Paralel devlet… Paralize devlet…

Paralel devlet… Paralize devlet…
Ayşenur Arslan

Başlıktaki sözün telif hakkı Nedim Şener’e ait. Çarşamba günü SOKAK’ta Medya Mahallesi’nde sıcak gelişmeleri konuşurken bu benzetmeyi yaptı. Zira, her fırsatta sorduğum gibi Nedim’e de şunu sordum:

“Devlet, yani o kavramı her yönüyle kuşatan AKP iktidarı, bugün PARALEL DEVLET dediği Cemaat örgütlenmesini biliyor ama göz mü yumuyordu? Yoksa -bugün inanmamızı istedikleri üzere- hiç farkında değiller miydi?”

Bana göre, iki şık da birbirinden fena. Bugün ‘Haşhaşiler’ diyeceğiniz, çete / terör örgütü benzetmesi yapacağınız bir yapıya zamanında göz yumduysanız… İzah edemezsiniz.

Eğer ne yaptıklarını, nasıl örgütlendiklerini fark edemediyseniz… “Ülkeyi nasıl yönettiniz siz” diye sorarlar. Hiç izah edemezsiniz.

Benzetme, işte bunları konuşurken ortaya çıktı.

Yanıtlar ne olursa olsun… Açık gerçek şu: AKP iktidarı ya devleti / ülkeyi paralize etti, yalanlarla uyuttu… Ya da kendisi paralize oldu.

NE HÜKÜMETMİŞ AMA!

HSYK konusunda yapmak istedikleri değişiklik bile bunun göstergesi.

‘Yürütme’ ve ‘Yasama’ tümüyle ellerinde. Ancak, bu iki önemli gücü YAP-BOZ oyunundan öteye götüremediler. Kendilerinin çıkarttığı kaç yasayı “Olmamış, yanlış yapmışız” diye geri çektiler. Bozdular, yeniden yaptılar.

Her seferinde ‘çıkarlarına O GÜN öyle geldiği için’, tepkisel olarak davrandılar.

Ülkeyi ikiye bölme pahasına başımıza sardıkları 12 Eylül Referandumu ile ‘Yargı’ya el attılar. Yolsuzluk ve Rüşvet Operasyonu ile başları derde girince, şimdi bir daha el atmak ve üstelik bu kez o eli KENDİLERİNE BAĞLAMAK istiyorlar.

Öte yandan, son savaşla birlikte anlaşıldı ki; Cemaat’e karşı hiç hazırlıklı değillermiş. Yapabildikleri; sadece 500 polisi görevden almak. Yerlerine getirdikleri polisleri de üç-beş gün sonra koltuktan kaldırıp bir yerlere sürmek.

UTANMIYORLAR DA!

Bu muydu, ‘güçlü’ iktidar? Bu muydu, bölgenin abisi olmaya soyunan AKP? Bu muydu, Türkiye’ye çağ atlatacak kadrolar?

Ne çıkardıkları / çıkaracakları yasalar hakkında hazırlıkları var… Ne de sağır sultanın duyduklarını duymuşlar… (Daha fenası; biliyorlarmış ama bugün yalan söylüyorlar).

Dün “Cemaat’e dokunan yanıyor” diye feryat edenleri duymayıp, bugün “İçeride suçsuz yatan çok” derken, bir başbakanın yüzü kızarmaz mı!

Bütün büyükelçileri toplamış “Görev yaptığınız ülkelerde bu çetenin içyüzünü anlatın” talimatı vermiş. Partisinin, ‘o çeteye sadece Türkiye’de değil, dünya ölçeğindeki desteğini’ unutmuş gibi yapıp, bugün bunları söylerken insan hiç utanmaz mı!

Eğer, siyasette kılavuzunuz Yalçın Akdoğan, ekonomide (ve hayatın her bahsinde) Yiğit Bulut ise…

Zaten, ne olmak ihtimali var ki!

TETİKÇİLİKTE SINIR YOK MU!

Medya, bugünlerde hazmı zor bir çiğlik içinde. Hatta mide bulandırıyor.

Daha düne kadar el ele bizlere saldıranlar, bugün iki cephede birbirlerine kıyıyor!

Ama hiçbiri SABAH Gazetesi ve yazarlarına ulaşamaz. Önceki gün, (yine) Gülen aleyhinde bir manşetle, hatta birinci sayfa ile çıktı. Ama belli ki yetmemiş!.. Başlığın hemen altında, üç işadamının fotoğrafına yer verilmiş: Ali Sabancı, Mustafa Koç, Turgay Ciner.

Çok satan bir gazete tarafından suçlanıp hedef gösterilecek ne yapmışlar? Manşetin kendisi anlatıyor: Fethullah Gülen ile görüşmüşler, bir şeyler konuşmuşlar.

Ne o iş adamlarını tanırım… Ne Gülen’e verilecek selamım vardır… Ancak, medya ahlâkını korumak adına söylemek zorundayım. Bu; mesleğimiz adına yüz kızartıcı bir ‘tetikçilik’. Bildiğiniz ahlâksızlık.

İŞTE BİZİ YÖNETENLER:

*ZAMANLAMA MANİDAR: SBS sonuçları, yılın ortasında ‘durduruldu’. 1 milyon 112 bin öğrencinin girdiği sınavda sıralama değişti. Akıllar karıştı. Milli Eğitim Bakanı Nabi Avcı da ‘mahkemenin kararında zamanlamaya’ dikkat çekti.

*ÖCALAN KÜRTLER’İN LİDERİ: Başbakan Yardımcısı Beşir Atalay, “Beğenseniz de, beğenmeseniz de Öcalan Kürtler’in lideri” dedi. PKK ve BDP’yi aşıp, milyonlarca Kürt’ü kapsayan bu yorum / tespit yeni sorular yarattı. Acaba, bugüne kadar AKP’ye oy veren Kürtler Öcalan’ın işaret ettiği adrese mi gidecek! Oraya mı oy atacak! Başbakan Yardımcısı Atalay’dan bu konuda da açıklık bekliyoruz.

*ERDOĞAN’IN İLAHI VASFI: AKP Düzce Milletvekili Fevzi Arslan, Düzce televizyonuna konuşmuş: “Koşan arabanın tekerine bir şey sokma hedefi olanlarla karşılaştık. Çünkü başında öyle bir lider var ki, dünya liderliği kabiliyetinde ve Allah’ın bütün vasıflarını üzerinde toplayan bir lider var. İşte bunun önünü kesmek istediler”.

*ERDOĞAN’IN İHBARCILARI: AKP Milletvekili Muhammed Çetin, ‘tedbirli olarak kesin ihraç talebi’ ile Disiplin Kurulu’na sevk edildi. Yani, “Bundan sonra söyleyecekleri partimizi bağlamasın ve tez zamanda da AKP ile ilişkisi kesilsin” denildi. Bu arada, ortaya çıktı ki; bu kararın ardında AKP’li iki vekil: Volkan Bozkır ve Ali Aşlık’ın şikayet / ihbar dilekçesi var. Vekiller, dilekçelerinde Çetin için “AKP’ye zarar veren ve fitne yaratan konuşmalar yapıyor” demiş. O konuşmalardan, iddialardan uzun uzadıya örnek vermeye gerek yok. Şunu söylemek yeter: Muhammed Çetin, Today’s Zaman Gazetesi’nde, yani Cemaat medyasında yazıyor!

“İki yol var önünde: Ya demokrasi ya diktatörlük!”

17 Aralık’ta Ne Oldu?
Emre Kongar

17 Aralık 2013 tarihinde ne olduğu hakkında iki iddia var:
Birincisi, iktidarın komplo ve darbe girişimi iddiaları.
Bunlar, Başbakan Erdoğan, AKP’li politikacılar ve iktidardan yana olan medya tarafından dile getiriliyor:
Bu iddialara göre, yabancı güçlerle işbirliği yapan ve devlet içinde “paralel devlet” biçiminde örgütlenen bir grup var.
Bu grup, yargıyı ve Emniyet’i ele geçirmiş (ki bunun “Gülen Cemaati” olduğu açıklanıyor).
İşte bu grup, ki çeteleştiği söyleniyor, içeride ve dışarıda Türkiye’yi zayıflatmak ve barış sürecini durdurmak için, AKP iktidarına karşı bir darbe girişiminde bulunmuş.
İkincisi, yargının yolsuzluk ve rüşvet iddiaları.
Bunları, değerli gazeteci Şükrü Küçükşahin çarşamba günkü yazısında, genel olarak özetlemiş; ilgili bölüm şöyle:
“…Bakanlar, polis baskınını öğrenip bürokratlara ‘Kaçabiliyorsan kaç’ demiş.
Kentleri mahveden imara aykırı uygulamalar, (Başbakan’ın olduğu söylenen. E.K.) talimatlarla yapılmış.
Bakan çocukları bürokrasi ile iç içe olmuş; danışmanlık ücreti aldığı kişiler veya tanıdıkları için şirket genel kurullarına gidecek komiserleri ayarlamış, vatandaşlık işlemlerine karışmış, babaları da yardımı esirgememiş.
2 milyon dolar, 2 milyon Euro ve 1.5 milyon TL rüşvetin teslimde, tanesi ancak 500 bin dolar aldığı için ‘8 ayakkabı kutusu’ gerekeceğinden, ‘çok fazla’ diye ‘ayakkabı kutusu’ şartından vazgeçilip tekerlekli valiz ve sırt çantası alınmış.
Parayla valizin nereden alındığı, nasıl taşındığı izlenmiş; havaalanında X-Ray’de görüntülenmiş, polisin ‘Ne kadar’ sorusu üzerine rakamlar söylenmiş.
Bu paranın hangi ev ile hangi ‘aynı çocuğa’ teslim edildiği; kapı önündeki telefon konuşmaları haritalar, sinyallerle belirlenmiş; kullanılan araçlar nerede durmuş, kimlerle buluşulmuş, hepsi film kareleri gibi izlenmiş…
…2 milyon dolarlık mücevherler alınmış, kimi beğenilmiş, kimi beğenilmeyip 4 milyon dolarlıkları ile değiştirilmiş; mevzuat dışı faturalar kesilmiş.
‘Gene aynı tür ayakkabı kutuları lazım’ sözleri sıradanlaşmış.
300 bin dolarlık Patek saatlerin satın alınmasındaki kaprisler, zorlukların aşılma biçimleri, X-Ray cihazlarından geçirilmesi, gece 01.30’da kim tarafından kime teslim ettiği izlenmiş; sabah siyasilerin kolunda görüntülenmiş.
Rüşvet rakamlarındaki anlaşmazlık üzerine, mail’leşmeler yaşanmış; mahkeme kararı ile bu mail’ler kayda alınmış.
Fiziki takipten önceki rüşvet iddiaları ise o mail’lerdeki rakamlarla ödeme öncesi/ sonrası günü yapılan telefon konuşmaları eşleştirilerek ileri sürülmüş.
Ayakkabı kutularındaki dolarlar trafik polislerince de kayda alınmış…”

***

Somut olaylara baktığımızda, ayakkabı kutuları içindeki dolarları, gözaltına alınanları, serbest bırakılanları, tutuklananları, şirketler üzerindeki tedbir kararlarını, bu kararların kaldırıldığını, bakanların istifalarını, operasyonları yapan yüzlerce polisin görevden alındığını, savcıların yerlerinin değiştirildiğini, savcıların politikacıları, politikacıların savcıları suçladığını ve ayrıca cemaat ile AKP iktidarı arasındaki karşılıklı suçlamaları görüyoruz.
Yukarıda özetlediğim iki iddiadan hangisi doğru olursa olsun, Türkiye’nin büyük bir siyasal fırtına içine girdiğine ve çok büyük değişmelere gebe olduğuna hiç kuşku yok…
İki yol var önünde: Ya demokrasi ya diktatörlük!

‘Erdoğan kendi devletini kuruyor’

‘Erdoğan kendi devletini kuruyor’
Aslı Aydıntaşbaş

Kemal Kılıçdaroğlu’nun muhafazakar medya ve hükümet yanlısı gazeteler dahil geniş bir gazeteci grubuyla bir araya geldiği mekan, Florya’daki Beyti kebapçısıydı. Sohbet stressiz, ancak konular malum, sıkıntılıydı. Kılıçdaroğlu’nu dinlerken, kolesterol seviyemiz yükseliyor, geleceğe yönelik umutlarımız hızla aşağı düşüyordu. Bakın neden…
CHP lideri özetle Türkiye’de demokrasinin tehlike altında olduğunu, Erdoğan’ın şahsında ‘güç yoğunlaşması’ olduğunu, 17 Aralık’la başlayan süreçte “kuvvetler ayrılığının ortadan kalktığını”, HSYK taslağının da geri dönülemez bir durum yaratacağını anlattı:
“Erdoğan kendi devletini kurmak istiyor. Demokrasinin olmadığı, yargının kendi emrinde olduğu, bütün milletvekilleri ve valileri atama yetkisine sahip bir yapı oluşturmak istiyor. Bunu da açıkça söylüyor. Başkanlık sisteminde hem başkan, hem de parti genel başkanı olacak. Yani kendisinin tek seçici olduğu bir parti devleti modeli… ”
Tablo bu kadar karanlıksa, CHP ne yapacak? Doğru ya… Muhalefetin işi şikayet değil çözüm üretmek. CHP liderinin gündeminde sine-i millet ya da erken seçim çağrısı yok.
CHP’nin önceliği, “hükümetin istediği şekilde değişirse demokrasiyi unutmamız gerekir” dediği HSYK taslağıyla mücadele…
Kılıçdaroğlu, 6 gündür CHP’nin Adalet Komisyonu’nda ”demokrasi mücadelesi” verdiğini anlatıyor: “Ama bir tarafta 300, diğer tarafta 130 milletvekili var. Gücümüz belli. Kaba kuvvetle kesmeye çalışıyorlar. CHP neden muhalefet etmiyor deniyor. Ne yapalım? Miting yapıyoruz, basın toplantısı yapıyoruz, Meclis’te muhalefet ediyoruz. Başka ne yapabiliriz?”
Tasarı geçerse, CHP bunu Anayasa Mahkemesi’ne götürecek. Ancak medyanın, bizlerin konuya daha duyarlı olmasını istiyor: “Üniversiteler dahil herkes suskun. Oysa demokrasi hepimizin ortak sorunu. İktidardan yana tavır almak, demokrasiye karşı tavır almaktır. Sizin göreviniz de demokrasiyi, örgütlü toplumu savunmak. Yalnız başına kalan ve mücadele etmeye çalışan bir muhalefet görüntüsü var. Bu doğru değil. Herkesin mücadele etmesi lazım.”
‘İstanbul ve Ankara’yı alıyoruz’
CHP liderini yakından izleyenler, en karamsar tabloyu çizerken bile inanılmaz sakin bir üslupla konuştuğunu bilir. Dün de öyleydi. Türkiye’de demokrasinin tehlike altında olduğunu, adeta tarım müktesebatını anlatır gibi sakin anlattı.
Oysa Başbakan Erdoğan, salı günkü grup konuşmasında kendi mesajını basit bir dil, çarpıcı bir üslupla “Bir çete var. Virüs gibi ülkeyi sarmış. Acırsak acınacak duruma düşeriz” diye anlatmıştı.
Sorduk: Peki CHP’nin “marketing” stratejisi ne? 10 saniyede açıklamak gerekirse, insanlar neden CHP’ye oy versin?
Kılıçdaroğlu bu soruya “Çünkü devleti soyuyorlar” diye yanıt verdi. Belli ki seçim teması bu olacak.
Ancak toplantının soru-cevap bölümünde, ilginç bir ayrıntı daha ortaya çıktı. Kamuoyu araştırmaları, genelde Ak Parti’nin rağbet ettiği bir alan. Oysa CHP de bu dönem kamuoyu araştırmalarına ağırlık vermiş. Sonuçları sorduğumuzda “Çok iyi” dedi ve ekledi “İstanbul ve Ankara’yı alıyoruz.”
Bu son aylarda CHP’den gelen en iddialı açıklama…
CHP’nin 3 tane başörtülü adayı olduğunu, yerel seçimler ve sonrasında asla başörtülü kadınlara ayrımcılık yapılmayacağını söyledi. Kılıçdaroğlu, İstanbul ve Ankara belediye başkan adaylarıyla bir araya geldiğinde “CHP kazanırsa kimsenin belediyede işinden olmaması gerektiği” konusunda görüş birliğine varmış.
Bunlar CHP için çok yeni ufuklar…

Hakan Şükür’ün İstifasından Haşhaşilere…

Hakan Şükür’ün İstifasından Haşhaşilere…
Çiğdem Toker

Lionel Messi’nin ülkesi Arjantin’de, rejimi sarsacak bir zincirleme krizin ilk adımını attığını hayal edebilir misiniz?
Sorusu dahi kulağı tırmalıyor değil mi?
Ama Hakan Şükür Türkiye’de bunu “başardı!” Bir dünya yıldızı olmasa da, hayli parlak futbol kariyerinde atmadığı adımı, “siyasi” kimliğiyle, partisinden istifa ederek attı; tarihe geçti.
16 Aralık, Şükür’ün istifa tarihi.
O akşamdan bugüne dek geçen -sadece- bir aylık sürede yaşananları; en deneyimli siyasetçi, en kıdemli gazetecilerin bile en az on dakika sürecek bir arşiv taraması yapmadan hatırlamasının imkânsız olduğu bir rejim krizinde savrulmaya devam ediyoruz.

Bir yanda; rüşvet ve yolsuzluk operasyonuyla ortaya saçılan ayakkabı kutuları içindeki milyonlarca doları, tutuklanan bakan oğullarını, istifa eden bakanları, kara para aklama operasyonlarını, görevden alınan hâkim ve savcıları, ülkenin dört bir yanında görev yeri değiştirilen yüzlerce Emniyet müdürünü, yargıyı yürütmenin emrine amade kılacak yasa değişikliğini, vatandaş-internet ilişkisine getirilmek istenen “Big Brother”ını izlediğimiz açık bir oyun…
Diğer yanda Android cihaz sahibi her kullanıcıyı ekran bağımlısı kılan ses ve görüntü kayıtlarının saat başı “güncellendiği”, günde iki kez yeni versiyonları çıkan bir dijital savaş…

Dijital güç savaşına bin yıllık teşbih
Dindar politikacının bayıldığı tabirle “tüyü bitmemiş yetim hakkının” nasıl yendiğini sergileyen, -doğruysa- devletin gizli servisinin başka bir ülkedeki suikast planının bürokratik belgesini tedavüle sokan ve You Tube’dan Souncloud’a atlaya atlaya giden bu vahşi dijital savaşın, Haşhaşi-Mc Carthy söylemiyle taçlandırılmasını ise herhalde ne Shakespeare, ne de çağdaş bilim kurgu yazarları düşleyebilirdi.
Tarihsel arka plana baktığımızda, böyle bir dönemde Cemaat’i, Haşhaşilere benzeten bir başbakanın, kendisini de Nizamülmülk yerine konumladığını anlamak zor olmasa gerek.

Haşhaşiler kim? Tarih kaynakları, bin yıl önce kurulmuş Haşhaşileri bilinen anlamdaki ilk “profesyonel suikast” timi olarak tanımlıyor. Nizamülmülk ise, Büyük Selçuklu İmparatorluğu’nun büyük veziri. O da gelmiş geçmiş en büyük en yetenekli devlet adamı olarak tanımlanıyor.

Bitmedi. Nizamülmülk, Selçuk Türk devletlerinde ilk istihbarat örgütünü kurmuş. Yine tarih kitaplarına göre, Hasan Sabbah’ın görevlendirdiği bir Haşhaşi tarafından suikasta uğramasının gerekçesi de bu girişimi..
Başbakan Recep Tayyip Erdoğan’ın dünkü grup toplantısında 17 Aralık operasyonunu Büyük Selçuklu devleti zamanında yaşananlara benzetmesini, böyle bir tarihsel arka plan içinde okumanın sakıncası olmasa gerek!
Başbakan’ın bu benzetmesinden hemen sonra, Gazeteciler ve Yazarlar Vakfı’nın da tarihinde ilk kez bir basın toplantısı düzenleyip Mc Carthy döneminden dem vurması ise savaşa yeni ama daha vahim boyutlar kazandırıyor.
İhtimal ki, siyasete girinceye kadar, belleklerde en çok UEFA şampiyonluğundaki payıyla iz bırakan Hakan Şükür, istifasının ortalığı bu kadar büyük bir yangın yerine çevireceğini öngörmemişti.

Ancak gelinen noktada, Şükür’ün istifasına dayanak olan “dershane” meselesinin, güçlükle hatırlanması, gazete sayfalarındaki yerinin giderek küçülmesi de, hiç anlamsız değil.
Çünkü mesele -tıpkı Gezi’deki ana meselenin ağaç olmaması gibi- dersane değil…
Mesele, Hakan Şükür gibi bir futbolcuyu, rejim krizinin aktörüne dönüştüren, adı “Gazeteciler ve Yazarlar Vakfı” olan bir sivil toplum kuruluşunu ülkenin bütün sorunları hakkında görüş bildirecek kadar kudret sahibi, “seçilmemiş” bir gücün, “seçilmiş” güçle kurduğu “ekonomik çıkarlara dayalı” ittifakın bozulmasıdır.
Bu savaştan en büyük hasarı alacak olanın ise bütün bir ülke olacağı tartışmasızdır.

Kendine Ait Bir Ülke…

Kendine Ait Bir Ülke…
Mine Söğüt

Bu ülkenin iktidarında ilk kez değil, bundan önce de çeşitli paralel ve derin yapılar vardı.
O paralelliklerin ve derinliklerin arasındaki boşlukta da bir zamanlar biz yaşardık.
Biz dediğim, solcular, komünistler, anarşistler, laikler, akılcı bilim insanları, aydınlar, sanatçılar, edebiyatçılar…
Bir de bu insanların, gelecekleriyle ilgili farklı ama aydınlık hayaller kurdukları çoğu yoksul küçük çocuklar.
O zamanlar herkesin kendine göre tarif ettiği, görülecek güzel günler vardı.
Paralelleri bir gün kırıp atma, derinlikleri yüzeye çıkartma ve ülkeyi gerçekten özgürleştirme umutları vardı.
Seksen sonrası o derin ve paralel yapılar sığ bir sarmallığa dönüşmeye başladı.
Aralardaki boşluk ortadan kalkınca, bize alan kalmadı.
Ülkemizi yitirdik.
İçimizden hâlâ bir ülkesi varmış gibi hissetmek isteyenler huzurla o sarmalın davetkâr kıvrımları arasına kaynadılar.
O paralelliği kırmak, derinliği ortadan kaldırmakla yükümlü olan akıllar, alanlarını ve hayallerini korumak için direnmediler.
Kendi ülkelerini elleriyle ve o yılgın gönülleriyle kolayca terk ettiler.
Aradaki boşluğun kendilerine aslında nasıl bir direnç sağladığını unutup, o sığ sarmallığın sinsi ve sahte saadetine tav oldular
Çünkü “hep”i idrak etmek kolaydır da “hiç”i hazmetmek pek zordur.
İşte şimdi hep birlikte bunun acısını çekiyoruz.
O yüzden bugün bu ülke bizim ülkemiz değil.
Okyanus ötesinden, zamanın küresel güçlerinden ve bir de yüzlerce yıl öncenin semavi vizyonundan güdümlü akılların ülkesi.
Dili çirkin, niyeti bozuk, aklı karanlıkların ülkesi.
Kanunları düzeni sağlamak değil bozmak için çıkaranların ülkesi.
Hukuku adalet değil intikam saçanların ülkesi.
Ülkenin polisi polis, askeri asker, gazetecisi gazeteci değil.
Cumhurbaşkanı bile cumhurbaşkanı değil. O sarmal yapının yıllardır aydınlıkla savaşıp, nefesini gelenek ve boş inanç rüzgârıyla doldurması boşuna değildi.
Zaten topluma hâkim olan o kör cehaleti iyice körüklediler.
Cahilleri yönetmek kolaydır. İnançları gereği her konumda kadını cinsel bir tehdit olarak algılayan ve bu karmaşada bile ilkokuldaki kız çocuklarının başını örtmesinin önünü açmak için kollarını sıvayan politikacılar tabii ki din ve devlet işlerini birbirinden ayırmazlar.
Dinle devlet işleri birbirine karışırken, vicdan ve devlet hızla birbirinden uzaklaşır.
Biz de şu koca dünyada, ailesi tarafından genellikle kendisinden çok büyük bir erkeğe parayla satılan ve arka arkaya doğum yapan küçük kız çocuklarının ancak öldükleri, hatta öldürüldükleri zaman haber olabildiği Müslüman bir ülke olarak kalakalırız.
Ve bu ülkedeki gazeteler onlara ısrarla hep çocuk gelin derler.
Oysa hepimiz biliriz, işin aslı asırlardır aileler arasında karanlık inanç ve geleneklerle onaylanan ticari bir pedofilidir.
Hani bizim şimdilerde kendimize ait bir ülkemiz yok ya…
O, bedenen ya da ruhen ölü küçük kız çocuklarının ve bundan sonra ölecek olanların kendilerine ait bir ülkeleri hiç yok.

‘Yetmez Ama Evet’çiler İçin Ağıt…

‘Yetmez Ama Evet’çiler İçin Ağıt…
Ahmet Cemal

Sizleri herhangi bir zaman bağışlayabileceğimi hiç sanmıyorum.
Tıpkı bir zamanlar, bir gün gelip de birilerini kullandıkları oydan dolayı suçlayabileceğimi de hiç sanmadığım gibi.
Ama bir gün geldi, sizlerin “yetmez, ama evet” oylarınız, sonuçları bakımından yalnızca birer oy olmaktan çıkıp, “ve hatta hıyanet”in tehlike çanlarına dönüştü.

Üstelik büyük çoğunluğunuz bakımından bu oylar, yalnızca bir defaya özgü “kazalar” olmakla kalmayıp, bu ülkenin aydınlarının bir bölümü için epey eskiden bu yana artık teamüle dönüşmüş bir tavrın, başka deyişle hep idareimaslahattan yana bir tavrın yeni göstergeleriydi.

Çünkü sizler, yani o bilinen anayasa oylamasında “yetmez ama evet”leri pusulalara basanlar, en önemli ülke sorunları söz konusu olduğunda bile her zaman açık seçik ve kararlı bir tutumdan yana değil, fakat hep suya sabuna fazla dokunmamaktan yana oldunuz. Üstelik böyle bir tutumu örneğin “tarafsızlık” ya da “aydın tavrı” diye adlandırmaktan da hiçbir zaman çekinmediniz.
Şimdiye kadar nerelerde olmadınız ki?

Kısaca söylemek gerekirse, göze çarpabileceğiniz, hemen görülebileceğiniz, sütunlara ve ekranlara yansıyabileceğiniz her yerde, ama her yerde vardınız. Kendinizi hep “aydınlar” diye nitelendirdiniz, fakat kimi zaman bazı yerlerde olmamanın da çok güçlü bir aydın tavrı ve militan bir eylem niteliğini kazanabileceği gerçeği hiçbir zaman geçerli olmadı.

Ülke, iktidar tarafından hızla bir din devletine dönüştürülürken bu durumdan içtenlikle kaygı duyanların: “Bu kadarı artık biraz fazla olmuyor mu?” şeklindeki sorularına, “Ama neden? Ben akşamları pekâlâ rakımı içebiliyorum!” yanıtını vererek, nasıl bir gaflet uçurumunun kenarında olduğunuzu kendiniz sergilediniz.

Kapkara güçler, Mustafa Kemal’in cumhuriyetinin mezarını kazarken ve o cumhuriyetin tüm kazanımlarını yıkarken, sizler ortaya “İkinci Cumhuriyetçiler” kimliğiyle(!) çıktınız ve cumhuriyetinizin ilk “icraatı” olarak “Artık Mustafa Kemal Atatürk ve Kemalizm de eleştirilebilir ve eleştirilmelidir!” saptamasında bulundunuz. Bunun hemen ardından da gündeme “Mustafa Kemal’in bir diktatör olup olmadığı” sorusunu getirdiniz. Bunları yaparken, İstiklal Savaşı’nın en kritik günlerinde Türkiye Büyük Millet Meclisi’ndeki hasımlarının gayretiyle Başkomutanlık süresi uzatılmayan Mustafa Kemal’in, emrindeki ordularla o Meclis’i susturacak yerde cepheden ayrılıp Ankara’ya geldiğini ve Meclis’ten resmi uzatma talebinde bulunduğunu unutup, böyle bir insanın nasıl diktatör olabileceğini düşünmediniz. Tıpkı Birinci Cumhuriyet’in neden yıkılmış olabileceğini de düşünmediğiniz gibi. Ama bütün bunları zaten isteseniz de düşünemezdiniz, çünkü düşünme yetileriniz hep akşamları içkilerinizi rahat yudumlayabilmekle ve muktedirin kapısında “akil adamcılık” oynamakla sınırlı kaldı.

Sonunda “Kemalizmin vesayetinden(!)” kurtarmakla övündüğünüz ülkeniz, şimdilerde tarihte eşi görülmemiş yolsuzluk fırtınalarının esareti altına girdi. Bilincinden tümüyle yoksun olduğunuz o tarih, inanın ki sizleri asla bağışlamayacak!

Genel kategorisine gönderildi

27 Temmuz 2010 tarihli bir yazı…

Nasıl Yıkılır?
Mine G. Kırıkkanat

Bu ülkede yaşayan ve hangi din, hangi ırk, hangi renkten olup, hangi dilden konuşursa konuşsun ezici çoğunluğu “Türk’üm” demekten -henüz- utanç duymayan insanlara, “Türklük; Kürtlük, Çerkeslik, Lazlık gibi bir alt kimliktir. Üst kimliğiniz Türkiyeli Müslüman olmalıdır…” dersiniz.
Güneydoğu bölgesi, aşiret ve delaletin pençesinde kıvranırken siz Kuzey Irak’a gider, ABD’nin uşağı Kürt hükümetinin elini eteğini öpersiniz.
Yetmez, sizin Kürtleriniz aşiretin beslediği cehalet, cehaletin beslediği töre vahşetinin kucağında işsizlik ve yoksulluktan kıvranırken, siz düşmanın çakma Kürt devletine 500 işadamıyla çıkarma, milyarlarca dolarlık yatırım yaparsınız. Güneydoğu’da yaşayan Türklere ve Kürtlere kesintisiz veremediğiniz elektriği, Irak’taki Kürtlere verirsiniz. Kurmadığınız altyapıyı, yolları, köprüleri, yurtları, hastaneleri, fabrikaları Irak’taki Kürtlere kurarsınız. Yetmez! “Kürt açılımı” diye sınırı açar, çakma Kürt devletinde konuşlanan çocuklarınızın katillerini PKK bayrağıyla karşılatır, davul zurna vurdurur, ayaklarına kadar götürdüğünüz adliyeye, temenna çaktırırsınız.
Sekiz yıl önce “sıfır”lanan terörü azdırmaya bu kadarı yeter. Ama devleti yıkmaya yetmez. Kolları sıvar, devletin parçalanması önündeki en büyük engel, orduyu ufalamaya başlarsınız.

***

Yıllarca PKK’ye karşı savaşan halk kahramanlarını, çakma tanıklar, çakma tutanaklar, çakma iddialarla “terörist” diye tutuklar, yargılarsınız. Bu ülkenin Türk, Kürt, Çerkes, Laz demeden, ayrım yapmadan yetiştirdiği halk çocuklarını, gencecik, vatansever teğmenleri düzmece darbe senaryolarıyla biçer, ne olur ne olmaz diye, iyice karalamak için de bizzat bulanlar tarafından konulmuş uyuşturucu bulundurmaktan içeri tıkarsınız. Böylece PKK’ye karşı savaşacak olan subaylar, canlarını dişlerine takarlarsa, o dişlerin savundukları devlet tarafından söküleceğini gayet iyi anlarlar!
Anlamayacak kadar kalın kafalı subaylar hâlâ savaşır gibi mi yapıyor? Bu halk hâlâ oğlunu onlara emanet ediyor, askere gönderirken davul zurna mı çalıyor? Çaresi kolay: Çıkar kürsülere, Filistinli çocuklara ağlarsınız. Gazze’ye cihat gemileri kaldırır, Türkiye PKK’nin öldürdüğü 13 askerine gözyaşı dökerken, siz İsrail’in öldürdüğü 9 mücahite hıçkırırsınız. Özbeöz çocuklarınız, askerleriniz, sizin vatanınız için her gün ölürken ilan edilmeyen yasları, Gazze için ölenlere tutarsınız. Baktınız tık yok, PKK’nin 7 asker daha öldürdüğü gün, 30 yıl önceki askeri cuntanın astırdığı 4 gence ağlarsınız. Yine mi anlamadılar? Güneydoğu’da savaşan Mehmetçiklere sahip çıkan vakfın başkanı başta, 102 generali sorgusuz sualsiz, beş ay süreyle mahkemeye çıkarılmamak üzere tutuklarsınız. Bir yandan 30 yıl önceki hukuksuz zulme ağlar, 30 yıl sonraki hukuklu zulmü de eline balyoz verdiğiniz yargının üstüne atarsınız.

***

Bütün bunlar, bir halkı çıldırtmaya yeter. Hatta halkın bir bölümünün öteki bölümüne duyduğu hıncı katlayarak ulusu birbirine düşürmeye de yeter.
Ama devleti yıkmaya yetmeyebilir. Baktınız yıkılmıyor, hakkaniyet duygusunun dibini oymaya azimle devam edersiniz.
Sizin ihaleciler ticarette yükünü tutar, borsada oynar, şakşakçıları da onları medyalamaktan beslenirken, halkın çocukları dağlarda ölür. Siz de çulsuz ailelerine cenazede ayıp olmasın diye sadaka üst baş düzersiniz.
İki ayağına platin çakılı işsiz gaziyi, mevsimlik işçi olmak için Orman Müdürlüğü’ne başvurunca 1500 metre koşturur, koşamayınca da işsiz bırakırsınız. Sonra da çıkıp, iş çok, çalışan yok gibi yapar, iş beğenmeyen işsizleri güzelce azarlarsınız.
Ardından afili bir -mümkünse- kaz tüyü bulursunuz. Tarar, parlatır, İkinci 12 Eylül Anayasası’nın üstüne dikmeye hazırlarsınız.
Böylece elinizden gelen her şeyi yapmış, artık ok yaydan çıkmış, günah sizden gitmiş olur. Seyre oturup, hazırladığınız yıkımı beklersiniz. Bir şeyler mutlaka yıkılacaktır, çünkü.
Devlet yıkılırsa ne âlâ.
Yıkılmazsa da siz yıkılırsınız zaten.*

*Bu yazı, 27 Temmuz 2010 tarihinde yayımlanmıştır.

Kabahat sizde Sayın Başbakan!

Kabahat sizde Sayın Başbakan!
Hasan Pulur

Kabahat sizde Sayın Başbakan da, şimdi yapmak istediklerinizi, 2010’da Anayasa değişirken yapsaydınız ya!
Kim sesini çıkarabilirdi ki?
Sanki, şimdi çıkıyor da!
Uzun lafa ne hacet. “HSYK lağvedilmiştir. Yetki ve sorumluluk Başbakan’ındır; Başbakan kimi isterse onu seçer, ha savcıyı, ha hakimi…”
Anayasa böyle değiştirilseydi ne olurdu?
Bugün olanlar olurdu, hakimler de, savcılar da sıraya girer, söz dinlerlerdi.
***
İktidarlar, hangisi olursa olsun, yargıyı ele geçirmek isterler.
Yargının onlar aleyhine karar vermesini, soruşturma açmasını, soruşturma, kovuşturma yapmasını istemezler.
Tek partinin Ankara Valisi Nevzat Tandoğan, ne demiştir?:
“Komünizmse, onu da biz getiririz size ne?”
***
Atatürk’ten bir anı:
Urfa Milletvekili Ali Saip bey, Atatürk’e suikast girişiminden yargılanmaktadır. Dava dosyası, mahkeme ile Yargıtay arasında gidip gelmektedir.
Yargıtay savcısı Baha Arıkan‘ı, bir akşam Karpiç Lokantası’na davet ederler, Atatürk’ün sofrasıdır, sorar:
“Ali Saip davası ne oldu?”
“Mahkemenin kararını bekliyoruz!”
***
Atatürk kızar:
“Mahkemenin kararı ne demek? Mahkemeyi de kapatırım, hakimleri de, seni de atarım!”
Baha Arıkan, cesaretini toplayarak ayağa kalkar:
“Atatürk’üm, mahkemeyi kapatırsınız, hakimleri ve beni atarsınız, ama, tarihe adınız Mustafa Kemal olarak geçmez.”
Atatürk gülümser:
“Ben de senden bunu bekliyordum.”
***
Dava beraatle biter, Yargıtay kararı temyiz edecektir, Atatürk yine Arıkan’ı çağırır:
“Çocuğum, davayı tekrar temyiz edecekmişsin. Etmemeni öneririm. Önce dava benim şahsımı ve hayatımı ilgilendirir. Bunun zaman zaman ısıtılarak karşıma çıkarılmasından vicdanen azap duyarım. Benim vücudumun ortadan kaldırılmasını isteyen yüz kişi varsa, bunun yüz on olmasının bir önemi yoktur. Türk yargıcına güvenim sonsuzdur. Türk yargıcı, vicdani kanaatini göstererek bu işe inanmadığını göstermiştir!..”
***
Baha Arıkan, bunları anılarında yazmaktadır.
Tek parti dönemi de olsa, en kıdemli savcı, inandığı doğruları söyleyebilmektedir.
Bunu düşünebilir misiniz?
Politikacı, yargıyı bugünkü seviyeye düşürmüştür.
***
Talat Şalk adını hatırlarsınız, Öcalan’ı sorguya çeken ilk savcı…
Savcı, İmralı’dan önce Orta Anadolu’da bir ilçede görevlidir. İlçede bir kavga çıkar, CHP milletvekili de kavgaya karışır, sağa sola ateş eder. Savcı Talat Şalk, soruşturma açar ve milletvekilinin dokunulmazlığının kaldırılmasını ister.
Sağda solda kulaklara fısıldarlar:
“Savcıyı sürecekler!”
Kimse inanmaz ama, iki gün sonra savcının Mardin’e tayini çıkar.
İlçenin sözü geçen muteber insanları parti farkı gözetmeksizin Ankara’ya, Başbakan Ecevit’e giderler, bu haksız uygulamanın durdurulmasını isterler.
***
Ecevit çaresizdir:
“Savcı haklıdır, görevini yapmış… Suçlu olan bizim milletvekilimizdir. Fakat, ‘savcı yerinden ayrılmazsa, istifa ederim’, diyor. İstifa ederse hükümet düşer, ülkede kriz çıkar.”
***
İşte demokrasinin nereden nereye düştüğünü gösteren örnek!
Demokrasiyi ellerine geçirenlerin marifetlerinden biridir…
Onlar ki, demokrasiyi çok sevdiler!..
Ama yargıyı hiç sevmediler.
Bu hale getirdiler.
Daha da getirecekler.

Güç ve Erdem…

Güç ve Erdem…
Can Dündar

“Güç erdemli olmazsa sürekli olmaz” diyor Cumhurbaşkanı Gül…
Tam da Erdoğan’a “güç zehirlenmesi” teşhisinin konduğu günlerde Hitler örneğini veriyor:
“Mağlup olmadan önce o da bir güçtü”yü hatırlatıyor.
“İktidarda erdemli davranmayanın sonu onun gibi olur” mesajı veriyor.

***
Güç ve erdem…
Uyumsuz ikili…
Nadiren bir araya gelirler; buluştuklarında da ilişkileri uzun sürmez. Çünkü güç, erdemi bozar; erdem, gücü zayıflatır.
Mesele sadece erdemsizlik değil…
Hitler’i erdemsiz kişiliği mi felakete sürükledi; faşizmden nemalananların teşviki mi?

***
Güç, -hele çocukluğunda fazlaca itilip kakılmışların elinde-, zapt edilmesi zor bir intikam silahıdır.
Baskı altında hep alttan alan, ihtiraslarını kontrol altında tutan “küçük adam”, iktidar koltuğuna yerleştikçe özdenetimi kaldırır, kafesine sığmayan egosunu salıverir.
İçindeki vahşi çıkar ortaya… Kendi dev aynasında herkes ufalır, dışlanır, düşmanlaşır.
Baştaki “Dünya bana hayran” böbürlenmesi, zamanla “dünya bana düşman” ikirciklenmesine dönüşür.
Gücü kaybetme korkusuyla önce muhaliflerini, giderek müttefiklerini ve nihayet en yakınındakileri tasfiyeye girişir.
Gün gelir, kendinden şüphelenir.
Ve Hitler örneğindeki gibi, son kurşunu hep kendine saklar.

***
Lakin “küçük adam”ın kişilik özellikleri, faşizmi anlatmaya yetmiyor. Çünkü rejim, diktatörün kişiliğiyle değil, sistemin ihtiyacıyla besleniyor. “Koalisyonlar devri”nde hükümete boyun eğdirmek zorlaştı mı; anayasadaki güçler ayrımı, iktidarın ayağına mı dolaşıyor; yargı, yasama, medya, üniversite, sivil toplum otoriteye karşı mı koyuyor; ona göre bir tek parti anayasası tanzim ediliyor.
“İstikrar için”, güç, tek elde toplanıyor.
Çoğunluğun borusunun öteceği otoriter bir sistem kuruluyor. Meclis, “el kaldır-el indir” kıtalarıyla pasifleştiriliyor. Medya satın alınıyor. Üniversite susturuluyor.
Böylece kararlar daha hızlı çıkıyor.
Bürokrasi daha seri işliyor.
İşadamı daha çok kâr ediyor.
Yabancı başkentler hemen sonuç alıyor.
İktidar sınıfı, güçten nemalanıyor.

***
Yani bugünkü sonucun faturası, -şimdilerde moda olduğu gibibirilerinin kişilik bozukluğuna değil, bir kolektif suça kesilmelidir.
Aslen kötü olan muktedir değildir, iktidardır.
Mutlak iktidar, mutlaka bozar.
Erdem merdem tanımaz; koltukta azar.
Polisten, yargıçtan, işadamından, bürokrattan, gazeteciden, hocadan daima itaat beklediği için en ufak itirazı, kişiliğine saldırı sayar, saldırganlaşır, sindirir.
Öfkesinin nedeni tıbbi değildir, siyasidir.
Her despot, biraz da onu alkışlayanların eseridir.
Kimse sıyrılmaya kalkmasın, bu enkazın bedelini onlar da ödeyecektir.

***
Demem o ki; gün, güçlüden erdem bekleme günü değildir, gün, güce boyun eğdirme günüdür.

DİNLEMEK ERDEMDİR!.. BİRAZ DA SUS ARTIK!..

DİNLEMEK ERDEMDİR!.. BİRAZ DA SUS ARTIK!..
Mehmet Halil Arık

Sen Konuştukça Kimyası Bozuluyor Ülkenin!…

İstedin ki tek yapan, tek bilen tek seçen… sen olasın!…

Erkler sende toplansın.

İstedin ki; sen konuşasın, diğerleri ağzına baksın!… Alkışlanasın. Tatmin olasın …

Olmayınca, şirazeden çıkıyorsun… Öfkeden çıldırıyorsun… Kendini kaybediyorsun…

Bir bakmışsın içerden, bir bakmışsın dışarıdan… birilerine saldırıyorsun… saydırıyorsun!…

Bravo(!?)…Yetiştirmek istediğin kindar ve dindar gençliğine, emsalsiz bir örnek oluyorsun!..

Ego ve ihtiras bu derece baskın olunca hiç gülmedi suratın.. Sevecen görünümlü kaç fotoğrafın var senin!?… Her fotoğrafın, adeta “benden korkun” diye haykırıyor!..

İçselleştirilmiş öfke ile siyasete yeni bir boyut kattın.

Siyaseti kirleten bu içselleştirmeler, kimilerince yiğitlik, kimilerince de kararlılık olarak algılandı. Oysa, öfkeyle kararlılığın, öfkeyle yiğitliğin, bilimsel, düşünsel, toplumsal hangi yönden örtüşen bir bağı vardı ki!?

Biz ve onlar diye diye meyden meydan dolaştın, dolaşmaktasın!.. Öfkeni ihtirasına katık yaparak, toplumun her kesimini, her kurumunu, dilim dilim bölmekten, ayırmaktan, dışlamaktan, yaraları kaşımaktan, öte ne işe yaradı senin öfken!…

İçerde yarattığın travmalar saymakla bitmez!.. Dışarıdakiler ise meydanda!…Kapısını çalıp tuz isteyecek bir dostun kalmadı!.. Biraz itidal tavsiye edenlere de; öfkeli hitabeti, sanat diye sattın!. Heykel ucube …Sanat öfke!… Bakarsın, bir doktora tezi çıkar ortaya ilerde… ibretlik!.

Oysa ne yiğitlik, ne de kararlılıktır bu tavır. Ben söyleyeyim ne olduğunu: Hazımsızlığın, hoşgörüsüzlüğün içgüdüsel diklenmesidir bu sergilemeler.

Kibirin sadece kendini bitirecek boyutuyla sınırlı kalsaydı, işte sana yemin, tek kelime çıkmazdı ağzımdan…Bir kınama ile geçiştirilen o vekilin torbalar dolusu küfürleri üzerime olsun ki çıkmazdı!…

Ne var ki; tepeden inen kibre, egoya, ihtirasa bulanmış öfke seli, asıl tabanda-halkta yapmakta tahribatını… Tahribat büyük!… Onarılmaz boyutlarda. Pek çok kişi tehlikenin artık farkında…

Ne kurumlardan, ne de halktan bir kesim kaldı bu yıkımdan nasiplenmedik!…

Bireyin bireye, kurumun kuruma güveni bitmişse; ne kalmıştır geriye yıkımdan öte!…

Öfkenle tamir edemezsin yıkımı… Kefenle peşinden koşanlara bak…Nedir anlamı onun!…

Kan mıdır kanı yuyan-yıkayıp arıtan!?… Sakın “sadakat” koyma bu kör bağımlılığın adını!…

Çok tehlikeli bir oyun bu!… Kapı kulluğu geçer akçe olmamalı artık bu çağdaş asırda.

Ne keskin sirke küpüne zarardır’dan anladın, ne de öfkeyle kalkan zararla oturur’dan!…

Öfkenin kaynağını kendi içindeki tatminsizliklerde aramak varken, kendi korkularına kılıf üretmek adına, hayali düşmanlar yaratıp öfke ürettin… Ürettiğin yapay öfkeyi de korkutmada, sindirme de, kendi egonu tatmin etmede baskı aracı olarak kullandın… Ve bu arada, yalancı çoban rolüne de iyi oynayıp, sürdürdün hiç yaşamadığın mağduriyetlerini.

Bu arada; yatsıya kadar sönecek mumların; alevde tutuldu hep sadık yandaşlarınca!…

Seninle hemfikir olmayan, yanında yer almayan, her kesimden herkes; öfkeden aldı nasibini…

Kimisi huzurdan kovuldu, kimi ekmeğinden oldu, kimi yerinden… kimileri de tasmasından sayende kurtulmuş olmakla itham olundu!….

Ne Yunus düştü dilinden… Ne Şeyh Edebali… Ne, Hacı Bektaş; ne de Mevlana…

Aklına geldikçe öğütler saydın onlardan… Dörtlükler okudun…Biiiz diye başladı cümlelerin, onlaaarr diye bitti!…Nutukların, öfke, kin ve nefret ekti. Kara kedi girdi “biz ile onlar” arasına.

“Biiiz!” diyerek grubuna dahil ettiklerine;

Cömertlikte ve yardımda akarsu gibi ..oldun
Şefkat ve merhamette güneş gibi…Kusurlarını örtmede gece gibi o l d u n da;
“Onlaaaar!” diyerek dışladıklarına;

Hiddet ve asabiyette ölü gibi…
Tevazu ve alçak gönüllükte toprak gibi…Hoşgörüde deniz gibi… o l a m a d ı n !…
Kısaca; ne olduğun gibi göründün; ne de göründüğün gibi oldun!..

Öfke geldi, akıl gitti derler ya hani… öyle sözler ettin ki… ne ardını düşündün ne de önünü!…

Yok eğer iddia edeceksen düşünüp söylediğini, o tarafı işin daha da vahimi…:

“Şecaat arzederken sirkatin söyleme” derler bunun adına….

*

Bak!.. Dinle öfkeli adam!…

Haddim değil; bilimsel önerilerde bulunmak sana. Ben sıradan bir öğretmenim. Bilim adamlarını dinle derim!..

Üç koyunu güdemezler sınıfına koyma onları…Hep ulemaları değil; biraz da onları dinle!…

Konuşmak (1); dinlemek (5) erdem. Öncelikle “tuzak kurulma” sanrısından kurtar kendini..

“Onların tuzağı varsa, Allah’ın ve milletin de bir tuzağı vardır” gibi meydanlara toplanmış biat ve sadakat erlerine söylediğin safsatik cümleleri onlara karşı da kurma!… Ve o sözünde ilahi bir keramet varmış gibi de kurulma!.. Yutmazlar bunu. “Allah’ın tuzağı olmaz!?” bilirler onlar! Öfkenin söylettiği cümlelere sığınma!.. Yılan olur dolanır boynuna. Sırat köprüsünde engelin olur!.. Hatır saymaz Münkir-Nekir geçirir kayıtlara, hesap gününde çıkar karşına!..

Öfke nice gönülleri…sırça köşkleri kırar!.. Bedeli ağırdır öfkenin!… Ödemesi zordur.

Kontrolsuz öfke insani bir duygu değildir. Hele bir de dilden eyleme taşındıysa hiç değildir. Öfkenin gündelik siyasi hayata girmiş hali ise siyasetin kiridir.

İçten ve dıştan gelen bir nedene dayalı duygusal bir tetiklenmedir öfke… Komplocudur, kumpasçıdır, iftiracıdır, linççidir… gözü karadır. Öç alıcıdır.

Kaynağı da; çeşitli doyumsuzluklar ve mutsuzluklardır…

Tahammül ve tolerans düzeyinin azlığı… Birikim, eğitim, zeka eksikliği de diğerleri…

Öfke kontrolü bir erdemdir. Kişinin kendi ego ve ihtiraslarını kontrol altına alabilme yetisi, doğaya ve insanlara karşı sevginin, saygının, hoşgörünün ve tahammülün de yolunu açan en etkin faktördür… Demokrat olabilmenin de yolu buradan geçer. Bu hasletlere sahip olmayan kişide demokrasi soksan durmaz!…

Öfke, ne yaranın semere dokunduğunda, ne de çuvaldızın kendisine batacağında gösterilecek feryat-figan hali değildir!… Çünkü çözüm değildir!.. Belki kaçıştır ama kurtuluş değildir!..

Tarihler; öfkeyle üzeri, örtülmeye çalışılmış nice yolsuzluklar, yalanlar, riyalar, dolaplar, düzenler, hileler görmüştür ama günü geldiğinde su yüzüne çıkmamışını hiç kaydetmemiştir.

Öfkeyi “şal” sananların yanılgısıdır insan aklının unutma özürlü oluşu… “Gün ola devran döne”,.. Bir hatırlatmadır bu… unutanlara!…