu özelliğini eksik kullandı.

Başta özel yetkili mahkemeler kurmanın yanlışına düşmekten koruyacak olan çağrıları ciddiye almamak AKP iktidarının büyük hatasıdır.

Elindeki davalar sonuçlanana kadar bu mahkemelerin devamına imkân sağlayan düzenleme de büyük gaftı.

Adalete saygısı olan bir iktidar hiç “kapattım” dediği mahkemenin elindeki davalar bitene kadar yaşamasına razı olur mu?

İktidar, devlet ve adalet kavramlarına zarar verdiğini nihayet gördükten sonra şimdi özel yetkili mahkemeleri hemen ve temelli olarak kaldıracaktır.

Adalet Bakanı, marttaki yerel seçimlere kadar bu düzenlemeyi Meclis’ten geçireceklerini açıklamıştır.

Elindeki davalar bitene kadar çalışmaya devam kararı, özel yetkili mahkemelerin kapatılmasından beklenen yararı önlemiştir.

Şimdiki çalışma özel mahkemeleri şartsız olarak sistemden çıkarıyor.

Doğru karar budur.

Davaların doğal yatağına girmesi mahkemelerin ve yargılamanın normalleşmesi, uzun tutukluluk işkencesine son vermenin imkânlarını da genişletecektir.

Toplum vicdanı adaletsizlikten ileri gelen azabı aşmadan ülke huzura kavuşmayacaktır.

Siyasetin bütün kanatları bu konuda yapıcı olmalıdır!

*****

1 ve 2 numaralar

Cumhurbaşkanı Abdullah Gül İtalya’ya, Başbakan Erdoğan İran’a gittiler.

Selâmetle gitsinler gelsinler. Lâkin…

Türkiye’nin gündemi ve yaşadığı askeri tehditten tutun, para piyasalarındaki fırtınaya kadar, ikisinin birden devletin başında durup her gelişmeyi anında değerlendirmeleri ihtiyacını dayatıyor.

Terör örgütleri ülkenin içinde dışında fink atıyor.

Kuduran dolar bir türlü sakinleşmiyor.

Kansere yakalanan eski rektör Hilmioğlu, cezaevinde insanlık bekliyor.

Halk yönetenlerden devlet adamlığı istiyor.

Birbirileriyle konuşarak gezi programlarını sıraya koymak akıllarına gelmiyor diyelim; danışmanlar da mı hatırlatmıyor?

21. yüzyılı bilim şekillendirecek…

21. yüzyılı bilim şekillendirecek…
Özlem Yüzak

Bugün Türkiye için en ciddi açık, öyle döviz açığı falan değil, insan kaynağındaki açık.
Biliyorum, Türkiye’nin yolsuzluklar, ekonomik istikrarsızlık ve siyasi dalaş ortamında her iki cümle de buharlaşacak. Gündem acımasız. Ama bugün ne kadar gerçek ise yarın da o kadar gerçek. Ve yarının taşlarını bugünden döşeyemezsek yine aynı girdabın içinde savrulup duracağız. Geçen hafta 2 gün boyunca beyin fırtınası yaptık, Prof. Dr. Bilsay Kuruç’un önayak olmasıyla başlayan ve Ankara Üniversitesi’nin desteğiyle bu yıl üçüncüsü düzenlenen “21. Yüzyıl İçin Planlama Kurultayı”nda… Acaba içinde bulunduğumuz yüzyılda bizleri neler bekliyor? Toplumları ne şekillendirecek? Ülkeler buna hazır mı? Peki, ya Türkiye?

Türkiye’nin önde gelen bilim insanlarının bir araya geldiği kurultaydaki tüm sunumlar “21. yüzyılı bilimin şekillendireceği” üzerineydi ve Türkiye için bir yol haritası niteliği taşıyordu. Zaten 20 yüzyıl, kuvantum, bilgi işleme ve biyomoleküler olmak üzere 3 büyük devrime sahne olmuştu. Bugün bilgi ve iletişim teknolojilerindeki hıza, genetik, nanoteknoloji alanındaki gelişmeler de eklenince, gelecek de bir anlamda şekilleniyordu.
Akıllı giysiler, optik okumalar, dijital sistemler, sensörler, tıbbi cihazlar, karbon elyaf gibi teknolojik ürünler; hepsi şimdiden yaşamlarımızın içinde. Bunu kimler yaptı? Bilimin gücüne inananlar, üniversitelerinde, Ar-Ge merkezlerinde üretilen temel yetkinlikleri teknolojiye dönüştürüp kendi ürünlerinde kullananlar… Tıpkı sanayi toplumuna geçişte olduğu gibi burada da ana yönelim, belirleyici ülkelerde, zengin ülkelerde ortaya çıktı ve oradan dalga dalga dünyaya yayılmaya başladı. Bu aslında bir fırsattı. Çin, Güney Kore, Hindistan gibi zengin Kuzey’in dışındaki kimi ülkeler bilgi toplumu içinde yer almayı kendine hedef olarak benimsedi, kimi ülkeler ise süreci yönetmek yerine kendi akışına bıraktılar. Sonuçta aralarında Türkiye’nin de bulunduğu ülkeler, bilgi toplumlarının ürettikleri teknoloji ve ürünleri satın alıyor…

İş geliyor, geleceği planlamaya dayanıyor. Teknolojiyi satın almak, cari açığı altından kalkılamayacak boyutlara getirmek, işin bir boyutu. Ama bir diğeri daha var. Teknoloji hızla insan gücünün ve insan üretiminin yerini alıyor. Ve karşımıza sadece Türkiye’yi değil, tüm dünyayı ilgilendiren bir soru daha çıkıyor? İnsan gücünün yerini kademeli olarak akıllı makinelerle doldurma artan yapısal işsizliğe mi yol açacak? Yoksa yeni işler yaratmanın ve bu işleri üstlenenleri yeterli ölçüde ücretlendirmenin yollarını mı bulacağız?

The Economist bile sordu
Bir de düşünmemiz gereken bir soru daha? Kapitalizmi sermayeden yana değil de emekten yana planlamak mümkün mü? İngiltere’de yayımlanan The Economist dergisi son sayısında, “Bugünün teknolojileri yarının işgücüne ne yapacak” diye sorup kapağına taşımış. Ana hatlarıyla özetleyeyim:
“Oxford Üniversitesi’nde yeni bir araştırmaya göre, önümüzdeki 20 yıl içinde günümüzdeki işlerin yüzde 47’si otomasyona geçecek. Bu, insanın yaptığı işlerin makine ve robotlar tarafından yapılması anlamına geliyor. Çarpıcı bir örnek: Popüler fotoğraf paylaşım sitesi Instagram 2012 yılında Facebook’a 1 milyar dolara satıldı. 30 milyon müşterisi ve sadece 13 çalışanı vardı. Birkaç ay önce iflasını isteyen bir dönemin fotoğraf devi Kodak’ta 145 bin kişi çalışıyordu.”

Liberal ekonominin sesi olarak da bilinen The Economist’e göre teknolojinin işgücünde yaratacağı değişimin sosyal etkileri çok büyük olacak. Ortalama ücretler sabit kalırken gelirler arası uçurum artacak… Artan eşitsizliğin yol açtığı öfke büyüyecek ama siyasetçiler buna bir çözüm getirmekte zorlanacak. 20. yüzyıla damgasını vuran unsurlardan biri de orta sınıfın yükselişi olmuştu. Göreceli olarak refahı ve beklentileri artan bir orta sınıf şimdi ciddi bir işsizlik sorunu ile karşı karşıya. 21. yüzyıl ise insanların sayılarla olmaktan çok, nitelikleri ile sahneye çıktıkları bir yıl olacak. Ve ne yazık ki ülkeler buna hiç hazır değil… Çözüm yollarından biri eğitim sistemlerinin bu doğrultuda yeniden yapılanması. Tabii tek başına bu da yeterli değil…
Gelelim gelişmiş ülkeler bile buna hazır değilken Türkiye’ye…

Bakıyoruz son birkaç yılda 1300 imam hatip ortaokulu açılmış. 8 yıllık eğitimde 64 bine düşen imam hatipli öğrenci sayısı 700 bine çıkmış. AKP iktidarı, 4+4+4 ile çocukları özellikle de kız çocuklarını örgün eğitimden uzaklaştırıyor, lisede evliliğin yolunu açıyor, çok çocuk doğurun söylemi ile yetinmiyor, parasal teşvikler veriyor. Eğitimin kalitesi ise tartışılmıyor bile.
Bilimden uzaklaşıyoruz. Üniversitelerin talep yok gerekçesiyle temel bilimler fakültelerini kapatması, teorik matematik ve fizik araştırmalarının yapıldığı Feza Gürsey Araştırma Merkezi’ni kapatması… Bir bakanın “ara eleman ülkesiyiz” konuşması… Hepsi bilgi toplumunun tam tersi bir zihniyetin dışavurumları…
Nüfusumuzun yarısı kadın. Ekonomiye entegre etmek yerine uzaklaştırıyor, evin içine hapsediyoruz.
Tüm bu gerçekler dururken geleceği nasıl planlayacağız?

Hafıza Kuşu Durmaz Gagalar…

Hafıza Kuşu Durmaz Gagalar…
Mine Söğüt

Bundan 30 yıl önce lise öğrencisiyim…
Babam daha ölmemiş, Sovyet Rusya henüz dağılmamış…
Evimizde askeri darbenin ardından hazırlanan o korkunç 12 Eylül Anayasası’nın halkoylamasında evet oyu alarak kabul edilmişliğinin endişesi…
Endişeliyiz…
Çünkü Kenan Evren cumhurbaşkanı;
Çünkü Özal iktidarda;
Çünkü cezaevlerinden korkunç işkence haberleri geliyor;
Çünkü annemle babamın yakın arkadaşları cezaevine girmektense tüm tehlikeleri göze alıp yurtdışına kaçmanın yollarını arıyor
Çünkü din dersleri yeniden zorunlu olmuş ve bizim evimizde 30 yıl sonra olabilecekler ta o zamandan seziliyor.
Abdullah Çatlı’yı 30 yıl önceden hatırlıyorum, Abdi İpekçi’nin katili Mehmet Ali Ağca’yı da…
30 yıl önce… 20 yıl… Ve 10 yıl önce olan her şeyi hatırlıyorum.
40… 50… 60… 80 yıl önce olanları da, bizzat tanıklık etmediğim halde çok iyi hatırlıyorum.
“Unutmadık, unutmayacağız” sloganlarının gölgesinde büyümüş bir neslin gözünde, bugün olup bitenleri hafızaların uçarılığına güvenip değersizleştirmeye çalışmak abes.
Biz hafızanın kıymetini bilecek kadar çok hırpalandık.
Hafıza kuşu tuhaf bir kuştur.
Bazıları onun bu ormanlarda uzun süre yaşamadığına güvenirler.
Yerlerden ha bire hafıza kuşunun ölüsünü topladıklarını sanırlar ama yanılırlar.
Avuçlarındaki, kuşun değil kendi hoyratlıklarının ölüsüdür.
Bilmezler ki hafıza kuşu ölmez ve rapta zapta da gelmez; üstelik gagasında ona anlatılanları değil kendi anladıklarını taşır.
Gezi olayları ve 17 Aralık operasyonu için “On yıl sonra, otuz yıl sonra 2013 deyince bunlar mı hatırlanacak?” diyen Davutoğlu hafıza kuşunu önemsiz bir kuş sanıyor ve o kuşun bugün aslında kendisine de kapkara bir gölge yapan dev kanatlarını görmezden geliyor.
30 yıl önce Fethullah Gülen’in dergisinde yazılmış, muhtemelen zamanında Davutoğlu’nun satır satır okuduğu ve heyecanlandığı bir yazıyı hafıza kuşu şimdi omzuna konsun ve ona hatırlatsın:
“Geleceğin fikir işçileri, yarının kurucuları ve atideki nesillerin rehberleri olacaklardır. Dünya, onların harman edeceği düşüncelerle yeniden kurulacak; gelecek, onların sundukları mesajlarla aydınlığa kavuşacaktır. (…) Onlar, beklenmesi gerektiği yerde beklemesini; kükreyip etrafı velveleye vermeleri icap ettiği yerde de kükremesini çok iyi bileceklerdir. Yerinde, cansiperane ve yıldırımlar gibi inecekler dünyaların bağrına; yerinde de, tipiye-borana tutulmadan fevkalâde sakınıp, meltemlerin eseceği mevsimi bekleyeceklerdir. (…) Onlar her çeşit düşünce ve sistemle münasebete geçmede beis görmezler. Ne var ki, gönülleri, kıblenüma gibi hep, kendi mihraplarını gösterir. Evet, sonunda, kendi iklimlerine varıp dayanmayan, en parlak fikir akımlarıyla dahi meşgul olmayı, bir bakıma abes sayarlar. Tıpkı, arazilerine su vermeyen ve gidip onların göllerine boşalmayan ırmaklarla uğraşmadıkları gibi.” (Sızıntı Dergisi, Başyazı, Ocak 1983).
Hafıza kuşunun kafesi derin bir zihindir.
Orada yalanlar değil gerçekler birikir.
Hafıza kuşunun bugünden geleceğe neler aktaracağını hesaplayarak iktidarda hoyratlık yapanlar, tarihte hep o hoyratlığın altında kaldılar.
Onu evcilleştirdiğini sananlar hep yanıldılar.
Hafıza kuşu aslen vahşidir.
Yeri geldiğinde kuduz.
Azıcık aklınız varsa, sevgili Davutoğlu, şu bizim hafıza kuşundan ziyadesiyle korkunuz.

AKP nereye koşuyor?

AKP nereye koşuyor?
Ayşenur Arslan

AKP Milletvekili Oktay Saral kopmuş gidiyor. Başbakanı Erdoğan’ın oğlu Bilal’e laf edilmiş. CHP Genel Başkan Yardımcısı Bülent Tezcan “Bilal Erdoğan’ın yolsuzluk soruşturmasında ifadeye çağrıldığını” kanıtlayan savcılık kağıdını göstermiş. Yetmez mi! Koşacak. “O ağzı” kapatacak. Konuşturmayacak.
Sonra, saldırıyı, partisi bile kınamış güya! Hadi canım!
Başbakanları, yolsuzluk soruşturmasını “İstiklal Savaşı” diye tanımlamadı mı? Yolsuzluktan söz edeni –TÜSİAD Başkanı gibi- “VATAN HAİNİ” ilan etmiyor mu?
Bu sözcükler havada uçuşurken, CEPHEYE koşan milletvekiline ne denebilir ki!
Ayrıca, bana göre, Oktay Saral bu savaşın “piyadesi”nden başka bir şey değil. Asıl sormamız gereken soru, onun değil “AKP’NİN NEREYE KOŞTUĞU”.
Bana göre, AKP ve lideri Erdoğan “hem kendilerini hem de Türkiye’yi yakacak bir bitiş çizgisine doğru koşuyor.”
Son günlerde yaptıkları, söyledikleri her şey bunu gösteriyor. Bunun panik ve çaresizliğini kanıtlıyor.

ERDOĞAN’IN SEÇİMİ
Dikkat etmişsinizdir.. Erdoğan’ın AB dönüşünde, AKP’liler de “hükümetin sesi” gazete/televizyonlar da “acımadı ki.. acımadı ki..” diyen çocuklar gibiydi. Ne de olsa, Erdoğan kameralar önünde, AB kurumları başkanları ile samimi, sıcak bir görüntü sergiliyordu. Kurulan cümleler de çok ölçülü, pek nazikti.
O kadar ki, “hükümetin sesi” gazete/televizyonlar bu görüntüden “AB bize ‘HSYK iç işinizdir’ dedi” mesajı bile çıkarmıştı.
Doğruya doğru! AB Başkanları (telaffuzun zorluğundan mı kimbilir) HSYK’dan söz etmedi. Sadece yargı bağımsızlığından ve hayati öneminden dem vurdu. “Kuvvetler ayrılığının zedelenmesi kabul edilemez” dedi. Bu yönde yasa çıkartılırken, AB kriterlerine, ilkelerine dikkat edilmesi gereğini vurguladı, falan..
Erdoğan şimdi çok zor bir seçimle karşı karşıya. AB projesine nokta koyması, sonunu hızlandıracak. Öte yandan -AB’nin öngördüğü gibi- bağımsız bir yargı da hakkındaki dosyaları açmaya başlayacak. Ve bu da yine sonunu hızlandırmaktan başka bir anlam taşımayacak.

NE ANANAS NE MUZ!
Erdoğan’ın, TÜSİAD Başkanı Muharrem Yılmaz’ın eleştirilerine karşı söyledikleri, işte bu sıkışmışlığın göstergesi.
Ne demişti Yılmaz: “Şirketlere ceza baskısı yapan, hukukun üstünlüğüne uymayan, ihale yasasını sürekli değiştiren bir ülkeye yabancı sermaye gelmez. Yürütmenin yargı üzerindeki etkisini artırmaya çalışmasından rahatsızlık duyuyoruz.”
Peki, Başbakan ne yanıt verdi: “Kalkıp da TÜSİAD’ın Başkanı Muharrem Yılmaz küresel sermaye gelmez ifadesi kullanamaz. Bu cümleyi kullanıyorsa bu vatana ihanettir. Eyyy TÜSİAD ananas meselesinden neden rahatsız değilsin. Paralel devletten rahatsızlığınız neden yok niye? Çünkü bazılarının işi tıkır tıkır işliyor. Ananaslar gelip gidiyor. Bu bildiğiniz ananas değil anlıyorsunuz. Ananas bunun kod adıdır kod.. Rafineriyi alırken rahatsız değilsin, cezalar kesilirken neden rahat değilsin?”
Muharrem Yılmaz aynı akşam CNN Türk’e çıkıp konuştu. “Ne ananas, ne de muz cumhuriyeti olmak istiyoruz” dedi. Ve elbette “vatan hainliği” suçlamasına çok ağır bir tepki gösterdi.

KARANLIKTAN ÖNCE..
“AKP NEREYE KOŞUYOR” diye sorarken, bunları ve elbette fazlasını kastediyorum. Kendisi ve oğlu hakkındaki dosyaların açılmaması için binlerce polisin yerini değiştiren.. Savcıları, hakimleri oradan buraya, sonra buradan şuraya atayan.. Komisyonda tekmeler, Genel Kurul salonunda yumruklarla Meclis’ten faşizan bir yasa çıkartmaya çalışan.. Dışardaki komşuları geçtik, içerde kavgalı olmadığı kesim kalmayan.. En son, Başkanı nezdinde TÜSİAD üyelerine, “haddini aşan” bir ifadeyle “vatan haini” diyen bir başbakan var bu ülkede.
Peki;
“Paralel yapı” dediği oluşum yok mu! Elbette var. Ve yıllarca Silivri davalarıyla ülkenin üzerine karabasan gibi çöktü.
TÜSİAD, vaktiyle Erdoğan’ı ayakta alkışlayıp selama durmadı mı! Yani şimdi “hak ediyorsunuz” desek yanlış olur mu!
“Yetti artık” diye bildiri yazan 100 (kendi ifadeleriyle) akademisyen-aydın, vaktiyle YETMEZ AMA EVET demiyor muydu! Hem de bugün karşı çıktıkları HSYK yasası için bu sloganı atıp, karşı çıkanlara saldırmıyor muydu!
Bunların hepsi doğru, hepsi gerçek. Ama bugün artık tek bir gerçek söz konusu: Türkiye diktatörlüğün karanlığında kaybolmak üzere. Evet, AKP böyle tehlikeli bir yere doğru koşuyor olabilir. Ya siz! Siz oturmaya devam mı edeceksiniz!

Hiç…

Hiç…
Zeynep Oral

Bazı günler birdenbire acı kaplar içinizi. Yüzünüz gülmez hiç:
– Bir şey mi oldu? diye sorarlar çevrenizden.
– Hiç… dersiniz.
– Canım sıkılıyor nedense… Gerçekten de bilmezsiniz nedenini. Kuşkuların girdabı döner içinizde. Hüzünlerin en alaturkası çalar kapınızı. Geçmişte bir küçücük olaya takılır aklınız. Bir eksikliğin çaresizliğini duyarsınız içinizde.
– Ne kadar korktum gelmeyeceksin diye? – Neden gelmeyeyim?
– Ne bileyim ben, korktum işte… Geçmiş günlerin küçük mutluluklarına kayar gider düşünceleriniz. Arkadaş ıslıklarının uğultuları… Okul kapılarında bekleyişler… Gizli buluşmalar… Ve bir papatya falının umutları:
– Seviyor… Sevmiyor… Seviyor… Sevmiyor.
– Neden geç kaldın bu kadar?
– Koşarak geldim. Bak hâlâ nefes nefeseyim…
– Gelmeyeceksin sandım da…
Bir atlıkarıncadır geçmiş günler. Gelir geçer gözlerinizden. Bir küçücük çocuksunuz. Babanızın elinden tutmuş “Meclis Parkı”na gitmişsinizdir. Yolda marşlarla yürüyen askerleri görmüşsünüzdür. Siz de küçük ayaklarınızla rap rap yürümüşsünüzdür uzak kaldırımlardan:
– Büyüyünce ben de subay olacağım… dersiniz babanıza:
– Büyü de öyle…
Hiç nedeni yokken hüzün kaplar içinizi. Kolunuzu kanadınızı kırmışlardır sanki. Ne bir şarkı ısıtır içinizi ne de bir kadeh içki. Anılarımızın dönme dolabı döner hep:
Eylemine uyan … yasanın … maddesinin … fıkrasına göre … mahkûmiyetine … tutuklulukta geçen sürenin mahsubuna ilinde Emniyet gözetimi altında tutulmasına … temyiz yolu açık olmak üzere …
Ve okuduğunuz hukuk, öğrendiğiniz hukuk, öğrettiğiniz hukuk gelir aklınıza. Birkaç hukuk bilgininin yosunlaşmış düşünceleri:
– Duguit der ki… Jaze der ki… Laski diyor ki… Sonra siyah ciltli bir kitaptan büyüyüp büyüyüp gözlerinize çarpan bir satır:
– İnsan, insanın kurdudur… İnsan, insanın kurdudur. İnsan insanın … insanın, insanın … insan … Ve sonra, hiç aklınızda yokken bir alaturka hüzün saplanır yüreğinize:
– İnsan unutulur sanır, unutulmaz unutulmaz. Çevrenizden sorarlar:
– Bir şeye mi canın sıkılıyor? – “Hiç”, dersiniz sessizce.
– Ne olacak ki? Bir cezaevi arabasında bileklerinizde kelepçe, en yakın arkadaşınızla karşılaşırsınız. Unutursunuz birdenbire acılarınızı: – Merhaba…
– Yasak hemşerim… Konuşmak yok!
Bakakalırsınız arkadaşınızın kelepçelerine. Saçları kesik başına, hafifçe uzamış sakalına. Bütün kelepçeleri kırmak istersiniz, kıramazsınız. Bütün yasakları kaldırmak istersiniz, kaldıramazsınız…
– Sosyal bir sınıfın diğer sosyal sınıflar üzerinde tahakkümüne, “tahakkümüne”, “tahakkümüne”…
Sonra da titrek sesle:
– Çok mu üzdüm seni? Bilmezdim bu kadar kırılacağını… dersiniz sevgilinize. Yine papatya falları açılır kapanır önünüze:
– Seviyor, sevmiyor… Seviyor, sevmiyor…
Cümleleri karışır birbirine: – Neyin tahakkümü, neyin sevgisi?
Bazı günler bilmedik acılarla sarsılırsınız. Hüzün kaplar içinizi:
– Bir şey mi oldu? derler yanınızdakiler.
– “Hiç”, dersiniz,
– Hiç, hiç… Hiç. Canım sıkılıyor sadece.

***

Sevgili Okurlar, Uğur Mumcu’nun bu çok farklı yazısı, “Yeni Ortam” gazetesinde 9 Haziran 1974’te yayınlanmıştı… Ben um:ag’ın “Vurulduk Ey Halkım” kitabından aldım.
“Düşünenlerin vurulmaması, vurulanların unutulmaması” için; “Unutmadık” demek için, unutturmaya çalışanlardan hesap sorabilmek için…

1986 tarihli bir yazı…

‘Narsisizm!’

En tehlikeli “izm” hangisidir, diye sorsalar, ne yanıt verirdiniz?
Bence en tehlikeli “izm” narsisizmdir. İnsanın kendi görüntüsüne âşık olması kadar tehlikeli bir ruh hastalığı yoktur. Diktatörlerin birçoğu kendi kendilerine hayranlıkları nedeniyle kendi sonlarını hazırlamışlardır.
Yunan mitolojisine göre, Narcissos adlı bir genç, gölün suyuna yansıyan görüntüsünü kucaklarken ölmüş; göllerdeki nergis çiçekleri de Narcissos’un kendi güzelliğini sonsuza dek seyredebilmesi için yaratılmıştır. “Narsisizm”in bir ruhbilim terimi olarak kullanılması mitolojideki bu öyküye dayanır. Aynı öyküde “Narcissos” ile “Echo”nun umutsuz aşkları anlatılır. Latin şairi Ovidivus, bu kendi kendini sevme tutkusunu şu dizelerle anlatıyordu:
– Kımıldamaksızın bakıyordu kendi kendine şaşkın şaşkın!
Bilmeden kendini arzuluyor, severken onu, kendini seviyordu/ isterken kendini istiyordu/ İçini yakan ateşi tutuşturan da kendiydi.
Kendi görüntülerine âşık olanlara “narsisist” denmesi, daha sonra psikanalizm terimi olarak da benimsenmiştir. “Narsisizm” özgün adıyla bilinen bu hastalık insan psikolojisinin en karmaşık sorunlarından birini oluşturuyor.
İlkel toplumlarda, doğa olaylarının kendi gizemli güçlerinden kaynaklandığını ileri süren kabile reisleri de herhalde narsisizmin en belirgin hastalarıydı. Modern toplumlarda da sahne, perde ve ses sanatçıları ile siyasal liderler arasında da bu hastalığa çok rastlanmaktadır.
Diktatörlerin “narsisist” olmadıkları söylenebilir mi? Karşılarında kendisini coşkunca alkışlayan kitleleri bulan liderler, bir süre sonra kendilerinde insanüstü bir güç bulmazlar mı?
Her gün kendi görüntüsünü televizyonda gören ve ulaştığı yerlere bakarak, bütün bu doruklara yalnızca kendi insanüstü gücü ile geldiğine inanan bir lider, ruhbilim bakımından sağlıklı sayılır mı?
Diktatörler üzerinde yapılan araştırmalar, bu diktatörlerin birçoğunda var olan “aşağılık duygusu”nun, kitle psikolojisi etkisi ile saldırgan bir ruh haline dönüştüğünü göstermiştir. Napolyon bunun örneğidir. Kısa boyu, kadınsı bedeni ile aşağılık duygularının tutsağı olan Napolyon, tarihin en mağrur diktatörlerinden biri olmuştur.
İnsanları çoğu kez içgüdüleri yönetir. Akıllı ve sağlıklı insanlar bu içgüdüleri frenleyip dengelerler. Liderlerdeki aşağılık duygusu, bu içgüdüleri, yaşanan toplum psikolojisi içinde ön plana çıkarır.
Ya çevre?..
Liderlerin çevrelerinde hemen bir “dalkavuk çemberi” oluşur. Lider ne derse o doğrudur. Bu “dalkavuk çemberi”ne günümüzde basın da katılır. Lider artık kendi insanüstü gücüne inanır. Ağzını açtı mı kitleler harekete geçer! Bir işareti ile ülke boydan boya dalgalanır! Manşetler, yazılar, televizyon programları hep onun gözünün içine bakar. Bir bakışı ile akan sular durur!
Böyle düşünen bir lider, tam anlamı ile “narsisist” olmuştur artık. Gözü hiçbir şey görmez. Varsa yoksa kendisi! Dünyanın merkezi kendi adı ve soyadıdır. Fiziğindeki çirkin görüntüde bile bir “ilahi güzellik” arar ve bulur…
Buna “siyasal narsisizm” de demek olasıdır. Bu tür “narsisizm” hastalığına tutulan liderler için kurtuluş yoktur. O önce kendini, sonra partisini ve devleti büyük serüvenlerin içine iter. “Benlik duygusu”nun verdiği doyumsuz tat hiçbir engel tanımaz. İçgüdüler, mitolojideki nergis çiçekleri gibi su üstüne çıkar. Lider her yerde kendi görüntüsünü arar. Bulamazsa öfkelenir. Öfkelendikçe kırıcı ve yıkıcı olur. Artık o bir hastadır. Kusuruna bakılmaz.
Demokratik bir toplum, insan ruhunun derinliklerindeki bu çarpıklıkların zararlarını en alt düzeye indiren, bunun için güvenceler getiren bir sisteme dayanır. Açık toplum ve çoğulcu demokrasi bu gibi hastaları, elden geldiğince önleyen bir sistemdir.
Tanrı hepimizi narsisist liderlerden korusun…

Uğur MUMCU
11 Temmuz 1986

Din Sömürüsüne Dayalı Her İktidar Yıkılır!

Din Sömürüsüne Dayalı Her İktidar Yıkılır!
Zeynep Oral

Yarın 24 Ocak… 1993 yılının 24 Ocak sabahı, tahrip gücü yüksek bir bomba… Sevgili Uğur Mumcu, günlerdir seni okuyorum, seni düşünüyorum… Yarın Berlin’de HDB’nin (Sosyal Demokrat Halk Dernekleri) düzenlediği “Uğur Mumcu Anma Etkinliklerinde” seni konuşuyor olacağım.
Bugün ülkenin içinde bulunduğu rezil durumu; basının perişan halini, gazetecilerin fırıldak oluşunu ele alırken senin yıllar önce yazdıkların, söylediklerin ve araştırmaların önünde saygıyla eğileceğiz. İleri görüşlülüğüne bir kez daha hayran kalacağız.
Son katıldığın açık oturumlardan birinde, haykırıyordun: “Din sömürüsüne dayanan her iktidar yıkılmıştır! Her kim ki din sömürüsünü kullanır bir süre dayanır. Ama mutlak yıkılır.” İnternette defalarca dinledim o konuşmanı.
Sevgili Uğur Mumcu, bugün Tayyipçi mi yoksa Fethullahçı mı diye hükümetle cemaat arasındaki güç kavgasına kilitlediler milleti.
“En dindar benim” diye övünenler, beni dinimden nefret eder hale getirdiyse; lanet olsun her ikisine de!

Din işportacılığına karşı
Sen her yazında bir bilim adamı titizliğiyle bizi uyardın: Tarikatlar, cemaatler ve şeriat örgütlerine ilişkin araştırmalarını, bunlar arasındaki karanlık ilişkileri, işbirlikçileri, Mercedesli şeyhleri, “Şeyhim ne derse ne yaparsa doğrudur” anlayışındaki müritleri bize açıkladın.
“Görün, duyun, anlayın artık; ‘İslamcılık’ adına laik Türkiye’ye getirilip yerleştirilmek istenen bir Arap milliyetçiliğidir bu” diyordun. Atatürk milliyetçiliğini adım adım yok eden, laiklik ilkesini içten içe kemiren tehlikeye; “Suudi sermayesini maske yaparak adım adım ilerleyenlere” dikkati çekiyordun.
12 Eylül faşist darbesinden sonra mantar gibi biten imam hatip okullarını; Nakşibendiler, Nurcular, Süleymancılar, Cerrahiler, Kadiriler, vb. tarikatların politik partilere sızmasını ele alıyor, “Bu gidiş böyle sürüp giderse, din duyguları kimilerine baskı, kimilerine yükselme aracı olarak kullanılırsa, din siyasal işportacılık olursa, bütün bunlar Türkiye’nin başına sonra hiç içinden çıkılmaz büyük sorunlar yaratır” diyordun.

Laiklik – adalet – özgürlük
Çareyi bilimde, akıl yolunda, aydınlanmada ve hukukun üstünlüğünde görüyordun:
“Toplumu ayakta tutan temel dayanaklardan biri, adalet duygusudur. Bu duygu bir kez yara aldı mı demokrasinin temelleri sarsılmıştır” diyordun. İşte şimdi bunu yaşıyoruz!
“Ancak özgürlükçü ve demokratik toplumlarda bu siyaset- tarikat-ticaret üçgeni ile savaşılır. Kapalı rejimlerde ise bu akımlar, devlet kadrolarını, sinsi ve karanlık yöntemlerle ele geçirirler” diyordun. İşte şimdi boynumuza dek o sorunlara batmış durumdayız
“Tekbir sesleri ile Atatürkçülük… Said Nursi Hazretlerine yapılan övgülerle Atatürkçülük… Sağdan üç-beş oy alma uğruna solculuk adına gerici sakalı sıvazlayan Atatürkçülük… İşte yasaklı ve kısıtlı demokrasinin ulaştığı nokta budur” diyordun. İnanıyordun ki, Atatürk’ün laiklik ilkesi ancak özgürlükçü demokrasilerde var olabilir. “Demokrasilerde, çözüm yolları yasaklarda değil, özgürlüklerde aranmalıdır” diyordun. Ne diyeyim, dinlemekte çok geç kaldık! Seni çok özledik Sevgili Uğur Mumcu.

Allah kimseyi ‘akil’ yapmasın…

Allah kimseyi ‘akil’ yapmasın
Mehmet Tezkan

Başbakan Ankara’da toplanan büyükelçilere talimat vermişti..
‘17 Aralık darbe girişimidir. Yolsuzluk iftirası ambalajı altında demokrasiye, milli iradeye, çözüm sürecine, dış politikaya sabotaj yapıldı. Devlet içindeki paralel yapıyı yurtdışında anlatın’ demişti..
Başbakan Yardımcısı Atalay da ‘Akil İnsanları’ toplamış..
Benzer şeyler söylemiş, gidin bu durumu halka anlatın demiş..
Akil İnsanlar yeniden sahalara dönüyormuş!..
*
Kaçı bu görevi kabul eder kaçı sahalara geri döner bilmiyorum.. Kabul ederlerse ‘iktidarın paralel propaganda heyetine’ dönüşecekleri muhakkak..
Neyse bu ayrı mesele.. Sahaya çıkacak akillerin işi çok zor..
İki açıdan zor.. Paralel devleti kabaca anlatmak kolay.. Yargı-emniyet-bürokrasisinde kilit görevde olan insanlar cemaat örgütlenmesi içinde hareket etmişler diyebilirler..
Örnek olarak; Ergenekon, Balyoz, Suikast, Casusluk, Şike gibi davaları gösterebilirler.. Yasa dışı dinlenen telefonları, üretilen belgeleri gösterebilirler.. Haksız yere hapse atılan, mağdur edilen insanların bu otonom yapının kurbanı olduğunu söyleyebilirler..
Söyleyebilirler de biri çıkıp da sorarsa:
Bu iddialar yıllardır dillendiriliyor yeni mi duydunuz?
Cemaat-iktidar kavgası çıktıktan sonra mı farkına vardınız?
Dün başka şeyler söylüyordunuz?
Akiller ne cevap verir?
*
Tabii konu 17 Aralık’tan açılınca söz dönüp dolaşıp rüşvet ve yolsuzluk iddialarına da gelecektir..
Akillere, ayakkabı kutusundan çıkan dolarlar sorulacaktır..
Evde bulunan kasalar, yatağa saçılan liralar..
Ne diyecekler?
Düzmece diyemezler.. İmam hatip parası diye geçiştiremezler.. Çocuğun kasa merakı diye de geçiştiremezler..
Ya bakana hediye edilen 700 bin liralık saat..
İzahı zor.. Akil bile olsan anlatamazsın!..
*
Bir de fezlekeler meselesi var.. Medyaya sızan bilgilere göre içi yenilir yutulur gibi değil.. Bakanların defalarca rüşvet aldığı iddia ediliyor..
Fezleke hazırlandığına göre belgesi vardır herhalde.. Varsa ilk kez rüşvetin belgesini de göreceğiz..
Akiller, içeriğini tam bilmiyoruz, ortaya çıksın konuşuruz diye geçiştirmeye kalksa..
O zaman da Adalet Bakanlığı niye tutuyor, niye Meclis’e göndermiyor diye sormazlar mı?
*
İşleri zor.. Bu aralar Allah kimseyi akil yapmasın..

TIR üzerine ciddi sorular
Kıyametin yönü Suriye’ye yollanan TIR’lara kaydı..
Savcı, silah yüklü olduğu ihbarı var, arama yapmak görevim tezini savunuyor.. İktidar; ‘Başbakan’dan izin almadan aramayasın. Yasa var, o TIR’lar MİT’in’ diyor..
TIR’ın MİT’e ait olduğunu nereden bileceğiz? Mesela, iki, üç ay önce yakalanan içinden havan mermileri çıkan TIR’a kimse sahip çıkmamıştı?
Oldu olacak, TIR’ların önüne yazı yazsınlar:
‘MİT’in TIR’ıdır devlet sırrı taşır.’
*
Şaka bir yana konu ciddi.. Şu soruyu da sormak hakkımız.. Suriye’deki iç savaş üç yıldır sürüyor.. MİT ilk kez mi TIR yolluyor? İlk defa mı devlet sırrı gidiyor?
17 Aralık’a kadar hiç ihbar olmamış mı? Bugün ihbarı yapanlar 17 Aralık’tan önce niye yapmamış? İhbar yapıldıysa savcılar ittifak günleri diye göz mü yummuş?

Cebimizdeki para uçuyor
Son bir ayda dolara karşı en fazla değer kaybeden para bizim paramız olmuş..
Yüzde 10 değer kaybetmiş.. Dolara karşı yüzde 10 fakirleşmişiz..
Mayıstan bu yana ise TL’nin değer kaybı inanılmaz.. Yüzde 20.6..
Bundan sekiz ay, on ay önce en sağlam ekonomi bizim ekonomi denirdi.. Şimdi en kırılgan piyasa Türkiye deniliyor..
Basit anlatımı şu; her an her şey olabilir..
Tehlikeli bir durum da şu: Dolar hesapları kabarıyormuş.. Yani insanlar dolara yöneliyor..
10 günde 1.6 milyar dolar artmış.. İyiye gidiş değil..
Tehlike sinyalleri..

Başbakan Nasıl Diktatör Oldu?

Başbakan Nasıl Diktatör Oldu?
Ataol Behramoğlu

Başbakan, Bakanlar Kurulu’nun başkanı demek.
Yasama organı olan parlamentoyu yönetmez.
Tersine, etkinlikleriyle ilgili olarak parlamentoya hesap verir.
Parlamento gerektiğinde güvensizlik belirterek hükümeti düşürebilir.
Yürütme, doğal olarak yargıya karşı da sorumludur.
Başbakan, gerek bireysel etkinlikleri gerekse başkanı olduğu kabinenin etkinlikleriyle ilgili olarak gerektiğinde yargı önünde hesap verir.
Bizim siyasal yaşamımızda ise, çok az istisna dışında, bu demokrasi kurallarının tam tersi geçerli.
Bunun da ötesinde, günümüz Türkiye Başbakanı tam anlamıyla bir diktatör görüntüsüne ve yetkilerine sahip.
Bu neden böyle?
Üzerinde düşünelim.

***
En önemli, belki başlıca neden, bireysel çıkarlarla ilgili.
Milletvekillerini, aynı zamanda partinin başkanı olan başbakan belirliyor…
Bu, başbakanın istemediği bir davranış sergileyen milletvekilinin bir daha seçilme şansı yok demektir.
Bu anlamda, diktatörlük olgusu önce partinin hiyerarşik yapısından başlıyor.
Siyasal partiler yasasının ve parti tüzüklerinin parti başkanına sınırsız yetki tanıdığı bir demokraside, söz konusu kişinin diktatörleşmesi kaçınılmaz olacaktır.

***
Bizde başbakanın diktatöre dönüşmesinin bir başka nedeni, uygulanmakta olan seçim sistemidir.
Yüzde onluk bir seçim barajı, parlamentoda bir partinin haksız çoğunluğuna yol açacaktır ve nitekim öyle de olmuştur.
Faşist 12 Eylül darbesi sonrasında getirilen yüzde on gibi bir seçim barajının uygulandığı bir ülkede demokrasi sözü kandırmacadır.

***
Türkiye örneğinde başbakanın diktatörleşmesinin bir başka temel nedeni de toplumca demokrasi kültürüne çok az sahip oluşumuzdur.
Örgütsüz bir halk, sadece bir insan kalabalığı demektir.
Demokrasi kültürü öncelikle örgütlülük bilincidir.
Bizde büyük halk kitlelerinin beklentisi ve arzuladığı şey örgütlenme değil, bir kurtarıcının gelmesidir…
Bu nedenle de kurtarıcı olarak gördüğü kişiye tapınırcasına bağlanır.
Onu bütün kusurların üstünde ve ötesinde görür.
Bu bizde her zaman az çok böyleydi.
Günümüzde ise en aşırı bir örneğini yaşamaktayız.

***
Günümüz Türkiye Başbakanı’nın neden bir diktatöre dönüşmüş olduğunun başkaca özel nedenleri üzerinde de duralım…
Artık açık seçik görülebildiği gibi, başta ABD emperyalizmininki olmak üzere güçlü bir dış destekle önü açılmış bir kişiden söz ediyoruz…
Bu kişi, bugün iflas etmiş olan ılımlı İslam safsatasının Türkiye temsilcisi olarak saptanmıştı…
Kibirli ve fanatik kişiliği, iktidar hırsı ve para tutkusu, sıradan yurttaşı etkileme konusunda hitabet ustalığı, çıkar çevreleriyle ilişkileri, bugün ak dediğine ertesi gün hiç sıkılmaksızın kara diyebilme kıvraklığı, belli ki ona yatırım yapan güçlerce bir laboratuvar ortamında gibi incelenmiş ve üzerinde görüş birliğine varılmıştır…
Ülke içindeki etkisi ise halk kitlelerinin bir kurtarıcı beklentisinin güya karşılığıymış gibi pazarlanmasının yanı sıra, yerli sermayenin güçsüzlük ve kimliksizliğinden, bunun da bir sonucu olarak merkezdeki siyasal örgütlenmelerin çözülüşünden, 12 Eylül faşist darbesi sonucunda emekçi örgütlerinin ve solun ezilip parçalanmasından; bütün bunlara tüy dikercesine de aydınlanma kültüründen ve yurttaşlık bilincinden nasibini almamış, omurgasız bir okumuş yazmış güruhunun bilinçsiz, duygusuz, lanetli desteğinden gelmektedir…

***
Gezi ve ardından (ne kadar engellemeye çalışsalar da yağma ve hırsızlık kumpaslarını gözler önüne seren) yolsuzluk operasyonları diktatörü ve diktatörlüğü köklerinden salladı…
Akıllı bir son vuruş ülkeyi hasret kaldığı temiz havayla dolduracaktır…
Bunun yolu ise, kanımca, parlamento içi çalışmalar kadar ve ondan da çok, halk insanlarını özgürlük, iş, adalet, barış sloganları hedeflerinde örgütlemek, harekete geçirmektir….