Kutuplaşma Artı Konsolidasyon Eşittir Başarı…

Kutuplaşma Artı Konsolidasyon Eşittir ‘Başarı’…
Çiğdem Toker

Sonuçları değiştirebilecek bir sürprizin yaşanma ihtimalinin düşük olduğu bir saatte yazılıyor bu satırlar.
Ekranlardaki grafikler AKP’yi yüzde 45’te gösteriyor.
Tüm zamanların en sert seçimlerinden birini geride bıraktık.
Başbakan Erdoğan ve partisi AKP, 12. yılda, 12. seçiminden de “zafer”le çıktı.
Bu sonuç, her şeyden önce, yaşadığımız kentin, yahut kasabanın daha yaşanılır bir yere dönüşmesi için yapıldığı varsayılan bir yerel seçimin, fiilen rejim ve meşruiyet oylamasına dönüşmesi bakımından önem taşıyor.
İktidar partisinin aldığı sonuç, önümüzdeki Cumhurbaşkanlığı ve genel seçimler üzerinde doğrudan etki yaratacak sonuçlar içeriyor.
Başbakan Erdoğan, siyasi varlığı açısından bilinçli bir yöntem olarak seçtiği ve tabanı açısından, bugüne kadar hiçbir olumsuz sonucunu görmediği, gerilim ve kutuplaştırma siyasetinin “meyve”sini bir kez daha toplamış görünüyor.
Mevcut tablo, umduğu sonuca ulaşamayan muhalefet partilerini, şüphesiz ki kaçınılmaz bir durum değerlendirmesine götürecektir. Sözgelimi CHP’nin “sağa açılma” siyasetini sorgulatacak, parti içi tartışmaları hızlandıracaktır.
Ancak fotoğrafın bütününe serinkanlı bakıldığında, gözden kaçmaması gereken unsurlar var.
Bunların başında, seçim yarışında iktidar partisinin olanaklarıyla, muhalefetin olanaklarını ve kullandığı araçların aynı kefede tartılamayacağı gerçeği geliyor.
– AKP’nin başarısı, 12 yıldır sahip olduğu ve ne kadar “ustalıkla” yönettiğine defalarca tanık olduğumuz kamu kaynaklarını kullanımından bağımsız değildir.
17 Aralık konjonktürü, bu seçimi AKP açısından bir varoluş seçimine dönüştürdü. Bu niteliği, iktidar partisinin kaynak kullanımını maksimum düzeye çıkardı.
– Başbakan Erdoğan tabanını konsolide etmek için ustalıkla kullandığı “tehdit” propagandasını keskinleştirdi. Bu, partisi yenilgiye uğrarsa, bundan sonra ne olacağı konusunda kuşku taşıyan seçmenin kenetlenmesiyle sonuçlandı.
– Halkın bilgilenme ve habere erişim özgürlüğünün önüne ciddi engeller konuldu. İktidar partisi ile diğer siyasi partilerin, kendilerini tanıtma ve propaganda imkânları, medyada temsil biçimi arasındaki uçurum derinleşti.
Heyecanın da katılımın da yüksek olduğu seçimlerde, ne sabah saatlerinden itibaren yağan hile ihbarları, ne elektrik kesintileri ne de Suriyelilerin oy kullandığı iddiaları -gerçek bile olsa- iktidar partisinin aldığı sonuca gerekçe üretebilecek gelişmeler gibi duruyor.
30 Mart seçimleri geride kaldı.
Başka bir okumayla, seçmenlerin yüzde 55’i gibi yüksek bir oranın, AKP politikalarına, kamplaşmaya, kutuplaşmaya, yolsuzluk iddialarına “hayır” dediği bir seçim.
Başbakan Erdoğan’ın hâlâ bazı kesimlerce büyük anlamlar atfedilen “balkon konuşması”nın, kendi tabanının hazzını artırmaktan başka bir sonuç üretmediğini artık biliyoruz. Kötü olansa bu hazzın bu aşamadan sonra daha agresif ve kutuplaştırıcı bir eşiğe taşınacak olması.
Olan o güzel çocuklara oldu.
Gün bitiyor.
Kulağımda hamaset, “mendilimde kan sesleri”.

Sandığa Giderken…

Sandığa Giderken…
Orhan Erinç

Yeni Osmanlıcı Başbakan’ın Dolmabahçe Sarayı kapsamındaki özel bürosuna gelirken Beşiktaş’taki yurttaşların cep telefonlarının bağlantısını kesen, çevredeki kestaneci, ayakkabı boyacısı ve simitçileri esas duruşa geçiren devleti işte böyle çökerttiler.
Osmanlı sultanlarının bile, konuşmaları dışarıdan duyulmasın diye sürekli akıtılan suyun şırıltısından yararlanmalarına karşın, günümüz teknolojisinin devleti değil Başbakan’ı korumak için seferber edilmesinin doğal sonuçlarını yaşıyoruz.
Asıl vahim olan Cumhuriyet’in yaptığı gazetecilik değil, gizli kapılar ardında oluşturulmaya çalışılan seçimi yönlendirmeye yönelik savaş senaryolarını bile ele yüze bulaştırmaktır.
Türkiye Gazetecileri Hak ve Sorumluluk Bildirgesi’nin (TGC-1998) temel ilkelerinden biri de şudur:
“Gazeteci, devleti yönetenlerin belirlediği ulusal ve uluslararası politika konularında önyargılara değil, halkın haber alma hakkına dayanır. Onu mesleğin temel ilkeleri ve özgürlükçü demokrasi kaygıları yönlendirir.”

***

Yarın, yerel yöneticilerimizi belirlemek için sandık başına gideceğiz.
Rüşvet, yolsuzluk, usulsüzlük iddialarından, yönlendirecekleri seçmenin oylarıyla aklanmayı uman iktidarın yaklaşımı, bu seçimi genel seçim havasına sokmuş durumda.
Örnek aldıkları Demokrat Parti ve Menderes’in “Vatan Cephesi” oluşturma girişimini günümüze uyarlayan iktidarın yanlışları ülkeyi yeni bir bölünmeye götürdü. Vatan hainleri ve vatanseverler.
Yandaş medya, önceki akşamdan bu yana, iktidarın artan ürküsünü hafifletmenin yollarını, cepheyi cemaatten yola çıkarak genişletmekte buldu.
İktidar yanlıları vatansever, karşıtları da vatan haini ilan edildiler.
Yakın gelecek, bu tanımdaki bölünmüşlüğün gerçek tanımlamasını da ortaya koyacaktır.

***

Bizde neredeyse unutulan, ama Azerbaycan’da çok sık anılan büyük şair Fuzuli “Şikâyetname” adlı uyaklı düzyazı harikasını 15’inci yüzyılda yazmış.
Anımsayınca Fuzuli’nin yaklaşık 600 yıl önceden günümüzü de anlattığını görüyorsunuz.
“Selâm verdim rüşvet değildir diye almadılar. Hüküm gösterdim faydasızdır diye ilgilenmediler.”
Akıllarını fikirlerini paranın güdümüne vermiş kişilerle olan konuşmasını anlatan Fuzuli’yi saygı ve özlemle anmak gerekiyor.
Büyük şair sözünü “çaresiz mücadeleyi terk ettim” diye bitiriyor ama gelin biz öyle yapmayalım.
Sandığa gidip demokrasiyi, özgürlükleri, kardeşçe yaşamayı aklayalım…

Siyasi İslam’ın İflası…

Siyasi İslam’ın İflası=Siyasi Çöplük
Zahide Uçar

AKP’liler bütün bunları yapabilecek kadar zeki değiller.
Bütün bunların arkasında AKP’yi istediği gibi yönlendiren ve kullanan Amerika ve onun CIA’si var.
Hiç bir AKP’linin IQ’su bütün bunları becerebilecek kadar yüksek değildir.
Ancak ayakkabı numaraları kadardır.
Hele Başçalan ise hepten köylü kurnazıdır.
Ama asla zeki değildir.

Siyasi İslam iktidar olursa, ülke Müslüman ülke olacaktı(!)..
Cumhuriyet millete zaten zorla dayatılmıştı(!)… Milletin içinde gizliden İslam devleti, halifelik özlemi vardı(!)…
Milli görüşten gelenler bu savlara inanıyordu.
Devleti ele geçirebilirlerse, halk arkalarında olacaktı.
Takiyye yaparak büyüdüler, geliştiler… Küresel çeteler ile çıkarları kesişti.
Birlik oldular. Seçimle gelmiş bir parti gibi değil, işgal ettikleri ülkeyi yağmalayan işgal güçleri gibi hareket ettiler.
Onca oyuna-yalana-rüşvete-şantaja-karartmaya-yargı ve polis sopasına rağmen kendilerine baş kaldıran halkın direnişi ezberlerini bozdu.
Şaşırdılar, şapşallaştılar.
Siyasi İslamcılar Kuran’ın yasakladığı ne varsa yaptı.
Hırsızlık,
Cinayet,
Fitne,
İftira,
Yalan,
Rüşvet,
İhanet,
Kumpas,
Zina gibi vakalar;
Siyasal İslamcılar için vaka-i adiye(sıradan olay, artık kanıksanmış durumlar) haline geldi.
“Google dan bulup iki ayet sallıyorum” diyen, Bakara suresi ile dalga geçen AK takiyyeciler; Cuma’nız hayırlı olsun sözüne ithafen “cimanız hayırlı olsun”diyecek kadar ahlaksızlaşıyor.

Dinimi yaşayamıyorum diyerek yıllardır ağlayanların siyasal İslamcıların ahlaksızlıklarını aklamak için attığı taklalar utanç vericidir.
Dindar görünüp bütün eleştirilerini din üzerinden yaptılar.
Ondan sonra da Siyasal İslamcıların İslam’a yaptığı ihanete göz yumarak küfür deryasına daldılar.
Samimiyet testini kaybedenler topluluğu olarak; Kuran’ı, Peygamberi, inançlarını partileri ve çıkarları için sattılar.
Hırsızlık savunuluyor.
Rüşvet normalleşiyor.
Zina karanlık zihinlerde, sapkın beyinlerde muta nikahı denilen bir alçaklıkla yaygınlaştırılıyor.

Muta nikahı İran’da yaygındır.
Kafa kesen, ciğer yiyen ÖSO katilleri ile yeniden gündeme oturmuştur.
Dinen yasaktır.
Ahlaksızlıktır.
İnsana hakarettir.
Kadını aşağılamaktır.
Allah’a bile rüşvetle ibadet edenler, dünyada rüşvet almadan iş yapar mı sanmıştınız?
Cenneti huri almak için isteyen cinsel sapkınlardan üstün insani değerler beklenemez!!.

*** *** *** *** ***

İşgal güçleri ülkemizi işgal etse ne yapardı?
Bayrağını indirirdi, yırtardı, çiğnerdi.
Bayrağımız TAHRİK EDİYOR diye indirilmedi mi?
İndirildi.
Çiğnenmedi mi?
Çiğnendi.
Yırtılmadı mı?
Yırtıldı.
Milli bayramlarını kutlayamazdın.
Milli bayramların yasaklanmadı mı?
Bütün maddi varlıklarına el konurdu.
Bütün maddi varlıkların yağmalanmadı mı?
İşgal edilen ülkenin ve milletin adı olmaz.

Türk Milletinin adı etnik bir gruba indirgenmedi mi?
Türk demek suç haline gelmedi mi?
Türk adı aşağılanmadı mı?
İşgal güçleri işgale direten ülke vatandaşlarını döver, vurur, işkence eder, hapislere tıkar.
Ordusunu dağıtır.
Devlet sırlarını ele geçirir.

Gizli işgale, ülkenin bölünmesine karşı çıkanlar;
Dövülmedi mi?
Öldürülmedi mi?
İşkence yapılmadı mı?
Hapislere tıkılmadı mı?
Ordu dağıtılmadı mı?
Devlet sırrı denilen bilgiler ortalığa saçılmadı mı?
Kozmik odaya girilip Türk Ordusu tarafından ülke savunması için hazırlanan yılların bilgi ve kayıtları ele geçirilmedi mi?
Türk Milletine karşı sürdürdükleri savaşın adına “BARIŞ” koydular.
Türk Devletini parçalamanın adına “DEMOKRASİ” koydular.

Açılım diye diye Türk Ordusunun elini-kolunu bağladılar.
Kürt vatandaşlarımızı terörize ederek PKK’ya yamadılar.
Yamamakla kalmadılar, PKK’ya mecbur kıldılar.
Güneydoğu’dan devleti çektiler.
PKK’nın egemenlik alanına terk ettiler.
Analar ağlamasın diyerek analarımızı Kürdistan(Büyük İsrail) için dolgu malzemesi yaptılar.
Oysa bu VATAN Çanakkale’de, Sakarya’da, İnönü’de ağlayan analarımızın gözyaşıyla kurulmuştur.
Sadece şehitlerimizin kanlarıyla değil, analarımızın gözyaşları bu ülkeyi AZİZ kıldı.
O gün analarımız ağlamasaydı, bugün bir vatanımız olmazdı.
Alçakça yaptıkları ihanete analarımızın göz yaşını malzeme yaptılar.

VATAN NAMUSTUR!!.
Anam ağlamasın diye NAMUSUNU TESLİM EDENE ne denir?
PKK yetmemiş olacak ki, farklı terör örgütleri de ithal ettiler.
El Kaide, Nusra, Hizbullah gibi acımasız katiller ülkenin her yerine dağıldı.
Putin El Kaide teröristleri ile yapılan işbirliği nedeniyle Türkiye’yi uyarmıştı.
“Akrebi cebinde gezdiren sonucuna katlanır” demişti değil mi?
Akrep soktu.
Niğde de üç vatandaşımız(asker, polis, sivil) El Kaide teröristleri tarafından öldürüldü.
Türk askerini öldürerek sevap işlediğini söyleyen sapık katilleri ülkeye siyasi İslamcılar soktu.

El Kaide’nin Afganistan’da yaptıklarını düşünürsek, Türkiye’nin getirilmek istendiği büyük resmi görmemiz zor olmaz.
Aklı uçkuruna endeksli siyasal İslamcıların muta nikahı ilişkileri ile düştüğü İran tuzağı…
Anadolu topraklarında hiçbir tehlikeye maruz kalmadan rahatça istihbarat toplayan, operasyon yapan dünya ajanları…
SONUÇ: Siyasal İslam= “Ahlaksızlık, hırsızlık, rüşvet, yolsuzluk, cinayet, iftira, ihanet, yalan, şantaj, tehdit, zina…” Siyasal İslamcılar iflas etmiştir.
İflas etmekle kalmadılar, SİYASİ ÇÖPLÜK oldular.
KİMYASAL ATIK haline geldiler.

Ortalık kaos senaryosundan geçilmiyor!

Ortalık kaos senaryosundan geçilmiyor!
Atilla Akar

Seçimlere dört gün kaldı. Her seçim dönemi, sandık günü yaklaştığında tansiyonun yükselmesi belli ölçülerde normaldir. Ancak bu kez öyle olmuyor. Sanki seçime değil, savaşa gidiyormuşuz gibi bir hava oluşuyor. Zaten seçimler de yerel seçim olsun diye yapılmıyor. Diğer yandan seçimler AKP ile CP (Cemaat Partisi) arasında geçiyor.

Kasetler veya kaset tehditleri üzerinden sözüm ona bir ‘seçim’ yaşanıyor. Ortada daha ziyade bir genel seçim hatta referandum havası var. Üstelik tarafların hepsi böyle algılanmasından memnun. Birileri sanki seçimlere özellikle gerilimli girmemizi istiyor. Gerilimden medet umuluyor!

Tam ‘25 Mart beklentisi’ geçmiş gibi görünürken, bu kez de etrafı suikast ve provokasyon iddiaları kaplıyor. Ortalıkta en gerçeğinden en tenekesine bir sürü iddia dolaşıyor. Tabii bir seçimin hemen öncesi bu tarz iddiaların piyasada olması pek hayra alamet değil. İster gerçek, ister uydurma olsun!

Ankara Büyükşehir Belediye Başkanı Melih Gökçek çıkıp ‘Seçimler öncesi olası suikast ihtimalleri’nden söz ediyor. Gökçek “AKP ve Recep Tayyip Erdoğan’ın bu seçimlerden sonra dimdik ayakta kalacağını” söylerken, bunun önlenmesi için bazı ‘beynelminel güçler’in devreye girebileceğini iddia ediyor.

Üstelik Gökçek bu kez isim vererek “Allah korusun, muhalefet partilerinin lider konumundaki şahıslarına suikast yapılmasından korkuyoruz. Kılıçdaroğlu’na, Bahçeli’ye, Mansur Yavaş’a veya İstanbul’da Mustafa Sarıgül’e olmasından korkuyorum. Bu kadar açık ve net söylüyorum. Bir siyasi suikast yapılacak Türkiye’yi kaos ortamına sürüklemek isteyecekler” diyor.

Dahası; sadece iktidar kanadı mı böyle düşünüyor? Muhalefet cephesinden de bu tarz ihtimallere işaret pek çok isim var. Nitekim bunlardan en sonuncusu CHP Ankara Büyükşehir Belediye Başkan Adayı Mansur Yavaş oldu. Yavaş, “Ankara’da MHP ve CHP’yi birbirine düşürmek için provokasyon hazırlığı olduğu bilgisini veren Yavaş, 100 kişilik silahlı bir ekibin Ankara’ya geldiğini, özellikle MHP’nin yönetiminde olan Etimesgut ve Gölbaşı’nda suikast ve provokasyon eylemleri yapılacağını” öne sürdü.

Öyle veya böyle, bu tarz laflar ortalarda bolca dolaşınca, benim aklıma yıllar öncesinden bir örnek geldi. Aslında ne şahısların, ne konjonktürün bugünle direkt ilgisi var ama ‘Seçim öncesi, suikast yoluyla kaos projesi yaratma’ denilince, ilginç tarihsel bir örnektir.

Malum, 12 Eylül öncesi bir darbe girişimi daha vardı. İddialara göre; 5 Haziran 1977 seçimleri öncesi, 3 Haziran’da Şili tipi bir darbe olacak ve ordu içindeki ‘Namık Kemal Ersun Cuntası’ yönetime el koyacaktı. İşte tam bu esnada Başbakan Süleyman Demirel çıkıp “Taksim mitingi esnasında, Bülent Ecevit’e Sheraton Oteli’nin üst katlarındaki odalardan birinden uzun namlulu ve dürbünlü bir silahla ateş edileceğini” açıklayıverdi. Plan bozulmuş ve suikast önlenmişti.

Demirel’e bilgi MİT içindeki Demirelci ekip tarafından gelmiş ve o bu ve riski göze alamayıp açıklamıştı. Eğer bu bildirim olmasaydı, belki de Türkiye açık bir iç savaşa ya da koyu faşist ve çok kanlı bir darbeye yönelecekti. Her ne kadar Demirel burada suçu ‘komünistler’e atsa da, hazırlığın aslında ordu içindeki bir kliğin planı olduğunu kendisi de biliyordu. Birileri seçimlerin yapılmasını istemiyordu!

Bilemiyorum; artık bir ordu darbesi beklemiyoruz. Ama plan üstüne plan yapan ve kaosa bel bağlayan kimi güçler halen devrede olabilir. O yüzden, bu tarz iddialar çok mide bulandırıcı. Üstelik, her odağın kendine göre farklı bir kaos hesabı olabilir.

Hayırlısıyla şu seçimleri bir atlatsak ve manzara netleşse, hiç fena olmayacak herhalde!..

Seçmene yazık…

Seçmene yazık…
Serpil Çevikcan

Gezi Parkı deneyiminin başlattığı, “Demokrasi sadece sandık mıdır, değil midir?” tartışmasının, pazar günü yapılacak yerel seçimin sonuçlarıyla birlikte yeniden alevleneceğini beklerken 17 Aralık patladı, ortalık toz duman oldu.
Öyle bir seçime gidiyoruz ki…
Adı yerel seçim ama yerel seçim değil.
Başbakan’a göre baştan ayağa genel seçim, muhalefete göre her şeyin oylanacağı bir referandum.
17 Aralık’tan bu yana yapılan her işlem, verilen her demeç, miting meydanlarında hançereden çıkan her iddia zavallı seçmenin omzuna ayrı bir yük bindirmiş durumda.
Sandık başına giderken kafalarda uçuşacakların listesi o kadar kabarık ki.
Ayakkabı kutusu içindeki para destelerinden, “bu ülkede yargı bağımsızlığı ölmüştür” açıklamasına kadar.
“Paralel yapı devlet sırlarımızı yabancılara sattı” iddiasından, 24 saatte boşalıveren Silivri Cezaevi’ne kadar.
Sorular da çok.
15 yaşındaki Berkin Elvan bakkala ekmek almaya mı gitti, patlayıcı almaya mı?
Twitter’ın da miwitter’ın da kökü kazınmalı mı?
Erdoğan giderse ne olur, gitmezse ne olur?
30 Mart’tan sonra ekonomi tepetaklak olur mu olmaz mı?
Bu CHP, devleti yönetebilir mi?
Kime oy versem ülke bölünmez?
Kafalar bu kadar meseleyle doldurulmuşken, değirmene başka sular da taşınıyor.
Son bombalar Ankara büyükşehir belediye başkan adayları Melih Gökçek ve Mansur Yavaş’tan.
Ne diyor Melih Başkan: “Muhalefet partilerinin lider konumundaki şahıslarına suikast yapılmasından korkuyoruz. Kılıçdaroğlu’na, Bahçeli’ye, Mansur Yavaş’a veya İstanbul’da Mustafa Sarıgül’e olmasından korkuyorum.
Bu kadar açık ve net söylüyorum.
Bir siyasiye suikast yapılacak, Türkiye’yi kaos ortamına sürüklemek isteyecekler.”
Bu iddianın dumanı tüterken, CHP’nin başkan adayı Mansur Yavaş’ın açıklaması tüyleri diken diken ediyor:
“Bana ve ekibime karşı suikast girişimi olacağına yönelik ciddi duyumlar aldık.
Ankara dışından, 100’den fazla silahlı provokatörün Ankara’ya getirildiği, sandıkların açılması ve sayım aşamasında kargaşa yaratıp seçimlerin sabote edileceği bilgisine ulaşılmıştır.”
Üstelik bu son açıklamalar, sadece Ankara’da yarışın ne kadar kıran kırana geçtiğini göstermiyor.
Uzunca bir süredir dolaşımda olan, son bir haftada ayyuka çıkan seçime hile karıştırılacağı yolundaki iddiaları güçlendiriyor.
Ak Parti’ye karşı sandıkta sabotaj planı yapıldığı yolunda istihbarat birimlerine bilgiler ulaştığı, farklı il ve ilçelerde sandık görevlileri ve gözetmenlerine baskı yapılacağı, sandık başlarında olay çıkarılacağı, sandık sonuçlarının il ve ilçe kurullarına ulaştırılmasının engelleneceği, bunların Ak Parti oylarının yüksek çıkması beklenen bölgelerde yoğunlaştırılacağı öne sürülüyor.
Karşı cepheden gelen iddialar da çarpıcı.
Mükerrer oy, yığma seçmen, oy kullanmayanların yerine oy kullandırma, sayım sırasında ve sonrasında sonuçlarla oynama, pusulaları değiştirme yöntemleri havada uçuşuyor.
Velhasıl; bir kader seçimi için sandık başına giderken, hiç olmadığı kadar çok şeyi düşünmek sorumluluğuyla karşı karşıya olan seçmen, bir yandan da vereceği oyun yerini bulup bulmayacağı endişesini yaşayacak.
Daha iyi bir yaşam için elindeki tek imkan 5 yılda bir oy kullanmak olan milyonları, “Tuz kokmuştu ama bu kadar da olmamalı” diye isyan ettirecek bir endişeyle karşı karşıya bırakanlar büyük vebal altında.
Ve tablo böyle olunca, “Demokrasi sadece sandık mıdır, değil midir?” tartışması bir numara büyük kalıyor.

Din işleri ile ahlak işleri ayrılmış!

Din işleri ile ahlak işleri ayrılmış!
Mehmet Y. YILMAZ

İLKOKUL yıllarında yurttaşlık bilgisi dersinde bize şöyle öğretilmişti: Laiklik, din işleri ile devlet işlerinin birbirinden ayrılmasıdır!
Aradan yıllar geçti, laikliğin böylesine sığ bir tanımlamaya sığamayacak kadar kapsamlı bir kavram olduğunu öğrendim, ama bu ilk tarif hep aklımda kaldı.
17 Aralık Rüşvet ve Yolsuzluk Operasyonu’ndan bu yana tanık olduğumuz olayları, ortalığa saçılan ses kayıtları, AKP’lilerin cemaatçiler, cemaatçilerin AKP’liler için söylediklerini alt alta koyuyorum.
Ve ortaya, ilk öğrendiğim laiklik tanımına benzer bir “siyasal İslam” tanımı çıkıyor: “Günümüz Türkiyesi’nde siyasal İslam, din işleriyle, ahlak işlerinin birbirinden ayrılmasıdır.”
Tanık olduğumuz, duyduğumuz, dinlemek zorunda kaldığımız her şey bana bunu hatırlatıyor!

Başta Başbakan olmak üzere AKP’lilerin cemaat için söylediklerini dinliyorum: Dış güçlerin maşası olmuşlar, insanları gizlice dinlemekle kalmamışlar, en özel durumlarını bile kayıt altına almışlar.
Öğretim yılının ortasında, kış günü sırf AKP’yi sevdikleri için binlerce öğrenciyi sokağa atmakta tereddüt etmemişler.
Bir Müslüman’ın asla yapmaması gerekenleri yapmışlar, insanlara beddua etmişler.
Devlet içinde bir paralel devlet yaratmışlar. Memleketin ordusuna kumpas kurmuşlar. Sahte deliller üretip insanların yıllarca hapislerde sürünmesine neden olmuşlar.
Gazetecilere, gazete sahiplerine vs. şantaj yaparak kendilerinden yana yayın yapmalarını sağlamışlar.
Bu şantajdan nasibini alanlar arasında AKP milletvekilleri bile varmış, ki o şantajdan korktukları için Başbakan’ın yanında durup yüksek sesle cemaati eleştirmeye bile çekinir olmuşlar.

Kurban keseceğiz diye toplanan paralar, malikânelerde harcanmış.
Böyle uzayıp gidiyor! Daha fazlasını Başbakan’ın her gün yaptığı miting konuşmalarında bulabilirsiniz.
Diğer yandan ortalığa saçılan dinleme kayıtlarına, fezlekelere vs. bakıyorum, AKP ve hükümet cephesi de feci durumda.
Başbakan adeta bir ihale komisyonu gibi çalışmış. İstediğine ihale vermiş, istemediğine vermemiş. İhale alanlar, kazandıkları paranın belli bir bölümünü bazı vakıflara bağışlamak zorunda kalmışlar.
Bakanların çocukları, “danışmanlık” kisvesi altında işadamlarının rüşvet trafiği içinde yer almışlar.
Topladıkları paraları saklamak için ayakkabı kutularından, boyum büyüklüğündeki çelik kasalardan yararlanmışlar. Paraları evlerde sığdıracak yer kalmamış.

“Sıfırlayın” talimatıyla harekete geçtiklerinde bile paraları dağıta dağıta bitirememişler. Artan parayla evler alınmış.
Pahalı hediyeler, saatler, villalar havada uçuşmuş.
Ballı ihaleler verdikleri işadamlarına havuzlar kurdurulmuş, yeni bir medya düzeni yaratmak için ellerinden geleni artlarına koymamışlar.
Başbakan “kupon arazilerin” satışının kendisinden habersiz yapılmamasını emretmiş.
Memleketin akçeli bütün işlerinde son karar verici Başbakan olmuş, maden ruhsatlarından, kimin gaz ticareti yapacağına kadar o karar vermiş.
Bakanlar rüşvetle TC vatandaşlığı dağıtmış. Bakanlara gümüş tepsiler içinde, elbise torbalarında yüz binlerce dolar rüşvet dağıtılmış.
Ayetler, Google’dan bulunup “sallanmış”, Bakara makara esprilerine kahkahalarla gülünmüş vs.
Bu taraftaki liste de böylece uzayıp gidiyor. Daha fazlasını her gün internette yayınlanan ses kayıtlarında bulabilirsiniz.

Ortaya çıkan tablo tefessüh etmiş bir kitlenin varlığından başka bir şey değil.
Eski deyimle “ahlak sukut etmiş”. Etik çok kurcalarsan patlayacak bir tabanca tetiğine dönüşmüş!
Ve tartışmanın her iki tarafı da iki cümlesinden birinde dini referanslar veriyor, dindarlıktan dem vuruyor, rüşvet konuşmaları bile “selamünaleyküm” ile başlıyor, “Allah’a emanet ol” ile bitiyor.
Onun için diyorum ki Türkiye’de “siyasal İslam”, din işleri ile ahlak işlerinin birbirinden ayrıldığı bir kavrama dönüşmüş.
Allah ıslah etsin!

Seçime doğru…

Seçime doğru…
Işık Kansu

Seçeceğiz. Seçeceksiniz. Seçecekler…
Hangisi doğru?
Gerçekten önümüzdeki yerel seçimlerde seçeceklerimizi tam anlamıyla tanıyor muyuz? Örneğin, belediye meclis üyesi adaylarını?
Başkan adayları içimize siniyor mu? Partiye mi oy vereceğiz, adaya mı? Parti yakın geliyor da aday mı uzak? Ya da tam tersi…
Oylarımızla birilerini onaylayacağımıza ya da cezalandıracağımıza yürekten inanabiliyor muyuz?
Sürekli ebelendiğimiz bir oyundayız aslında. Birilerini karşımıza oturtuyorlar, “Ya bunu, ya bunu ya da bunu seçeceksiniz” diyorlar. Partiler ayrı gibi gözükse de, adaylar aynı.
Seçiyoruz sanırken, seçtiriliyoruz.
Buna da “demokrasi” diyorlar. Sonra tepemize yerleşip “milli irade”den söz ediyor, vurgunla, aldatmacayla, kandırmacayla, uydurmacayla idare ediyorlar.

Edebiyat Parçalayan Nutuklar
Meslektaşımız Türey Köse, Meclis tutanaklarından “Edebiyat Parçalayan Nutuklar”ı derleyip kitap yaptı. Böylece, siyasetçi ve siyasetin yazarları ve şairleri küçümsemeye kalktıkça tarih önünde nasıl küçüldükleri derli toplu bir belge haline geldi.
Türey ile kitap üzerine söyleşirken yüz binlerce sayfalık tutanakların, yakın tarihin korkularını, kavgalarını, yaşanan dönemlerin “ruhu”nu ortaya koyduğunu söyledi:
“Siyasetçi pragmatist, popülist; çoğu kez zamanın ruhuna, kültürel ve siyasal iklimine teslim oluyor. Süleyman Demirel 1968 yılında Başbakan sıfatıyla Nâzım Hikmet’e ‘milli şair demenin en büyük tahrikçilik’ olduğunu söylüyor. 1999’da Cumhurbaşkanı olarak AGİT zirvesini kapatırken Nâzım’ın ‘Yaşamak bir ağaç gibi tek ve hür/ ve bir orman gibi kardeşçesine’ dizeleriyle katılımcılara sesleniyor.”
Türey, Şekspir’in “Zamanın kime dost, kime düşman olacağı bilinmez” sözünü anımsatıp zamanın edebiyatın hasını onurlandırdığını düşünüyor:
“Edebiyat; yazarlara küfredenleri, hakaret edenleri, saldıranları tutanaklar içinde tarihe gömüyor. Edebiyat parçalayan nutuklar uçuyor, edebiyat kalıyor… Nâzım Hikmet, Bursa Cezaevi’nde 1941’de yazdığı ‘Yirminci Asra Dair’ başlıklı şiirde ‘Dünyaya erken geldim diye kahretmedim hiçbir zaman./ Ben yirminci asırlıyım/ ve bununla övünüyorum./ Bana yeter/ yirminci asırda olduğum safta olmak/ bizim tarafta olmak/ ve dövüşmek yeni bir âlem için…’ diye seslenir. Ah, sevgili 20. asırlı şairler, yazarlar…”
Tutanaklarda küfürleri ile baş başa kalan siyasetçiler için Behçet Necatigil’in dizelerine başvurmak gerek:
“İçindeyim, diretiyorum çağa / Size ne miyim ben, siz bana nesiniz?”
İdeoloji
Aslan sosyal demokrat liderin son görüntüsü:
Gölgede cemaatçi, güneşte solcu, Güneydoğu’da yerel özerkçi, İç Anadolu’da bozkurtçu, İzmir’de Atatürkçü…
Tutabilene aşk olsun… Turgut Özal gibi, kucakladı gidiyor!

Küçük işler
Bilgisayar Mühendisleri Odası’nın kurucularından Oktay Dursun ile konuştuk. “Twitter”ın asla yasaklanamayacağından söz etti:
“Twitter sözde yasaklandı, ama bu yasak hiçbir şekilde bir engelleme olamadı. Çünkü teknolojik olanaklarla aşılması çok kolay. Amerika bile, WikiLeaks sürecinde bir önlem alamadı internete. Daha yüksek teknolojik önlemler de alınsa, yine aşılabilecek olan bu yasak, aslında teknik olarak değil, ama politik anlamda bir gösterge. Ülkemizdeki baskıcı yöntemin ne boyutlara ulaştığını kanıtlıyor. Yalnızca Türkiye’de değil, tüm dünya ölçeğinde kanıtlıyor.”
Bizimkine benzer nerelerde yaşanmış yasak? Çin, İran, Tunus, Mısır, Kuzey Kore’de…
Oktay Dursun’a “Bilgisunarı yasaklamak bir saflık, cahillik örneği midir?” diye sorduk. Yanıtladı:
“Kendini küçük düşürmekten öteye bir anlam taşımaz.”

Özetle Melih
Melih, beceremediği Çayyolu metrosunun açılış töreninde hazır ve nazırdı. Çayyolu metrosu otogarın hemen yanından geçiyor. Ankaray’ın son durağı da otogar. Ancak… Melih, otogarı taşıyor. Nereye mi? Ta Mamak’a… Mamak’a da değil, onun arkasına. Orada metro var mı? Yok… Melih işte!

Sola dönelim
Ankara’da solun bağımsız belediye başkan adayı Kaya Güvenç, yolsuzluklara batmış AKP’yi dünyaya rezil eden halka şimdi büyük sorumluluk düştüğü kanısında:
“Ankara sağ adaylara mahkûm değil. Emekçilerin evlerini başına yıkan, zenginler için konut yapan Melih Gökçek’e ‘Artık yeter’ diyoruz. Bitmek bilmeyen metro inşaatlarına, ODTÜ ormanı ve AOÇ’nin yok edilmesine, halkın parası ile trilyonlar harcanan saat kulesi ve Ankara’ya giriş kapıları gibi fantezi projelere ‘Artık yeter’ diyoruz.
Bu politikalara karşı Ankara’nın sol, demokrat, ilerici insanları yan yana geldik. Haziran İsyanı ile yüzünü sola ve isyana dönen kitlelerin sağ seçeneklere mahkûm kılınmasına itiraz etmek için; eşitlik ve özgürlükten yana, halkın ihtiyaç, talep ve özlemlerini gerçekleştirebilecek bir belediye için; 30 Mart’ta, Haziran’daki gibi ayağa kalkıp, yüzümüzü eşitliğin, kardeşliğin, adaletin sesi sola dönelim.”

Oy veriyormuşum gibi çek pampa…

Oy veriyormuşum gibi çek pampa…
Ali Şimşek

Haberim yokmuş gibi çek pampa! Bir sosyal medya jargonu olan bu esprili cümle, Gezi Direnişi’nin sevilen sloganlarından biriydi. Değiştirilerek ve uyarlanarak onlarca versiyonunu gördüğümü hatırlıyorum. Poz yaptığını göstermek istemeyen bir samimiyeti göstermesi anlamında önemliydi. Fotoğraf çektirirken hepimizin yaşadığı sıkıcı bir yapmacıklık halinin altını kazıyordu. Bugünlerde başka bir samimi slogan ve caps dolaşıyor sosyal medyada. “Ortamlarda Sırrı’ya verdim dersin. Kim bilecek” diyen bu caps, seçimlere bir hafta kala önemli bir açmazı billurlaştırıyor.

Sırrı’nın sempatik ve Gezi Direnişi’ndeki tavrına sıcak yaklaşan, hatta HDP’ye yakınlık duyan ama İstanbul’u da AKP’den kurtaralım da nasıl olursa olsun çaresizliğini de gösteriyor.Türkiye siyasi tarihinin en büyük kamplaşmasını ve gerilimini yaşarken; Başbakan sandık tehdidiyle gittikçe ceberrut bir söyleme kayarken, yaşan bir yerel seçim olmayacak bunu herkes biliyor. Seçim Gezi ile ortaya çıkan, 17 Aralık ile ağdalanan bir süreçten rövanş alma ya da boyunun ölçüsünü verme olarak düşünülüyor haklı olarak. İstanbul, AKP’nin yolculuğuna başladığı, yirmi yıldır gücünü ve kadrolarını konsolide ettiği bir yerellik olunca; büyükşehir belediye başkanlığı neredeyse başbakanlık gibi önemli, AKP’yi moral olarak çökertecek bir konum olarak görülüyor. Yani karşımızda yerel değil tam anlamıyla bir genel seçim duruyor; bunu Başbakan da vurguluyor bıkmadan.

Gelelim anketlere… Medyada yer alan anketler ise seçimin başa baş geçeceğinden dem vuruyor. Yani neredeyse tek oy bile İstanbul’un kaderini değiştirecek gibi gösteriliyor. Zaten biliyoruz, CHP uzun ama çok uzun süredir, kendini karşıtına ya da alternatifsizliğe göre konumlayan, “oyları bölmemek gerek” acilliğiyle çalışan bir parti. Dost meclislerinde, vapurlarda, kahvelerde bu duyguyu hissetmemek için çok aranmaya lüzum yok.

“Sarıgül’ü sevmesem de” diye başlayan cümleler kendince noktalanıveriyor. Merkez sağ tınısıyla birçok kişide antipati doğursa da, oyları bölmek korkusu Sarıgül üzerinden bilinçli bir şekilde kaşınıyor sanki. Çünkü bu seçim ideolojik ya da normatif olmaktan çıkmış; sadece AKP’ye ders vermek şeklinde algılanmış durumda.

İşte Jack Nicolson’un sevimli ifadesinin olduğu internet kolajı bu çıkışsızlığı vurgulaması açısından önemli. Yani, “Sosyalist de olsam, HDP’ya ya da TKP’ye veya Ortak Sol Aday’a da sempati duysam; yine de zorunluluktan yapacağımı yapacağım” diyor.

Gezi Direnişi’nin akılda kalan sloganlardan biri “Çare Drogba” idi. Bu slogan yıllardır İstanbul sokaklarında gördüğümüz “Çare Sarıgül” sloganının parodisiydi. Sarıgül’ün ANAP’çı siyaset esnafını hatırlatan profiline, sermayeye yakınlığına tepki olarak, futboldan sevilen bir figürü çare yapmıştı. Oysa Sırrı’lı caps tuhaf bir şekilde “Çare Sarıgül” hayaletinin geri geldiğini de gösteriyor sanki. “Ortamlarda Sırrı’ya verdim” işte bu hayaleti esprili şekilde dillendiriyor. Sarıgül’e oy verdiğini söyleyememenin gerilimi ya da utancı diyelim.

Bilemiyorum belki de bilinçli yapılmış viral bir kampanyanın unsuru da olabilir.
Bu arada sosyal medya dedim ama an itibariyle (Perşembe gecesi) Twiter kapatıldı.Yani siz bu yazıyı okurken sosyal medyamız da kalmayabilir.

Twitter Yetmez…

Twitter Yetmez…
Emre Kongar

AKP’nin yönetim kadrosunda, milletvekillerinde, örgüt yöneticilerinde, hiç mi sağduyulu insan kalmadı?
Bir yandan dudak uçuklatan rüşvet ve yolsuzluk iddiaları…
Öte yandan doludizgin bir otoriterleşme…
Türkiye’yi nereye götürüyorsunuz?
Hepiniz bu gidişten sorumlusunuz, hepiniz!

***

İnsanların olayları, yorumları, duyguları, düşünceleri paylaştıkları etkileşim süreçlerini engellemek için:
Elbette sadece Twitter yetmez…
Facebook ve YouTube da kapatılmalıdır.
Onlar da yetmez…
Bütün internet haber ve yorum siteleri kapatılmalıdır.
Ama o zaman bile elektronik haberleşme sürecektir:
Elektronik postalar da engellenmelidir.

***

Diyelim ki sosyal medyayı, interneti kapattınız:
Görsel ve işitsel medyayı ne yapacacaksınız?
Televizyonlar ne olacak?
Ya radyolar?
Hadi onları da kapattınız…
Çoğaltılabilan ses ve görüntü kayıtları, plaklar, kasetler, CD’ler ne olacak?

***

Bütün görüntülü ve sesli yayın yapan kaynakları yasakladığınızı farz edelim…
Korsan yayınları nasıl önleyeceksiniz?
Elektriği mi keseceksiniz?

***

Diyelim ki görsel ve işitsel medyayı da yasakladınız, (korsanlar bir yana) radyo ve televizyonları engellediniz…
Basılı medyayı, gazeteleri, dergileri ne yapacaksınız?
Gazeteleri, dergileri, kitapları, her türlü basım ve yayın işlerini de mi yasaklayacaksınız?
Basılmış olanları yakacak mısınız?

***

İletişim ve basım aracı olarak kullanılan sabit ve dizüstü bilgisayarları, printer’ları daktiloları, baskı, fotokopi ve teksir makinelerini ne yapacaksınız?

***

Ya iletişimin en önemli aracı olan telefonlar?
Akıllı ya da normal cep telefonları, sabit hatlı ev ve işyeri telefonları ne olacak?
Onları da engelleyebilecek misiniz?

***

Rahmetli annem, büyük yanlışlar yaparak kendi kendini tüketen insanlar için “Allah şaşırtmasın” derdi!

Aynı çukurun yolcuları…

Aynı çukurun yolcuları…
Ahmet TAKAN

Önce “ne istedilerse verdik” dedi. Sonra, “Cumhurbaşkanını bile dinlediler” diye şikayet etti. Meclis’te, yolsuzluk fezlekelerinin gümbürtüye gittiği günün akşamı TRT altın çanak programında, “Şu anda hedef tahtasında Başbakan Erdoğan var. Dağıttıkları bütün gazetecilerine bakarsanız şahsımı görüyorsunuz. Telefon dinlemeleri vesaire var. Adı geçmediği halde veri deposunda şantaj için beklentilerin olduğunu rahatlıkla söylüyorum. Cumhurbaşkanı, Meclis Başkanı da dahildir” dedi.

Madem veri deposunda şantaj bilgileri var!.. Çok da eminsin!.. Başbakansın, niye hâlâ bekliyorsun?.. Yargıyı niye harekete geçirmiyorsun?.. Böyle vahim bir iddiayı ortaya attıktan sonra daha ne bekliyorsun?..
Yoksa!.. “Beni yalnız bırakmanın cezasını onlar da önce bir çeksin. Fezlekelerin üstüne hep beraber yatmamız daha kolay olur” diye mi hesaplıyorsun?.. Bir Başbakan’ın ağzından Cumhurbaşkanı hakkında bile dehşete düşürücü iddialar çıktıktan sonra neden gereken yapılmaz?

Bu itirafın ardından “bilmiyordum” da diyebilir mi Recep Erdoğan?.. O zaman 19 Mart Meclis olağanüstü toplantısında MHP Grup Başkanvekili Yusuf Halaçoğlu’nun anlattıklarına tutanaklardan bir daha yer verelim; “…Zira, işin içerisinde, gerçekten, sahtecilikten altın kaçakçılığına, rüşvetten fuhuşa aracılık etmeye kadar pek çok suçlama var. Diğer taraftan, yine İran’la ilgili birçok mesele bu suçlamalar içerisinde yer alıyor.

Mesela bunlar içerisinde İran’ın parasını aktarma işlemleri için komisyon alınması, sahte transit gıda ticareti işlemlerine göz yumulması ve yol verilmesi, istisnai yoldan Türk vatandaşlığının kazanılması, bankanın aldığı yasal komisyon oranlarının düşürülmesi, kaçak altının yurda sokulma teşebbüsünde altınlara el konulmaması ve akabinde Dubai’ye uçuşunun sağlanması, Halkbank nezdinde rakiplerin engellenerek kartel hâline gelinmesi, usulsüzlüklerini ihbar eden kamu görevlisinin tayininin çıkarttırılarak sürgüne gönderilmesi, koruma polis memuru görevlendirilmesiyle emniyet şeridi kullanmak amacıyla imtiyaz kazanma, usulsüzlüklerle ilgili basında çıkacak haberlerin engellenmesi, halka açık şirketlerin yönetiminin ele geçirilmesi, Çin’deki paravan firmaların bankalar nezdinde yaşadığı sıkıntının atlatılması için İçişleri Bakanlığı’ndan bu firmalar adına referans mektubu yazılması, Rıza Sarraf liderliğindeki örgütle ilgili adli ve istihbari çalışmalara karşı koyma faaliyetleri gerçekleştirilmesi, otel yatırımı için kredi çekimine onay alınması, mücevherat, rüşvete konu yüksek meblağda paralar, lüks ve pahalı saatler, “danışmanlık” adı altında aylıklar ki bunların temelinde 1,5 ton altın kaçakçılığı gibi pek çok iddialar burada yer almaktadır, suçlamalar yer almaktadır ve bunlarla ilgili de belgeler konulmuştur.

Yani belgeler derken hem görsel belgeler hem de işitsel belgeler yer almaktadır ve bunlar hukuki zemin üzerine oturtulmuştur ve mahkeme kararlarıyla söz konusu edilmiştir. Keza, bunun dışında, yine “Örgüt üyeleri aracılığıyla ayrıcalıklı bir şekilde kişiye özel imar planları hazırlatılması, kurullarda görevli komisyon üyelerine, tabiat ve kültür varlıkları konusunda kurullarda görevli komisyon üyelerine baskı yapılarak, yönlendirilerek, rüşvet vererek veya gerçeğe aykırı rapor düzenleyerek korunması, gerekli tescilli yapıların bulunduğu arsaları, doğal sit alanları ve yeşil alanlar ile Boğaziçi’nde koruma altına alınan alanları imara açtırdıkları tespit edilmiştir.” diyor.

Ayrıca, bunun ötesinde, bütün bu yapılanlara aracılık yapanlara binde 5 oranında rüşvet ödendiği ve bunlarla ilgili tespitler ki bu oranlar hayli yüksek miktarda; mesela, 5 milyar 950 milyon 184 bin 197 Euro ki bunun mesela euro 2,3 lirayken değerlendirmesi yapıldığında 13 milyar 685 milyon 423 bin 653 TL’ye mukabil bir meblağ olduğu, yine bununla bağlantılı olarak binde 5 oranından hesaplandığında 84 milyon 526 bin 485 TL bu işlere karşılık rüşvet ödendiği, yine buna bağlı olarak 30 milyon 53 bin 600 Euro ki karşılığında 29 milyon 589 bin 500 nakit parayla 484 bin 100 lira için lüks saat, yine 4 milyon 766 bin 750 dolar taş ve 729 bin 850 lira için yine saat alındığı, diğer taraftan Halkbank Genel Müdürü’ne verilen 2 milyon 500 bin euro, ayrıca 1 milyon 400 bin dolar ki bunun karşılığını Türk parası olarak ele aldığınızda o tarihteki kurlara göre 74 milyon 873 bin lira gibi bir Türk parası tuttuğu, yine bütün bunlara bağlı olarak 10/4/2013 tarihinde 2 milyon euro, 2 milyon dolar, 1,5 milyon TL ve 300 bin İsviçre frangı, ki piyanonun 2’nci taksitini bir yana bırakıyoruz, onlar da yazıyor, böylesine büyük bir meblağ. Şimdi, toplam olarak 32 milyon euro, 6 milyon 776 bin dolar, 3 milyon 465 bin TL, 300 bin İsviçre frangı.

Bu bir kişiye aktarılan para, bir bakana aktarılan para. Diğer taraftan, bir başka bakana aktarılan para, teslim tarihleri ve miktarları burada belirtilmiş. Ayrıca, bunların tümünü ele aldığınızda toplam, rüşvet olarak 5 milyon 800 bin dolar, artı danışmanlık. Şimdi, değerli milletvekilleri, aslında, şurada saydıklarım, kısaca saydıklarım, özet olarak saydıklarım, size hiçbir şey ifade etmiyorsa…”
Çok şey ifade ediyor!..
Beraber battılar aynı çukura…