Taşeron Cumhuriyetinin 1 Mayısı…

Taşeron Cumhuriyetinin 1 Mayıs’ı…
Özlem Yüzak

Yıllardır aynı şey… Sonunda 1 Mayıs’lar Taksim’e indirgeniyor ve tartışma, çatışma bu minvalde sürüp gidiyor. Hükümet açısından hayli kârlı… 11 yıllık AKP iktidarının doğrudan sorumlu olduğu ülkenin en temel sorunlarından biri “İşsizlik ile neredeyse modern köleliğe varan emek sömürüsü arasındaki ince çizgi” ne yazık ki daima Taksim’e kurban veriliyor.
CHP İstanbul Milletvekili Oktay Ekşi, 1 Kasım 2013 tarihinde Çalışma ve Sosyal Güvenlik Bakanı tarafından yazılı olarak yanıtlanması istemiyle TBMM Başkanlığı’na soru önergesi vermişti.
1. Yüksek oranda kayıt dışılık ve yetersiz yaptırım nedeniyle işgücünün yaklaşık yüzde 40’ının iş hukukunun koruması altında olmadığı tespiti doğru mudur?
2. Fazla mesai ücreti almadan uzun çalışma saatleri, haftalık izinlerin dikkate alınmaması, haksız yere işten çıkarmalar, yıllık izin kullanmama ve kıdem tazminatına getirilen kısıtlamalar ve işgücünün çoğunlukla çalıştığı küçük işletmelerde giderilmediği doğru mudur?
3. Çocuk işçi oranlarının tüm işgücüne göre halen azaltılmadığı doğru mudur?
4. İşyeri kazalarında Avrupa’nın “birincisi”, dünyanın (Çin’den sonra) “ikincisi” olduğumuza ilişkin açıklamalar karşısında bakanlık olarak görevinizi bihakkın yaptığınızı söyleyebiliyor musunuz? Söyleyemiyorsanız ne yapmayı düşünüyorsunuz?
5. Özellikle gemi tersanelerinde pek çok işçinin ölümüne sebep olan iş kazası/cinayeti karşısında alınan önlemler nelerdir?
6. Bu kazalar (!) nedeniyle kusurlu bulunan sorumlu var mıdır? Varsa hangisine ne yaptırım uygulanmıştır?
Yanıt 9 Nisan’da geldi. Soruların hemen hepsi “konunun halen incelenmekte olduğu” tarzı bir cümle ile geçiştirilmiş, tersaneler ile ilgili soruya yanıt bile verilmemişti.
Türkiye’de yıllardır uygulanan neoliberal politikaların sonucu bu. Son 10 yıl içinde ise dozunu artırarak uygulanan ekonomik dönüşüm programlarıyla, serbestleştirme ve özelleştirmeler eşliğinde emek aleyhine süregitti. Mevcut istihdam modeli “sendikasızlaştırma, taşeronlaştırma, sözleşmeli ve sözleşmesiz çalıştırma, ödünç işçilik, kısa süreli iş, sosyal güvenceden yoksunluk, en alt düzeylerde ücret” üzerine kurulu… Ve kimse sesini çıkarmıyor ya da çıkaramıyor. Bu, mavi yakalılarda olduğu kadar beyaz yakalılarda da geçerli… Son derece iyi eğitimli, birkaç lisan bilen gençlere bakıyorum. Çok geç saatlere kadar çalıştıkları gibi işten eve döndüklerinde de, hatta hafta sonları, işyerinden gelen e-postaları yanıtlamak, gerekirse evden çalışmak zorundalar. Başta da dediğim gibi modern köleliğin son versiyonu bu. Hizmet sektörü hızla büyüyor ve günlük hayatımızın tam içinde… Alışveriş merkezlerinde, mağaza ve marketlerde, restoranlarda çalışan satış danışmanları, kasa ve reyon görevlilerine bakalım; çoğu günde 14 saat ve iki haftada bir gün izinle üstelik asgari ücretle durmaksızın çalışıyor.
Kentsel dönüşüm ve AKP’nin inşaat ve rant iştahı ile inşaat sektörü tam gaz gidiyor. Devasa binalar hızla yıkılıp 10 ay gibi kısa sürede teslim ediliyor. Sektördeki kıyasıya rekabet ve müteahhitin en kısa sürede teslim etme sözünün tüm yükünü geçen ise çalışma koşulları giderek ağırlaşan işçiler.
Doktorlar ve sağlık çalışanları da sağlıkta ticarileşmenin kurbanları… Az ücret, fazla mesailer ve bunun yanı sıra can güvenliklerinin olmadığı koşullarda çalışıyor olmalarına hep kulak tıkanıyor…
Ve kadınlar… Nüfusun yarısını oluşturmalarına karşın AKP’nin “evde tutup çocuk doğurma görevi ile sınırladığı”, kreş ve benzeri sosyal politikaları “lafta bıraktığı” için kadınımız ekonomide, istihdamdaki payını bir türlü artıramıyor doğal olarak.
Yarın 1 Mayıs… Her zamanki gibi tüm bu sorunlar yine giderek büyüyen bir yumak halinde halının altına süpürülecek…
Ne diyelim… Yine de Emekçi Bayramımız kutlu olsun.

Bu 6 beceri varsa insan işsiz kalmaz…

Bu 6 beceri varsa insan işsiz kalmaz…
Cem Kılıç

Eğitimin en önemli fonksiyonu kişileri iş sahibi yapmak. Ama eğitimin bu fonksiyonunu yerine getiremediğini görüyoruz. TÜİK’e göre, meslek lisesi mezunu her 100 kişiden 10’u, üniversite mezunu her 100 kişiden 9’u işsiz. Üniversite eğitimiyle işe girme arasında pozitif bir ilişki yok. Üniversite, gençlere farklı meziyetler ve hayat görüşü de katmakta. Ne var ki, gençler bunun karşılığını işgücü piyasasında alamıyor ve kolay iş bulamıyor.

Dünyada da böyle
Bu sadece Türkiye’ye özgü bir durum değil. Bütün dünyada, eğitimin bireylere kattıkları ile işgücü piyasasının gerektirdiği beceriler arasında farklılıklar meydana gelmeye başladı.
Uluslararası Ekonomi Politikası Enstitüsü’nün verilerine göre, ABD’de uzun dönemli işsizlik, yani 6 ay ve daha fazla süren işsizlik, 2014 yılında 2007 yılına göre artmış. Uzun dönemli işsizlik, eğitim fark etmeksizin herkesi tehdit ediyor.

Talep yetersizliği
İşsizlik sorununun arkasında, bireylerin eğitimsizliği değil, işverenlerin piyasada yeterli talep olmadığını görmeleri yatıyor. Çok önemli bir istisna, Türkiye gibi, iş arayanların nitelikleriyle, işverenlerin aradığı niteliklerin uyuşmadığı ülkeler için sözkonusu. Yani gereğinden fazla İktisadi ve İdari Bilimler Fakültesi mezunumuz varken, işverenler forklift operatörü ve dış lastik hazırlama işçisi eksikliği çekiyor.

Esnek çalışan aranıyor
İşverenler, işe alımlarda, eğitim seviyesini daha az önemsiyor. İşveren için önemli olan diploma değil, kişinin beceri seviyesi, anlama ve uygulama kabiliyeti. İlkokul mezunu söylenen işi çabuk yapıyor ve iletişimi de kuvvetliyse işveren tercihini bu kişiden yana kullanıyor. Üretim süreçlerinin basitleşmesi, kontrol mekanizmalarının ilerlemesiyle istenen beceriler pek çok meslek için ortak hale geliyor. Üniversite mezunu muhasebe şefinden de, ilkokul mezunu memurdan da değişen şartlara hızla adapte olması bekleniyor. Diploma sahibi olmak tek başına sorunları çözmüyor, bireyin bazı becerilere sahip olması gerekiyor. Becerilere ek olarak üniversite diploması varsa ve örneğin yabancı dili bulunuyorsa alacağı ücret yükseliyor.

6 beceri olmazsa olmaz
İşverenler çalışanlarından eğitim seviyeleri ne olursa olsun bazı becerilere sahip olmalarını bekliyor. Bu beceriler eğitim seviyesi ne olursa olsun, herkese bütün dünyada iş buldurabilecek beceriler olarak Uluslararası Çalışma Örgütü’nün (ILO) yaptığı araştırma sonucunda ortaya çıkmış. Bu temel beceriler aslında bütün dünyada işverenlerin aradığı ortak beceriler. ILO’ya göre, bu becerilere sahip kişiler bütün dünyada iş bulabilirler.Beceriler şöyle:
1 – Esneklik ve değişen şartlara uyum sağlama.
2 – Etkin ve güçlü bir iletişim becerisi.
3 – Problem çözme yeteneği.
4 – Yaratıcılık.
5 – Takım çalışmasına yatkınlık.
6 – Bireylerarası iletişim kurabilme.

Hızlı anla, harekete geç
İşverenler çalışanlarında, çağın gereklerine, hızına uygun şekilde adaptasyon ve teknoloji kullanımında hız bekliyor. Bunun için, doğru okumak, hızlı anlamak, anladığını karşı tarafa anlatmak, yaratıcı düşünmek, bağımsız olarak problem çözebilmek gerekiyor. İşverenler çalışanlarından hızlı düşünmelerini ve gerekirse müşteri memnuniyetini için amiri olmadan karar almayı ve problem çözebilmeyi bekliyor. Bu kişisel beceriler olmadan sadece üniversite mezunu olmak, daha kolay iş bulabilmek anlamına gelmiyor.

‘Çorak Ülke’ye Doğru…

‘Çorak Ülke’ye Doğru…
Çiğdem Toker

Geleceği kavrayan bütün iyi şiirler gibi, “nisanın en zalim ay” olduğundan bahseden “Çorak Ülke”yi, Türkiye’yi de düşünerek yazmış sanki T.S. Eliot.
Ki; nisandır, bahardır demeyip bu ay da tam 19 “acele kamulaştırma” kararı almış hükümet. Son Resmi Gazete’yi görünce, toplu bir bakış için tek tek taradım.
2014’ün Ocak-Nisan bilançosu: 65 karar. (Ocak’ta 10, Şubat’ta 24, Mart’ta 12, Nisan’da 19) 2013 yılında ise 250 karar yayımlanmış.
(Ocak 16, Şubat 15, Mart 17, Nisan 29, Mayıs 22, Haziran 26, Temmuz 34, Ağustos 15, Eylül 11, Ekim 32, Kasım 16, Aralık 17.)
Resmi Gazete’den liste liste akan kararlar; bu toprakların hem doğasını, görünümünü, hem mülkiyet yapısını bir daha asla eskiye dönülmeyecek biçimde değiştirmek üzere alınıyor.
“Acele kamulaştırma”, Resmi Gazete trafiğinin “bir numara”sıdır artık.
Her hafta Giresun, Ordu, Erzincan, Antalya, İstanbul, Kırşehir’deki yüz binlerce dönüm arazi sahiplerinden alınıyor.
Bakanlar Kurulu; EPDK’ye, DSİ’ye, Karayolları’na, TOKİ’ye, Maliye’ye, belediyelere her hafta “hadi acele kamulaştır” diye talimat veriyor.
Hazine’ye gitmiş gibi görünen ama greyderlerini sokabilsin diye şirketlere verilen bu arazilerin el değiştirme kararlarının başında Cumhurbaşkanı Abdullah Gül’ün imzası var.

***

“Acele kamulaştırma”, savaş ya da deprem gibi doğal afetlerde, zamandan kazanmak için hükümetlere “istisnai” bir yol olarak tanınmış. Ama ne gam.
Bu olağanüstü yol, AKP iktidarının piyasalaştırma “rutin”ine dönüştü çoktan. Kamulaştırma Kanunu’nun 27. maddesi diye imzalayınca akan sular duruyor.
Mecaz değil; “akan sular” gerçekten duruyor
Zira “acele kamulaştırma”yı; evet elektrik direği, hızlı tren için, kentsel dönüşüm için ama en çok HES’ler için kullanıyor iktidar
Önce hangi güzelim dereyi, hangi şirkete kaç liraya vereceğini saptıyor. (Şık da bir adı var “yenilenebilir enerji”.)
Sonra EPDK’ye “hadi kamulaştır” diyor ve tatlı bir telaşla (!) Resmi Gazete bekleyen şirket, sokuyor greyderi derelere, kuruyor Çin malı HES’leri.
Ne savaş var ortada ne de doğal afet. Peki niye “acele kamulaştırma” yapıyor ki iktidar?
İstikbalini birlikte kurguladığı şirketlere söz verdiği için tabii.
Ve gözünü açtığından beri var olan deresine, bahçesine sahip çıkmak için varını yoğunu satıp dava açan köylü, o davayı kazandığında, atı alan Üsküdar’ı çoktan geçeceği için.

***

Yargıdan HES’lerin iptali için art arda iptal kararları geliyor.
Mahkemeler, HES’lerin inşası sırasında yapılan patlatmalardan dolayı dereleri besleyen yeraltı sularının yön değiştirdiğini, çıkan hafriyatın gelişigüzel ortalara dökülerek tarımsal faaliyeti engellediğini, bunun göçlere yol açacağını, bitki örtüsünün zarar gördüğünü, otoyol ve yerleşim alanları için tehlike oluşturduğunu belirtiyor…
Ama ne gam.
Bianet’te şubat ayında Beyza Kural imzasıyla yayımlanan habere göre, Türkiye’de şu anda 69 ilde 478 HES var. 61 ilde 534 HES yapımı daha planlanıyor. Tamamı bittiğinde 71 ilde toplam 1012 HES olacak.
Bu tablo, bize sırada daha yüzlerce “acele kamulaştırma” kararı olduğunu anlatıyor. Zaten daha bir hafta önceki Resmi Gazete’de Giresun, Erzincan ve Elazığ’daki derelerin ölüm fermanı yayımlanmadı mı?
Savaş için tanınan “acele kamulaştırma”yı, doğayı katletme pahasına “HES seferberliği” diye kullanan bir iktidar bu. Mahkeme kararı mı dinler?
Resmi Gazete’yi, bundan böyle “Çorak Ülke” metni olarak da okuyabilirsiniz.

Bir Mayıs Taksimde kutlanmalı…

1 Mayıs Taksim’de kutlanmalı…
Necdet Saraç

‘Türkiye genelinde 1 Mayıs Emek ve Dayanışma Günü’nü tam bir bayram havasında kutladık. 32 yıl aradan sonra dün Taksim Meydanı 100 bini aşkın işçiyi, memuru ağırladı. Taksim’de tarihi bir gün yaşandı. Yaşanan küçük olumsuzlukları istisna tutuyorum. Onların da nereden kaynaklandığı belli, üstünde durmak istemiyorum…’

Belki şaşıracaksınız ama bunları söyleyen kişi; Başbakan Recep Tayyip Erdoğan! Söylediği tarih de çok eski değil. Topu topu üç yıl önce: Erdoğan bunları 2 Mayıs 2010 tarihinde Meclis’teki AKP grup toplantısında söylemiş… Üstelik o konuşmada AKP milletvekillerinin de 1 Mayıs mitingine katıldığını söyleyerek bunu bir övünme nedeni yapmış. Erdoğan’ın övünmesi bununla da sınırlı kalmamış. AKP, o yıl yani 2010 yılında İstanbul’un birçok yerine ‘Artık 1 Mayıs hem bayram hem Taksim’de Kutlu Olsun’ diye pankartlar da astırmış… Peki ne oldu da, 1 Mayıs’ın önce geçtiğimiz yıl, şimdi de bu yıl için Taksim’de yapılması yeniden yasaklanıyor? ‘Yeniden’ diyorum, çünkü 1 Mayıs yasakları bu ülkenin acı bir gerçeği! Geleneğe dönüşmüş!

* * *
Dün Meclis’in gündeminde, grup konuşmalarında 1 Mayıs vardı. Başbakan Erdoğan alıngan bir edada 1 Mayıs’ı ‘kişisel bir sorun’ yapmış gibi, bu alınganlığa uygun konuştu. ‘O ne derse öyle olduğu’ için, Erdoğan ‘Taksim yasak, gidin Yenikapı’da ya da Maltepe’de yapın’ dediğinde İstanbul Valisi de, İçişleri Bakanı da hemen buna uygun demeç verdiler. Bir farkla; Vali ‘Maltepe miting alanı henüz hazır değil, Yenikapı olsun’ diye Başbakan’ı düzeltti!

Üç yıl önce Taksim’de 1 Mayıs kutlamasını kendine mal ederek ve ballandırarak anlatan Erdoğan, üç yıl sonra ‘Türkiye Cumhuriyeti’nin bir Başbakanı olarak tekrar söylüyorum. Taksim’den bir defa ümidinizi kesin’ diyor, arkasından da ‘halkımızın, esnafımızın huzurunu lütfen kaçırmayalım’ diye hem uyarıyor hem de kışkırtıyor. ‘Cam çerçeve kırmaktan, esnafa zarar vermek ten’ bahsediyor… Avrupa İnsan Hakları Mahkemesi’nin bu konudaki kararı, sendikaların talepleri… Sendikacıların döne dolaşa ‘kutlamalara müdahale edilmediğinde kimsenin burnunun kanamadığı, kutlamaların şenlik havasında geçtiğini’ anlatmalarını da duymuyor… Erdoğan için bunların hiçbir önemi yok. Karar verici tek adam kendisi. İster kutlatır, isterse yasaklatır! İster gerer, ister gevşetir, kime ne?

Erdoğan’ın bu yasakçı tavrında, 12 yıllık iktidar döneminin tek yenilgisi olan Gezi eylemlerinin belirleyici etkisi olduğu kesin. Dünya’da Küba’dan sonra en kitlesel kutlamaların yapıldığı Türkiye’de bu yılki 1 Mayıs kutlamalarının ‘Gezi ruhunu’ hatırlatacağı ve çok farklı toplumsal kesimleri AKP karşıtı büyük bir buluşmada yan yana getireceği kesin! Nitekim Erdoğan bunu bildiğini açıkça itiraf da ediyor: ‘İlla Taksim demeniz; bana, AKP iktidarına karşı yapıyoruz dedirtir, bundan bunu anlıyorum…’

* * *
Seçim sonuçlarına bakınca, Erdoğan, özellikle son birkaç aydır, gerilim siyasetinin kendisini kârlı hale getirdiğini gördü. Her ne kadar ’ bu millet çatışma görmek istemiyor’ dese de yasaklayarak çatışmanın koşullarını kendisi yaratıyor. Ne de olsa ağustosta Cumhurbaşkanlığı seçimi var. Hedef kitlesi belli: Türkiye’nin yüzde 60’ı. Hayalci değil, gerçekçi. Bütün derdi; Cumhurbaşkanlığı seçimine kendi tabanını daha da ‘kemikleştirerek’ gitmek! Asıl bu yüzden geriyor… Siyasetin CHP gibi yüzde yüze oynayarak, ‘herkes için CHP’ denerek yapılamayacağını çok iyi biliyor! Onun için hem yasaklıyor hem de şimdiden ‘emniyet güçleri gereken neyse onu yapar’ diyerek ‘saldırı’ talimatını veriyor!

Başbakan’ın yasakçı tavrına karşı çıkan BDP Eş Başkanı Selahattin Demirtaş, Demirtaş, ‘Sayın Başbakan bu inadı ve ısrarından vazgeçmelidir’ çağrısı yaptı ve ‘Biz Taksim’e çıkmak isteyenlerle birlikte olacağız’ dedi. CHP Genel Başkanı Kemal Kılıçdaroğlu da ‘bırakın insanlar nerede istiyorsa orada kutlasın’ diye konuştu. Ancak Erdoğan’ın söylediklerine bakınca bu açıklamaların ‘fazla yumuşak’ olduğunu söylemek abartı olmaz. Erdoğan’ın gerilimden beslendiği kesin ama onun karşısında sürekli alttan almanın da şu ana kadar kimseye bir faydası olmadı. Acaba diyorum, Kılıçdaroğlu ve Demirtaş yanlarına DİSK ve KESK’i de alarak birlikte kameraların karşısına geçseler ve ‘biz senin yasağını falan dinlemiyoruz, 1 Mayıs’ta Taksim’deyiz’ deseler ne olur?

Eski Tabular Öldü, Darısı Yenilerine…

Eski Tabular Öldü, Darısı Yenilerine…
Can Dündar

23 Nisan gününün haberleri şunlardı:
– Başbakan Erdoğan, 1915 olaylarıyla ilgili taziye mesajı yayımladı, “Acımız ortak” dedi. – Ataşehir’de 11 anaokulundan 520 öğrenci, topluca namaza götürüldü.
– Meclis’te konuşan Pervin Buldan, “Sayın Öcalan’la başlatılan diyalog süreci artık müzakereye dönüştürülmelidir” dedi.
– Başbakan’ın koltuğuna oturan öğrenci, törene başörtülü öğretmeni ile geldi.

***

Yaşayanlar hatırlar:
1990’lar Türkiyesi’nde bu haberlerin her biri bir darbe gerekçesiydi.
Ermeni meselesi…
Çocuklara din eğitimi meselesi…
Kürt meselesi…
Türban meselesi…
Önceki gün, Türkiye’nin zihnindeki tüm tanıdık tabular, adeta geçit töreni yaptı.
Kıyamet kopmadı.
Daha önce dehşetle karşılanan “Sayın Öcalan” ifadesine Meclis aldırmadı.
Başbakan’ın 99 yıldır yok sayılan “acı” hakkındaki taziyesi, “Hayırlısı olsun” diye geçiştirildi.
28 Şubat döneminde “Şeriat kapıda” manşetiyle karşılanacak toplu çocuk namazı, haberden bile sayılmadı.
Yıllarca devrim kanunları hatırlatılarak karşı çıkılan türbanlı öğretmen de örtüsüyle değil, merdivende düşüşüyle haber oldu.

***

Ne oluyor? Türkiye tabularından arınıp normalleşiyor mu?
Yoo.. Sadece yeni tabular, eskileriyle yer değiştiriyor.
Cumhuriyeti korumakla görevli askerlerin tabuları farklıydı.
Cumhuriyetle sorunu olanların tabuları farklı…
28 Şubat’ta askerin merkez medyadan beklentisi, kendi hassasiyetlerinin topluma yansıtılması, kendi müdahalelerinin saklanmasıydı.
Merkez medya, emredileni yaptı.
Bugün “merkez”i, Erdoğan teslim aldı.
Aynı medya, inanılmaz uyum yeteneği ve yeni patronunun talimatıyla aynı işleve soyunuyor:
Dünün öcüleri, “başörtülü öğretmen”di, “zorla namaza götürülen çocuklar”dı, “Sayın Öcalan”dı.
Bugünün öcüleri “çapulcular”, “paralel devlet”, “faiz lobisi”, “vaiz lobisi”, vs…
Dün, askerin yargıya, medyaya, üniversiteye, bürokrasiye müdahalesi görmezden gelinirdi; bugün aynı ayrıcalıktan Erdoğan yararlanıyor.
Dün, “Askerin morali bozulmasın” diye TSK’nin hataları kamuoyundan gizlenirdi; bugün askere vurmak serbest, polisin moralini bozacak haber yapmak yasak…
Ve yeni tabu: “Yolsuzluk”…
“Gülen kasetleri” ile 28 Şubat sürecini inşa eden medya, bugün Erdoğan’ın yolsuzluk kasetlerini gizlemekle görevli…
O konuya dokunan, yanıyor.

***

Yani tabusuz kalmış değiliz; eski tabular yıkılırken yeni dönemin yeni tabuları yaratılıyor.
Ama yine de bu süreç, bize bu ülkenin, ne kadar hızla tabu eskitebildiğini de gösteriyor.
Dünün mağrurları bugün mağdur koltuğunda…
Bugünün mağrurları, yaptıklarına bakıp yarın başlarına gelecekleri görmeli.
Yolsuzluk tabusu da devrildiğinde, savunmalarını yazacak gazete bulamayacaklar çünkü…

Troçki, mon amour…

Troçki, mon amour…
Pelin Batu

Bir süredir canım Troçki çekiyor.
Onun sözlerini okumak ve uyarılarına kulak vermek istiyorum.
Kütüphaneye gidince, kendimi uğramadığım köşelerde buluyorum.
Neden olduğunu yeni anladım.
Balkon konuşmasıyla başlayan ve cumhurbaşkanlığı seçimlerine uzanan sürece tepkim bu.
Ülke aslında sağcı, muhafazakar falan değil.
Burada, sağ sol, sol sağ olmuş vaziyette.
Soldan anladığımız da sosyal demokrat değil tabii.
Stalin “solu” diyecek olursam, taşlar yerli yerine oturuyor.
Değerli yalnızlığımız daha bir anlamlanıyor.
***
Balkon konuşmasına dair en tuttuğum yorum Murathan Mungan’dan gelmişti.
Bir “Don’t cry for me Argentina” şarkısı eksikti.
Otorite figürümüz, bir halk kahramanı. Halktan çıkma bir hatip.
Amerikan rüyası, Chavez çığırtkanlığı, Pinochet eğilimleri vs. vs. hepsi mevcut.
Günümüzden en yakın model ise bir tutam Berlusconi, daha çok Putin. Zaten Rusya, doğudur.
Hal böyle olunca, Troçki’nin analizlerine sığınmak, onun öngördüklerini paylaşmak elzem. Nefreti, ötekileştirilmeyi, çifte standartları bir kenara bırakıp, soğutmak gerekli. Geçmişe bakıp rahatlamak mümkün; daha beterleri varmış diye değil. Otoriterleşen, bürokratikleşen devlet-i aliyelerin sonları üç aşağıya, beş yukarıya aynı olduğu için.
Hem, bahar da geldi.
***
Troçki ile ilgili, “Eski Ahit peygamberlerinin tutkusuyla öngörmekte mahir bir siyasal analistti” deniliyor. Boşuna değil.
Nazilerin nasıl bir bela olacağını, Stalin’in neler yapabileceğini kahin gibi anlatıyor. Almanya’daki bir birahanede yaptığı etkileyici konuşmayla tarih sahnesine inen Adolf‘la ilgili, Troçki şunları yazmış:
“Hitler siyasal kariyerinin başında, yalnızca atılgan mizacıyla öne çıkıyordu, sesi başkalarından daha gürdü ve entelektüel bakımdan çok daha yatıştırıcı bir etki yapan bir vasatlığa sahipti… İntikama susamışlığı duygusunu harekete geçirmesini saymazsak, en ufak bir programla bir hareket oluşturmuş değildi… Almanya’da yara bere izleriyle mahvolmuş ve gün gün tükenmekte olan insanlardan bol ne vardı! Bunların hepsi bir işaretle yumruklarını masaya indirmeye meyilli insanlardı. Hitler bu işi başkalarından daha iyi yapıyordu… Mahvolmuş sınıflar, ölümcül derecede hasta olan kesimler gibi, şikayetlerini çoğaltıp durmakta ya da avuntulara kulak kesilmekte hiçbir zaman yorulmazlar. Hitler’in bu konuşmaları bu duyguların doyurulmasına yönelikti… Umutsuzluk onları ayağa dikti, faşizm de ellerine bir bayrak tutuşturdu. Toplumun normal gelişimi içerisinde kültürel dışkı şeklinde ulusal organizmadan atılması gereken her şey şimdi bu insanların boğazlarından yükselip çıkıyordu; kapitalist toplum sindirilmemiş barbarlığın kusmuğa dönüşümüdür.”

Troçki’ye göre Alman komünist partisinin en büyük hatası diğer Sosyalistlerle birleşmeyi becerememesiydi. Klasik: Sol kendi içindeki kavgalarından parçalanıyor, faşizm onları ancak mezarda birleştiriyor.
Muhalefet birlik olamayıp yeni bir söylem geliştiremediği için sivrildi Hitler gibileri. Rusya’da da benzer şeyler oldu. Troçki’nin öngördüğü gibi Stalinizim “işçi hareketinin frengisine” dönüştü. Milyonlarca insan öldü, tarihin gördüğü en büyük tasfiyeyle karşıt sesler susturuldu. Stalin’e yakın bürokratlar da aşırı zenginleşti.
Ne yapacağız peki? Sürekli devrim bugün paslı bir deyim, solgun sayfalarda kalan bir hayal mi? Bilmiyorum. Tek bildiğim, işsizliğin patladığı ve ekonomik buhranın kapıda olduğu yerlerde tehlike kapıdadır. Muhalefet ideal bir şekilde kendi içinde didişerek yerinde saymaya devam ettikçe, denge olamaz. Dengesizliğin ne gibi dengesizleri sahneye taşıdığını da söylememe gerek yok.

Ah Be Çocuk… Sen Neyi Kutluyorsun?

Ah Be Çocuk… Sen Neyi Kutluyorsun?
Özlem Yüzak

Bugün 23 Nisan… Atatürk Türkiyesi’nden uzaklaşıldıkça anlamını da giderek yitiren bir çocuk bayramını kutluyoruz.
12’sinde gelin olan, 13’ünde bebesini kucağına alan Ayşe’nin, Sevda’nın, Hacer’in bayramı değil 23 Nisan.
14’ünde babası tarafından 4 koyun karşılığında kendinden 20 yaş büyük biri ile evlendirilen Diyarbakırlı Meryem’in de…
Babası hapse düştüğü için evi geçindirmek uğruna okulu bırakıp ağabeyinin peşine takılarak büyük kente inşaatlarda çalışmaya gelen 14 yaşındaki Salih’in de…
Mevsimlik tarım işçisi olan aileleri ile birlikte her yaz kamyonların içine istiflenerek canları pahasına oradan oraya savrulan Ali’nin, Rahime’nin, Hasan’ın da bayramı değil.
3 yaşındaki Gül’ün, 5 yaşındaki Vedat’ın, 7 yaşındaki Halime’nin, 9 yaşındaki Hilal’in de bayramları değil. Onlar öyle kutlamaya, şenliğe falan katılamıyorlar. İşsiz babalarının her gün öfkesini döverek çıkardığı annelerinin çığlıkları dininceye kadar bir köşede birbirlerine sokulup beklemekten başka yapabilecekleri bir şey yok.
4.5 yaşındaki Efe’nin de bayramı olamadı 23 Nisan; çünkü anaokulunda lavabonun üzerine devrilmesiyle yaşamını yitirdi. Ailenin ihmaller zincirine karşı verdiği hukuk mücadelesi 4 yıldır sürüyor.
Kars’ta kaçırıldıktan sonra tecavüz edilen ve başı taşla ezilerek öldürülen ilkokul 3. sınıf öğrencisi Mert’in de kutladığı bayramların sayısı fazla olamadı.
Keza 15’inde ekmek almaya giderken polis mermisi sonucu başından yaralanan ve 269 gün komada yaşam savaşı verdikten sonra yenik düşen Berkin Elvan’ın da…
Albert Camus
“Bir ülkeyi tanımak istiyorsanız, o ülkede insanların nasıl öldüğüne bakın” demişti. Bir ülkeyi çocuklarının durumuna bakarak da tanıyabiliriz…
Çocuk gelinlerin ülkesi bu ülke. Her 3 kadından birinin çocuk evliliği yaptığı… Türkiye’de 18 yaş altı evlilik yapan erkeklerin oranı yüzde 6.9 iken, bu rakam kadınlarda yüzde 31.7’ye çıkıyor. Bu evliliklerin yüzde 16.9’u kentte, yüzde 24.6’sı da kırda gerçekleşiyor…
Çocuk işçilerin ülkesi Türkiye. Siz kaç çocuk işçi çalıştığını biliyor musunuz? Türkiye İstatistik Kurumu’nun (TÜİK) 2012 Çocuk İşgücü Anketi’ne göre, nüfusun yüzde 20.6’sını oluşturan 6-17 yaş grubundaki 15 milyon 247 bin çocuktan 893 bini çalışıyor. Çalışan çocukların yarısı okula gitmiyor. Tabii bunlar resmi rakamlar. Türkiye’nin kayıt dışı gerçeğinde bu rakamların en az birkaç misli olduğunu varsaymalıyız. DİSK-AR’ın araştırması da istihdam içinde değerlendirilmeyen ve ev işlerinde çalıştırılan çocuk emeğinin ciddi biçimde arttığını gösteriyor. 1999 yılında 4.4 milyon iken, 2006’da 6.5 milyona ulaşmış. 2012’de ise bu rakam yaklaşık 1 milyon kişi artarak 7.5 milyona yükselmiş. Böylelikle 5-17 yaş arası toplam çalışan çocukların (istihdama katılan ve ev içinde çalışan) sayısı 8.4 milyona ulaşmış durumda.

Hem oku hem çalış: 4+4+4
Yine DİSK-AR raporuna göre okula devam ederken çalışan çocukların sayısı 2006-2012 yılları arasında yüzde 64 oranında artarak 272 binden 445 bine yükselmiş. Bu çocuklar arasında ev işlerinde çalışanların oranı da yüzde 43’ten yüzde 50 seviyesine yükseldi. 4+4+4 yasası ile zorunlu ilköğretim yaşının 6-13 yaş aralığına çekilmiş olması çocuk işçiliğinin yaygınlaşma yaşını da fiilen 13’e düşürdü.
İş cinayetlerinde çocuk kurbanların da sayısı az değil. 2013 yılında ölen işçilerin yüzde 5.4’ü çocuk işçilerden oluşuyor. Yani can veren her 20 işçiden birisi yoksulluktan dolayı çalışan çocuk işçiler.
Betam da, Türkiye’deki çocukların yoksulluk durumunu mercek altına aldı. TÜİK’in Gelir ve Yaşam Koşulları Anketi (GYKA) 2011 yılı verileri kullanılarak hesaplanan oranlara göre 2011 yılında Türkiye’de yaklaşık her üç çocuktan ikisi Avrupa standartlarına göre şiddetli maddi yoksunluk içerisinde yaşıyor.
GYKA verilerine göre 2011 yılında Türkiye’deki çocukların yüzde 67.7’si iki günde bir protein tüketemiyor, yüzde 39.9’u yeterince ısınmayan evlerde yaşıyor ve yüzde 40’ı eskiyen kıyafetlerinin yerine yenilerini alamıyor. Bu üç temel ihtiyacının hiçbirini gideremeyen çocukların oranının ise yüzde 24.8 olduğu gözleniyor. Bir başka deyişle, Türkiye’de her dört çocuktan biri üç temel ihtiyacının hiçbirini gideremiyor.
Başbakan Recep Tayyip Erdoğan her 23 Nisan’da olduğu gibi bugün de bir çocuğu makam koltuğuna oturtacak. FATİH projesinden, bilgisayarlı nesillerden bahsedecek. Madalyonun öteki yüzü yine çevrilmeyecek. Yalanın peşinde koşanların iktidarı bu insanlık ayıbının üzerini bir kez daha örtecek…

Paralel diye diye…

“Paralel” diye diye…
Ruşen Çakır

Fethullah Gülen cemaatinin AKP hükümetine, Başbakan Erdoğan’a ve bunların destekçilerine yaptığı en büyük iyilik, mücadele edecek yeni bir düşman ihtiyaçlarını karşılamak oldu. Çünkü 12 seneye yaklaşan iktidarı döneminde AKP temel stratejilerini hep bazı düşmanlarla mücadele etmek üzerine bina etti ve bu sayede hem kendi tabanını sürekli dinamik tuttu, hem de bu tabanı genişletme imkanına kavuştu. AKP’nin “düşmanla savaş” stratejisinin en net ve başarılı olanına hiç kuşkusuz Ergenekon-Balyoz süreçlerinde tanık olduk. Erdoğan’ın hükümet olmaktan devlet olmaya terfi edebilmesi için sistemin eski sahiplerini tasfiye edip her türlü vesayetten kurtulması gerekiyordu ve bu bağlamda Ergenekon-Balyoz süreçleri zaruriydi. Ve o dönemde AKP’nin en önde gelen müttefiki de Gülen cemaatiydi. Öyle ki Cemaat’in aktif desteği olmasa AKP hükümetinin askeri vesayeti etkisizleştirmesi mümkün olamazdı.

Ergenekon-Balyoz süreçlerinin ardından hükümetin büyük ölçüde düşmansız kaldığını gördük. Erdoğan’ın işaret ettiği “2023” ve “dindar gençlik” gibi hedefler fazla soyut kaçtığı için çok heyecan yaratmadı. “One minute” ve Mavi Marmara olaylarıyla İsrail’e meydan okunmasını da bu bağlamda değerlendirmemiz pekala mümkün. Ama “dış” düşmanlar hiçbir zaman “iç” düşmanların yerini tam olarak dolduramadığı için Erdoğan Gezi Direnişi ile beklediği fırsatın geldiğini düşündü ve Gezicileri alabildiğine tahrik ederek kendine yeni “iç düşmanlar” yaratmaya çalıştı. Ama Gezi’nin belli bir aşamadan sonra sönmesiyle belli ölçülerde hayal kırıklığına uğradı.

Krizden fırsat çıkartmak

Derken 17 Aralık Erdoğan’ın imdadına yetişti. Yanlış anlaşılmasın, Başbakan’ın 17 ve 25 Aralık rüşvet/yolsuzluk soruşturmalarından ve bunların ardından gelen “tape dalgaları”ndan memnun olduğunu iddia ediyor değilim. Hatta tam tersine, 17 Aralık süreci hem AKP hükümetinin, hem Erdoğan’ın başına gelen en büyük krizdir ve bunun etkilerinden kurtulmaları çok kolay olmayacaktır. Bununla birlikte, ilk şokları atlattıktan sonra Erdoğan Cemaat’i “paralel devlet” ilan edip, Gülen ve takipçilerine en ağır suçlamaları yönelterek kendisine yepyeni bir strateji çizdi ve böylelikle en hayati sorunu olan “iç düşman yokluğu”nu da çözmüş oldu, en azından şu aşamada çözmüş gibi görünüyor.

Erdoğan’ın böylesine kritik bir krizi fırsata dönüştürmesinde kendi mahareti kadar Gülen cemaatinin hataları da etkili oldu. Bunların neler olduğunu değişik yazılarda dile getirdiğim için tekrarlamak istemiyorum ancak Cemaat’in temel sorununun samimiyet ve inandırıcılık eksikliği olduğunu yeniden vurgulamanın sakıncası yok. Çünkü hükümet ve Cemaat’in yakın zamana kadar müttefik oldukları ve bu süreçte birbirlerine toz kondurmadıkları biliniyordu; Başbakan dahil iktidar partisi mensupları ve destekçileri, inandırıcı olsun ya da olmasın “Çok safmışız, Cemaat bizi kandırmış” derken, Cemaat sözcülerinden bu kadar bir özeleştiri bile gelmedi.

Nereye kadar?

Gülen cemaatini “baş düşman” ilan edip ülkedeki (hatta İslam dünyasındaki) tüm sıkıntıların sorumluluğunu ona yıkma stratejisi şu an için işgörüyor gözükebilir ama orta ve uzun vadede o kadar etkili olabileceğinden kuşkuluyum. Zira hükümete yakın o kadar medya kuruluşunun 4 ayı aşkın süredir yaptıkları bütün “paralelleri teşhir” yayınlarının zamanında Taraf Gazetesi’nin bir-iki haftalık yayınının yaratmış olduğu etkinin çok ama çok uzağında kaldığına tanıklık ediyoruz. Buradaki tek sorun, Tarafçıların (ki eski kadronun nerdeyse yarısı artık hükümet yanlısı) başarılı, iktidara yakın gazetecilerin de yeterince becerikli olamamaları değil. Zamanında Taraf, polis şefleri ve özel yetkili savcılarla eşgüdüm içinde çalışırdı: onlardan temin ettikleri belgeleri yayınlayarak onların operasyonlarına elverişli psikolojik ortamı hazırlar, oğerasyonlar sayesinde de haklı çıkmanın hak edilmemiş keyfini yaşarlardı.

Bugünse medyanın yayınları var ama kimsenin “inler”e filan girmesi söz konusu olmayınca bütün yazılıp söylenenler buharlaşıyor ve bundan böyle yazılıp söylenenler fazla ilgi çekmiyor.

Bereketli Topraklar…

BEREKETLİ TOPRAKLAR…
Prof. Dr. İbrahim ORTAŞ

İNSANLIĞIN ÖNEMLİ YAŞAM TECRÜBESİNDEN YARARLANMAK GEREKİR

Edebiyat çevreleri, Nobel ödüllü Kolombiyalı yazar Gabriel Garcia Marquez’in hastalığı nedeniyle yaşamının son günlerinde inzivaya çekilmiş ve yakın dostlarına aşağıda değişik dillere çevrilen ve hayata dair yazdığı yaşam manifestosu niteliğindeki mektubunu yayınlamıştır. Benim nobel ödülü yazar olarak okuduğum ve de çok beğendiğim, Yüzyıllık Yalnızlık, Aşk ve Öbür Cinler, Kırmızı Pazartesi, Bir Kaçırılma Öyküsü, Albaya Mektup Yazan Kimse Yok, Kolera Günlerinde Aşk, kitapları Latin yazarın dünya edebiyatına kazandırdığı önemli eserler.

Yazar yakalandığı hastalığı nedeniyle kaleme aldığı mektup, içerik ve bizlerin hayata bakış açısını şekillendirmesi bakımından incelemeye değer niteliktedir.

Gabriel’inmektubu:

“Tanrı bir an için paçavradan bebek olduğumu unutup, can vererek beni ödüllendirse; aklımdan geçen her şeyi dile getiremeyebilirdim, ama en azından dile getirdiklerimi ayrıntısıyla aklımdan geçirir ve düşünürdüm. Eşyaların maddi yönlerine değil anlamlarına değer verirdim. Az uyur, çok rüya görür, gözümü yumduğum her dakikada, 60 saniye boyunca ışığı düşünürdüm.

İnsan aşktan vazgeçerse yaşlanır.

Başkaları durduğu zaman yürümeye devam ederdim.

Başkaları uyurken, uyanık kalmaya gayret ederdim.

Başkaları konuşurken dinler, çikolatalı dondurmanın tadından zevk almaya bakardım.

Eğer Tanrı bana birazcık can verse, basit giyinir , yüzümü güneşe çevirir, sadece vücudumu değil, ruhumu da tüm çıplaklığıyla açardım.

Tanrım, eğer bir kalbim olsaydı, nefretimi buzun üzerine kazır ve güneşin kendini göstermesini beklerdim. Gökyüzündeki aya, yıldızlar boyunca Van Gogh resimleri çizer, Benedetti şiirleri okur ve serenadlar söylerdim. Gözyaşlarımla gülleri sular, vücuduma batan dikenlerinin acısını hissederek, dudak kırmızısı taç yapraklarından öpmek isterdim.

Tanrım bir yudumluk yaşamım daha olsaydı…

Gün geçmesin ki, karşılaştığım tüm insanlara onları sevdiğimi söylemeyeyim. Tüm kadın ve erkekleri, en sevdiğim insanlar oldukları konusunda birer birer ikna ederdim. Ve aşk içinde yaşardım.

Erkeklere, yaşlandıkları zaman aşkı bırakmalarının ne kadar yanlış olduğunu anlatırdım. Çünkü insan aşkı bırakınca yaşlanır.

Çocuklara kanat verirdim. Ama uçmayı kendi başlarına öğrenmelerine olanak sağlardım.

Yaşlılara ise, ölümün yaşlanma ile değil unutma ile geldiğini öğretirdim.

Ey insanlar sizlerden ne kadar da çok şey öğrenmişim.

Tüm insanların, mutluluğun gerçekleri görmekte saklı olduğunu bilmeden, dağların zirvesinde yaşamak istediğini öğrendim.

Yeni doğan küçük bir bebeğin babasının parmağını sıkarken aslında onu kendisine sonsuza dek kelepçeyle mahkûm ettiğini öğrendim.

Sizlerden çok şey öğrendim. Ama bu öğrendiklerim pek işe yaramayacak.

Çünkü hepsini bir çantaya kilitledim.

Mutsuz bir şekilde…

Artık ölebilir miyim?”

Gabriel takma adı ile Gabo dün hayata gözlerini yumdu.

Tecrübesinden Yararlanmasını Bilmek Gerekir.

Yaşını başını almış, iyi eğitimi, bilgi birikimi en üst düzeyde olan ve Nobel ödülü almış Gabriel Garcia Marquez türü kişiliklerin yaşam tecrübesi insanlık için en büyük öğretidir. Sanat ve yazın türü kişilikler genelde geniş hayal gücüne sahip oldukları için sistemi bir bütün olarak görebilme yeteneğine sahiptirler. Bugün bilimin bu denli gelişmişliği ve buluşların birçoğu hayallerin geçeğe dönüştürülmesi sonucu geçekleşmiştir. Albert Einstein “hayal etmek bilmekten daha önemlidir” der.

87 yaşındaki Marquez’in “Artık ölebilir miyim” diyerek, “Tanrım bir yudumluk yaşamım olsaydı… Aşk içinde yaşardım” diyor. Yaşamı anlamaya çalışan biz insanlar için ölüm bilincini içselleştirmiş ve buradan kaçışın olmadığını yaşayarak öğrenmiş ve öğrendiklerini de billurlaştırarak bizlerin yararına sunan bu tür değerleri ve önerileri kaçırmamak gerekir.

Yazarın belirttiği “Ey insanlar sizlerden ne kadar da çok şey öğrenmişim” ifadesi beni en çok etkileyen cümlelerden biridir. Yaşamıma yön veren çok sayıda insan oldu. Hepsinden iyi veya kötü bir şey öğrendim. Sosyolog Prof. Dr. Emre Kongar’ın “Herkesten Bir Şey Öğrendim” adlı kitabı aynı şekilde öğreticidir. Sayın Kongar “Öğrencilerimden, okurlarımdan, izleyicilerimden, çocuklarımdan, torunlarımdan öğrenmeye devam ediyorum. Çalışıyorum, okuyorum, yazıyorum, ders veriyorum ” diyor. Yaşamın kendisi, bir bütün olarak deneme yanılma ve karşılıklı öğrenmeyi ve birçok çelişkinin bileşkesini içeriyor. Hani derler ya “kötüden de öğrenilecek bir şey vardır, çünkü o şey, iyinin anlaşılması için emsal oluşturur”. Bazen birileri sizi kötülüğüne eleştirebilir, size kızabilir, düşmanca yaklaşabilir, ancak bundan yararlanmasını bilmek gerekir. Eleştiriden ders çıkarmak gerekir. Sizi eleştiren, sizin de bir eksiğinizi size hatırlatmış olmakla, size iyilikte bulunur.

Gabriel’in belirttiği “Tüm insanların, mutluluğun gerçekleri görmekte saklı olduğunu bilmeden, dağların zirvesinde yaşamak istediğini öğrendim” ifadesi bu anlamda önemlidir. Eğer gerçeği anlayabilirsek mutluluğu yakalar, hayatımızı diğer insan ve canlılar ile doğada barış içinde geçirebiliriz. Bazıları bazen gerçekten çok zalim oluyor, çıkarı için her yolu mübah gören çok sayıda kişi ile karşılaştık. Hele bir de bu kişiler, yetenekleri ve işlevi ile sizden gerideyse kendilerini kabul ettirmek için çok daha zorlu kişiler olabiliyorlar. Ancak bundan da ders çıkarmak ve Gabriel’in yine belirttiği gibi “Tanrım, eğer bir kalbim olsaydı, nefretimi buzun üzerine kazır ve güneşin kendini göstermesini beklerdim” ifadesine uygun davranmak gerekir.

İyi İnsan Bile Eğer Yanlış Zeminde ise Kötü İnsan Olabilir

Türkiye’nin yetiştirdiği mimar, kültür insanı ve bilge Doğan Kuban, CBT dergisinin köşesinde (CBT 1407, 7 Mart 2014) “Para ve iktidar kavgası uygarlığın çare bulamadığı en iğrenç insan hastalığıdır. Türkiye de bu çukurdadır. Dünya tarihinde ne bir bilge ne de bir filozof insanoğluna para ve iktidarı tavsiye etmedi. Fakat insanlar ne bilgeleri ne peygamberleri ne de filozofları dinledi; şeytanın avukatı ya da hayvan olmayı yeğledi. Bugün öyle bir dünyada yaşıyoruz” diyor.

İnsanlığın binlerce yıllık tarihi içinde besin sağlamak için kendi aralarında verdikleri savaş, doğal olarak temel ihtiyaçlar, beslenme, sürdürülebilirlik (seks) üzerine kuruludur. Ancak insan çoğu zaman ihtiyacın üzerinde büyük bir açgözlülükle ölümüne seks, güç ve para için savaş veriyor. İnsanların çıkarları ve güç ilişkileri, bazen insanı kötü insan yapabiliyor. Ancak sonunda insanın bu kadar gürültü patırtıya rağmen sonunda geldiği gibi dünyayı terk ettiğini yaşayarak görüyoruz. Tabii bazıları da yaşamları boyunca dünyada olup biteni işin arka planında yaşananları anlamadan geçip gidiyorlar. Bazıları da yaşamın ana öğelerini erkenden algılayarak, sınırlar ve sorumluluklar bilinci içinde başkalarının hakkına ve hukukuna saygı duyarlar. Bilinçli yaşayan insanlar diğer canlıların da yaşam hakkına saygı duyarak, doğada herkese barınma ve beslenme için yer olduğu özgüveni ile daha barışçıl yaşayabilmektedirler. Tabii bu kolay olmuyor, fen okuryazarlığı olan, sağlam doğa ve tarih bilinci yanında felsefe ve mantık eğitimi ile insan ancak bilinçlenir. Bilimsel normlardan uzak eğitim ile insanlık hiçbir zaman yaşamı anlayamayacağı gibi mutluluğu da yakalayamayacaktır. Newton en büyük kitap “Doğadır” diyordu. Gabriel’in ölümü öncesi mektubunda belirtikleri doğada yaşam ve birlikte yaşamın ana hatlarını yeniden hatırlatıyor.

Bir insanın günlük ihtiyacı bir ekmek, bir litre süt, iki meyve ile giderilir. Bir insanın işi gücü varsa, minimum ihtiyaçlarını gideriyorsa, akıl sağlığı yerindeyse, eşi dostu varsa, ailesi ile sağlıklı ve mutluysa gerisi nedir diye sormak gerekir. İnsanlığın bu tecrübesi önemlidir.

Keşke insanlar, Gabriel gibi yazar, bilgin, filozofları dileseydi. Sanırım dünya şimdikinden çok daha yaşanır olurdu. Yaşamı anlamamıza kültürel birikimi ile katkı sunan Gabriel Garcia Marquez’a ve diğer katkı sunan isimli ve isimsiz tüm kahramanlara saygılar.

Marquez’in Ardından…

Marquez’in Ardından…
Nilgün Cerrahoğlu

“ ‘Gabo’; entelektüel mirasının ötesinde, yüksek duyarlılığı, farklı bir derinliği olan bir yazardı…
Yapıtlarının, az yazarda rastlanan mükemmel bir mimarisi vardı…
İspanyol diline hâkimiyeti, sözcük seçimindeki titizliği, metinlere sinen ‘ritim ve tempo’ becerisi; ‘Gabo’nun ‘bir modern zamanlar Cervantes’i’ lakabıyla anılmasına yol açmıştı…
Ufak bir ‘koku’, bir ‘tat’ ya da bir ‘anı’…
Onun satırlarında hemen ‘epik’ boyutlar kazanırdı…
Örneğin Kolera Günlerinde Aşk’ın şu giriş cümleleri: ‘Önüne geçilmezdi. Acı bademlerin kokusu ona her seferinde karşılıksız aşkların yazgısını hatırlatırdı…’
Fermina Daza’yı, ‘51 yıl, 9 ay, 4 gün bekleyen’… Florintino Ariza’yı böyle bize badem ağacının acımtırak kokusu ile takdim eder Marquez…
O kokuyu duyarsınız…
Okura bunca güzellik armağan eden Gabo’yu; ben de en sevdiğim romanın başlangıcıyla selamlıyorum.”
Bu satırları bundan yaklaşık iki yıl önce (“Marquez: Belleğin yazarı artık hatırlamıyor” 10 Temmuz 2012) yazmışım.
“XX. yüzyıl edebiyatının muhteşem kalemlerinden biri -ki bence en muhteşemi!- sustu. Artık yazamayacak” diye başladığım yazıyı, yazarın yediği Alzheimer darbesi üzerine kaleme almışım…
Marquez’in kendisi de yazar olan kardeşi Jaime G. Marquez; Latin Amerika’nın bu sıra dışı edebiyatçısının “hafıza sorunları yüzünden bundan böyle artık yazamayacağını” belirtmiş… “Belleğin harikulade yazarı” Marquez, diğer deyişle zaten epeydir köşesine çekilmiş. Fiziken gitmesi artık bugün şok yaratmasa da, gene de çok büyük boşluk bırakıyor…

İspanyol dili edebiyatının yıldızı
Öyle böyle değil… “İspanyol dili edebiyatının Cervantes’le beraber en büyük yazarı” sıfatını kazanan bir yazardan söz ediyoruz…
Erdoğan’ın iki dudağı arasına hapsolan ürkütücü gelecek senaryolarına kilitlenen Türk kamuoyu pek fazla belki farkında değil ama dünya sahiden eşi benzeri olmayan bir romancıyı uğurluyor.
Uluslararası kanallar bu sebeple Marquez romanlarından uyarlanan filmler yayımlıyorlar. Gazeteler, sayfa sayfa Marquez yazıları ve değerlendirmelerine yer veriyor; internet baskılarında okurlarının en beğendiği Marquez alıntılarını ekrana taşıyorlar…
Sadece “Nobelli” bir yazarın değil; gerçekten çağının“biricik” ve rakipsiz olan bir yazarının yitirildiği duygusu… her şekilde seziliyor.
Neydi Marquez’i bunca rakipsiz kılan?
Marquez’in her şeyden önce bir mücevherci becerisi ile kullandığı “dil”inin çok baştan çıkarıcı, olağanüstü bir yetkinliği var/vardı!
Türk yazarlardan ancak Yaşar Kemal’in sözcük ve dil ustalığı ile karşılaştırabileceğim bu sıra dışı yetkinlik; -gene Yaşar Kemal’in romanlarında olduğu gibi tıpkı- yazarın ancak kendi dilinde tam gerçek boyutuyla hissedilebiliyordu. Seçmiş olduğu sözcüklerin anlamları, içerikleri denli; mimarileri ve müzikalitelerine, tempoları ve estetik zarafetine azami özen gösteren Marquez’in gerçekte hiçbir çevirisi, aslının “sanatsal bütünlüğünü” gereğince yansıtmıyordu. Hiçbir çeviri, orijinal yapıtın verdiği hazza ulaşamıyordu…
Buna karşın Marquez, evrenselliğinden de hiçbir şey yitirmeyen bir yazar…
Çünkü sözcükler üzerindeki ustalığı kadar, yüreklere de sonuna dek değebiliyor.
Değmenin ötesinde çoğu kez tek bir darbede, yüreğin en ulaşılmaz, en gizli kompartmanlarına giriyor…

‘Hayat hatırlandığı kadardır!’
Yüzyıllık Yalnızlık’tan alınan su satırlar örneğin:
“…ve gitmiş oldukları her yerde geçmişin yalan olduğunu, belleğin geri dönüş yolu olmadığını, geçmiş olan… her eski baharın bir daha geri alınamadığını, en çılgın ve en ısrarlı aşkın bile her halükârda uçucu bir gerçek olduğunu hatırlayacaklardı…”
Marquez tek cümleye neredeyse koca bir roman sığdırıyor.
Hemen tüm eserlerine sinen ve “hüzünbaz” olduğu denli bir o kadar “oyunbaz” olan bir melankoliyi, şaşırtıcı etkinlikle okura geçiriyor.
Geçip giden ve geri getirilemeyen zaman…
Zamanın geride bıraktığı coşku ve hüzünle karışık tortular ve son kertede bir “düş”, bir “rüya”ya dönüşen, “rüya”dan farksız olan yaşam…
Günün sonunda özetle “Hayat insanın yaşadığı değildir, aslolan hatırladığı ve hatırladığını nasıl hatırladığıdır” diyen bir yazar Marquez.
Varoluşu kuşatan bu dört dörtlük klasik temalar, Marquez’in hemen tüm romanlarında karşımıza çıkıyor.
Ama yazar, insanlığın ortak olduğu bu alabildiğine sıradan duyguları anlatırken asla “banal” olmuyor ve hiçbir zaman “banalleşme tuzağına” düşmüyor. Bu duyguları her seferinde çünkü müthiş “özgün bir düş gücüyle” dantel gibi işleyip derinleştiriyor.
Öyle ki, bir Marquez cümlesini okuduğunuzda ondan başka kimsenin elinden çıkamayacağını biliyorsunuz…
Ünlü yazarın “büyülü gerçekçiliği” buydu.
Işıklar içinde yatsın!