Güvenlik-Özgürlük denklemi ve MİT Yasası…

Güvenlik-Özgürlük denklemi ve MİT Yasası…
Haluk Şahin

Ortaçağa ya da başka çağlara ne kadar kaçmaya çalışırsanız çalışın, 21. Yüzyıl’dan kaçış yok.

Bu, alabildiğine cesur bir yüzyıl. Sinsi ve arsız diyenler de olabilir. “Hayır”la yetinmiyor, kapıyı kapasanız bacadan giriyor.

Tam biz yeni MİT Yasası ile devlet sırrı kavramını alabildiğine daraltıp, onu ihlal ettiği iddia edilen gazetecileri uzun süreli hapse attıracak yasalar hazırlarken, dünyanın en önemli gazetecilik ödülü devlet sırrı kavramını radikal biçimde sorgulayan gazetecilere verildi.

Pulitzer ödülünün Washington Post ve Guardian gazetelerine verilmesinden söz ediyorum.

Bu gazeteler, ABD Ulusal Güvenlik Kurumu NSA’nın dinleme ve izleme programını sızdıran Edward Snowden sayesinde elde ettikleri ÇOK GİZLİ bilgilerden çıkardıkları haberlerle ödül aldılar.

Yeni MİT Yasası’nın Türkiye’sinde olsa ömür boyu hapse mahkûm olacaklarına şüphe yok.

Ne casuslukları kalırdı, ne de hainlikleri…

Ki bunlar paralel, marjinal filan değil.

ABD Başkanı’nın sabah kahvaltısında okuduğu oturaklı Washington Post Gazetesi bu haberlerden ödül alıyor ve bunu bir demokrasi zaferi olarak kutluyor.

NSA’nın tüm Amerikan yurttaşlarını ve kurumlarını dinleyip gözlediğini açıklayan Snowden kimilerine göre asrın en büyük haini, kimilerine göre ise Nobel Barış Ödülü verilmesi gereken bir kahraman.

Belli ki, saygın Pülitzer jürisi ikinci savı tercih ediyor.

MİT Yasası’nı tartışanların çağın zeitgeist’ını unutmamalarında yarar var.

* *

Güvenlik mi yoksa özgürlük mü? Bu soru 21. yüzyılın en önemli sorularından biri hiç kuşkusuz.

Kolay bir yanıtı yok bu sorunun. Özgürlük de lazım, güvenlik de… Seçeneklerden birinden tümüyle vazgeçmek mümkün değil. Yani, bir sınırın belirlenmesi gerekiyor.

Bir: O sınır nereden geçecek?

İki: O sınırı kim belirleyecek?

Konuyu devlete bırakacak olursanız, o her şeyi ve herkesi bilmek ve gözetlemek isteyecektir. ABD Hükümeti’nin bir süredir NSA aracılığıyla yaptığı budur. Pek çok Amerikalı, güvenlik kaygısının demokrasi ile bağdaşamayacak kadar ileri gittiğini, bireysel özgürlük alanını daralttığını, mahremiyeti boğduğunu düşünüyor.

“Sınırlar daraltılmalı, daha net bir denetim sistemi olmalı” deniyor.

Sınırı kimin belirleyeceğine gelince… “Bütün bunlar bize danışılmadan yapıldı. Bunları konuşmamız lazım,” demiş Washington Post Gazetesi’nin yöneticilerinden biri ödül için yapılan törende..

Snowden’ın savı da bu: Yurttaşı ilgilendiren, kamusal nitelik taşıyan kararlar hiç tartışılmadan gizlice alınıp uygulanıyor. Bağımsız bir birey olduğu sanrısıyla yaşayan yurttaş atletinin rengine kadar gözetim altında. Böyle demokrasi olur mu?

Verilen ödüller, “Hayır olmaz!” demeye geliyor. “Olmamalı!”

* *

Bizi de ilgilendiren kısmı bu. Yeni yüzyılın ölçüt değerleri bu türden tartışmalarla üretiliyor, zamanla içtihata ve yasaya dönüşüyorlar.

Siz istediğiniz kadar bunlar sizi ilgilendirmezmiş gibi davranın, kaçamıyorsunuz. Kapıdan bacadan, tünelden VPN’den giriyorlar. Son zamanlarda hükümetin yasaklarıyla dünya medyasında haber olan sosyal medya tartışmaları bunun bir örneği. Twitter’cıların anlatmaya çalıştıkları şeylerden biri de bu. “Bu çağda bunu yapamazsınız!”

“Kusura bakmayın, ben almayayım,” dedirtmeyen bir yüzyıl bu. Demeye çalışanları eninde sonunda cezalandıran.

Ankara’da bunları unutmaya çalışanlar olsa da… Böyle bir çağ bu!

21. yüzyılda Türkiye: ‘Tek adam’ veya ‘demokrasi’

21. yüzyılda Türkiye: ‘Tek adam’ veya ‘demokrasi’
CENGİZ ÇANDAR

Kemalist ‘tekçi’liğin yerinin başka bir ‘tekçi’likle, Müslüman Kardeşler formatına kadar daraltılmış bir ‘Milli Görüş İslamcılığı’yla ikame edilmesini kabul etmemizi arzuluyorlar. Türkiye, ‘cumhuriyet’in kuruluşundan beri ‘ruhunu arayan’ bir ülke. İmparatorluktan ‘ulus-devlet’ yapısına geçişin; sadece ‘Milli Mücadele’nin kazanılması ve Lozan Antlaşması temelinde ‘genç cumhuriyet’in kurulması ile üstesinden gelinebilir bir sorun olmadığı ortaya çıktı.

Yeni devletin kurulmasına nezaret eden ve daha sonra Kemal Atatürk adıyla tarihe geçecek olan genç Osmanlı generalinin ‘siyasi dehası’ ve ‘büyüklüğü’ bile tek başına yeterli değildi.

Dahası, dünya, bir dünya savaşından diğerine yol alırken ülkenin uluslararası çalkantılar arasından ‘tek parti’ rejimi ve ‘Milli Şef’ altında geçerek sağlamış olduğu ‘iç bütünlük’ün bile yetmeyeceği, ilerde anlaşıldı.

Türkiye, gerek (Soğuk Savaş sonrası) uluslararası alanda gerekse ve özellikle bölgesinde -Karadeniz-Ortadoğu aksında- tarihi ve yine çalkantılı bir geçiş ve yenilenme döneminden geçerken etrafına baktığı kadar kendi tarihinden de dersler alması gereken bir ülke. Dönem, ister istemez, düşünmesini bilen ya da düşünmeye gayret eden zihinleri zorluyor. Bu bağlamda, Oya Baydar, T24’te üç uzun yazı yazdı. ‘2. Cumhuriyet’e doğru III: Hâlâ umut var mı? Nerede?’ başlıklı sonuncusunda ilk ikisinde olduğu gibi önemli hususlara parmak basıyor.

AKP’nin sığlıkları ve onunla birlikte düzeysizlikleri ve saldırganlıkları her gün daha belirgin hale gelen propagandistlerinin (yani trol’lerinin) ‘Yeni Türkiye’ diye nokta koydukları, bugünkü durumu, o, doğru bir şekilde ‘sancılı değişim dönemi’ olarak değerlendiriyor; yani, ‘virgül’ olarak görüyor.

Oya Baydar, ‘sancılı değişim dönemi’ni şu satırlarla ifade ediyor: “90 yıllık cumhuriyet rejimi de toplumsal değişim dalgalarının itkisiyle değişti, değişiyor. Ne var ki üç Türkiye, (kabaca: Kemalist -Batılı-laik kesim;
Müslüman muhafazakâr kesim; Kürtler) rejimin nitel bir değişim sürecine girdiği şu dönemde çoğulcu, zenginleştirici bir ortaklaşma, birleşme yerine, ayrışma ve çatışmaya sürükleniyor. Değişim sancılarını yurttaşlar olarak, bireyler olarak hepimiz bir ölçüde içimizde duyuyoruz. Sancıyı dindirecek, en azından hafifletecek ilaca ise ulaşamıyoruz.

Değişimin bu kadar sancılı olmasının nedeni, ‘cumhuriyet’in kurucu ideolojisinin ve siyasetinin yekpare topraklar üzerinde, sıkı merkezi bir yönetimle yekpare bir Türk milleti yaratma hedefi. Bu hedefe varmak ve sürekli kılmak için vesayetin, otoriter devletçiliğin, militarizmin, sağ ve sol (ulusalcılık) milliyetçiliğin kaçınılmaz olduğu ortada. Ancak, 21. yüzyılın dünyası ve Türkiyesi’nde bu ideolojik hat ve siyaset artık sökmüyor, değişim dalgaları seti yıkıp geçiyor.

Bugün siyaset sahnesinde boy gösteren siyasal güçlerden/partilerden ve fikriyattan sadece ikisi: AKP ve BDP, I. Cumhuriyet rejiminin ve ideolojisinin dışından geliyorlar. Üç Türkiye’nin, 2000’lere varana kadar bastırılmış,
ötekileştirilmiş, siyaset ve de tarih sahnesine çıkmalarına izin verilmemiş iki kesiminin: Kürt halkının ve Müslüman muhafazakâr kesimin siyasal sözcülüğünü yapıyorlar. Biri oyla, diğeri önce silahlı mücadele ile varlığını ortaya koydu…

Eski rejimin güçlerinin ideolojik ezberlerinden ve siyasetlerinden, öte yandan sahneye yeni çıkanların (özellikle AKP’yi kastediyorum) Türkiye’yi dramatik biçimde ayrıştıran vahşi hâkimiyet stratejileri ve zihniyetinden kurtulmanın hiç de sihirli olmayan, tarihte çağlar boyunca denenmiş sınanmış yöntemleri var.”

Yazısının son bölümünde sözünü ettiği bu ‘sınanmış yöntemler’i sıraladığı vakit, ortaya çıkan ‘demokrasi’nin ‘olmazsa olmaz’ nitelikte ‘temel ilkeleri’ ile karşılaşıyoruz.

Ancak, zaten, ‘eski rejim’in yerini almaya çabalayan ‘Yeni Türkiye’ dedikleri, aslında AKP’nin iktidar tekelinin tahkiminden öte bir derinliği olmayan durum, tıpkı ‘eski rejim’ gibi bir ‘demokrasi açığı’nı ifade ediyor. ‘Sancı’ zaten bu yüzden devam ediyor. Kemal Atatürk’ün bile Türkiye’nin ‘ruhunu araması’na yeterli cevap olamadığı
bunca yıl sonra ortaya çıktığına göre, daha iktidarının 12. yılında imajı toparlanması adeta imkânsız bir sarsıntı geçirmiş olan Tayyip Erdoğan ile Türkiye’nin ‘ruhunu bulduğu’na inanılmasını istiyor AKP’nin sığ
propagandistleri.

Kemalist ‘tekçi’liğin yerinin başka bir ‘tekçi’likle, Müslüman Kardeşler formatına kadar daraltılmış bir ‘Milli Görüş İslamcılığı’ ile ikame edilmesini kabul etmemizi arzuluyorlar. Hitabeti kuvvetli adamın ‘Tek millet, tek devlet, tek bayrak’ haykırışlarıyla 21. yüzyıl Türkiyesi’ne ‘tek adam’ yönetimi yerleştirmeye çalışmasına alkış tutmamızı bekliyorlar.

İktidara sırtını yaslamışların rahatlığı ve pervasızlığıyla ülkede kabartılan ve köpürtülen ‘otorite ve güç tapınmalı muhafazakâr güven kabarması ânı’nı ‘zamana yayılan halk ihtilali’ diyecek kadar kantarın topuzunu kaçıranlara, Ahmet İnsel önceki günkü Radikal yazısında ‘ihtilalin sadece solun tahayyül tekeline ve eylem repertuvarına ait’ bir kavram olmadığını, ‘Faşizmin ve Nazizmin bir devrimci sağ hareketin toplumsal destekle iktidar olması’ olduğunu ünlü faşizm tarihçilerine gönderme yaparak hatırlatmıştı. Uzunca bir zamandır, Türkiye’de İttihatçı genleri kuvvetli kurucu cumhuriyet ideolojisinin ‘yekpareci’ ruhu korunarak, ‘yeni elit’in ideolojik referanslarına ve terminolojisine uygun ama ‘otokrat devletçi yapı’nın devamına doğru gidişe dikkat çekmekle meşgulüz. Bundan önce, ‘vesayetçi yapı’ya ne adına, niçin karşı çıktıysak, ‘vesayetçi yapı’yı ‘vasileri’ni değiştirerek sürdürme eğilimlerine de o nedenle ve aynı şekilde karşı çıkıyoruz.

Türkiye’nin stratejik hedefi olarak ilan edilmiş olan Avrupa Birliği, ‘demokrasiler birliği’ ve ‘hukuk devletleri birliği’ ile eşanlamlıdır. Bu bakımdan, Avrupa Birliği’nin çok farklı ülkeler, uluslar ve partilere mensup
etkili ve yetkili isimlerinin, Türkiye’deki gelişmeleri nasıl değerlendirdikleri elbette çok önemlidir.

Her vesilede onların değerlendirmelerini bu köşeye taşımaya devam edeceğim. ‘Demokrasi ilkeleri’nin tuttuğu ayna, bazı yüzleri karartıyor ise de bunu yapmayı sürdüreceğim. O ayna bazı yüzleri kızartmıyorsa da sürdüreceğim.

Kahire’nin meydanlarında ‘ruh’ aramak yerine Türkiye’nin ‘ruhu’nu Türkiye’de aramaya da devam edeceğiz. ‘Yeni Türkiye’nin ışıklarının gerçekten yakılabileceği Taksim Meydanı’nda. Gezi’de.

Türkiye’nin hem kendi içinde yapabileceği ve hem de dünya ile ‘yeni sözleşmesi’nin ipuçlarını bulabileceğimiz yerlerde. Çoğulcu, özgür, demokratik, kutuplaşmayan, kutuplaştırılamayacak bir Türkiye’nin ‘ruhunu aramaya’ devam edeceğiz.

Vergide Mavi Kuş’a şahin kendi kuşuna güvercin…

Vergide Mavi Kuş’a şahin kendi kuşuna güvercin…
Gökhan ERKUŞ

Maliye, Sabah-atv havuzunun finansörü Mehmet Cengiz, Yeni Şafak ve Kanal A’nın sahiplerinin vergi cezalarını affetti. Silinen tutar, Twitter’in 40 yıllık vergisine eşit Hükümet, yıllık 15 milyon lira düzeyindeki vergisini ödemediği gerekçesiyle sosyal medya sitesi Twitter için yasaklama kararı alırken, AKP yanlısı yayın yapan medya kuruluşlarının 608 milyon liralık vergi cezasını tek kalemde sildi. Vergi borcu silinenler arasında Sabah-atv havuzuna para veren işadamı Mehmet Cengiz, Yeni Şafak gazetesinin sahibi Albayraklar ile Kanal A’nın sahipleri Ahmet ve Mustafa Kaya kardeşler yer alıyor. Yandaş medyaya yapılan vergi kıyağı, Twitter’in 40 yıllık vergisini karşılıyor.

Yolsuzluk ve rüşvet operasyonlarının başladığı ve Başbakan Recep Tayyip Erdoğan gibi isimlere ait olduğu belirtilen ses kayıtlarının internete düştüğü günlere denk gelen Twitter yasağının, vergiden kaynaklandığı ileri sürülse de, rakamlar Hükümet’in vergi konusundaki hassasiyetinin samimi olmadığını gösteriyor. Twitter, Türkiye’de yılda 35 milyon dolar yani 70 milyon lira kâr elde ediyor. Yüzde 20’lik kurumlar vergisine göre ödeyeceği tutar da yaklaşık 15 milyon lira düzeyinde kalıyor.

Maliye bu verginin ödenmemesini gerekçe göstererek, Twitter’ı “vergi kaçakçısı” olarak niteliyor. Bu ayrıca, Hükümet’in Twitter’ı kapatma talebinin de en önemli gerekçeleri arasında yer alıyor. Ancak Twitter’a vergi konusunda gösterilen bu “şahin” duruş yandaş medya şirketleri konusunda “güvercin” nezaketine dönüyor. Maliye Bakanlığı Gelir İdaresi Başkanlığı bünyesindeki “Merkezi Uzlaşma Komisyonu”nun “sıfırladığı” yandaş medya şirket ve patronlarına ait vergi cezaları, Twitter’dan alınamayan rakamın onlarca katını buluyor.

VERGİ “KUTSALLIĞI” YANDAŞA İŞLEMİYOR

AKP’nin vergi hassasiyeti sayesinde Twitter kapatılırken, ses kayıtlarının başrolündeki isimlerden ve Sabah-atv için kurulan 620 milyon dolarlık havuzun en büyük finansörlerinden Mehmet Cengiz konusunda Hükümet aynı özeni göstermedi. Cengiz İnşaat’ın 2005-2009 yıllarına ait 424.4 milyon liralık vergi cezası “sıfırlandı”. Twitter’ın kapatılmasını vergi kutsallığını gerekçe göstererek savunan Yeni Şafak gazetesinin hassasiyeti de yeni bir gelişme. Zira gazetenin sahibi Albayrak Grubu’na ait Albayrak Gayrimenkul Yatırım Ortaklığı A.Ş’ye 55.7 milyon liralık vergi cezası Uzlaşma Komisyonu tarafından 2010 yılında 1.2 milyon liraya düşürüldü.

Benzer şekilde Twitter yasağını savunan medya kuruluşlarından Kanal A’nın patronları Kaya kardeşlere ait Elektromed Şirketi’nin de 135.6 milyon liralık vergi borcunun 129.8 milyon lirası 2010 yılında silindi. Uzlaşma sonucunda şirket, sadece 5.8 milyon liralık vergi borcu ödedi. Böylece vergi müfettişlerinin üç şirkete kestiği toplam 615.9 milyon liralık vergi cezasının 608.9 milyon lirasından AKP Hükümeti vazgeçti. Bu üç şirketten yaşanan vergi kaybı dahi Twitter’ın 40 yıllık vergisini aşıyor. Öte yandan, Merkezi Uzlaşma Komisyonu’nun bu üç şirketin vergi cezalarına ilişkin kararları Kanun değişiklikleri Sayıştay ve Meclis’ten saklandı.

EN KUTSAL BASKI ARACI

Yolsuzluk ve rüşvet skandallarının ayyuka çıkmasıyla Twitter kapatılırken, AKP Hükümeti’nin gerekçesi “vergi” oldu. AKP’nin siyasi açıdan sıkıştığı günlerde “vergi kutsallığına” sığınması ise Twitter ile sınırlı değil. Gezi olaylarının ardından Başbakan Recep Tayyip Erdoğan’ın eleştirdiği Koç Grubu da ağır bir vergi kıskacına alındı. Koç Grubu’nun birçok şirketine yüz milyonlarca liralık vergi cezası kesildi. Tayyip Erdoğan’a muhalif çizgi izlediği dönemde de Doğan Grubu 4 milyar lirayı bulan vergi cezasıyla karşılaştı. Doğan Grubu o dönemde 1 milyar lira vergi cezası ödedi.

Ne Utanmak Kaldı Ne Sıkılmak!..

Ne Utanmak Kaldı Ne Sıkılmak!..
Hikmet Çetinkaya

Yediler yediler doymadılar…
Kasalar doldu yetmedi…
Vakıf üzerinden milyonlar geçti, bana mısın demediler…
Ne diyeyim, Allah gözünüzü doyursun!
Onlar için adalet, hukuk, demokratik devlet, şu bu hepsi ama hepsi geçersiz…
Oğullar, kızlar, hısım akraba hepsi bir arada.
Gemiciler, vakıfçılar, paracıklar!
Arap şeyhleri, Boğaz manzaralı villalar.
Dokunan yanıyor, aman kıyıdan geçmeyin, yandaşlara dokunmayın, üzerinize çullanırlar.
Yaza yaza bıktım şu bataklığı…
Baştan aşağıya kadar pislik, ikiyüzlülük, sahtekârlık…
İşleri güçleri haram yemek!
Bu ne biçim dindarlık?
Bakanlar, fezlekeler, bağımsız yargı, altınlar, 700 bin liralık kol saatleri…
Polisler, savcılar!
Ülke nasıl pis kokuyor biliyor musunuz?

***

1 milyon Suriyeli Türkiye’nin dört bir yanında…
Günün her saati Şişli, Mecidiyeköy’de Suriyeli çocuklar, genç kızlar dileniyor…
Her yerde onlar!
Hani koruma altındaydılar, kalacak yerleri vardı?
Bir karışık duygu!
Yaşananlar!
Çalanlar, çırpanlar!
Oğullar, oğulcuklar!
Alkışlayın sultanı yoksullar, işsizler, dindarlar…
Bakın siz geri kalmayın, köşe dönücüler, fırıldaklar…
Gün sizin gününüz!
Fırsat bu fırsat!
Kanun devleti mi geliyor, hukuk devleti mi elden gidiyor…
Aldırmayın sakın!
Size ne?
Doldur kepçeyi, yükle kasayı…
Keyfine bak!
Bak darbe önlenmiş ama darbeciler ortada yok!
Asıl darbe dediğin, ileri demokrasi, özgürlükler diye diye gelir…
Yetmez ama evetçilerin desteğiyle…
Canım anımsayın, dört yıl önce olduğu gibi…
Güle oynaya, tıpış tıpış!

***

Bugün, sabah akşam televizyon ekranlarında demokrasiden, özgürlüklerden, insan haklarından söz eden Erdoğan, bakan fezlekelerinin, yolsuzluk ve rüşvet savlarını önemsemiyor.
Bir hukuk devletinde bunlar olur mu?
Erdoğan ne diyor:
“Herkes yetkisini, konumunu, sınırını, haddini bilmeli!”
Doğru!
Önce siyasal erk buna uymalı, iktidar gücünü arkasına alarak “Sandıktan ben çıktım, istediğim yasayı çıkarırım” dememeli, yargıya baskı yapmamalı, AYM’ye fırça çekmemeli!
Böyle bir durum dünyanın hangi gelişmiş demokratik ülkesinde olur?
Özgürlükleri çiğneyen, ülkeyi polis devletine dönüştürmek isteyen, polis şiddetini, ölümleri “kahraman polis” diye koruyan iktidar, bugün “efsane savcıları” paralel yapının elemanları olarak suçluyor.
Fezlekeleri sumen altı ediyor, kasaları doldurdukları iddia edilenlere sahip çıkıyor.
Peki, 20-25 yıl önce neler oluyordu?
Yine rüşvet vardı, yine yolsuzluk…
Çalan çalıyor, soyan soyuyordu…
40 yıl önce de vardı elbet! Siyasetçi olsun, bakan olsun, yeğen olsun hesap veriyor, hapis cezası alıyor, zindana giriyor, yargı kararına saygı gösteriliyordu…

***

Cumhuriyet tarihimizin sayfaları kanlıdır…
O sayfaları karıştırınca utanç duyarım!
Katliamlar, kıyımlar, kanlı terör…
Güneydoğu’da dışkı yedirilen insanlar, faili meçhul cinayetler, PKK, Hizbullah vahşeti…
40 yıl önce de böyleydi, 30 yıl önce de, şimdi de…
Asit kuyuları, kayıplar!
Zindanlarda diri diri yakılan gençler!
Nice iktidarlar, nice cinayetler…
Kahramanlık destanları sözüm ona!
Bu gerçeklerin üstü örtülerek önceki yıllarda olduğu gibi hep düşman yaratıldı…
Düşmana karşı savaşıldı!
Bu masala toplum inandı!
Geçmişin acısı, yarasıyla geldik bugünlere…
“Saydam ve ıslak ölümleri” topluma unutturanlar hep ayakta kaldı…
Kanlı kelimelerin arasında büyüdü çocuklarımız…
Çalan çaldı, soyan soydu…
Ve hepsi unutuldu!
Ne utanmak kaldı ne sıkılmak!

Fısıltı…

Fısıltı…
Müge İplikçi

Önündeki zemini yitireli üç beş saniye oldu. Sepetti en son bildiğin. Kendini topla, ağırlıklarını at. Bırak.

Tuhaf bir sesle irkildin. Bu ses sendin. Korku dolu bir çığlık oluvermiştin. Umulmadık bir kayıptı bu. Düşlerdeki kayıp gidişin korkusuyla kendine geldin ve o anda aklını yitirdin. Gerçek şu ki zeminin yok artık. Hiçbir halata tutunduramayacağın bir yitiş. Yerçekimi kuvvetine anlam yükleyemediğin bir savruluş var. Bir yaprak gibi kalbin. Keşke bulutlara tutunabilseydin. Çocukluğunun bir anına.

Bırak. Ağırlıkları at, düşünme artık, yükselmeye bak.

Önün, arkan, sağın, solun boşluk. Seni ve açmazlarını sobeleyen bir boşluğun içinde ivmesini hesaplayamadığın bir hızla aşağıya inmektesin. Katları tüketerek bitiriyorsun bu günlük, kuş kadarki yevmiyeni. Yaşamını hızlandırarak bitiriyorsun.

Düşünme artık, ağırlıkları at, bırak.

19 yılına sığan ve sığmamış olan bütün rüyaları bırak. Sandalyenin arkasına asılmış bir hırka gibi duran geçmişini, bırak. Kentin bütün uğultusu şimdiki zamanına teğet geçiyor, bırak. Hiç umulmadık bir şeydi bu, bırak, sepeti bırak, şantiyeyi bırak, üniversiteyi bırak, nedenleri bırak. Rüzgâra bırak, o halletsin. Yaşamın sırrını ona bırak. Şiddetlenen zamanı, kimsesizliği ona bırak.

Düşünme artık. Ağırlıkları at. Bedenini hiçliğe, yitirmekte olduğun ufku yukarıdaki rüzgâra bırak. Renkleri bırak. Umudu bırak. Soruları b-ı-r-a-k.

Dilindeki fısıltıyı bir anlığına dinle. İnsanın bir hiç uğruna kayboluşunun hikâyelerini. Yoksulluğun dar zamanlara sığan hikâyelerini de. Sonra onları da bırak. Bütün ağırlıklarını bırak ve sadece yükselmeye bak.

***

‘Hikâyeyi herkes anlamışsa, o hikâye iyi anlatılmamış demektir’ diyor çarpık kahramanlardan biri Fassbinder’in başrol oyunculuğunu üstlendiği Baal filminde.

Şimdi elimizdeki hikâyeye bakalım. Bir genç Van’dan geliyor. 19 yaşında. Dershane parasını biriktirmek ve üniversite okumak için Ali Sami Yen Rezidansları’nda çalışmaya başlıyor. Sonra 15. kattan düşüyor ve hayatını yitiriyor. Burada bitiyor hikâye. En fazla bir öğleden sonrasında öylesine, en fazla yirmi dakikalığına zihinlerde kalmak üzere, eskimeye bırakılıyor. Hikâye bu, hepi topu. Anladık ve unutalım der demez orada bitiveriyor.

İlerde çıkacak reklâmları görür duyar gibiyim şimdiden:

‘Tam konforlu rezidanslarımızda ışıl ışıl yaşayın; hayatı bir de buralardan görün’ diye kıyak elbiseli mankenlerin yalan hayatları anlatıp durduğu o reklâmların içine bir çırpıda sığın diye dökülüverecek cümleleri duyuyorum; hem de ne kadar çok. Metalik ama kadifemsi bir erkek sesi, yumuşak ama cezbedici bir kadın sesi eşliğinde. Çok baştan çıkarıcı, çok.

Bu durumun arkasında yatan gerçeği yazmayı çalıştığınızda etik düşkünü olduğunu savlayan avukatlardan gelebilecek okkalı mektupların dilini hayal ediyorum sonrasında. O işini bilen, tekzip dayatan mektup dilini.

Ama bir şeyi daha biliyorum: O rezidansların asansör müzikli, tazecik kokan koridorlarında gezinen para dilini bölecek olanı.

O hayalet fısıltıyı: Bırak bırak bırak.

Genel kategorisine gönderildi

Muhaberat devletine doğru!

Muhaberat devletine doğru!
Ayşenur Arslan

Suriye tartışmalarında en sık duyduğumuz sözcüktür MUHABERAT. Haber kökünden gelir. İstihbarat anlamında kullanılır. Ve Suriye’de devlet denilen aygıtın neredeyse bir istihbarat ağından ibaret olduğunu ifade eder.

Esad “Esed” olduğundan beri, Erdoğan’ın ağzından da pek çok kez duyduk bu sözcüğü. Elbette olumsuz, hatta korkunç anlamlar yüklenerek.

Oysa, Esad’a demokrasiye geçişte elini çabuk tutmadığı için kızan Erdoğan, şimdi Suriye’nin geçmiş günlerine dönüyor. Türkiye’yi eksik, yaralı, ayıplı bir demokrasiye doğru sürüklüyor. Daha doğrusu, çoktandır sürüklediği bu yolda finale hazırlanıyor.

MİT yasası, işte bunun için çıkıyor.

Soldan, merkezden, merkezin azıcık sağından gelen AKP’li milletvekilleri tam anlamıyla bir akıl tutulması içinde. Ne yaptıklarını, neye alet olduklarını görmüyorlar. Korkunçlar.

MUHALEFET HAPLANMIŞ GİBİ!
Öte yandan, CHP’si, BDP’si ile muhalefet de haplanmış gibi. Kılıçdaroğlu, o talihsiz saldırının hemen sonrasında yaptığı konuşmada “daha çok çalışacağız” diyordu. Peki! Günü 48 saate çıkartalım. Ve 35 saatinde de çalışalım. Çalışalım da; Ne için.. Hangi hedefle.. Nasıl.. Kimlerle.. Ne yaparak..

İşte.. MİT yasa teklifi önünüzde.. Grup başkanvekillerinin ateşli çıkışları ile yetinecek misiniz! Usul hakkında.. Mana ve ehemmiyeti hakkında birkaç cümle.. Ana haber bültenlerinin bayıldığı klişeyle “gergin anlar” yaşanarak gelip geçecek mi bu yasa da.. Bunun, DEMOKRASİNİN SONU olduğunu görmüyor musunuz!

Muhalefet gibi medya da görevini yapmıyor. Benim gibi (kimilerine göre uçta sayılabilecek) yorum yapmalarına gerek yok. Yasayı anlatsalar.. İçeriğinden söz etseler.. Birkaç da açıklayıcı cümleyle örnek falan verseler.. O bile yetecek. Ama yapmıyorlar. İlk ve en büyük tokadın kendilerine vurulacağını belki bilmeden.. Belki de bilmeye korkarak.. Susuyorlar.

Anlatalım..

BAŞINIZA BUNLAR GELECEK
Meclis’te görüşülmeye başlanan yasa ile MİT, geçmişin KGB’sine veya Gestapo’suna benzeyecek. Öylesine büyük bir gücü, yetkisi olacak. Dilediği kişiyi yolda çevirip “alabilecek”.. Yurt içinde ve dışında istediği gibi “gizli operasyon” düzenleyebilecek..

MİT, tüm kamu kurum ve kuruluşlarından, bu kapsamdaki meslek kuruluşlarından, Bankacılık Kanunu kapsamındaki kurum ve kuruluşlardan (yani bankalardan), diğer tüzel kişiler ve tüzel kişiliği bulunmayan kuruluşlardan.. Kısacası aklınıza gelen her yerden bilgi, belge, kayıt isteyebilecek.. Hiçbir kurum ve kişi bu talepleri reddetme hakkına sahip olmayacak.

Mahkeme kararına gerek olmadan herkesi, her kurumu dinleyebilecek.. Elektronik izleme yapabilecek.. Hatta mahkemelerin soruşturma dosyalarını isteyebilecek.. Ve “kamu güvenliği” gibi muğlak bir gerekçeyle müdahale edebilecek.

MİT, yabancılara ilişkin her türlü işlemde “söz sahibi” olacak. Yani, yabancıların ülkeye giriş-çıkışları, ikamet, çalışma izni ve sınır dışı edilmesi gibi konularda, ilgili kurum ve kuruluşlardan talepte bulunabilecek. Diyelim ki, Amerikalı gazeteci Seymour Hersh Türkiye’ye geliyor.. “Suriye’deki kimyasal katliamda MİT parmağı ve elimde de buna dair belge var” dediği için Türkiye’ye girişi engellenebilecek.

Dahası, gazeteler –bugün olduğu gibi- Hersh’ün iddiasını yazamayacak. Televizyonlarda buna dair hiçbir haber, tartışma yapılamayacak.

MİT aleyhinde olduğu “tespit” edilen haber ve tartışmalar konusunda da zaten hapis cezası verilecek. Üstelik bu cezalar, sadece sorumlu müdür ya da gazeteci için değil, o yayının sahibi için de geçerli olacak.

MİT mensupları ve “yardımcı elemanlar” terör örgütleri ile her türlü görüşmeyi yapabilecek. Bu konuda, bağlı olduğu Başbakan dışında kimseye bilgi vermek zorunda olmayacak. Yani Meclis bile, yapılanlardan haberdar edilmeyecek.. Bunu talep edemeyecek..

Herhangi bir operasyonda polis, jandarma, savcı MİT mensuplarına engel olamayacak. Onlara soru soramayacak. Haklarında soruşturma açılamayacak. Üstelik bu müthiş muafiyetten, sadece MİT’in kadrolu elemanları değil, “yardımcı haber elemanları” gibi kadro dışı isimler de yararlanacak.

Meclis, işte böyle bir yasayı.. Daha doğrusu böyle bir yasanın hüküm süreceği bir Türkiye’yi konuşuyor. Hem de AKP’nin talebi üzerine “temel yasa” kapsamında. Yani, maddeleri tek tek ele almadan.. Üzerinde toptan konuşup toptan oylayarak..

Yasanın eli kulağında demek yanlış olmaz. Cumhurbaşkanı Gül’e de onay için bir hafta süre versek yine yanlış olmaz.

Sonrası.. Dünyada herhangi bir örnek aramaya gerek yok. Siyasi tarih yüzlerce örneğini verdi. O örneklerle yaşananları yazdı, anlattı.

Şimdi sıra bizde. Türkiye’de. Türkiye Cumhuriyeti’nde.

Bu yasa, sadece tapeler yazılmasın, Suriye konusu kaşınmasın falan diye değil.. Erdoğan iktidarını “tahkim etmek” için çıkartılıyor. Erdoğan doğal yolla aramızdan ayrılıncaya kadar “başımızda” olsun diye.. Türkiye’de sadece onun istedikleri, onun istediği biçimde ve hızda yerine gelsin diye.. Hayalindeki İslâm Cumhuriyeti’ni kurup, onun ilk “başkanı” olsun diye çıkıyor.

Daha doğrusu, bizler böyle susup oturduğumuz için çıkıyor. Cümleten geçmiş olsun!

CHP’YE NE LÂZIM?
Daha ziyade CHP’nin eski yöneticilerinden, eski genel başkan yardımcısı olarak bilinir. Benim için, NOKTA Dergisi’nin efsane günlerindeki Mustafa Beyciğim’dir. Aradan neredeyse 30 yıl geçtiği halde de, gönlümdeki yeri hiç değişmemiştir.

Mustafa Özyürek, az rastlanır temizlikte insanlardan –ve daha önemlisi- siyasetçilerden biri. Siyaseten çok tartışmışızdır. Hâlâ da tartışırız. Pek çok konuda, örneğin Baykal döneminin Kürt meselesine bakışında ayrı düşmüşüzdür.

Ama “hayatını” okurken bir kez daha anladım ki, onu boşuna sevmemişim.

Çocukluğunun çamurlu yollarında başlayan müthiş bir yolculuk. O yolculukta NOKTA günleri.. Nurettin Sözen’in İstanbul Belediye Başkanlığı seçimini kazandığı süreçteki aktif siyasetçiliği.. O dönemlere tanıklık eden fotoğraflar. Fotoğraflardaki tanıdık simalar: Uğur Mumcu, Ercan Arıklı, İsmail Cem…

Ne çok insan kaybetti bu ülke. Ne çok değerini harcadı. Harcamaya da devam ediyor. Artık ortak akıldan söz edemiyoruz zaten. Çünkü eksiğiz. Çünkü gerçek anlamda tartışmayı bile unuttuk.

“TAHTA BAVULLA ÇIKTIM YOLA” kitabı, çok ilginç bir zamanlamayla çıkıp geldi masama. 30 Mart seçimleri sonrası.. CHP’nin bir kez daha tartışıldığı günlerde..

Malum, YURT Gazetesi, bu konuda ilginç bir yazı dizisi hazırladı. 30 Mart seçimleri sonrası başlayan tartışmayı sayfalarına taşıyacak. CHP’li yöneticilere, milletvekillerine, partililere “ne yapmak lâzım” diye soracak.

Sevgili, değerli Mustafa Beyciğim, kitabını, neredeyse şu son günleri öngörmüş gibi bir öneriyle bitirmiş. “Bir program kurultayı lâzım” diyor. Evet. CHP, öncelikle nereye gittiğini konuşmalı. Erdoğan’ın bu ülkeye dayattığı yeni paradigmaya karşı “kendi paradigmasını” belirleyip ortaya koymalı. Gündelik projelerden değil, ama bu ülkenin en temel sorunları karşısında ne dediğini cesaretle, açıklıkla söyleyen bir program hazırlamalı. Ve bu ülkenin yurttaşlarına sunmalı.

Yoksa, mesele ne kadar çalıştığımız değil. Çalışırken süzgeçle su taşıyıp taşımadığımız!

77 Milyon muyuz?

77 Milyon muyuz?
Orhan Erinç

Başbakan seçim tatili biten TBMM’de salı günü yaptığı grup konuşmasında “AKP’nin 77 milyonu kucakladığı” iddiasını bir kez daha dile getirdi.
Ancak konuşmasının birçok bölümünde yinelediği öncekilere benzer suçlamalar şu soruyu bir kez daha gündeme düşürdü
“Türkiye’nin nüfusu kaç kişi?”
Türkiye İstatistik Kurumu’nun (TÜİK) verilerine göre 2013’ten 2014’e devreden nüfusumuz 76 milyon 667 bin 864 kişi.
Yani kucaklananlar yuvarlak hesap 77 milyon.
Öyle ama Başbakan aynı konuşmada kucakladıklarını ileri sürdüğü bazı kişi ve gruplar için şunları da söylemeden edemedi:
“… Muhalefet partilerinin hainlerle yaptığı işbirliğini, hainlere nasıl taşeronluk yaptıklarını asla unutmayacağız.
‘Eğer bir balkon konuşması yapılacaksa buyursun bunu CHP yapsın, MHP yapsın, BDP yapsın. Çıksınlar balkondan özür dilesinler.
Ahlakdışı siyasetleriyle nasıl kaybettiklerini izah etsinler.”
30 Mart seçiminde yalnızca oy kullanma hakkı olanlardan siyasal partilere verilen oyları dikkate alsak bile, Başbakan’ın suçlayarak bir kenara koyduklarını ve 18 yaş altındakileri de eklersek nüfusumuzun en az 150 milyon dolayında olması gerekiyor. Olmadığına göre iktidarın iyi niyetini (!) varın siz hesap edin.

***

Sürekli gerginlik ve öfke siyasetinin daha çok oy alma ve kişisel çıkarlarını koruma konusunda yararlı olduğu bir kez daha görüldü.
Ama bu yöntemin ülkede yaratıp yaygınlaştırdığı kavram karmaşası ve kızgınlıkların da, Kılıçdaroğlu’na yönelik yumruklu saldırının nedeni olduğu da ortaya çıktı.
Üstelik saldırganın Adalet ve Kalkınma Partisi üyesi olması, durumun çok tehlikeli bir aşamaya getirildiğinin de göstergesini oluşturdu.
Akılları başa toplamanın tam zamanıdır. Böyle geldi ama böyle giderse ülkeye yazık olur.

***

Nuh Mete Yüksel, Ankara Devlet Güvenlik Mahkemesi’nin en çok tartışılan cumhuriyet savcısıydı.
Özellikle 2001 yılında hazırladığı “Fethullah Gülen Örgütü İddianamesi” aralarında bugünkü AKP’lilerin de yer aldığı dinci kesimleri büyük ölçüde ayaklandırmıştı.
İddianamenin, laikliğe aykırı eylem ve girişimlerle ilgili bölümü yapılan yasa değişiklikleri ile artık bir anlam taşımıyor. Yüksel, cemaatin 2000’lerin başındaki yapılanmasını şöyle özetliyor:
“Fethullah Gülen grubu, yurt sathında yaygın 88 vakıf, 20 dernek, 128 özel okul, 218 şirket 129 dershane ve yaklaşık 500 öğrenci yurdunun yanı sıra kimi İngilizce olmak üzere 17 yayın organı, ortalama 250 bin tirajlı gazete, TV istasyonu, ulusal düzeyde yayın yapan 2 radyo istasyonu, faizsiz finans kurumu, bir sigorta şirketini denetimi altında bulundurmaktadır.”
Bugün gelinen durumun sayılara nasıl yansıdığını kesin olarak bilmiyoruz. Ama bugüne, AKP iktidarının katkıları ile geldiği biliniyor.
17 Aralık’ta öküz ölüp de ortaklık bozulmasaydı şüphesiz daha da büyüyecekti.

Alıştıra alıştıra yarı başkanlık…

Alıştıra alıştıra yarı başkanlık…
Mehmet Tezkan

Başbakan Erdoğan cumhur- başkanı seçilirse izleyeceği politika aşağı yukarı belli..
Bir yıllığına da olsa başbakan atamayla geleceği için..
Türkiye..
Yüksek profilli (high profile) cumhurbaşkanı..
Düşük profilli (low profile) başbakan..
Dönemine geçecek..
Başbakan bunun sinyalini pazar günü verdi.. Şöyle demiş..
‘Anayasa cumhurbaşkanını yürütmenin başı olarak görüyor. Bu seçimden sonra sorumluluklar daha da farklı olacak. Protokol cumhurbaşkanı değil, terleyen, koşan, koşturan cumhurbaşkanı..’
Bu ne demek?
Fiilen yarı başkanlık demek.. Sorumsuz ama siyaseti yönlendiren, ülkeyi yöneten cumhurbaşkanı demek..
İcranın Çankaya’ya taşınması demek..
*
Bu ne demek?
Sorumlu ama ikinci adam gibi çalışacak, siyasetin akışına müdahil olmayacak başbakan demek..
Anlaşılan o ki; Başbakan aday olup meydanlara çıkarsa seçmene soracak:
‘Her yere yetişen, aktif, dinamik cumhurbaşkanı istiyor musunuz?’
Muhtemelen, mevcut yapıyı eleştirecek, koalisyon tehlikesine dikkat çekecek, koalisyon dönemlerini hatırlatacak..
İstikrar için çarenin başkanlık ya da yarı başkanlık olduğunu söyleyecek.. Halkın seçtiği güçlü cumhurbaşkanının önemini anlatacak..
İkinci tura kalırsa oyun planı değişebilir ama ilk turda seçilirse (yüzde 50’nin üzerinde oy demektir)
milli iradenin başkanlığı işaret ettiğini söyleyecek..
*
Demem şu.. 10 Ağustos’ta hem kendisi için oy isteyecek hem de kurmak istediği yarı başkanlık düzeni için vize!..
Peki, o vize yeterli olur mu?
Fiili başkanlık için yeterli görecek.. Milli iradenin tercihi diyecek, başkan gibi davranacak..

Meclis çok sert açıldı!..

Dünkü yazımda seçim bitti yumuşama olur mu sorusuna şu yanıtı vermiştim..
‘Olmaz..
Muhalefet yolsuzluk ve rüşvet iddialarının..
İktidar da paralel devlet diye adlandırdığı yapıyla mücadelenin peşini bırakmayacaktır..’
Yanılmamışım..
Meclis çok sert açıldı.. (İlk gün Kılıçdaroğlu’na yönelik çirkin saldırıya bile tanık olduk..)
Liderlerin grup konuşmalarındaki sözleri de yumruk gibiydi..
Bahçeli, Erdoğan’ın cumhurbaşkanı olamayacağını iddia etti.. Kılıçdaroğlu yolsuzluk ve rüşvet dosyalarını hatırlattı.. Erdoğan ihaneti unutmayacaklarını, hesap soracaklarını ilan etti; paralel yapıyla mücadele talimatı verdi..
*
Seçim öncesiyle seçim sonrasının gündemi değişmedi.. Zaten seçimin nokta koyacağı, çözüm bulacağı bir gündem yoktu..
Çünkü; sandık ne rüşvet ve yolsuzluğu aklar..
Ne de paralel devlet konusunda karar verebilirdi..
İkisinin de aydınlanacağı tek yer var: Yargı..
*
Türkiye’nin uzun süre değişmeyecek gündemini dün liderler ilan etti.. Kemerlerinizi bağlayın, fırtınalı, dalgalı bir süreç bizi bekliyor..

İktidardaki partili gazeteci!.

12 yıllık AKP iktidarından sonra ilişkiler değişti..
Eskiden; hükümet-bürokrat, hükümet-teknokrat, iktidar-gazeteci, iktidar-seçmen ilişkisinden söz edilirdi..
Artık edilmiyor..
Çünkü bürokrat da, teknokrat da, AKP’ye üye olan oy veren de kendini iktidarın parçası görüyor..
Hatta gazeteciler bile..
İktidardaymış gibi davranıyorlar..
Örnek mi? Yeni Şafak’tan Abdülkadir Selvi’nin yazısı..
Şöyle demiş..
“AK Parti açısından çetin bir sürecin içine giriliyor. Türkiye gemisini karaya oturtmayan Usta bu kez de kendi partisini fırtınalı denizden sakin sulara çıkarma göreviyle karşı karşıya.
Biz Usta’nın kaptanlığına güveniyoruz. Çünkü yaptıkları yapacaklarının teminatıdır..”
*
‘Biz’ derken kimi kastediyor?
Gazeteci milletini değil herhalde.. AKP’lileri kastediyor.. Çünkü sakin sulara gidecek olan AKP.. Anlaşılan kendisini de iktidar partisinin mensubu görüyor..
Başka izahı var mı?

Şehir Düştü…

Şehir Düştü…
Mine Söğüt

Yirmili yaşlarının sonundaki bir arkadaşım seçim günü, “Ben kendimi bildim bileli belediye hep onların elinde. Eğer İstanbul’da CHP kazanırsa, bu şehirde bundan böyle bizim hiç bilmediğimiz farklı bir yaşantı mı olacak?” diye sordu.
“Umarım” dedim “Olmadı, öncesini ben anlatırım sana…”
Sonra bu şehrin eskiden nasıl bir şehir olduğunu; hatta bu ülkenin nasıl bir ülke olduğunu hatırlamaya çalıştım.
Bizim neslin, 1950’lerde minicik eteklerle stadyumlarda 19 Mayıs gösterilerine çıkan anneleri vardı.
1930’larda Üsküdar’da mayoyla denize girebilen anneanneleri…
Ama ben büyürken, yani 1980’lerde her şey çoktan değişmeye başlamıştı.
Bugün iktidarda olan zihniyetin tohumları o yıllarda çoktan atılmıştı.
İstanbul’u da ülkeyi de belli ki daha yıllarca aynı zihniyet yönetecek.
Şu durumda arkadaşım nezdinde bu seçimlerde oy kullanıp hayal kırıklığına uğrayan ve yaşları gereği başka bir İstanbul’u hayal bile edemeyenlere başımıza gelenleri, gelmeyenleri ve gelebilecekleri meşhur bir heykelin hazin hikâyesiyle anlatmak istiyorum
Hikâyemizin kahramanı “Güzel İstanbul”.
Sanatçısı dünyaca ünlü ve çok kıymetli bir Türk heykeltıraş, Gürdal Duyar.
Gürdal Duyar 1974 yılında, 7 ton ağırlığında ve 4.80 metre yüksekliğinde bir kadın heykeli yaptı.
Taş bir bloka yaslanarak oturan kadın, göğsünü gökyüzüne açarak başını ve kollarını geriye atmıştı.
İri memelerinden biri dikti, diğeri biraz yana yatmıştı.
Dizlerinden büktüğü bacakları yarı aralıktı.
Ve çırılçıplaktı.
Bu “Güzel İstanbul” heykeli “Cumhuriyetin 50. Yılını Kutlama Komitesi” tarafından 1974 yılında Karaköy Meydanı’na dikildi.
Ve ülke ayağa kalktı.
İktidarda CHP-MSP koalisyonu vardı; Bülent Ecevit başbakandı, Necmettin Erbakan da onun yardımcısı.
Erbakan bu heykel yüzünden kıyameti koparttı.
“Karaköy’e dikilen bu heykel kaldırılacaktır. Devlet-millet kaynaşması bu demektir. ‘Siz istemeseniz de ben bu heykeli tutarım’ diyen hükümet iktidarda kalamaz” dedi.
CHP’li belediye başkanı Ahmet İsvan “Heykeli ben de beğenmedim; çıplak olduğu için değil, zevksiz olduğu için” diyerek ona destek verdi.
Ve nihayetinde vali Namık Kemal Şentürk “Heykeldeki sanatçılığa bir şey denemez, ama yeri doğru değil” diyerek heykeli Karaköy Meydanı’ndan söktürüp Yıldız Parkı’na gözlerden uzak bir kuytuya koydurttu.
Millet, hükümet ve devlet elbirliğiyle o heykeli hızla ortalıktan kaldırdı.
Ve şehir düştü.
O gün bugündür de bir daha ayağa kalkamadı.
Her yeltenmesinde yeni bir tekme yedi.
Bundan tam kırk yıl önce şehrin en kalabalık meydanına dikilmesi kısa bir süre için de olsa mümkün olabilen o kadın heykeli hâlâ Yıldız Parkı’nda bir köşede saklanıyor.
Bir gün bir hükümet, bir belediye ve bu millet o heykeli oradan alarak yeniden Karaköy Meydanı’nın ortasına dikerse, gerçekten İstanbul da Türkiye de düştüğü yerden kalkmış demektir.
“Güzel İstanbul” heykeli o meydanda 40 gün değil 40 yıl kalabilseydi…
İktidarlar varlıklarını sürdürebilmek için karanlık akıllara prim vermek yerine her şeyi göze alıp aydınlık bir geleceğin derdine düşseydi…
İşte o zaman hem İstanbul, hem de bütün ülke bugün gerçekten güzeldi.
Yeni neslin hayal bile edemeyeceği kadar güzeldi.

Seçmen, Erdoğan’da Ne Buldu?

Seçmen, Erdoğan’da Ne Buldu?
Can Dündar

Temsil:
Dar gelirli, muhafazakâr bir ailenin çocuğu… Sobalı evde doğmuş; parasız yatılıda büyümüş; çocukken su, simit satmış; futbol oynamış; babasından “Top peşinde koşma, oku, adam ol” azarı işitmiş. Biyografisinin girişinde, ortalama Türk insanının tüm unsurları var. O yüzden, “Beraber yürüdük biz bu yollarda” şarkısına haykırarak katılıyor kitleler…

Kasımpaşalılık:
İster “delikanlılık” deyin, ister “lümpenlik”, Erdoğan bu algıyı keyifle sırtladı. Yürüyüşünden, belagatine kadar yansıyan Kasımpaşalılık, sahicilik imajına hizmet etti. Başbakanlık konutu yerine halkın içinde oturan, eve dönerken mahallenin çocuklarına top dağıtan, her fırsatta seçkinlere dokunduran “halk adamı” imajı, tapelere yansıyan servetini başarıyla örttü.

İmam hatiplilik:
Aldığı din eğitimi, mutaassıp tabanıyla ortak dil kurmasını kolaylaştırdığı gibi, İslami referanslardan destek almasını da sağladı. Vaizlere özgü hitabet yeteneği, kürsüde işine yaradı.

Tecrübe:
22 yaşında, partisinin Beyoğlu Gençlik Kolu Başkanı idi. Aynı yıl İstanbul Gençlik Kolları Başkanı oldu. 40 yıldır siyasetin içinde olması, ona siyaset bilgisi, sezgisi, deneyimi kazandırdı.

Vefakârlık:
Hapisteyken kendisine gönderilen mektupları saklaması, içerdeyken kendisine el uzatanları unutmaması ona prim yazdı. Kendisine bağlı olanları, (“hakaramakara” yapan Egemen Bağış’ı bile) harcamadı. Yandaşı işadamlarını servete boğdu.

Kadınlar:
Eve kapatılmış mütedeyyin kadınları sokağa çıkarmayı ve seçim için seferber etmeyi başardı. O kadınlar da, Başbakan’a hayranlık göstermelerine evde cevaz verilmesinin sevinciyle seferber olup mitinglere koştular.

Otoriterlik:
Gürleyen sesi, dinmeyen öfkesi, yasakçı siyaseti ile toplumsal hafızanın bilinçaltında yatan “kudretli hükümdar” tutkusunu, “Bize eli sopalı lider lazım” algısını kaşıdı. Suç işleyen hiçbir polisi cezalandırmayarak onları daha fazla şiddete teşvik etti. Yerel seçim olmasına rağmen adaylar yerine kendisini merkeze koyan taktiği sonuç verdi.

Kontrol:
TV’deki altyazılardan gazete manşetlerine, resmi ihalelerden kupon arsalara kadar her ayrıntıyla bizzat ilgilendiğini ve yakinen takip ettiğini tapelerden öğrendik. Gayretkeşlik değildi; otoriter bir liderin, iktidarda en ufak sızıntı deliği bırakmama azmiydi. Muhaliflerini, polisiyle, yargısıyla, medyasıyla, Maliye’siyle, muhasaraya aldı; kimini caydırdı.

Efelenme:
Davos şovundan beri, dünyaya posta koymanın iç politikadaki kıymetini anladı. Batı karşısında yıllardır ezik halkın bastırılmış öfkesini, “Eyy Batı”, “Eyy Twitter” hitaplı meydan okumalarla oya tahvil etti. Zaman zaman en ağır teslimiyetleri, bu efelenmelerin gürültüsüyle bastırabildi.

Mağduriyet:
Kendisini iktidara taşıyan mağduriyet görüntüsünden, en kudretli anında bile vazgeçmedi. Devletle derdi olan insanlara, aslında devlet kendisi olduğu halde, değilmiş gibi devleti şikâyet etti. Kendisi yasaklar koyarken, kendisine konulan yasaklardan yakındı. İktidardayken muhalif bir görüntü verebildi.

Hırs:
Seçim öncesi sesi kısıldığında, gülen muhaliflerine ve “İptal edelim” diyen danışmanlarına kulak asmadı ve o halde miting yaptı. Dezavantajını avantaja dönüştürüp “Çilekeş lider” duygusu yarattı.

İnat:
Yanlış kararda ölümüne ısrar, Gezi’de neredeyse iktidarına mal olacaktı. En ufak mağlubiyete razı olmaması, yakınında itidal telkin eden seslere kulak asmaması, hep bildiğini okuması, her zaman üste çıkması, asla geri adım atmaması onu tamamen yalnızlaştırdı. Ama bu sayede iktidarını mutlaklaştırdı.

Paranoya:
Dünyaya hükmetmiş diktatörlerin en popüler politikası olan “Bayrak yere düşüyor” paranoyasını hem reklam filminde hem kürsüde iyi kullandı. “Lobiler”, “vampirler”, “haşhaşiler” gibi sanal düşmanlar yaratarak korkuyu büyüttü, tabanını kanatları altında topladı. Bu sayede yolsuzlukların üstünü örtebildi.

Gözyaşı:
Kürsüde şiir okuması, arada duygusal çıkışlar yapması, her konuşmasının sonunda aynı şarkı sözünü tekrarlatarak mitingleri ortak itikat ayinine çevirmesi, annesinin mezarında döktüğü gözyaşını bile reklam kampanyasında kullanması, propaganda tekniğinin eşsiz örnekleriydi.

Pragmatizm:
İlkeli görüntüsünün ardında müthiş kıvrak bir politika izledi. “Ben olsam asardım” dediği Öcalan’la pazarlığa oturduğunu ustalıkla sakladı. Nefret kampanyası yürüttüğü Cemaat’le yıllardır kol kola olduğunu unutturdu. Yolsuzluğu kendi sesiyle belgelendiğinde bile “Kefenin cebi yok” konuşması yapıyor ve kitleleri inandırıyordu.

***

Daha saymalı mı?