Yarın…

Yarın…
Can Dündar

Bu ülkenin bir yarını var mı?
Despotizmin susmak bilmeyen öfkeli sesine ve giderek yayılan yılgınlık virüsüne rağmen, gür sesle ve güvenle söyleyebiliriz ki; var!
Yitmeye yüz tutan umutlarımıza, gitmeye meyleden evlatlarımıza, taşmaya başlayan sabrımıza rağmen var.
Göremeyeceğimiz kadar uzak bir gelecekte de değil, çok yakınımızda bir yarın var.

***

Bu iyimserlik aşısını geçen yıl bu zamanlar Taksim’de vuruldum ben…
Yine böyle ümidin solduğu bahar akşamlarıydı.
Havada, “Bu memleketten bir şey olmaz” bulutları vardı.
Üç-beş “çapulcu” bir meydanda toplanmış, 8-10 ağaç için ayağa kalkmıştı.
Polisten bir ordu, düşman askeri gibi yürüdü üstlerine; ateş etti, vurdu, dövdü öldüresiye…
Sinerler, ürkerler, giderler sandı.
Fena yanıldı.
Döve döve, vura vura, Türkiye tarihinin en büyük isyanını hazırladılar.
Munis bir halkı ayağa kaldırdılar.

***

Yarın 31 Mayıs.
31 Mayıs, yarınımız.
Hürriyet bayramımız.
Çünkü biz, Mayıs’ın 31’inde, rant hırsı meydanımızdaki son ağacın gölgesine gözünü diktiğinde, yitik sanılan bir neslin nasıl imdada yetiştiğini, aralarındaki farklılıkları sıfırlayıp ortak bir ideal uğruna nasıl ekmeğini üleştiğini gördük.
“Hep bana” zihniyetiyle yetiştirilmiş “Ben Nesli”nin, bir parka sahip çıkarken nasıl “Hep sana” diye fedakârca ağaçlara sarıldığını, oruç tutana evinden iftarlık taşıdığını, hiç tanımadıklarına cesaretle kapısını açtığını, neticede yüz binlerce “ben“den nasıl devasa bir “biz” yarattığını gördük.
“Kızlı, erkekli gezme”, “parkta öpüşme”, “bira içme”, “sigarayı bırak”, “çok doğur” tembihlerine karşı, hep “boş ver” diye salladığı elini bu kez toprağa basıp “yetti be” diye ayağa kalkan, yıllardır “bana ne” deyip dururken birden “sana ne” diye haykıran bir gençlik gördük.
O neslin cop, kurşun, su, gaz, dayak yedikçe nasıl harlanıp canlandığına, (68’den hatırladığımız tarifle) “masum öğrenci talepleri”nin nasıl hayat tarzına saygı duyan yeni bir dünya talebine dönüştüğüne tanık olduk.
Potansiyeli gördük.
Umut dolduk.

***

Tabii iktidar da gördü.
Korktu.
Yarın Ayasofya’yı ibadete açtırma bahanesiyle karşı gösteriler icat etmeleri, mahkemelere yakalatma emri verdirmeleri, ülkenin tarihinde görülmedik bir polis ordusunu seferber etmeleri, parkları kapatıp meydanları çevirmeleri, valinin dilinden sopa göstermeleri ondan…
31 Mayıs’ın “Yarın” olduğunu fark ettiler.
O yarında kendilerine yer olmayacağını, hesap sorulacağını da…
Yarından korktular.

***

“Gezi” ülkede nicedir içten içe kaynayıp duran düdüklü tencerenin kapağının püskürdüğü yerdir.
Sabah akşam aynı öfkeli azarları dinlemekten bıkmış kulakların, şişmiş şakakların, dişlenmiş dudakların, sıkılmış yumrukların ilk kez buluştuğu, o kulak, şakak, dudak sahiplerinin “Amma da kalabalıkmışız” özgüvenine kavuştuğu merkezdir.
“Gezi”, hürriyet talebimizin başkenti, ormanları biçe biçe gelip şehri bir beton mezarlığına çeviren TOKİ kuşatmasına karşı halkın savunduğu son kaledir.
Oraya inatla kışla yapılmak istenmesi, bu kadar polisle çevrilmesi, girişe izin verilmemesi ondan…

***

Ama sonuç Meydan’da:
Orada yıkılamamış bir park ve yıktırmamış bir halk var.
31 Mayıs, zulmün yenilgisinin başladığı tarihtir.
Türkiye’nin yarınıdır.
Tarihte hiçbir takvim, “yarın”ın gelmesine engel olamamıştır.
Yılgınlığa kapılmayın:
31 Mayıs’ın, Gezi’de şenliklerle anılacağı yarın, yakın.

Derin çürüme…

Derin çürüme…
Ali Rıza Aydın

AKP, Cumhuriyet’i, demokratik, laik ve sosyal hukuk devletini çürüttü ve derinleştirerek çürütmeye devam ediyor.

Çok partili dönemde, kesintisiz en uzun süre iktidarda kalma rekorunu kırmakla övünen bir partiden söz ediyoruz. Bu süreyi, Cumhuriyet’i dönüştürmek; gericiliği, piyasacılığı ve sömürüyü pekiştirmek; toplumsal yaşam tarzını değiştirmek için kullanan bir partiden söz ediyoruz.

Egemenlik kullanımı, devraldığı halka ihanet eden, demokrasinin kurum ve kurallarını tanımayan, tek lidere bağlı, eşitsizliği ve parayı seven bir partiden söz ediyoruz. Anayasa’yı, hukuku ve yargıyı, kendisini korumak, karşıtlarına baskı yapmak için kullanan, savaşsever bir partiden söz ediyoruz.

Kendisine ve yandaşına çıkar için her şeyi göze alan, ulusal/uluslararası sermayeyi memnun eden, emekçiyi ocaklara gömen; halkına saldırıyı, yaralamayı ve öldürmeyi meşru sayan bir partiden söz ediyoruz.

Emperyalizmin ve gerici güçlerin işbirlikçisi, sermaye egemenliğinin projesi olan, ülkeyi satmayı, halkı köleleştirmeyi, ayrımcılığı ve tahriki amaç edinen bir partiden söz ediyoruz. Çürütürken palazlanan bir partiden söz ediyoruz.

Böyle bir parti nasıl iktidarını devam ettiriyor? Böyle bir parti ülkenin ve halkın geleceğini nasıl ipotek altına almaya cesaret ediyor? Böyle bir partinin tek sahibi rolünü oynayan, diktatör niteliklerini taşıyan lideri nasıl Cumhurbaşkanlığı’nı kendisi için vazgeçilmez görüyor?

Soruların yanıtı başka sorularda… Halkın muhalefetteki temsilcileri, böyle bir parti ile nasıl yasama faaliyeti yapıyor? Meşru olmadığını iddia ettiği bir hükümet ile nasıl uzlaşma yolları arıyor? Başbakanlığı tartışılan bir kişiyi nasıl Cumhurbaşkanı adayı görüp, onu alt edecek aday arayışına giriyor? Nasıl hesap soramıyor?

Haziran Direnişi’nin, “Hükümet’in istifası” talebi yanında en büyük uyarısı sistem içi muhalefet idi. Temsilcilik, halkın yanında olamadığı gibi, AKP’den kurtulmak için etkili yollar da bulamadı. Değişmesini ve delinmesini önleyemediği anayasal sınırlar içinde kayboldu.

Denetim ve mücadelelerini ne kadar anlatırlarsa anlatsınlar, yaptıkları, ülkeyi derin çürümeye terk eden parti için dolgu maddesi olmuyor mu?

Kendilerine verilen “oy”, çürümeyi yaşatmak için miydi? Yoksa gözü karalığı denetlemek, frenlemek, had aşılırsa yok etmek için miydi?

Seçme hakkı olan her yurttaşın, yalnızca iktidar partisini değil muhalefeti de eleştirme hakkı var. Suskun muhalefeti sorgulama hakkı var. “Böyle gitmez” diyerek uyarma hakkı var. “Vahşete yolculuğa destek olmayın” deme hakkı var.

“Hak”, kullanılmadığı zaman anlamsızdır. Ancak, asıl anlamsızlık kullanıldığı halde amacına ulaşmaması, hatta gerici/piyasacı zihniyeti yaşatmaya destek olmasıdır. Seçme ve seçilme hakkı var, Meclis var; ama derin çürüme devam ediyor.

En tehlikelisi, egemen sınıfın ve diktatörlüğün yönlendirmesiyle düşünmek ve onun peşinden giderek çözüm aramaya kalkışmaktır. Bunun adı da siyaseten iflastır.

Dünyayı, tez ve antitezde sabitlemeyi “marifet”, başı sıkıştığında oylamaya başvurmayı “demokrasi” sananlar, ne düşünceyi ne de bilgiyi, bir varlık ve gelişme haline dönüştüremiyor. Toplumun yeniden kurulması için ortaya konulması gereken çaba da düzenin yozlaşmış halini korumaya hizmet ediyor.

Halkın, aydınlanmayı, eşitleştirmeyi ve özgürleştirmeyi isteyen yüksek çabalara geçiş hakkı var ise seçilenleri eleştiri ve uyarı hakkı da var. Haziran Direnişi halka, “uyarı” ile yetinmemeyi, toplumsal gerçekleri ve sınıf mücadeleyi unutmamayı öğretti. Ve yıl dönümü geldi. Belirsizlikler ve felaketler ülkesinin aktörleri olmak ile bu senaryoyu reddetmek arasında bocalayan bir halk yok artık.

Haşhaşiler Ne Olacak?..

Haşhaşiler Ne Olacak?..
Hikmet Çetinkaya

Bir arkadaşım dün sabah sordu:
“Çete-harami savaşı ya da muhafazakâr iç savaş bitti mi?”
Yanıt verdim:
“Nereden duydun?”
Arkadaşım “hiçbir yerden” dedi ve ekledi:
“Başbakan’ın pazar günü Yalova’da yaptığı mitingi izledim…”
Başbakan Erdoğan, Yalova mitinginde, benim izlenimime göre daha yumuşaktı ama yine “Pelsilvanya’ya” çaktı, ablalardan, abilerden söz etti…
Alanda AKP’li ablalar ve abiler vardı…
Başbakan’ın deyişiyle “bizim ablalar, abiler” alanı doldurmuştu.
Erdoğan, 30 Mart’ta geçersiz sayılan Ağrı ve Yalova seçimlerini almak istiyordu…
Acaba alabilir miydi?
Ağrı’da BDP, Yalova’da CHP güçlüydü…
Buna karşın ne yapıp etmeli, iki kentteki seçimleri de partisinin adayları kazanmalıydı…
Muhafazakâr iç savaş, çete-haşhaşi mücadelesi biraz olsun aşağıya çekilmişti ama hesaplaşma mutlaka olacaktı.
Araya Soma faciası girmişti.
Bu göz göre göre gelen katliam Gezi Direnişi’nden daha fazla etki yapmıştı AKP seçmeni üzerinde…
O yüzden cemaate son günlerde 30 Mart yerel seçimleri öncesi gibi doğrudan vurmuyordu.
Pes etmiş sayılmazdı…
AKP-cemaat kardeşliğinin eskisi gibi olmayacağı kesindi.
Onun için, Cumhurbaşkanlığı seçimlerinin geçmesi gerekirdi.
Hesaplar bunun üzerine yapılıyordu…
Yargıya, Emniyet’e, devletin en duyarlı kurumlarına 12 yıl önce tam anlamıyla gelip yerleşenleri temizlemek o denli kolay değildi.
Üç-beş polis müdürünün, amirinin silahlarını alarak, üçbeş savcı ve yargıcın görev yerlerini değiştirerek cemaatin gücünü kırması olanaksızdı iktidarın…
Kıyasıya savaşa girmek çok zordu!

***

Başbakan, Adalet Bakanı, İçişleri Bakanı istedikleri kadar konuşsun, cemaatin seçilmişlere karşı darbe girişiminin önlendiğini söylesinler…
Şu çetenin, hainlerin, haşhaşilerin, komplocuların kendi iktidarlarında devletin en duyarlı birimlerine yerleştiğini 17 Aralık 2013 gününe dek görmediler mi?
Elbet gördüler…
Çünkü iktidarda ortaklardı, bugün kendilerine tuzak kurduklarını iddia edenlerle…
Cumhurbaşkanı Abdullah Gül’ün isteğiyle Pelsilvanya’ya Fehmi Koru niçin gitti?
Koru orada Fethullah Gülen’e mesaj götürdü mü götürmedi mi?
Ve kaç bakan gitti Hocaefendi’ye ve neler konuştu?
Cemaat yani Fethullahçılar Emniyet’e, yargıya, Milli Eğitim’e, her yere kendi başlarına gelip oturmadılar!
Millet enayi, iktidar akıllı!
Birdenbire çete nasıl oldu bunlar?
Kutular kutucuklar; paralar paracıklar; altınlar altıncıklar ortalığa saçılıp, izlemeler, dinlemeler sosyal medyaya dökülünce…
Şimdilerde havuz medyasının gülleri olanlar, Pensilvanya’yı mesken tuttuklarını, güle oynaya Gülen’in elini sıkıp duasını almak için sıraya girdiklerini unuttular.
Akın İpek’in medya grubunda çalışırlarken, Bergama Ovacık’ta bulunan altın madeninin siyanür saçmadığını savunanların, bugün neler yazdıkları arşivimde.
Hepsi çevreci olmuş!
Böyle sahtekârlık hiçbir dönem görmedim ben!
Hepsi zamanında Gülen’i savunurken, bugün Hocaefendi’nin düşmanı…

***

Bizim “İslamcı Demokrat” ya da “Muhafazakâr Demokrat”lar tüm darbelere alkış tutmuşlar, askerlerle işbirliği yapmışlardır…
27 Mayıs, 12 Mart, 12 Eylül, 28 Şubat…
Askeri darbeler dönemi kapandı şükürler olsun!
Şimdi sivil darbeler yapılıyor, böcekler, izlemeler, dinlemeler, görüntüler piyasaya sürüldü, sürülüyor…
2007’de düğmeye basıldı, 2009-10’da gereken yapıldı…
2014’ün mayısı bitiyor…
Küreselleşme, çakalların varsıl olması, sömürü, ucuz emek gücü için Arjantin’den Türkiye’ye, Şili’den Yunanistan’a dek “büyük ağabey çocukları” askeri darbeyle işleri yürütürdü.
Bizde ise 12 Eylül ve 28 Şubat’ta ne oldu?
Anayasa oylaması için askerle pazarlık, okulların anahtarlarını verme…
Oyunu AKP’ye ver!
Verdiler ve istediler…
Bu kez ortak kızdı:
“Ne istediyseniz verdik ama doymadınız; yeter artık, hodri meydan!”
RTE, Çankaya’ya çıkmaya hazırlanıyor…
Çetelerin, hainlerin, haşhaşilerin, komplocuların üzerine 30 Mart öncesi gibi gitmek istemiyor…

Erdoğan’ın muhafazakar sağda doğurmaya başladığı boşluk!

Erdoğan’ın muhafazakar sağda doğurmaya başladığı boşluk!
Hasan Cemal

Bugün 27 Mayıs.
Bir zamanlar ‘resmi bayram’dı.
Artık değil.
Bir zamanlar ‘devrim’di.
Artık devrim değil, darbe!
1960 yılında 27 Mayıs sabahı Türkiye ‘tank sesi’yle uyanmıştı.
Darbeciler, iktidardaki Demokrat Parti’yi devirmiş, parlamentoyu kapatmış, DP’lileri hapse atıp Yassıada’da, özel mahkemelerde yargılamıştı.
Çok daha acısı, Başbakan Menderes, Dışişleri Bakanı Fatin Rüştü Zorlu ve Maliye Bakanı Hasan Polatkan idam edilmişti.
27 Mayıs, Türkiye’ye yapılan en büyük kötülüklerden biridir.
Siyaseti böldü, kutuplaştırdı.
Toplumu düşman kamplara ayırdı.
Uzlaşmaydı, diyalogdu, hoşgörü ve tamammüldü gibi demokrasiyi demokrasi yapan bir kültürün oluşumunu geciktirdi.
Siyasette taşları yerinden oynatarak, demokrasi ve hukuk devletine uzanan yolları tıkadı.
27 Mayıs, kendisinden sonraki askeri darbe ve müdahalelerin tohumlarını da ekti.
Kısacası:
27 Mayıs darbesi bu memlekette ‘demokratik siyasetin normalleşmesi’ne çok büyük darbeler indirdi.

Darbe dönemi kapandı mı?

Peki, Türkiye 27 Mayıs’la, askeri darbelerle ne kadar hesaplaştı, ne kadar yüzleşti?..
İkinci soru:
Türkiye’de askeri darbeler dönemi tümüyle kapandı mı?..
Bu iki soruya ilişkin bugün hala söylenecek bazı şeyler olduğunu düşünüyorum.
Ama yazı konum bu değil.
Nilüfer Göle
Nilüfer GöleSözü yine Tayyip Erdoğan’a getirmek istiyorum.
Maalesef öyle!
Tayyip Erdoğan, mağdur edebiyatı yaparken ağzından iki kişiyi hiç düşürmüyor:
Menderes’le Özal.
Onları kendi günlük siyasetine alet ediyor. Ya da siyasal oportünizmin daniskasını yapıyor.
Bu çerçeveye oturabilecek bir değerlendirme Nilüfer Göle’den geldi.

Nefs denetimi yerine perdeleme

‘Ben hâlâ mağdurum’ demek kendi iktidarınızı, ayrıcalıklarınızı örtbas etmek demek.
O zaman başkalarının derdi, Cumhuriyet sınıflarının horlanması, Alevilerin rencide edilmesi, işçilerin taşeron sistemiyle çalıştırılması görmezden geliniyor.
Her farklı ses sanki onların iktidarına göz dikmek gibi algılanıyor.
Para, iktidar ve şöhret insanların nefislerini denetlemesi, dizginlemesi gereken konular.
Aslında Müslüman ve dindar bir kesimden çok daha fazla öz denetim beklersiniz.
Bu kadar aşırı bir güç hırsının asıl inançlı kesimleri rencide edeceği düşünülür. (Cansu Çamlıbel’in Nilüfer Göle’yle dün Hürriyet’te yayımlanan konuşmasından.)

Muhafazakar sağda açılan boşluk

Türkiye 27 Mayıs’la ne kadar yüzleşti? Askeri darbeler dönemi kapandı mı?

Nilüfer Göle, Tayyip Erdoğan’ın Menderes’le Özal’dan uzaklaşmakta olduğunun altını çiziyor.
Önemli tespit.
Bugün gelmiş olduğu noktada Tayyip Erdoğan, Menderes’le Özal’ın muhafazakar sağ çizgisinden kopmuş durumda, gitgide uzaklaşıyor bu çizgiden.
Bunun bir sonucu şu olabilir:
Tayyip Erdoğan, alıp başını başka sulara doğru giderken ‘muhafazakar sağ’da bir boşluğun doğması ve bu boşluğun nasıl doldurulabileceği sorusu…
Bilemiyorum.
Bilemediğim şu:
Tayyip Erdoğan’ın gidişi gidiş değil. Türkiye’yi fena halde kutuplaştırıyor, tehlikeli biçimde cepheleştiriyor.
Bu durumun muhafazakar alemde, klasik muhafazakar çevrelerde huzursuzluk yarattığı malum.
Bu nedenle, yeni bir siyasal parti tartışmalarının bu dünyada uç verdiği söylenebilir.
Ya da en azından denebilir ki:
Tayyip Erdoğan’ın yol açmakta olduğu siyasal boşluk nasıl doldurulabilir sorusu gündemdeki yerini alıyor.
Şimdi yine Erdoğan-Menderes-Özal konusunda Nilüfer Göle’nin söylediklerine dönüyorum.

‘Herkes haysiyetiyle oynanmış hissediyor’

Tayyip Erdoğan’ın yol açmakta olduğu siyasal boşluk nasıl doldurulabilir?

AKP iktidarının şu anda gelmiş olduğu nokta müthiş bir kutuplaşma, affedilmeyecek bir nefret söylemi.
Özal ve Menderes geleneğine sahip çıktığı yıllardan uzaklaşan bir söylem.
Bence bugün AKP, Özal’la olan bağını kopardı.
Özal kötücül şeyleri çoğaltmadı. Kendisi hep konuşulabilen ve uzlaşmacı bir lider oldu.
Doğrusu ben o tarihten sonra uzlaşmacı olmayan bir siyasetin Türkiye’de kazanamayacağını düşünüyordum.
Yanıldım.
Uzlaşmacı olmayan bir siyaset bugün kazandı.
Bunun kökenlerinin ne olduğunu anlamak lazım.
Ama bu nereye kadar devam eder? Hâlâ ben uzlaşmacı olmayan bir siyasetin uzun vadede Türkiye’de kazanmayacağını düşünüyorum.
Belki bunu arzuluyorum.
Ama bu şekilde, bu kadar gerilimle gitmesi çok zor.
Sadece Cumhuriyet sınıfları, azınlıklar değil, bugün herkes kendini rencide edilmiş, haysiyetiyle oynanmış hissediyor.
O tekmeleyen müşavir var ya, biraz hepimizin hissettiği duygu…
Hepimiz tekmelenmiş hissediyoruz.

Nazlı Ilıcak kırılması

Ve yine aynı soru:
Tayyip Erdoğan, ‘Demokrat Parti geleneği’nden koptukça, ‘muhafazakar sağ çizgi’den uzaklaştıkça doğan boşluk nasıl dolacak?
Yine aynı cevap:
Bilemiyorum.
Ama benim yanıtını bilmediğim bu soru önemini yitirmiyor.
Sözü bir kez daha Nilüfer Göle’ye bırakıyorum.

Muhafazakâr sağ, AKP ile dönüşüyor.
Demokrat Parti’den bugüne gelen merkez sağ geleneği yok olmakta.
Nazlı Ilıcak gibi 1960’lardan beri ordu karşıtı, muhafazakâr ve liberal, siyasal demokrasi düşüncesinin önderi bir yazarın dışlanması çok önemli bir kırılmaya işaret ediyor.
O sesi bile hoyratça dışlayabilmek tehlikeli yeni bir dönemece girdiğimizi gösteriyor.
AKP önce babayı, Necmettin Erbakan’ı kızağa çekti.
Şimdi de sağ liberal geleneği çiğneyerek, kendine yeni bir merkez oluşturuyor.
Bu ikinci iktidar döneminde ibre ‘reformist Müslümanlık’tan giderek otoriter kapitalizme doğru kayıyor.
Kamusal alanda sosyal mühendislik ile piyasada abdestli kapitalizmin meç edildiği yeni bir iktidar biçimi…

Nilüfer Göle’nin söylediklerini düşünmekte yarar var.

Artık hiçbir şey gizli kalmıyor…

ARTIK HİÇBİR ŞEY GİZLİ KALMIYOR…
Mehmet Tezkan

2014 Türkiyesinin eskisinden tek farkı bu derim.. Eskiden ülkeyi yönetenler bazı şeylerin üstünü anında örtüyordu..
Hatta mağdur olanları suçluyor, öyle olmadı böyle oldu diye düzmece raporlar bile tutturuyorlardı..
Şimdi de deniyorlar denemesine ama tutturamıyorlar.. Bir yerden patlak veriyor..
Gerçek bütün çıplaklığıyla ortaya çıkıyor..
Örnek.. Başbakan müsteşarı yerdeki madenciye voleyi patlatırken yakalandı.. Televizyon ekranlarına, gazete saflarına düştü, sosyal medyaya girdi..
Bin tane laf söylediler..
Efendim saldırmamış, saldırıya uğramış.. Tek kare fotoğrafla olayı değerlendirmek yanlışmış..
Yumruğu yedikten sonra öteki yanağını da mı dönseymiş.. Zaten protestocu madenci değil provokatörmüş..
En yetkili ağızlar bunları söyledi.. Böyle savundular..
Hiçbiri doğru çıkmadı…
Başbakan sahip çıktığını göstermek için yerdeki göstericiye tekmeyi basan müşavirini iki gün yanından ayırmadı..
*
Sonuç..
Müşavirin saldırıya uğramadığı saldırdığı görüntülerle belgelendi.. Ne yapsalar gizleyemediler..
Baktılar ki; savulacak tarafı kalmadı, görevden aldılar..
Bakalım özür de dileyecekler mi?

Türkiye’ye operasyon

Artık sihirli iki kelime bu.. Ne denirse densin hangi iddia ortaya atılırsa atılsın cevap aynı..
Türkiye’ye operasyon yapmaya çalışılıyor..
Rüşvet..
Türkiye’ye operasyon..
Yolsuzluk, ihaleye fesat..
Türkiye’ye operasyon..
Devlet, polis devleti oluyor..
Türkiye’ye operasyon..
Yargıya müdahale ediliyor.. Savcılar, hâkimler siyasi baskı altında..
Türkiye’ye operasyon..
Hak ara, gösteri yap, yürüyüş yap, sesini yükselt itiraz et cevap yine aynı
Türkiye’ye operasyon..
*
Şu operasyonu kim yapıyor Allah aşkınıza.. Bunu da söylesenize..

Derin devlet kuşkusu

Okmeydanı’nda acayip şeyler oluyor.. Berkin Elvan’ı anma toplantısında bir silah patlıyor.. Uğur Kurt vuruluyor..
Sonra yüzü maskeli adamlar ortaya çıkıyor.. Kimi kırmızı kimi mavi örtüyle yüzünü gözünü örtmüş..
Polisle çatışmaya giriyorlar.. Taşlar, molotoflar atıyorlar..
Bu adamlar kim?
O silah niye patladı, kimin elinde patladı?
*
Sonradan öğrendik ki eskiden bu işleri derin devlet yapmış.. Ortalığı hep onlar karıştırmış.. Derin devletin taşeronları varmış.. DHKP-C bunlardan biriymiş..
Şimdi de böyle mi? Hâlâ derin devlet ve taşeronları var mı?
*
Bu tür gruplar Gezi eylemlerinde de ortaya çıkmıştı.. Gezi’yi itibarsızlaştırmak için yapmadıklarını bırakmadılar..
Yine yüzlerini örtmüşlerdi!..
Dünyanın hayranlıkla izlediği örgütsüz protestoyu.. Festival gibi eylemi.. Örnek dayanışmayı gölgelemek için üzerlerine düşeni yaptılar!.
Aynı senaryo Okmeydanı’nda sahneye konulmaya çalışılıyor.. Bütün eylemciler bütün protestocular teröristtir imajı yaratılmak isteniyor..
Algı operasyonu yapılıyor..

Anlaşmak mümkün mü?

Biz diyoruz ki; polis her olayda orantısız güç kullanıyor.. Ortalığı biber gazına boğuyor.. Gaz kapsülünü zaman zaman hedef gözeterek fırlatıyor.. TOMA’lar ceza vermek için yerde yatan insanların üzerine bile tazyikli su sıkıyor..
Başbakan diyor ki; polis nasıl sabrediyor anlamıyorum..
Aramızda dağlar var.. Anlaşmamız mümkün mü?

İktidar dinamikleri ve polis terörü…

İktidar dinamikleri ve polis terörü…
Merdan Yanardağ

AKP’yi iktidara getiren iç ve dış dinamiklerde son üç yıldır çok hızlı bir değişim yaşanıyor. Özellikle 12 Eylül 2010 Referandumundan sonra AKP dar siyasal İslamcı programını uygulamaya yöneldikçe egemen sınıf ve güçler arasındaki bütün ortak zeminlerin de imha olmasına yol açıyor. İktidar partisi, sermaye sınıfının ortak çıkarlarını temsil eden bir siyasal hareket olmaktan çıkıyor ve bir klik partisine, sermaye içi bir fraksiyona dönüşüyor.

AKP’yi iktidarda tutan başlıca dinamiğin kitle desteği (kendisine oy veren toplumsal kesimler) ile İslamcı-muhafazakâr yeni yetme sermaye çevrelerine kadar daraldığı görülüyor. Kendisine verilen rolü abartan ve öngörülen sınırları aşan AKP Hükümeti siyasal ve tarihsel ömrünü tamamlamış görünüyor. Ancak Başbakan Tayyip Erdoğan ve ekibi direniyor. Rejim değişikliğini öngördükleri bütün sonuçlara doğru götürmek konusunda ısrar ediyor.

AKP’NİN TEK İKTİDAR GÜCÜ POLİS
Ancak iktidar dinamiklerini büyük ölçüde yitiren AKP’nin olağan yöntemlerle ve meşru sınırlar içinde kalarak iktidarını sürdürmesi zor görünüyor. Bu nedenle kendi hukukunu bile çiğnemesi kaçınılmaz hale geliyor. Durum böyle olunca AKP’nin iktidarını sürdürebilmek için elinde tek silah kalıyor; muhalefeti baskı ve polis terörüyle bastırmak. AKP’nin elindeki en büyük iktidar aracı artık MİT ve polistir.

Bu nedenle iktidar, kötülüğü olduğu gibi korkuyu da toplumsallaştırmak istiyor.

Nitekim Erdoğan iktidarı tam da bunu yapıyor. Son bir haftada Okmeydanı’nda Berkin Elvan’ı anma gösterisi yapan liselilere polisin ateş açması ve ardından gelişen olaylar sırasında iki yurttaşı öldürmesi, iktidarın bundan sonra toplumsal muhalefet hareketlerini ezmeye yöneleceğini gösteriyor. AKP, kendi dar siyasal İslamcı programını uygulamak ve rejim değişikliğini tamamlamak için şiddet kullanma seçeneğini öne çıkarıyor ve sokağı kontrol etmeye yöneliyor. Çünkü AKP toplumdan yeni bir siyasal onay üretmekte zorlanıyor.

Şimdi Türkiye’nin nasıl bu tarihsel dönemece geldiğine biraz daha derinlemesine bakmakta yarar var. Bu amaçla, aynı konuyu farklı bir önüyle irdelediğim ve daha önce 19 Mart 2014 tarihinde Birgün Gazetesi’nde yayımlanan makalemin geniş bir özetini vererek hem bu konuya açıklık getirmek hem de tekrardan sakınmak istiyorum.

GERİCİ TARİHSEL BLOK
Bütün veriler Siyasal İslamcı AKP iktidarının hızlı bir çöküş sürecine girdiğini gösteriyor. Yeni kurulmasına karşın henüz istikrar kazanamayan dinci-faşizan rejim beklenenden önce temellerinden sarsılmış durumda. Bu nedenle birden bire dağılması siyasal bakımdan artık sürpriz olmaz.

AKP ve Cemaat arasındaki yeni gerici koalisyonun dağılmasından bağımsız olarak yapılması gereken ilk tespit şudur; siyasallaşmış İslam, sadece Türkiye’de değil, küresel ölçekte de büyük bir başarısızlık ve yenilgi yaşıyor. Daha da önemlisi, bu yenilginin en önemli nedenlerinden birini AKP iktidarının başarısızlığı oluşturuyor. Türkiye’nin “model ülke” olarak merkezinde yer aldığı ılımlı İslam projesinin başarısızlığı, sadece bölge ölçeğinde değil, küresel boyutta sonuçlar yaratacak bir gelişmeye işaret ediyor.

Muhafazakârlar, İslamcılar ve sağlı sollu liberallerin oluşturduğu yeni gerici tarihsel blok üzerinden oluşturulmaya çalışılan siyasal, ideolojik ve kültürel hegemonya, bu yolda alınan mesafeye karşın, kurumsallaşamadığı gibi, ele geçirdiği tarihsel fırsatı da kaçırıyor. Yeni gerici blok büyük bir hızla dağılıyor.. İktidar, medyanın yüzde 80’ini denetlediği halde toplumdan yeni bir siyasal ve kültürel onay üretemiyor.

AKP, önümüzdeki yerel seçimlerde yüzde 70 oy alsa bile ülkeyi ve toplumu yönetme meşruiyetini yitirmiş durumda.

TÜRKİYE ESKİSİ GİBİ YÖNETİLEMİYOR
AKP, devleti bütünüyle ele geçirdiği, bir tehdit unsuru olarak gördüğü kurumları teslim aldığı, polis-adliye tertibi ve terörüyle muhalif kesimleri sindirdiği bir momentte, Türkiye çok katlı bir krize sürükleniyor. Bu kriz, bir iç savaş olasılığını bile içinde taşıyan bir derinliğe sahip. Tarihsel ve toplumsal bir direniş refleksi –ki Gezi Direnişi ile en yüksek aşamasına ulaştı- AKP iktidarını paralize etmiş durumda.

AKP ve Cemaat arasında yaşanan çatışma, sadece bu krizin tarihini biraz öne aldı ve hızlandırdı. Ortada, birkaç telefon dinlemesi ve yolsuzluk operasyonunun yarattığı bir kriz olduğunu sanmak büyük bir yanılgı olacaktır. Çok yönlü ve çok katlı bir tarihsel, siyasal, toplumsal, kültürel ve ideolojik bir krizle karşı karşıyayız. Kaçınamayacağımız bir çatışma, daha doğrusu hesaplaşmanın içinden geçiyoruz.

İSLAMCILARIN HESAP HATASI
Gerici faşizan iktidarın en güçlü olduğu ve bu nedenle karşı devrim programının açıkça ve tamamıyla yaşama geçirileceğinin sanıldığı an, paradoksal olarak onun en zayıf olduğu ve inişe geçtiği dönemi de işaret ediyor.

Kuşkusuz toplumsal ve siyasal fay hatlarında biriken gerilimi harekete geçiren ve bir depreme dönüştüren etken, bütün ülkeyi saran Haziran / Gezi Direnişi, daha doğrusu isyanı oldu. Bu isyan, bütün koşulları hazır olan iktidardaki çözülmeyi tetikledi. AKP iktidarı siyasal şiddeti ve devlet (polis) terörünü çığırından çıkaracak düzeyde tırmandıran toplumsal tepkiyi bastırmak, yeniden istikrarı sağlamak ve böylece çözülmeyi durdurmak istedi. Olmadı.

Çünkü AKP’ye yön veren kadro ve Başbakan Tayyip Erdoğan çok önemli bir siyasal ve tarihsel hesap hatası yaptı. Bu tarihsel ve siyasal hesap hatası şudur; Türkiye’deki İslamcılar ve AKP, milletin çok büyük bir kesiminin Cumhuriyet ve laiklikle kavgalı olduğunu sanıyordu. Muhafazakâr sağın önemli bir kesimi de bu tarih tezini paylaşıyordu. Dolayısıyla toplumda en fazla yüzde 8 ila 12 aralığında bulunan seçmen desteğine karşı, dar bir siyasal Siyasal İslamcı çevrenin dinci programını uzlaşma bile aramadan bütün ülkeye dayattılar. Bu kutsal amaç için hile, yalan ve sahtekârlığı birer mücadele aracı olarak kullanmaktan kaçınmadılar.

Diğer bir anlatımla bütün hesaplarını “devlet-millet” kavgasının bulunduğu varsayımına dayandırdılar. Böylece milleti devletle barıştırma gerekçesiyle Cumhuriyet’in ilerici kazanımlarını ve seküler kurumları tasfiyeye yöneldiler. İşte tam bu kırılma noktasında şiddetli bir direnişle karşılaştılar. Çünkü bu toprakların 200 yıllık aydınlanma ve modernite geleneğinin tahminlerin çok ötesinde bir güce sahip olduğunu göremediler. Cumhuriyet sanılandan büyük bir kitle desteğine sahipti.

AKP İKTİDARI
İktidar gücünü iç dinamiklerden çok, dış dinamiklerden alan: çok özel koşulların iktidara taşıdığı; daha da önemlisi, esas olarak bir ABD projesi olarak kurulan ve yönlendirilen AKP’nin, hem Türkiye’nin yakın siyasal tarihini yanlış okuduğu hem de kendisini iktidara getiren dinamikleri doğru değerlendiremediği anlaşılıyordu.

Yeni gerici tarihsel blokun çözülme süreci, hızla ağır bir yenilgiye dönüşüyor. Bu yenilginin ideolojik alanda da yaşanması kaçınılmaz görünüyor. Çünkü bütün savaşlar gibi tarihsel ve sınıfsal çatışmalar da öncelikle ideolojik ve felsefi alanda yaşanır.

Siyasal İslamcı iktidarın 12 yıllık hegemonyasının gerçekleşmesinde, sağı ve soluyla liberallerin verdiği desteğin payının çok büyük olduğunu saptamak gerekiyor. Liberallerin verdiği destek, dinci-faşizan iktidara karşı daha erken gelişecek toplumsal direniş refleksinin kırılmasında belirleyici bir rol oynadı.

Bu dönemin bütün kötülükleri çok özgürlükçü ve demokratik gerekçelerle savunuldu. Dinci-faşizan AKP diktası –ki bu diktaya Cemaati de dahil etmek gerekiyor- bütün gerici ve yasakçı düzenlemelerini “demokratik” gerekçelere dayandırdı. Bu büyük sahtekârlık ancak liberallerin desteğiyle yapılabilirdi. Nitekim öyle de oldu.

Muhafazakârlar, liberaller, dinciler ve postmodernist “felsefe”nin ağır etkisi altındaki çevreler arasında yeni gerici bir tarihsel blok oluştu. Sol liberaller ideolojik olarak bu blokun tahkim edilmesinde esas rolü üstlendi. Bu durum sadece Türkiye’ye özgü bir ideolojik-politik oluşuma değil, küresel bir eğilime işaret ediyordu.
***
Bu yeni gerici tarihsel blok Türkiye’de bütün iktidarı almak, siyasal ve ideolojik hedefleri doğrultusunda rejimi ve toplumu dönüştürmek için 2007 yılının ikinci yarısından itibaren harekete geçti. Bu bağlamda gerçekleştirilen Ergenekon operasyonu Türkiye’de rejimin ABD’nin ve işbirlikçilerinin ılımlı İslam projesi doğrultusunda dönüştürülmesinin en önemli etabını oluşturdu. Bir gericileştirme hamlesiydi ve devam ediyor.
Sonuç olarak, AKP-Cemaat koalisyonunun dağılmasından sonra başlayan iktidar çözülmesi, sadece siyasal İslamcıların hegemonyasının yıkılmasına yol açmayacak. Daha da önemlisi, yeni gerici tarihsel blokun ideolojik ve felsefi bir yenilgiye uğramasını da sağlayacaktır.
Bu yenilgiyi kesin bir bozguna dönüştürmek için yapılması gereken iş, hayatın her alanında diktatörlük kurma girişimine karşı mücadeleyi yükseltmektir. Bu mücadelenin en önemli araçlarından biri de bağımsız halktan yana medya olacaktır.

Muhalefet yoksa eğer…

Muhalefet yoksa eğer…
Güngör Mengi

Bizim ülkede bütün kuşaklar anarşi ve terörden nasibini alıyor şartmış gibi.

Okmeydanı iki gündür sancı çekiyor.

Geçmişte halkın lânetine uğrayan terör ve anarşinin doğum sancısı olmasın bu olaylar.

Her durumda toplumsal direnç kendini göstermeli, siyasetçiler kışkırtıcı sözler sarf etmekten sakınmalı, polis acımasız davranmamalıdır.

Okmeydanı’ndaki olaylarda iki vatandaşımızı kaybettik.

Sekizi polis dokuz da yaralı var.

Dün Başbakan “Soma’daki 301 şehidimizin acısı tazeyken sustuk. Ama kimse kusura bakmasın daha fazla susacak değiliz” dedi.

“Anlayamıyorum”

Polis araçlarına yönelik saldırıları hatırlatarak adeta yangına körükle gitti:

“Polis eli kolu bağlı mı kalacak; bir şey yapmayacak mı? Nasıl sabrediyorlar anlayamıyorum..”

Türkiye toplumsal tepkilere sınır koymakta Başbakan Erdoğan’ın dayanma gücünü, daha doğrusu sabırsızlığını ölçü alırsa çok acı çekeriz.

Başbakan “sokak eylemlerinin masum olduğuna inanan varsa gözlerini açsınlar” uyarısı yaptı dün.

Niyet yargılamak hukukun üstünlüğünü kabul eden hükümetlerin işi değildir.

İktidar, her topluluğu hain suçlu ve günahkâr gibi gören ve hınçla terbiye etmek isteyen bir güvenlik anlayışı taşımamalıdır.

Bugün öyleyiz maalesef; bir an önce değiştirmeliyiz.

Okmeydanı’ndaki olay, Berkin Elvan ve Soma için gösteri yapan gruba polisin müdahalesi yüzünden patlak verdi.

Gösteriyi önlemek yerine güvenlik içinde gerçekleşmesinin tedbirini alan bir yönetim anlayışı, her durumda tercihe değer olmalıdır.

Muhalefet yoksa…

Kendisini hainler, vicdansızlar, ahlâksızlar ve günahkârlar tarafından kuşatılmış hisseden Başbakan, devlet geleneğini değiştiren uygulamalar yapıyor.

Ana muhalefet partisinin lideri ile konuşmuyor.

Sorumluluğunu taşıdığı mevki böyle bir tavrı kaldırmaz.

Muhalefet, Türkiye’nin demokrasi olduğu iddiasını doğrulayacak az sayıdaki kanıttan biridir.

Muhalefet sadece demokrasilerde vardır. Onu ret tavrı ile itibarsızlaştırmaya çalışmak ve işlevsizliğe sürüklemek, demokrasimize kötülüktür.

Zaman tüneline girmenin, gelecek kuşaklara dönük vebalini kimse göze almamalıdır!

Amansız ve Yamansız Yargı…

Amansız ve Yamansız Yargı…
Mine G. Kırıkkanat

22 Temmuz 2004’te, Ankara-İstanbul seferini yapan hızlandırılmış tren raydan çıktı; 38 kişi öldü, 95 kişi yaralandı. Aradan yirmi gün geçmişti ki, Tavşancıl mevkiinde iki trenin çarpışmasında 8 kişi öldü, 88 kişi yaralandı.
Art arda gelen bu kazalar Türkiye’yi derinden sarsmıştı. Her kafadan bir ses çıkıyor, AKP’li yetkililerden asla kimsenin vermeyeceği hesaplar soruluyordu.
13 Ağustos 2004 günü, “Tanrısal Tarafsızlık” başlığı altında şöyle bir yazım yayımlandı:

***

Ateş yakar. Su boğar. Gaz patlar. Elektrik çarpar. Yağmur yağar. Dere yatağı taşar.
Tren demiryolunda gider. Araba araba yolunda. İki kere iki dört eder.
Tutuşturduğunuz orman, yanar. Yüzme bilmeden atladığınız su, boğar.
Çakmak çaktığınız birikmiş gaz, patlar. Çıplak elle dokunduğunuz elektrik akımı, çarpar. Mazgalları tıkarsanız, yağmur su baskınına yol açar.
Dere yatağına yaptığınız evleri, su basar.
Bir daha basmaz der oturursanız, yine basar, yine basar, yine basar.
Çünkü dere, aman insanlar boğulmasın diye yatak değiştirmez.
Her yağmurda geri gelir.
Eğimsiz yollar, her yağmurda göle dönüşür.
Her yağmurda dönüşecektir.
Yolları kazıp bariyer koymazsanız, içine insanlar da düşer, hayvanlar, hatta arabalar da.
Deprem bölgesine kurduğunuz çürük binalar, yıkılır.
Yeniden aynı yere ve aynı çürüklükte yaparsanız, yine yıkılır.
Kırmızı ışıkta durmazsanız, arabanız da haşat olur siz de.
Bir gün olmaz, iki gün olmaz, ama üçüncüsünde olur.
Ters yönlerden aynı demiryolunda ilerleyen trenler, zamanında durdurmazsanız; makastı, sinyaldi aldırmazsanız, çarpışırlar. Demiryolunu yenilemeden trenleri hızlandırırsanız, devrilirler.
Bir gün devrilmez, iki gün devrilmez, ama BİR GÜN mutlaka devrilirler.

***

Kendisi ziyan olmuş adam, 10 çocuk yaparsa, 9’u ziyan olur.
Birine bakmaktan aciz kadın, 10 çocuk doğurursa, yine 9’u ziyan olur.
Her şey olurlar, ama “adam” olamazlar. Ölürlerse ölürler, kalırlarsa…
Kalırlarsa, orman yakarlar. Gaz kaçağını çakmakla ararlar. Yüzme bilmeden göle atlarlar. Elektrik kablosunu çıplak elle tutarlar. Kazdıkları çukuru açık bırakırlar. Dere yatağına ev yaparlar. Deprem bölgesine yıkılacak bina. Zaten benzin deposunu doldururken sigara içen, mazgalları tıkayan, üstlerine alfalt döken, yolları eğimsiz yapan, kaldırımları düzgün döşeyemeyen, kırmızı ışıkta durmayan, yüzyıllık demiryollarından hızlandırılmış tren geçirenler de onlardır.
Her şey olurlar; futbolcu olurlar, tüccar olurlar, kendilerine benzeyen milletin vekilleri olurlar, bakan olurlar, hatta başbakan olurlar.
Çok saygılıdırlar, her bayramda gider analarının babalarının ellerini öperler, ama adam gibi adam, rasyonel adam olamazlar. Çünkü üstlerindeki cilanın altında, rasyonel olmayan ana babaları vardır.
Çünkü aynı kafayla, aynı yanlışları yapacaklardır.Çünkü Allah, kendisine tapana tapmayana aldırmaz. Kendisine güveneni kayırmaz. Makine duayla çalışmaz. Yağmur ne duayla yağar ne de duayla durur. Doğa, rasyonel olmayanı vurur yere. Çünkü doğa yasaları, insan yasaları gibi delinmez
Ve ateş yakar, su boğar, gaz patlar, elektrik çarpar, dere yatağı taşar, trenler demiryollarında giderler…

***

Bu yazıda, Türkiye’de madenciliğin hali ve madencilerin “fıtratı” eksik kalmış. Ama siz benim ne demek istediğimi anladınız. İçinizden, “Kömür yanar, grizu patlar…” diye başlayın, zaten eksik olan her şeyi tamamlar, benim aklıma gelmeyen işleri de eklersiniz. Vahim olan, 2004’ten 2014’e kafaların salt durmakla kalmayıp daha da gerilediği bu ülkede hiçbir şeyin değişmeyip bu yazının her faciayı açıklayabilir niteliğini korumasıdır. Adam olamayanların adam olmayanları seçmek, adam olmayanların da iktidarı adam olmayanları kayırmak için kullandıkları yerde, aynı nedenlerin aynı sonuçları doğurduğu elbette kan revan içinde anlaşılacak; belki de hiç anlaşılmayacaktır. 2004’teki hızlı tren faciası için açılan kamu davası 2012’de zamanaşımına uğradı. Kimse istifa etmedi, kimse cezalandırılmadı. 2014’teki Soma katliamının nasıl kovuşturulacağı belli değil mi?

Soma öldü biz de öldük…

Soma öldü biz de öldük…
Orhan Aydın

“Ölüm bu fukara ölümü geliyorum, geldim demez”

Bütün bir ülke kömür karasına bulandık.

Anlatılamaz acı ve kederler içindeyiz, gözyaşlarımızın öfke dolu olması da bu yüzden.

Bir kez daha gördük ki kölelik düzeni, kölelerini yok ediyor ve yok etmeye devam edecek.

İnsani tüm değerler bitmiş, vicdanlar körelmiş.

Maden ocaklarındaki çalışma koşulları, sendikal hakların iyileştirilmesi, iş güvenliği, iş sağlığı konularında değişiklikler öneren tek hükümet yetkilisi yok.

Hepsi ağız birliği etmiş cinayeti gizlemeye çalışıyorlar.

Olayın sorgulanması için atanan savcı, daha ilk açıklamasında, ‘kaza’ diye söze başlıyor ve davayı böyle açıyor.

Şirketin patronuna, yönetim kurulu üyelerine, iş yerinde yetkili sendikaya, alandan sorumlu iki bakanlığa ve hükümete değil, şirket çalışanlarına ölümü fatura ediyor.

İğrenç bir tezgâh!

Sonucu şimdiden belli bir süreç öyle sinsice işliyor ki, engel olmanın tek yolu isyan etmekten geçiyor.

Beslendikleri tek şey insanlar üstünde kurdukları korku imparatorluğu.

Direnen yalnızlaştırılıyor kaybediliyor, işçiler bankalara borçlandırılıyor kaybediliyor,’işsiz bırakma’ mekanizması işletiliyor kaybediliyor, taşeronun elinde daha ilk günden kaybediliyor, sendikalar satın alınıyor kaybediliyor, zorla oy verme-mitinglere gitme dayatılıyor kaybediliyor.

İşçilerin ellerinde kalan tek şey, köle toplumu ilkelliğinde boğaz tokluğuna çalışmak ve aynı koşulun emrettiğince ölüme yatmak.

Hak hukuk hak getire!

Şimdi lütfedip göstermelik tazminat dağıtacaklar sonra davacı olmasın diye insanlara paralar yağdırıp ellerinden belgeler alacaklar, öte yandan yargı sürecini işletiyor olacaklar ve bir kaç ‘suçlu ayarlayıp’ cinayeti kapatacaklar.

Çok acımasızlar çok.

Acımasızlıklarını toplumsal aklı esir anlamına gelen dini telkinlerle örtmeye karar vermiş durumdalar.

Soma sokakları sarıklı-sakallı-cübbeli din bezirgânları ile dolduruldu.

İşçi ailelerine ‘direnmeyin dua edin’ diye propagandalar yapan bu sürü, planlı-programlı kapı kapı dolaştırılıyor.

Enerji bakanının bu insanları himaye ettiğini gösteren kareler ülkemiz için utanç kareleri olsa gerek.

Bu cinayetin üstünün örtülmesinde dinin nasıl bir rol üstlendiğini birlikte yaşayacağız.

Belki bir kaç işçi dışında, hak arayan kimse çıkmayacak ve hepsi ‘Allahın işi, kaza bu geliyorum demez’ diyerek susacaklar, ölülerini unutacaklar ve köleliklerini kabullenip ocaklara inecekler.

Ölecekler.

Biz de onlarla birlikte bir kez daha öleceğiz.

Üstümüz başımız kömür karası olacak.

Ölüler üzerinden siyaset…

Ölüler üzerinden siyaset…
Fatih Yaşlı

Daha bir yıl bile olmadı, polis Türkiye’de “yasal mermisi”yle ve gaz fişekleriyle dal gibi gençleri kırarken, onlar dört parmaklarını gösterip “Rabia” diyerek, başka bir ülkedeki ölümlere timsah gözyaşları döküyor, bal gibi siyaset yapıyorlardı.

Daha birkaç ay bile olmadı, bugün Soma’da ölen insanlar için “ölümler üzerinden siyaset yapmayın” diyenler, seçim meydanlarında beyaz çarşaflara dolanıp güya “biz bu yola kefenimizle çıktık” mesajı veriyor, siyasetin daniskasını yapıyorlardı.

Daha bir ay bile olmadı, bugün Soma’nın hesabını soran insanlara “ölü sevici” diye hakaret edenler, Mısır’da henüz karar aşamasında olan, infazı gerçekleşmemiş idamlar için sokaklara çıkıyor; ümmet, hilafet vs. diyerek “ölüm üzerinden siyaset”in âlâsını yapıyorlardı.

Soma’da yüzlerce maden işçisini kaybettik, bu bir iş kazası değil, bir iş katliamıydı ve bu katliamın arka planında hükümetin ekonomi politikaları bulunmaktaydı; tam da bu nedenle Soma’da tanıklık ettiğimiz şey “siyasi bir katliam”dı.

İşte “ölümler üzerinden siyaset yapıyorsunuz” diyenler, gayet bilinçli bir şekilde, aslında katliamın politik karakterini ve iktidarın siyasi sorumluluğunu gizliyor, failleri aklayıp olayı karartmaya çalışıyorlardı.

Hatırlayalım, Başbakan yaptığı basın toplantısında dünyanın farklı yerlerinde yaşanmış büyük maden facialarından örnekler verdi.

Peki bu faciaların yaşanma tarihleri kaçtı? En yakın tarihlisi bile elli atmış yıl öncesinden değil miydi?

Hepimiz önce kızdık ama aslında örnek kendi içerisinde gayet tutarlıydı; çünkü iktidarın özelleştirmeye, taşeronlaştırmaya, güvencesiz çalışmaya dayalı ekonomi politikalarında emekçilere reva görülen gerçekten de geçen yüzyılın çalışma koşullarıydı.

Hal böyle olunca verilen örnek de geçen yüzyıldan oluyordu doğal bir şekilde.

Kendi ekonomi politikalarının sebep olduğu katliamın üzerini örtmek için “ölümler üzerinden siyaset yapmayın” ikiyüzlülüğüne başvuranlar, bununla da yetinmediler; egemenlerin binlerce yıldır yaptıklarını tekrarlayıp bir kez daha dine sarıldılar, bir kez daha din bezirgânlığıyla, yoksulların dini inançlarını istismar ettiler.

Soma’ya psikologları, pedagogları, sosyal yardım uzmanlarını değil de, Diyanet’in ve tarikatların cübbelilerini göndermek ölümlerin üzerini örtmek için siyaset yapmak değilse neydi?

“İsyan etmeyin, tevekkül edin” demek, indirilen hatimlerden, okunan dualardan, camilerdeki hutbelerden medet ummak katliamın politik niteliğini saklamak için başvurulan en ucuz siyaset biçimi değil miydi?

Daha cansız madenci bedenleri ocaktayken Soma’ya işgal gücü gibi gidip “ölüm bu işin fıtratında var” diyerek katliamı meşrulaştırmak, iktidarın üzerindeki siyasi sorumluluğu atmak için kurulmuş, dibine kadar politik bir cümle değilse neydi?

Velhasıl, Soma’da siyasi bir katliam yaşandı, iktidar “siyaset yapmayın” diyerek katliamın üzerini örter ve Soma’ya din pompalarken aslında siyasetin âlâsını yapmış oldu.

Dahası, patrona tokalaşmak için uzanan el, acılı Soma halkına yumruk oldu. Madenci için alınmayan güvenlik önlemi, hesap sormak isteyenler için alındı. Matem denilmedi, halka gaz, su sıkıldı, “imam”ın işe yaramadığı yerde “polis” devreye girdi.

Bugünün Türkiye’sinde “ölümler üzerinden siyaset yapmayın” diyenler kendi ölüm siyasetlerinin devamı adına söylüyorlar bunu.

Bu ölüm siyasetinin karşısında elimizdeki tek silah ise yine siyaset. Eğer bugün siyaset yapmazsak, yarın madenlerde ya da başka yerlerde ölmeye devam edeceğiz çünkü.