İslam’ı 20 peniye satmak…

İslam’ı 20 peniye satmak…
Yalçın BAYER

LONDRA’daki caminin yeni imamı şehre gitmek için hep aynı otobüse biniyor ve evinin bulunduğu yere fazla sayıda sefer olmadığı için, çoğu zaman aynı otobüse denk geliyormuş. Bir gün, otobüsün biletçisi imama para üstü verirken yanlışlıkla 20 peni fazla vermiş. (Peni: Sterlin’in % 1’idir, yani bizim kuruşumuz gibi.) İmam yanlışlığı ancak yerine oturup parasını sayınca fark etmiş. Kendi kendine “Bu 20 peniyi biletçiye geri versem mi?” diye düşünmüş… Ama içinden bir ses diyormuş ki “Bu çok küçük bir para ve zaten biletçinin de umurunda değil. Koskoca otobüs şirketi
için de 20 peni ne fark eder ki? Bu parayı Allah’tan gelen bir hediye gibi düşünebilirim.”

İneceği durağa gelince, imam bu 20 peniyi biletçiye iade etmeme kararlılığı ile yerinden kalkıp kapıya yönelmiş ama tam inecekken aniden fikrini değiştirip biletçiye dönmüş ve “Paranın üstünü fazla vermişsiniz” diyerek 20 peniyi
biletçiye iade etmiş. Bunun üzerine biletçi gülümsemiş ve demiş ki: “Siz caminin yeni imamısınız değil mi? Aslında uzun zamandır İslam’ı öğrenmek için sizi caminizde ziyaret etmek istiyordum ve bilerek size fazla para verdim, nasıl
tepki vereceğinizi görmek istedim.”

İmam inerken nerdeyse bacaklarını hissetmiyormuş, yere yığılacakmışçasına bir direğe tutunmuş ve kendine gelmeye çalışmış. Gözlerinden yaşlar dökülerek kendi kendine mırıldanmış; “Allah’ım beni affet! Az daha İslam’ı 20 peniye
satıyordum!” Şimdi: İslam adına, İslam bayrağıyla, İslam referansıyla siyaset yapanlar haram paraları ayakkabı kutularında saklıyor, rüşveti elbise torbaları içinde alıyor…

Haram yoldan toplanan paraların suçüstü yakalanmaması için bu paralar sabaha kadar sağa sola dağıtılarak saklanmasına rağmen ertesi sabah elde bir yerlere taşınamamış 30 milyon Euro’lar kalıyor. Eh artık herhalde bu zevatın da “Allah’ım az daha İslam’ı 20 peniye satıyordum!” gibi bir pişmanlığı olmayacaktır!

Selamünaleyküm Pensilvanya, İnşallah Ananas!

Selamünaleyküm Pensilvanya, İnşallah Ananas!
Hakan Gülseven

Millet olarak, faiz ve vaiz lobilerinin ardından, sondaj ve montaj perileriyle muhatap olmaya başladık. Çok paranın evlere nasıl tıkıldığını, hatta o ‘ev’lerin neden villa olmak zorunda olduğunu anlamış vaziyetteyiz; ‘1 milyar’ doların bir odaya sığıp sığamayacağını hesap etme aşamasına geçtik artık.
Malum, bir süre bu ses kayıtlarıyla yatıp kalkacağız. O halde birbirimize alışalım. Ve AKP ile ilgili bazı gerçekleri hep beraber tespit edelim.

1. Telefon dinleniyor diye, aynı telefonda kısık sesle konuşarak kendince önlem almaya çalışan bir Başbakan’a sahibiz. Böyle bir başbakanı başımıza musallat eden 70 milyonun tek tek elini sıkarak tebrik etmek istiyorum. Kendimden başladım bile.

2.Teyyip Bey’in oğlu Bilal’i niye ABD’de -işadamı bursuyla- okuttuğu belli oldu. Bilal’in ÖSS sınavına girmiş halini tahmin bile edemiyoruz zira.

3.ABD’de işadamı bursuyla çocuk okutan Teyyip Bey’den, evdeki paralar temizlendiğinde bile geriye harçlık olarak 30 milyonu kalan Teyyip Bey’e… İşte büyüyen, zenginleşen Türkiye!..

4. Sümeyye geldi mi? Geldi…

5.Ailecek pek fena bir halde oldukları kesin.

6.‘Cemaat’ tabir edilen Pensilvanya Çetesi’nin ‘basın sözcüsü’ konumundaki isimlerin gevrek gevrek sırıtarak yaptıkları açıklamalara bakılırsa, gördüklerimiz daha hiçbir şey. ‘Turp’ diyor hepsi, Pensilvanya Çetesi’nde tam bir ağız birliği var. ‘Turp’un büyüğünü daha görmemişiz. Anlaşılan o ki, İsviçre’deki hesaplar da ortaya dökülecek!

7.Teyyip Bey ve sülalesi, ‘Adalet mülkün temelidir’ manzaralı sandalyelerde oturacak gibi görünüyor. Mevzu sadece evlerde ya da İsviçre’deki hesaplarda saklanan milyar dolarlarla sınırlı olmamalıdır. Halka karşı kimyasal gaz kullanılmış, Beyefendi’nin emriyle pek çok kişi öldürülmüştür!

8.Böyle şeyleri söylemeyi sevmiyorum ama çok uzun zaman evvel AKP’nin son kullanma tarihini doldurduğunu belirtmiştim. Ceylan derisi raflarda artık iyice kokmaya başlamış mamullerden söz edilebilir.

9.AKP çatlayacaktır.

Şimdi gelelim ‘Şeytan’ın gör dediklerine…

1.Pensilvanya Çetesi’nin pembe yanaklı şakirtleri Teyyip Bey’in ‘kriptolu’ telefonlarını dinleyemez. Bunların eline o telefon dinleme kayıtlarını CIA tutuşturmuştur.

2.Türkiye’de iktidar pastasından mümkün olan en geniş dilimi almak isteyen pembe yanaklı ananas tarikatı, uzun süredir CIA’nın çizdiği rotayı takip ediyor.

3.Ortada casusluk şebekesi gibi çalışan bir tarikat örgütlenmesi var. Bunların dandik bir ortak lügati var. ‘Turp’ diyorlar, ellerine tutuşturulmuş skandal CIA malzemelerine. O ‘turp’lardan sekiz tane varmış. Ufaktan iriye doğru sıralıyorlar. Pensilvanya Çetesi’nin basın sözcüsü olarak öne çıkan isimler, hem plandan, hem de o ‘turp’lardan haberdar. Gevrek gevrek sırıtarak, yeni malzemeleri piyasaya sürmeye hazırlanıyorlar.

4. Teyyip Bey’i artık kullanmak değil, süpürmek isteyen ABD, süpürgecilik işini elbette uşaklarına yaptıracaktır. Esas sorun, devlet içinde ciddi bir örgütlenmeye ve büyük bir sermayeye sahip olan bir tarikatın ABD’ye ‘hizmet’ ediyor olmasıdır.

5.Elbette müritlerini, bu ‘hizmet’in kendilerine yaradığını anlatarak kandırıyorlar. ‘Allah ve memleket sevdalısı’ olduklarından, dünyanın öbür ucuna giderek ‘hizmet’ peşinde koştuklarını söylüyorlar. Oysa hem okulları CIA istasyonudur, hem de gariban ülkelerde ihale takipçiliği yaparak ellerindeki sermayeyi büyütmektedirler.

6.Bunların her sahtekarlığı yapabileceği; yargı, polis ve devlet mekanizması içindeki müritleri aracılığıyla her tuzağı kurabileceği, her tezgahı hazırlayabileceği artık herkes tarafından anlaşılmıştır.

7.Pensilvanya Çetesi CHP içinde ciddi bağlantılar kurmuştur. CHP’yi de yönlendirerek, diyet borçları yaratarak ilerlemeye çalışıyorlar. AKP’nin çöküşünden doğacak boşluğu daha fazla etkinleşerek doldurmaya hazırlanıyorlar.

8.Pensilvanya Çetesi’nin kurduğu tuzaklara düşülmemelidir. Neticede; Teyyip Bey, kısık sesle konuşarak telefon dinlemesinden kurtulabileceğini sanan bir değişik ademdir; şimdilerde bütün çamaşırları bir bir ortaya serilmektedir… Halbuki, Pensilvanya Çetesi, o dinleme kayıtlarını elinde tutup maniple eden bir karanlık merkezden idare edilmektedir.

9. Teyyip Bey kendini yemiş ve bitirmiştir. Pensilvanya Çetesi ise, darbe alsa da, teşkilatını muhafaza etmektedir. AKP’nin devrilmesinden güçlenerek çıkmayı hedeflemektedir. Bu çetenin tasfiyesi, en az AKP zararlısından kurtulmak kadar önemlidir. Daha demokratik, daha özgür bir ülkeyi, bu karanlık teşkilatın varlığı koşullarında kurmak mümkün değildir.

Devletin İçinde Savaş!..

Devletin İçinde Savaş!..
Hikmet Çetinkaya

Her şey ortaya döküldü, ses kayıtları, görüntüler…
Bu olay nedir?
Tam 40 yıllık bir örgütlenmenin artık devlet içinde ne denli güçlü olduğunun göstergesidir.
Bunun üzerini örtmeye gerek yok!
Dokunursan yanarsın!
Doğrusu bu işte!
Dokundular ve yandılar!
Ortaklık bozulunca her şey ortaya saçıldı, Başbakan Erdoğan’ın, oğlu Bilal Erdoğan’la yaptığı iddia edilen telefon görüşmesi bomba gibi gündeme düştü.
Dolar yine yükseldi!
Toplumu ayrıştırarak, rüşvet ve yolsuzluk savlarının üzerini örterek bir yere varılmıyor.
Bunun yakın siyasal tarihimizde örneklerinin ne denli çok olduğunu, üstünün örtülmeye çalışılmasına karşın bir işe yaramadığını Ahmet Hakan’ın “Tarafsız Bölge” programında DYP, CHP, ANAP ve RP’li eski deneyimli bakanlar anlattı.

***

Bugün yaşananlar ise bir ay önce yazdığım yazımı anımsattı bana:
“Kılıçlar çekildi, devlet içinde güç savaşı başladı…”
17 Aralık 2013’ten bugüne dek “paralel yapı”, “çete”, “haşhaşi-harami savaşı” diye meydanlara seslenen, sürekli medyayı suçlayan Erdoğan, ülkenin içine düştüğü bu bataklığı, çamuru görmüyor ya da görmezden geliyor.
Yandaş medyaya, dinlendiği söylenen 7 bin kişinin listesini kimler sızdırdı?
Durum ortada…
Devlet içinde bir savaş var!
Dün yazdım, bugün de yineleyeyim:
Şu paralel devletin başı, ayağı, kolları, parmakları, gözleri, kulakları nerede?
Bulun ve ortaya çıkarın!
Yargı kararını versin!
Her şey hukuk içinde yapılsın!
Bu ülkede “devlet içindeki güç odakları”nın kimler olduğu böylece ortaya çıksın!

***

Bir kumpas devleti çıkmış AKP’nin 12 yıllık iktidarı süresince…
Adına paralel devlet, haşhaşi, çete-mete, ne derseniz deyin!
Savcılar, polisler, yargıçlar…
Benzerini Ergenekon, Balyoz, Odatv, Poyrazköy, KCK, Hrant Dink, Devrimci Karargâh, Fuhuş ve Casusluk davalarında gördük…
Tapeler, telefon dinlemeleri, teknik izleme!
Bunlar yapılırken, ıslak imzalar elden ele dolaşırken “Ben bu davanın savcısıyım” diyen, savcılara “efsane savcı” adını takan kimdi?
Türkiye Cumhuriyeti Devleti’nin eski bir Genelkurmay Başkanı, TSK’nin kuvvet komutanları, havacı, karacı, denizci subaylar zindanda…
İlker Başbuğ, silahlı örgüt kurmaktan Silivri mahkemesince cezalandırıldı!
Zaten silahlı bir ordunun başında olan orgeneral, nasıl “silahlı örgüt lideri olur” diye hiç düşündünüz mü?
Düşünmediniz!

***

Düşünmeyince devletin istihbarat birimleri dolduruldu, dinlemeler yapıldı…
Şimdi bataklığın içindeyiz!
Bakıyorum bir tarafta “havuz medyası”, öte tarafta“paralel gücün medyası”, birkaç muhalif gazete, ortadan giden merkez medya…
Paralel medyayla havuz medyası 12 yıldır el ele kol kola yürüyorlardı…
Pensilvanya’ya gidip Fethullah Gülen’i ziyaret ediyorlardı…
Kankaydılar!
Şimdi birbirlerine savaş açtılar…
Atış serbest!
İktidar ne demişti bir zamanlar:
“Ne istedilerse verdik!”
Demek ki verdiniz…
Masum insanları dinlettiniz!
Torba davalar yarattınız!
İftira attınız!
Bunu o “paralel yapı”yla birlikte yapmadınız mı?..
Ne zaman bakan oğullarına dokundular, yerinizden zıpladınız…
Yıllardır “ceberut devlet” değil “saydam devlet” diyor, demokrasi ve özgürlüklerin genişletilmesini istiyoruz…
Demek ki demokrasiler “din kardeşliği”yle falan olacak şeyler değil!
Elbet biliyoruz gazetecilerin dinlendiğini, fişlendiğini…

***

Gezi Direnişi’ni bile terörist eylem olarak gördünüz, çocuklarımızı öldürdünüz…
Onları gece yarıları evlerinden aldınız…
Ağzınızdan hep “başörtülü bacım” çıktı, “başörtüsüz bacım” çıkmadı…
Unuttunuz mu?

Dikilenler!..

Dikilenler!..
Serdar Kızık

AKP-cemaat kavgasında ortalık toz duman.
Taraflar, her gün ortaya çıkardıkları yeni ses kayıtları, belge ve haberlerle saldırıyor.
Gazete, televizyon ve sosyal medyada karşılıklı yaylım ateşleri.
Ocaklarına incir ağacı dikiyorlar!
İktidar yanlısı medyaya göre paralel yapının unsurları, başta Başbakan olmak üzere siyasetçi, gazeteci, bürokrat binlerce kişiyi örgüt gerekçesiyle dinledi…
Çıkarları dağıtılan paralel yapıya göre ise yolsuzluklar ortada.
Ülkeyi ne hale getirdiler.
Evet paralel yapı var; sahte delil ve belgelerle hapislere tıkılan kumpas mağdurları en somut örnek.
Ya yolsuzluklar?
Diz boyu…
Öyle ki ayakkabı kutusu gösterene, çantasında “hırsız var” afişi taşıyana dava açılıyor. AKP’li adayların seçim çalışmalarında yolsuzluğu, hırsızlığı dile getirenler gözaltına alınıp, karakollara götürülüyor.
Üstelik, ayakkabı kutuları, kasalar, para sayma makineleri, villalar, rantlar, haksız zenginleşmeler daha izah edilemedi?
Ya istifa ederken “Soruşturmadaki her şey Başbakan’ın talimatıyla yapıldı” diyen Erdoğan Bayraktar’ın dün gazetelerde yer alan “Ben neye istinaden yapayım bunu? Beni asarlar!” sözleri, “Bütün pis işleri bana yaptırıyor” itirafı?

***

Başbakan Erdoğan, çete, örgüt adını verdiği paralel yapıyla mücadeleyi seçim sürecinde ilk plana koydu.
“İnlerine gireceğiz” diyor.
Peki ne yapıyor?
Savcıları, Emniyet mensuplarını, bürokratları yerlerinden alıp, başka görevlere sürüyor, o kadar.
Başka bir adım atıldı mı?
Bilgi ve belgeleri açıkladı mı, herhangi bir soruşturma açıldı mı?
Paralel yapının mağdurları olduklarını öne süren hapisteki günahsızları, suçsuzları dışarı çıkardı mı, kumpas dediği eylemleri aydınlattı mı?
Bu durumda doğal olarak yolsuzlukların örtbas edildiği fikri akla gelmez mi?

***

İrdelenecek bir konu daha var; ağaç meselesi…
Başbakan önceki gün Afyon’da yine üç milyar ağaç diktiklerini (fidan değil) söyledi.
Belli aralıklarla dikildiğine göre 37 bin kilometrekare alan eder, İzmir ilinin üç katı…
Okurumuz Salih Ertan, oturmuş hesaplamış.
Yol kenarlarına 10 metre aralıklarla 4 şerit halinde dikim yapılmış olsa bile 75 bin kilometrelik uzunluk söz konusu.
Hani nerede?
Bir başka hesaba göre yılda 300 milyon ağaç. Yani günde 822 bin dikim…
Nereye dikildi, kaç kişi dikti, kim taşıdı, suladı, gören var mı?
Var!
Google’ın uzaydan on yıl içinde çektiği karşılıklı fotoğraflar ülkenin yeşil dokusunun arttığını değil, tersine azaldığını gösteriyor.
Diyelim ki 3 milyar ağaç gerçek, o zaman başka sorular var.
Fidanlar nerede, hangi fidanlıklarda yetiştirildi?
Bakım, taşıma, dikim, sulama ve buna bağlı olarak ilgili projenin toplam maliyeti kaç para? Kim aldı, kim sattı?
Neresinden baksan çapanoğlu, arıza var?

“Türkiye’de bütün kurumlara yayılmış, örgütlü bir yolsuzluk düzeni var.”

Özerk Kurulların Haracı…
Işık Kansu

CHP’li Mehmet Kesimoğlu, adı “bağımsız idari otorite” olan kurul ve kurumların her türlü gelirlerinden Maliye Bakanlığı’nın önerisi ile aktarılan ve bir tür “haraç” anlamına gelen kaynak toplamının ne kadar olduğunu sormuştu.
Maliye Bakanlığı’ndan gelen yanıt, neoliberal modaya uyularak kurulan sözüm ona “özerk ve de bağımsız” kurum ve kurulların geldiği durumun özeti niteliğinde:
İstanbul Menkul Kıymetler Borsası, RTÜK, Rekabet Kurumu, SPK, BDDK, Telekomünikasyon Kurumu (Bilgi Teknolojileri ve İletişim Kurumu), EPDK, Kamu İhale Kurumu ile Tütün ve Alkollü İçkiler Piyasası Düzenleme Kurumu’ndan 2006’dan Ekim 2013 tarihine kadar Maliye Bakanlığı’na toplam 7 milyar 888 milyon 493 bin 523 lira 97 kuruş aktarma yapılmış.

Hep O Dava
Hani kendilerine “kininin davacısı” diyorlar ya. Algıları tümüyle o davaya bulanmış, hayatın her alanına ilişkin bakış açılarına yansıyor. İşte bir örnek: AKP Kars Milletvekili Yunus Kılıç, TBMM kürsüsünden konuşuyor:
“Kars’ta birisine mikrofon uzatıyorlar, diyorlar ki: Bir şikâyetiniz var mı Kars’la alakalı? Yok Allah’a şükür, diyor. Israr ediyorlar, var mı bir şikâyetiniz? Yok, ama Ruslara kinimiz var; diyor. Nedir, Ruslarla alıp veremediğiniz; diyorlar. Yahu, yetmiş, seksen yıl önce buralarda bir şeyler yaptılar ama bir gelip bakmadılar ki, bunlar eskimiş mi, bunların yenilenmeye ihtiyacı var mı diye; diyor. Ama, Ak Parti’yle beraber Kars hatırlanır olmuştur; diyor.”
Düzey bu!

Örgütlü Yolsuzluk
Saptama, AKP’nin kirli çamaşırlarını ortaya saçan CHP’li Aykut Erdoğdu’nun: “Türkiye’de bütün kurumlara yayılmış, örgütlü bir yolsuzluk düzeni var.”
Erdoğdu’ya soruyoruz, “Toplam ne kadar bir yolsuzluktan söz edilebilir?” diye. Kesin bir rakamdan söz edemiyor, çünkü yolsuzluğun, götürmenin ucu bucağı yok. Rüşveti var, imar izni var, özelleştirmesi var, arsa devri var; var oğlu var…
Erdoğdu, yalnızca bir örnek verebiliyor:
“525 milyar liralık kamu alım ihalesini inceledik. Bunun sadece 125 milyar liralık küçük alımları içeren bölümü dışındaki 400 milyar liralık kamu alımının tümünün yolsuzluk şüphesi altında olduğunu söyleyebilirim.”
Gerisini siz hesaplayın artık!

Niye Soruşturma İstenmez?
Türk Hukuk Kurumu Başkanı Sabih Kanadoğlu, iki kez açıklama yapıp uyardı. Çocukları ve kendileri yolsuzluğa bulaşmış eski bakanlar hakkında fezlekelerin Meclis’e gelmesini beklemek yerine, anayasa gereği bir yürütmeyi denetleme aracı olan “Meclis soruşturması” istenmesi gerektiğini vurguladı.
Hem, fezleke Meclis’e gelse ne olacak? Suçlanan ilgili bakanın durumu, dönem sonuna kalacak. Oysa, “Meclis soruşturması” istense, konu TBMM’ye gelecek, konuşulacak, görüşülecek, tutanaklara geçecek, kamuoyuna yansıyacak, tartışılacak. Meclis soruşturması önergesi iktidar milletvekillerinin oylarıyla kabul edilmezse de, onların ayıbı tarihe geçecek.
CHP, Meclis soruşturması önergesi vereceğine, neden temcit pilavı gibi “Fezlekeler nerede? Fezlekeler nerede?” diye sorar, anlamış değiliz.
Ali Sirmen’in önceki günkü yazısının başlığını anımsatıp soralım: “CHP’nin kaç milletvekili var?” Soruşturma önergesi verebilmek için 55 milletvekili yetiyor…

AYRIŞMA
Dostumuz Tevfik Kızgınkaya, siyasetçileri “akıllarını başlarına toplamaya” çağırıyor:
“İnsan ve yurttaş ortak kimliklerimizi ve sınıf bilincini bırakıp bu farklılıklarımız temelinde kamplaştık. Sonuçta, Alevi-Sünni, laikantilaik, inanan-inanmayan, başı açık-kapalı, kadın-erkek, Doğulu- Batılı, Türk-Kürt diye ayrıştık ve birbirimizle çatıştık.
Bugün demokrasi adına yutturulmaya çalışılan bu siyaset anlayışı ile partilerin fanatik taraftarları gibi birbirimizle kavga etmekten bir adım öteye gidemiyoruz.”

Kabataş
Recep Tayyip Erdoğan, “Benim türbanlı bacım” dediği Z.D.’nin Gezi eylemleri sırasında Kabataş iskelesinde saldırıya uğradığında ısrarcı. Görüntüler ortaya çıkmasına, verildiği ileri sürülen rapor ile Z.D.’nin anlattıklarının birbirini tutmamasına, onlara en yakın kalemlerden Fehmi Koru’nun, iddia sahibi kadının “etkisi altına giren genç kadınlarda beklenmeyen arazlara yol açan postpartum depresyon” geçirdiğini ifade etmesine rağmen…
Okurumuz Dr. Funda Yamanel, Kabataş iskelesinde yaşadığı bir olayı aktardı bize:
“Oğlum ile Kabataş- Adalar vapurundan inerken elimdeki torbalardan birini çay içilen yerde unutmuş olduğumu fark ettim. ‘Torbam vapurda kaldı’ diye çığlık attım. Aynı anda 3 kişi fırladı. Görevlilerden biri ‘Nerede?’ diye sordu. Ben, ‘Çay salonunda, yerde’ deyince, görevli gitti, aldı ve aşağı inip verdi. Bütün bunlar olurken vapur beni bekledi.
Yaşadıklarım göz önüne alınırsa; Kabataş’ta çocuklu bir kadın darp edildiğinde bunun görülmeyeceğine beni kimse inandıramaz.”
Kimse inanmıyor zaten. Bir tek Recep Tayyip Erdoğan inanıyor…

Bu Dikta Yasalarının Anlamı Ne?

Bu Dikta Yasalarının Anlamı Ne?
Orhan Bursalı

Yanıtı doğru verirsek önümüzdeki 1.5 yılın siyasi tercihlerini şimdiden görürüz! Neden RTE ülkeyi tek adamın dikta rejimine sokacak yasaları bir biri ardına çıkarıyor? Acil yanıt; RTE diyor ki: Bana anayasal başkanlık vermiyorsunuz. Ben de bu başkanlığı yasalarla kendime veririm ve başbakanlık adaylığımla genel seçimlere giderim…
Şimdi bu yargıyı doğuran ayrıntılara bakalım:
a) İnterneti tamamen devletin (yani RTE’nin) kontrolü altına alan yasa… RTE ve iktidarı, internette bundan sonra gündeme gelebilecek her türlü yolsuzluk ve rüşvet haberini yok edecek çünkü bunların ruhlarını bilen cemaat ile henüz kesin kapışmayı tamamlamadı.
b) HSYK’yi tamamen denetimleri altına aldılar. İstedikleri hâkimleri, istedikleri davaya atayacaklar. Yargı, RTE iktidarına çalışacak. RTE’ye göre bütün yolsuzluk ve rüşvet olayları uydurulmuş darbe. Bakanlara kolkanat geriyor.
c) Evet, özel yetkili mahkemeler kaldırıldı ama iktidar HSYK eliyle, istediği ağır ceza mahkemesini kendi özel yetkili mahkemesi olarak kullanabilecek.
d) Tabii MİT yasa tasarısı… MİT’eyasaların üzerinde yetkiler tanınıyor. MİT akla gelebilecek her türlü belgeye, bilgiye ulaşabilecek. Bunlara bankalar, finans kuruluşları, tapu ve vergi daireleri, özel şirketler, dernekler, sendikalar, siyasi partiler… MİT gazetelere isterse baskın yapabilecek ve saklandığını düşündüğü bilgi kaynaklarına ulaşabilecek, askeri bilgiler bile MİT’ten saklanamayacak. Herkesin kişisel bilgileri MİT’te olacak. Daha neler.. Yani RTE, MİT ile birlikte ülkeyi yönetecek. Koyu bir dikta hevesi.

***

Gelelim başlıktaki soruya. Sosyal medyada üç gün önce paylaştığım mesajımda dedim ki: Bu yasa ve yasa tasarıları gösteriyor ki, RTE, cumhurbaşkanlığına adaylıktan vazgeçti Üç dönem milletvekili olanların yeniden aday olma yasağını kaldıracak. Başbakanlığa aday olarak seçimlere girecek, bu yasalarla da ülkeyi adeta diktatör olarak yönetecek.
Burada, RTE’nin niyetini ortaya çıkartan çok önemli bir soru şudur: RTE, ağustosta cumhurbaşkanlığı seçimine 6 ay kalmışken neden bu yasaları çıkartıyor? Bu yasaların hepsi bir başbakana diktatoryal yetkiler veriyor, cumhurbaşkanına değil. O halde kendisi cumhurbaşkanlığına aday olmayacak. Gül’e cumhurbaşkanlığı koltuğunu bırakacak ve böylece aralarındaki sorunu çözecek, parti tüzüğündeki 3 dönem yasağını da kaldıracak, genel seçimlere başbakan adayı olarak girecek.
RTE, önce başkanlık sistemi dayattı ama Kürtlerin desteği bile başkanlık sistemli bir anayasayı kabul ettirmesi imkânsız gibi. O halde, RTE için Çankaya’nın fazla önemi kalmadı.
Ama başbakan olarak ülkeyi bu kez demirden bir başkan gibi yönetebilir. Zaten yönetmiyor mu diyebilirsiniz. Evet yönetiyor ama yasal ve hukuki değil. Anayasayı, yasaları çiğniyor. RTE, bu yasa ve yasa tasarılarıyla, üstelik tam bir polis ve istihbarat örgütü devleti ve hükümeti gibi başkanlık sisteminden de öte, ülkeyi yasal zeminde yönetme yetkileri alıyor.
Evet yasal ama anayasanın ruhunu çiğnedikleri için hukuki değil. Anayasanın askıya alındığı bir dönem yaşıyoruz. Anayasa orada süs, anayasa ile derinden çelişen yasalar yürürlükte ve uygulayıcısı da RTE.
Batsın Böyle Gazetecilik’
Milliyet genel yayın müdürüyken işine son verilen Derya Sazak’ın, Milliyet’te işten atma operasyonarına neden olan Imralı zabıtları, Gezi ve 17 Aralık olaylarının perde arkasını anlattığı kitabı Boyut’tan çıktı. Sazak, “Bu kitap, Milliyet’e kurulan ‘kumpas’ın öyküsüdür” diyor. Milliyet’i bir tür iktidar yandaşı yapma serüveni. Gazetede ilk büyük patırtı, Öcalan ile BDP’liler arasında yapılan Imralı görüşmelerinin zabıtlarının açıklanması üzerine kopmuştu. Bu gerçekten önemli bir gazeteciik başarısıydı ve gazeteci olan herkes sonucu ne olursa olsun bunu yayınlardı.
Sazak diyor ki “Her şeyi bütün çıplaklığıyla yazdım.” Kitabındaki olaylara, çeşitli gazetelerden yazarların geniş çaplı yazılarıyla destek almış. Kitabın sonuna da tanınmış isimlerden iktidar-medya ilişkileri, yaşadığımız günlerin nitelikleri üzerine yazılarla karşılaşıyorsunuz. Derya Sazak’ın kitabı, şüphesiz bu dönemin iktidar medya ilişkilerine, iktidarın medya üzerindeki büyük operasyonlarının anlaşılmasına yardımcı olacaktır; kitap basın tarihine düşülen önemli bir belgedir..

‘Vicdan’ mı dediniz?

‘Vicdan’ mı dediniz?
Necdet Saraç

İnsan hakları ihlallerinde, tutuklu gazeteci sayısında, kadın cinayetlerinde, çocuk işçiliğinde, çocuk taciz ve tecavüzünde, çocuk gelinlerde dünya sıralamasında en önlerde yer alacaksın; sonra, vicdandan bahsedeceksin…

‘Cami’ yalanından sonra, ‘Kabataş’ yalanın ortaya çıkacak ama sen yine de vicdandan bahsedeceksin. Görüntüler ortadayken, saniye saniye ne olduğu televizyon ekranlarına yansımışken bile; bu görüntüler sanki hiç yokmuş gibi, ses tonunu da ona göre ayarlayıp, vicdanlara sesleneceksin; “Sizin insanlığınız öldü mü be? Sizin vicdanınız bu kadar mı karardı? Çocuklarınızın, eşinizin yüzüne nasıl bakabiliyorsunuz be?” diyeceksin… Sonra da tehdit edeceksin, “Bedel ödettireceğim!” diyeceksin: “Kabataş’ta linç edilen başörtülü kızımızı, tekrar manşetlerde linç etmenin bedelini de ödeyecekler”… Üstelik tehditlerinde dur durak da olmayacak, parmağını sallayarak Bahçeli’yi bile hedefe oturtacaksın: “Kabataş’ta linç girişimine uğrayan başörtülü kızımızın karşısında Gezi vandallarını savunmak sana mı kaldı!”…

Yalnızca kendi oy tabanını kemikleştirmek ve onları, ‘onlardan olmayanlara karşı’ kışkırtmak için, göz göre göre yalan söyleyeceksin, sonra da vicdandan bahsedeceksin…

Her zorda kaldığında, bayatlamış olsa da, “Kucağında 6 aylık bebeğiyle başörtülü bacıma saldırdılar’ hikayesini yeniden kullanacaksın, sonra da vicdandan bahsedeceksin… Üstelik, saldırı dediğin bu yalanla ilgili aradan 8-9 ay geçmiş olsa da, bir tek görüntü yayınlayamayacaksın, yayınlanan görüntüleri yok sayacaksın; sonra da vicdandan bahsedeceksin…

Yalnızca bu görüntüleri mi? Gezi Direnişi’nde öldürülen gencecik insanların görüntüleri karşısında da susacaksın. Görmemek için inat edeceksin!

Ankara’da öldürülen Ethem Sarısülük’ü öldüren polis “Çektim, sıktım 3 tane” dese de, senin en önemli belediye başkanın ekranlarda daha dün “Ama buradaki, polisin kendini kurtarmak için yapmış olduğu bir davranış” diyecek ve sen çıkıp vicdandan bahsedeceksin!

Yine, daha dün Antakya’da, 3 Haziran 2013’te polisin attığı gaz fişeğinin başına isabet etmesiyle hayatını kaybeden Abdullah Cömert’e ilişkin MOBESE görüntülerinde fişeğin ‘Akrep’ tipi bir araçtan atıldığı ortaya çıkacak; sen bu görüntüleri de yok hükmünde sayacaksın, sonra vicdandan bahsedeceksin!
Yine aynı şekilde iki gün önce, Gezi Eylemleri sırasında bir aracın çarpması hayatını kaybeden 20 yaşındaki Mehmet Ayvalıtaş’ın yaşamını yitirdiği anın görüntüleri ortaya çıkacak; sen bu görüntüleri de yok sayacaksın, sonra da vicdandan bahsedeceksin! Hadi bunu da görmedin, daha 47 yaşında evlat acısına dayanamayıp aramızdan yitip giden annesi için ne diyeceksin?
Sahi, Ali İsmail Korkmaz görüntülerine ne diyeceksin? Bu görüntülerin hepsi orta yerde, gizli saklı değil. Bu görüntülerde ne olduğu ayan beyan ortada. Ne olduğunu anlamak için hiçbir uzmanlık gerekmiyor. Ama bir tek şey gerekiyor: Lafını çok ettiğin ama sen de asla olmayan şey, yani vicdan!

12 yıllık AKP İktidarı maalesef tam anlamıyla, o çok lafını ettikleri ‘kutsal değerlerin’ de yitirildiği yıllar oldu. Değerlerin kaybı, kaçınılmaz olarak vicdansızlığa tekabül ediyor. Eskiden dindeki ‘dürüstlüğü ve adaleti’ vurgulamak için sıkça kullanılan ‘İmanı olanın vicdanı da olur’ söylemi, AKP’li iktidarla birlikte tam bir yalana dönüşmüş durumda. ‘Kabataş Yalanı’na bile yalan diyemeyen büyük bir toplumsal grup bunu gösteriyor. 330’a yakın milletvekili, onlarca gazeteci, yazar, çizer de… Siyasal İslam’ın yükselişi ve yaşanan gelişmeler, en imanlı gözükenlerin aslında en vicdansızlar olduğunu ortaya koyuyor. İnsanın kendi içindeki adalet terazisinin, yani vicdanının bu kadar yok olmasının, bu kadar aleni olarak yalanların arkasına sığınmanın başka bir açıklaması olabilir mi?

Bazılarına ters gelebilir ama, bir kez daha gördük ki; siyasette ve toplumda dengeler olmayınca, solla-sağın arasındaki güç dengesi bu kadar bozulunca, siyasi farklar giderek ortadan kalkınca ve güçlü bir ‘Sol’ olmayınca; toplumsal vicdan da asla olmuyor. Olsa, tek başına ‘Kabataş Yalanı’ bile bu hükümeti hemen götürmeye yeter de artardı!

Ortaya Karışık…

Ortaya Karışık…
Ahmet Tan

“Para sayma makinesi” badiresini henüz atlatamadı.
Ama yine de MİT’in “yalan makinesi” kullanmasını yasal hale getiriyor.
Gülenci biri MİT’e sızarsa…
Makinenin ucunu mikrofonuna bağlarsa…
Sonuç “Bilal’li tapelerden” beter olacaktır.
Başbakan ateşle oynamaya bayılıyor.
Aleniyet
“Paralel devlet”e veryansın ediyordu.
Amacı “polis devleti”ne gidişatı örtmekti.
Derken daha da beterini gerçekleştirdi.
Halkın “gizli polis” diye andığı MİT’e baskın yasa ile hukuk üstü yetkiler tanıdı!
Ve “polis devleti” aleniyet kazandı.

Yolsuz
Fayda Ajans’tan A. İlyas Başsoy’un CHP’ye aleni önerileri var: “Yolsuzluğun üstüne git. Ama seçim kazanma umudunu buna bağlama. Bu ülkede bir partiyi iktidar yapacak kadar ‘yolsuz’ bir kitle var.”
Faydalı tavsiye.
O “yolsuzlar” sayesinde, “Benim memurum işini bilir”ci ANAP, “Verdimse ben verdim”ci DYP iktidar olmadı mı?..
(Not: “Yolsuz” yolsuzluk yapan, hırsız, uğursuz anlamına gelmez. Parasız pulsuz, çulsuz demek. Yolsuz, kamusal soygunla kendi yoksulluğu arasındaki bağı göremez!. Tayyip Bey’in büyük bir rahatlık içinde, “Ayakkabı kutusundaki paralar bankaya ait değildi!” diyebilmesi de bundandır.

Dürüstlük
Dürüst olmak (öyle görünmek) elbet iktidar olmak için gerekli.
Ama ne yazık ki, hiç yeterli değildir.
Bunun kanıtı Bülent Ecevit’tir.
En kanlı düşmanları bile dürüstlüğüne toz konduramadı.
Ama bu halk ona 40 yıllık siyaset yaşamında bir kez bile tek başına iktidar şansı tanımadı.

İntikal
İnternet yasası, yasağın uygulanması için 4 saat geçmesini öngörüyor.
Neden? Halkın intikal süresi 4 saat olarak mı belirlendi?
Oysa algılama standardını belirlemek çok zor.
“Yetmez Ama Evetçiler” için 10 yıl gerekti!

İnternet
En net mesajlar Twitter’da verilebiliyor.
Sonsayı: “Alo Fatih’in olduğu ülkede, muhalefete muhalefet iktidar köpekliğidir!”
Özgür İnternet: “Köpeklere karşı en güçlü çare, kuduz aşısıdır! Aşının yasaklanması köpekliğe teşviktir!”

Ulusların Zenginliği mi Sağlığı mı?
İskoçyalı bir papazın oğlu olan Adam Smith (1723-1790) aslında ahlak felsefesi profesörü.
Büyüme, piyasa, emek, ücret, işgücü, para, rekabet gibi kavramları ve birbiriyle ilişkilerini “Ulusların Zenginliği (Healh of Nations)” adlı 1000 sayfalık kitabında anlattı.
Piyasaları “görünmez bir elin” yönettiğini savundu.
Görünmez elin kimlerin cebinde olduğu, liberal ekonominin ahlakilik boyutu iki yüz küsur yıldır tartışılıyor.
Ancak “sağlık ile zenginlik” ilişkisi tartışmasız.
15 ay önce ölen İngiliz profesör Gavin Moonley ise Muhteşem Yüzyıl’dan ve Kanuni’nin “Olmaya devlet cihanda bir nefes sıhhat gibi” sözünden etkilendiğinden mi, yoksa A. Smith’in kitabına kafiye düşürmek için mi nedir, oturup “Ulusların Sağlığı (Wealth of Nations)” adlı eseri yazdı.
Kitap dünya sağlık çevrelerinde büyük yankı uyandırdı.
Başta ABD, her ülke siyasetinde sağlık da eğitim gibi en ziyade tartışılan konulardan.
Ülkemizde ise tartışma halka inemiyor.
Meclis düzeyinde kalıyor. O düzeyin düzeyi de malum…
İktidar bildiğini okuyor.
“Sağlıkta dönüşüm” de, “kentsel dönüşüm” ve “eğitimde dönüşüm”ün akıbetine uğramış durumda.
Profesör Cem Terzi, günlük ameliyat ve ders yoğunluğu arasında Mooney’in kitabını Türkçeye kazandırmakla bu tartışmalara boyut ve anlam kazandırmayı düşünmüş.
Kitaba eklediği değerlendirmede, Türkiye’nin sağlıkta dönüşüm macerasını anlatıyor.
9 Eylül Tıp Fakültesi’nde görevli Prof. Cem Terzi, Türk Cerrahi Derneği Başkanı idi.
Bir süre önce Avrupa Cerrahi Derneği Başkanlığı’na seçildi.
Dünya örnekleri gösteriyor ki, sivil toplumun gücü ve iradesinin devre dışı bırakan ülkelerde sağlık sistemi neoliberal saldırılara uğruyor.
Gezegenin kötü kullanılmasının sonuçları ortada. Sağlık sisteminin ticarileşmesi ise toplumların sağlığını topyekûn tehdit etmekte.
“Ulusların Sağlığı” sadece hekimler, tıp öğrencileri için değil, toplumun ruh ve beden sağlığı ile ilgili herkesin ufkunu genişletecek bilgilerle dolu bir kitap.

Satır Satır…
– En net mesaj: CHP’yi sevmene gerek yok. Oy ver yeter. TTNET aboneliği gibi düşün.

*

– Bn. Merkel, Zaman gazetesi manşetinde: “Hepimiz hukuka güvenin hizmetkârıyız!” Parola “Hizmet”, işareti “kâr”.

*

– Türkiye’de üretilen TV’ler, artık içlerine Başbakan konularak satılacak. (Rüstem Batum)

*

– Yalanları ortaya çıkmadıkça her siyasetçi dürüsttür.

*

– Belli tıynettekiler mi politikada yolsuzluk yapıyor? Yoksa yolsuzluk politikası mı belli tıynettekileri buluyor?

*

– Hitler’in gücü ve sefaleti iç içeydi. Yalancıydı. Hatipti. Zalimdi. Kibirliydi. Kindardı. Burnundan kıl aldırmazdı. (Nebil Özgentürk)

*

– 40 yıldır Kadıköy’deyim. Ama nefret ediyorum. Perşembe günü Suadiye’den Göztepe’ye 58 dakikada geldim. Nedeni M-S’nin sokağında bozulan kamyon. Ortalıkta bisikletten çok hafriyat kamyonu var. AKP’ye oy verelim diye mi tüm bunlar? (T. Yeşim Tarhan)

*

– 6 işadamı 630 milyon dolarlık bir havuzu 6 ayda dolduruyorsa 1 başbakan, 1 oğul, 1 damat bu havuzu kaç ayda boşaltır. (Erkut Aydoğdu)

Gül’ün kendini aşma sınavı…

Gül’ün kendini aşma sınavı…
Güngör Mengi

Demokrasiyi tarif eden yapılar birer ikişer ortadan kalkıyor.

CHP Sözcüsü Halûk Koç “Cumhurbaşkanı HSYK yasasını onaylarsa yargının artık hükümet güdümünde bir resmi daire konumuna indirgeneceğini” söyledi.

Yeni yasanın anayasaya aykırı olduğu uluslararası zeminlerde bile sürekli tekrarlanıyordu.

Avrupa Parlamentosu’ndaki sosyalistlerin lideri Hannes Swoboda geçen ay Brüksel’e gittiğinde Başbakan Erdoğan’ı eleştirmiş, reformlardan geri dönmek için Gülen cemaatini bahane olarak kullanmakla suçlamıştı.

Dün CHP’nin Anayasa Mahkemesi’ne yaptığı başvuru, HSYK’nın yapısında değişiklik öngören düzenlemenin yok hükmünde sayılmasını, iptalini ve yürürlüğünün durdurulmasını talep ediyor.

Bunun, hemen gerçekleşmesi gerekiyor. Çünkü kanun onaylandıktan sonra yüksek mahkemenin vereceği iptal kararının korkulan ihtimali önleme imkânı kayboluyor.

İptal kararı geriye dönük işlemeyeceği için iktidarın yargı kurumlarını baştan aşağı (çaycısına kadar) değiştirme fırsatını kullanmaktan çekinmeyeceği her çevrede konuşuluyor.

Toplamı 46 madde olan yasanın 40 maddesi iptal talebine konu olmuşsa düşünmek lâzım.

Ortada ağır bir yetki gasbı bulunduğunu öne süren CHP Milletvekili Ali Rıza Öztürk “Anayasa Mahkemesi’nin tarihi görevi, vereceği kararla yargıyı Tayyip Bey’in elinden kurtarmaktır” dedi.

Karar yetişmezse ne olacak?

CHP’li Öztürk’ün buna cevabı şöyle:

“Yolsuzluk soruşturmasının doğru şekilde yürütülmesini sağlayan savcılar ve hâkimler istenmeyen kişiler olarak görevlerinden alınacak ve ayarlanmış hâkim ve savcılarla yolsuzluk soruşturması örtülecektir!”

Cumhurbaşkanı hiç değilse bu sorunda kişisel kaygıların üstüne çıkmalıdır.

İyi ki olmamış!

Başbakan yanlış yapıyor.

Kabataş’taki anneyi 8 ay sonra medyanın linç ediyor olduğunu iddia etmesi garipsenecek bir tutumdur.

Bir “masal” anlatılmış, o anlatımda Türkiye türban yüzünden çıldırmış insanların yaşadığı bir yer görüntüsü almıştır.

Üstleri çıplak 70-100 adamın, kucağında bebeği baş örtülü bir kadının Kabataş iskelesi önünde saldırıya hedef olması, eğer doğruysa vahim bir durumdur.

Bu iddianın gerçek olmadığının anlaşılması en başta hükümetin başındaki siyasetçiyi sevindirmelidir değil mi?

Hayır, Başbakan bu çirkin iddiaya CHP’yi de dâhil etmek uğruna, ülkenin güvenlik kalitesini düşürmeye razı olmuştur.

Başbakan yanılgısını itiraf etse küçülmez.

İnsanlarda haksız yere güvensizlik yaratmanın vebaline katlanmaktansa bir özür her şeyi halleder…

İnternet ve HSYK yasaları daha işin başı, seçimden sonra görün siz olacakları…

Artık çok sinirli olmasının nedeni…
Mehmet Y. YILMAZ

Başbakan her zaman gergin ve sinirliydi ama son zamanlarda tamamen bu duygularının esiri haline geldiğini düşünüyorum.
Eskiden, yani kendine güveni tamken arada bir tebessüm ettiği, espri yaptığı da oluyordu.
Ama uzunca bir süredir, deyim yerindeyse Başbakan’ın kimyası bozuldu.
Bunun sebebi de belli: Cilası döküldü!
Topluma derin bir korku salmıştı.
Bugün yakındığı “paralel yapıyla” el ele verip, bütün muhalifleri torba davalar ile sindirmişti.
Gezi protestoları ile bu korku duvarı yıkıldı. Ne polisin hedef gözeterek attığı gaz fişekleri, ne de tomaların içine kimyasallar koyarak insanları yakmaya kalkışmaları işe yarıyor.

Dün baktım, havuz gazetesi, Gezi protestoları sırasındaki aşırı polis şiddetinden “paralel yapıyı” sorumlu tutuyor.
Meğerse paralelci polisler hükümeti zor duruma sokmak için kasten öyle şiddet uygulamışlar. Hatta kırmızılı kadına gaz sıkan polis, özellikle maske de takmış ki paralelci olduğu anlaşılmasın!

E peki o zaman Başbakan bunun farkında değil miydi? Polise “Destan yazdınız” diyerek yüklü ikramiyeler dağıtmamış mıydı?
Cilayı döken şeylerden biri de bu oldu.
11 senedir iktidarda ve yeni fark ediyor ki Emniyet’in bütün kalelerine girilmiş, yargının bütün tersaneleri ele geçirilmiş!

Peki hani sen “usta” idin, kül yutmazdın, her şeyin en iyisini bilirdin?
Devlet içinde devlet kurulurken bunu bu kadar ustalıkla nasıl olup da fark edemedin?
11 senedir yaratmaya çalıştığı “her şeye hâkim adam” imajı böyle yerle bir oldu.
Sonra ortalığa rüşvet ve yolsuzluk rezillikleri saçıldı.

Bakanlar rüşvet yemiş, bu işte çocuklarını bile kullanmaktan çekinmemişler.
Villalar yapılmış, hangi parayla yapıldığı belli değil.
“30 yıllıktır” dediği villaların geçen yıl bile olmadığı ortaya çıkıyor.
İmar planlarına müdahale ediyor, haksız kazançlar yaratıyor, gazete-televizyon almak için ballı ihaleler verdiği müteahhitlere salma salıyor.

Dökülmekte olan cilaya son darbe de bu oldu!
Yarattığı imaj yerle bir olduğu için de sinirli, öfkeli, gazetelere telefon edip, “Rakibim değil” dediği belediye başkanı adayının haberlerinin çıkmasını bile önlemeye çalışacak kadar siyasi kuşkular içinde.
Dökülen cilayı örtme çabası, otoriter yönetim heveslerini kamçılıyor.
İnternet ve HSYK yasaları daha işin başı, seçimden sonra görün siz olacakları.