Türkiye büyük bir ihanete uğramıştır…

Türkiye büyük bir ihanete uğramıştır…
Arslan BULUT

Exeter Üniversitesi’nin Arap ve İslam Etüdleri Enstitüsü Direktörü Gareth Stansfield, IŞİD için “Bu bir grup ayak takımı cihatçılardan ibaret değil. Bu çok ciddi gibi görünüyor. Bir planı, bir stratejisi, bir vizyonu, kaynakları ve ancak şimdi gördüğümüz kabiliyetleri var” dedi! Duyan da bilimsel analiz zanneder! Halbuki o ciddi projede, İngiltere’nin de katkısı var!
Stansfield, Erdoğan’ın, Avrupa’daki temasları sırasında Türkmenlerin Telafer’deki veya bir başka yerdeki acılarından hiç söz etmediğini buna karşılık Kürdistan Bölgesel Hükümeti ile ilişkisinde rahat olduğunu belirtti ve “Nasıl ki İranlılar, Necef ve Kerbela’yı savunmak için Bağdat’ı savunacaksa, Türkiye de IŞİD’in daha çok kuzeye çıkmasını önlemek ve kendi enerji çıkarlarını korumak için Kürdistan’ı savunur çünkü Kürdistan’ın petrolüne her zamankinden çok ihtiyacı var. Belki bu nedenle Türkiye sessiz; ciddi bir planlama çalışması var” diye görüş bildirdi.

***

Türkiye’nin nasıl bir planlaması olduğunu, AKP Genel Başkan Yardımcısı Hüseyin Çelik söylüyor zaten. Önce “Irak’taki Kürtlerin kendi kaderini tayin hakkı var” dedi, dün de Kuzey Irak’ta bağımsız bir Kürt devleti ihtimalinin devlet erkini eskiden olduğu gibi rahatsız etmediğini söyledi.
Çelik, “Onların adı Kürdistan ve bu kabul edilmeli” dedi. Çelik “Eğer Irak bölünürse ki bu kaçınılmaz görünüyor; onlar bizim kardeşimizdir” diye konuştu.
Financial Times gazetesi, Çelik’in sözlerini aktardığı haberinde “Türkiye bağımsız Kürdistan’ı tanıma sinyali verdi” yorumunu da yaptı.
Bu yöndeki bir başka işaret de Yargıtay’dan geldi. İçişleri Bakanlığı’ndan sonra, Yargıtay Cumhuriyet Başsavcılığı da,Türkiye Kürdistan Demokrat Partisi’nin isminde ve tüzüğünde Anayasa’daki hükümlere aykırılık görmedi.
Halkı, Kürdistan’ı tanımaya hazırlamak için de Anadolu Ajansı devreye sokuldu ve “Ramazan, Kerküklüleri buluşturdu, Kerkük’teki Arap, Türkmen ve Kürt vatandaşlar, ilk teravih için camilere gelerek aynı saflarda namaza durdu” başlıklı haberler yayınlanmaya başlandı. Sanki bugüne kadar ayrı camilere gidiyorlarmış gibi!

***

Diğer taraftan, Türkiye’deki Suriyelilerin sayısının bir milyonu aştığı resmen açıklandı. Şimdi Irak kapıları da ardına kadar açıldı. İsteyen otobüse binip Türkiye’ye gelebiliyor. Gelenlerin çoğunluğu Arap. Türkmenlerden gelen yok gibi. Yıllar önce İran’dan da böyle büyük bir göç olmuştu. Ermenistan’dan gelenler var. Kısacası bir taraftan Türkiye’nin nüfus yapısı değiştirilirken, diğer taraftan da halk, bağımsızlığı ilan edilecek Kürdistan’ın Türkiye’nin koruması altına alınmasına, hatta Özal’ın istediği gibi Türkiye ile federasyon kurmasına, federatif yapı belirlenirken, Türkiye’nin Güneydoğusu ile birleştirilmesine alıştırılıyor!

***

Turgut Özal konuyu gündeme getirdiği zaman, “Dimyat’a pirince giderken, evdeki bulgurdan olmak” diye yorum yapmış ve Türkiye’ye, “büyüterek bölmek tuzağı” kurulduğunu açıklamıştık.
AKP iktidarı ise Kürdistan devletinin bağımsızlığını sağlamaya çalışırken, Ermenistan’dan da özür dileyerek, Wilson prensiplerinde olduğu gibi Türkiye’den bir Kürdistan ve Ermenistan çıkarmanın alt yapısını hazırlıyor!
Birinci Körfez Savaşı’nın sonuna doğru Baba Bush ile Turgut Özal, Kuzey ve Güney Irak’taki etnik grupları, Irak devletine karşı isyan etmeye çağırmıştı. Bu isyanda CIA ve Özal’ın talimatıyla Türk istihbaratı ve bazı Türkmenler de kullanılmıştı. Sonuçta ABD, Çekiç Güç’ü göndererek, bölgede bir Kürt devleti çekirdeği oluşturdu. Bunu da Türkiye’yi yönetenlerin ihaneti ile yaptı. Şimdi de Türkiye’nin lojistik katkısıyla Musul’u IŞİD’e, Kerkük’ü Kürtlere bıraktılar! Türkmenlere tuzak kuranlar, Türkiye’den de Türklüğü kazımaya çalışıyor! Bunun adı düpedüz vatana ihanettir.

Aramıza tekrar Hoşgeldin LAİKLİK…

Aramıza tekrar Hoşgeldin LAİKLİK…
Elif Yılmaz

PAPARAZZİ DEVLET
Bi sabah uyandık ki, ülkede bazılarımızın adı ‘modern endişeli’ olarak değiştirilmişti. ‘Anarşişt, terörist, PKK’lı, vatan haini’ gibi adlardan sonra bu yeni kimlik, Türkiye’nin cidden yenilendiğine kanaat getirmeme neden olmuştu. Bu topraklarda acaba görmediğimiz bi şey kaldı mı derken, bi de ne görelim; devlet yönetimi paparazileşiyordu. Mahremimiz olan yaşam tarzımıza dikili kem gözlerin röntgenciliğinden rahatsız olanlara, memleketimde ucube bir kimlik kartı daha çıkarılmıştı.
‘MODERN ENDİŞELİ, GEÇ KENARA!’
Frankfurt Okulu’nun tedrisatından kendince geçince, sabah kahvaltıda Birikim dergisini hatim edince, demokratlığımızın turnusol kağıdı Kürt meselesi hakkında da iki laf edince vizeyi alıp memleketin berjer koltuğuna aydın sıfatıyla çöken bi grup, her mecrada ‘kimlik kontrolü’ yapıp parmaklarını gözlerine sokarak sallıyordu: ‘Modern endişeli, geç kenara!’ ‘Ateş olmayan yerden duman çıkmaz’ atasözünden gram feyz almayı akıllarına getirememiş ‘Yeni Türkiye’nin sosyal medya çıkışlı aydını, sabah akşam utanmadan halkçılık ayarı veriyordu kaygılılara. O da yetmiyordu, ‘inanca saygı’ gibi bi evrensel insan hakkı ilkesinin üzerinden, kaygılıların inançlarıyla dalga geçiyorlardı.
YASAKLI KELİME: LAİKLİK
Yaşam tarzının bi inancın tezahürü, politik kimliğin çekirdeği olduğunu kavrayamamış sığlıktan her gün memleketçe ‘teorik aydınlanma’ dersi alıyorduk. Kaygılılar ‘izm’lerde bir türlü kendine yer bulamıyordu o günlerde. Tek isyancı kanat Cumhuriyetçi teyzelerin illegal örgüt muamelesi görmesine ya da akıl hastanesine yatırılmalarına da ramak kalmıştı. Bir süre sonra bu taciz, kaygılıları lince dönüştü. Kimileri ‘laiklik’ gibi bazı kelimeleri kendisine bile gizlice yasakladı! Israrlı olan kimileri ise önceki dönemde kimlikdaş oldukları zihinlerden tecrit edildi.
‘1 NUMARA ELİNİ KANA BULAMADI’
Üstelik eski dostlar, demokrasi peygamberi ilan ettiklerine tapınırken, ne kadar inançlı olduklarını göstermek için yüksek dozda acımasızdılar. ‘Modern endişeli’ kimliğinin üzerine, bilumum damgaları vurup sürgüne gönderdiler kaygılıları. ‘1 numara’; elini o dönemler ‘kana bulamıyordu.’ Rahatça gönüllü taşeronluk sistemi ile halletti işlerini. Bi süre her şey böyle yürüdü. ‘Beraber yürürlerken bu yollarda’ mutlu mesut, şarkı bitti. Janjanlı demokrasi paketinden elde sadece ambalajdaki kurdelalar kaldı. Onları da kimileri kafasına taktı.
MODA’DAKİ İÇKİ EYLEMİ
12 yıl içinde görüldü ki, bi kültür tasfiye ediliyordu ülkeden. İstanbul’daki Moda iskelesinde getirilen içki yasağına karşı eylem yapan ‘modern endişelileri’ taşlamakla başlayan hikayemiz, kitaba ‘Bomba’ demeye kadar gelmiş, bu tasfiye planında yüzlerce insanın bir çoğunun iftiralarla cezaevinde ‘rehine’ alınmasıyla devam etmişti. Adına ‘Yeni Türkiye’ denilen imar planında anladık ki bizim için gettolar çoktan hazırlanmıştı. ‘Milli irade’ denilerek tel örgüleri çekilen ve kutsallaştırılan bu plan aslında Türkiye aydınından daha öngörülü Cumhuriyetçi teyzelere göre; yüzyılın kumpasıydı. Kumpasın şifresi de ‘12 Eylül darbecilerini yargılayacağız’ sözüydü. Bu, demokrasi fukarası ülkede, bisiklet istediği için ağlayan çocuğun eline tutuşturulan ‘yetmez ama evet’ şekeriydi bu söz! Çocuk fukaralıktan, o şekeri öyle bi zevkle yedi ki, hatta uzun süre damağında bıraktığı tatla bile idare etti. Ama tat da bitti, o bisikleti vaad eden de bindiği ‘demokrasi tramvayıyla’ durağına gelip uzun bir süre önce indi. Allahla kul arasında kalması elzem kutsal ilişkinin ülke yönetimine şu veya bu şekilde sirayet ettirilmesinin, kendinden olmayan önce yaşam tarzına, sonra yazılan kitaba, arkasından iç-dış politikaya nasıl yansıdığı artık kabak gibi ortaya çıktı. Şimdi önümüzde bir cumhurbaşkanlığı seçimi var. Önümüze konulan alternatiflerimiz ılımlı ve radikali arasında. Şu sıralar, yasaklı ‘Laiklik’ kelimesi de iadeyi itibar yapılarak aramıza tekrar döndü. HOŞGELDİN SEFALAR GETİRDİN LAİKLİK…

UTANMAK İNSANİDİR
11 Haziran 2013, Türkiye tarihinin en tehlikeli, en korkunç yalanlarından birinin söylendiği gündür. Bu arada hakkını yememek lazım ‘en fantastik yalanının’ da. Ülke tarihimize ‘Kabataş yalanı’ olarak geçmiştir. Şimdi geçmiş 1. yıldönümü anısına yalanı tekrar hatırlayalım: “Kabataş’ta deri eldivenli, yüzlerinde bandana olan bir grup ‘Gezici’ başörtülü kadına ve bebeğine güpe gündüz saldırdı. Aralarında bazılarının üzeri çıplaktı. Penisleriyle vurdular, üzerine işediler.” …
İddia sahibi kadın bu fantastik olayı kendilerini televizyoncu ve gazeteci olarak tanımlayan bazı kişilere anlattı. Onlar da günlerce aklı selim, kötü niyetli olmayan hiçbir insanın inanmayacağı bu fantastik yalanı savunup ballandıra ballandıra halka anlattı. Bazıları “Ben görüntüleri izledim’ diye bu yalanın toplumda yaratacağı nefreti, kini önemsemeyip apaçık yalan söyledi. Başbakan dahil hükümet yetkilileri “Kamera görüntülerinin olduğunu’ iddia edip, bu olayı çıktıkları halk kürsülerinde anlatıp etrafa nefret tohumları saçtı. Nihayetinde olayın görüntüleri çıktı. Anlatılanın zerresi olmadığı ortaya çıktı. Sonra ne oldu? İddia sahibi ortadan çekildi. Gazeteci ve TV’ci olduğunu iddia edenler hâlâ bu işi yapmaya devam ediyor. Hükümet konuyu kapattı…
Evet sevgili okur nerede kalmıştık…
Evet; utanmak insanidir!

Seçim Tuzağı…

Seçim Tuzağı…
Hikmet Çetinkaya

Yön belli oldu, faşizme doğru hızla koşuyorlar…
Dillerinde demokrasi, barış, adalet, özgürlük var, kardeşlik var, değişen Türkiye var.
Aslında en büyük amaç, patronun cumhurbaşkanlığı seçimlerini ilk turda kazanması…
Bunun için ne yapmak gerekiyor?
Kürt oylarını kapmak, ağızlara bir parmak bal çalarak!
Acaba Kürt siyasi cephesi “dinci siyaset” karşısında ne yapar, nasıl tavır sergiler, bunun bir kandırmaca olduğunun ayrımına varır mı?
Neden olmasın?
İmralı seferlerinde neler konuşulduğunu kaç kişi biliyor?
Öcalan’ın oldukça hoşnut olduğu görülüyor açıklamasına bakılınca…
Hükümetin geniş yetki istediği ve pazarlığa “endeksli” paketini Meclis’e taşımasının ardından tartışmalar başladı.
Hem geniş yetki, hem de pazarlık…
Pazarlığı kim yapacak?
İmralı mı yoksa Kandil mi?
Öcalan’ın ilk açıklaması, bunu “tarihi bir gelişme” olarak görmesi ve desteklemesi önemli.
Demek ki önceden Öcalan ve Kandil’le görüşülüp düşünce alışverişinde bulunulmuş…
Bu arada terör örgütünün Avrupa kanadı da var…
Onlar görüşlerini açıklamadılar, dört ayaklı bir masa ortaya çıkmış olacak…
Üç ayak PKK’nin, dördüncü ayak ise devletin olacak!
Çözüm paketi Meclis’te, bundan sonra neler olacak hep birlikte göreceğiz.
Çözüm sürecine yasal zemin… Süreci yürütenlere yasal koruma zırhı… Çözüm kararlarında hükümetin tek yetkili olması… Yurtiçinde ve yurtdışında herkesle ilişki kurma yetkisi… Silah bırakanlara eve dönüş ve rehabilitasyon…
Altı maddelik çözüm paketi önceki gün TBMM’ye sunuldu.
Hükümet bu konuda geniş yetkilerle donatılıyor…
Önümüzdeki hafta komisyona gelecek tasarının hiç bekletilmeden yasalaştırılması isteniyor.

***

RTE’nin Cumhurbaşkanlığı seçimlerinde adaylığını açıklamadan önce gelişen bu olay kanımca siyasal çıkarlara bağlı…
1.5 yıldır “çözüm ne zaman olacak” diyenlere, demokrasi, özgürlük, barış masallarını anlatıp faşizmin çukurundan beslenenler, gerçekten “barış” istiyorlar mı?
Bir yanda altı maddelik çözüm önerisi, öte yanda CHP’nin içini karıştırıp MHP’nin altını oymak… Bir o yana bir bu yana! Sahi iktidar 1.5 yıldır neredeydi?
Bugün gelinen noktada şunları düşünebiliriz…
Tasarının gerekçesinde, bugüne dek atılan adımların oluşturduğu olumlu psikolojik ortamın terör sorunuyla mücadelede bir paradigma değişikliğiyle çözüm sürecinin önünü açtığı yazıyor…
Görüşme yapacaklara Bakanlar Kurulu doğrudan yetki veriyor:
“Görüşme yapanların cezai sorumluluğu yoktur!”
Yani yeni bir devlet politikası ortaya çıkıyor!
Çıkıyor da içeriğinin ne olduğu pek anlaşılmıyor?
Anlaşılan sadece Öcalan’ın istediği “izleme kurulu”nun hayata geçmesi bu süreç içinde…

***

Çözüm sürecinin çok boyutlu ve değişik aşamalar içeren dinamik bir yol haritası bulunmalıdır…
Türkiye diktatoryal bir yapıya bürünüyor; baskı, şiddet, sansür!
Gözaltılar, tutuklamalar!
Polis şiddeti!
Gezi eylemcileri için 90 yıl hapis cezası istemi!
Elbet demokrasi, özgürlük ve barış!
Elbet akan kan dursun, Türk ve Kürt anaları ağlamasın!
Bir yandan zindanlar tıklım tıklım dolu, öte yandan çözüm süreci!
Bu sürece halkın ve sivil toplumun katılması istenirken, devletin güvenlik güçlerinin teröristlerle mücadele etmesi öngörülüyor…
Terör eylemleri sürerken güvenlik güçlerinin “hukuk içinde” kalmaları isteniyor.
Karşınızda terör örgütü var, elinde silahla, bombayla, mayınla…
Yol kesiyor, insanları kaçırıyor…
Önce terör örgütü silahını bir bıraksın, 15 yaşındaki çocukları dağa çıkarmasın!
Elbet çözüm, elbet demokrasi, özgürlük ve barış!
Şu soruyu kendimize bir soralım:
“Faşizme evet mi hayır mı?”

***

Avukat Turgut Kazan’ın değindiği gibi çözüm sürecine ilişkin tasarıyla yeni ve önemli hiçbir olanak getirilmiyor. Çözüm için adım atma, önlem alma, kamuoyunu bilgilendirme sonuçları, gerekli mevzuat çalışmalarını yapma gibi boş sözcükler içeriyor.
Bu bir cumhurbaşkanlığı seçimi tuzağıdır.

Şimdi zamanı…

Şimdi zamanı…
Kerem Esenoğlu

Ekmeleddin İhsanoğlu’nun CHP tarafından da aday gösterilmesi ülkemizde artık politikanın “islam dairesi” içinde yapılacağının bir kanıtıdır. Çünkü, ılımlı olduğu söylenerek, liberal şaşkınların da pompalamasıyla dayatılan AKP İslamcılığının artık Türkiye’yi kuşattığını bundan daha iyi anlatan bir olgu yok.

Sınıfsal mücadelenin geriletildiği, artık uluslararasılaşmış Kürt Sorunu nedeniyle, Kürt entelijensiyasının Türkiye gündeminin çok uzağına düştüğü bir ortamda “laik/modernist”cepheye başka çıkış yolu bırakılmamıştır. MHP’nin rahatlıkla benimsediği ama CHP’nin meşhur mu meşhur “tarihsel misyonu”yla uyuşmadığı çok açık olan Ekmeleddin İhsanoğlu’nun “kabul edilebilir islamcı” kimliği, gittikçe radikalleşen Recep Tayyip Erdoğan’ın karşısına alternatif olarak sunulmuştur. Radikal islamcı’nın karşısına “ılımlı” olduğu sanılan islamcı çıkarılmıştır. Oysa İhsanoğlu kelimenin tam anlamıyla İslamcı bir kişiliktir. Öyle olmasa 2007 seçimlerinde AKP’nin Cumhurbaşkanı adayları arasında adı geçmezdi.

Hiç bir zaman, – ne mutlu ki- , sosyal demokrat olmamış bir sosyalist olarak, bu seçimi CHP’nin artık “merkez sağ” parti oluşunun doğal sonucu saydığımı söylemeliyim. Parti içinde İhsanoğlu’na karşı başlatılan direnişin de etkili olmayacağını dünya alem biliyor.

Kim ne derse desin herkesin Recep bey için çalıştığı ortada. “Silivri zindanlarını yıkan”ların içeriden çıktıktan sonra uyduruk “AKP-Cemaat savaşı”nda sergiledikleri Cemaat karşıtlıklarının Erdoğan’a yaradığını söylemeye gerek bile yok. Bu “savaşta” ikisine birden cephe almak yerine bu tür durumlarda hep yaptığı üzere birinden yana tutum almayı politika yapmak sanan sağcı İşçi Partisi’nden, “Erdoğan kucaklayıcı olabilir” diyen HDP’ye kadar herkes, her kesim Erdoğan için çalışmakta.

Nedeni şudur: Kim ne derse desin, sermayenin büyük bir bölümünün de desteğiyle ülkenin AB normlarına uydurulması süreci, bu sürece uyum sağlaması kolay olmayan mütedeyyin kesimlerin karşısına, onunla “imani bağı” olan AKP’nin çıkarılmasıyla sürdürülebilirdi. Bu açıdan AB yanlısı politikaların aslında tipik bir sermaye partisi olan AKP eliyle dindar çevreleri de ürkütmeden uygulanabilmesi projesi yaşama geçirildi. Bunu, oldum olası “batıl/batı zihniyeti” taşımakla suçlanan CHP ile ya da yine aynı zihniyetin geleneksel merkez sağ kanadıyla yapmak mümkün değildi.

Sermayenin AB yanlısı tutumuna, liberalinden, kimi “sol”una, “özgürlük alanlarının genişleyeceği umuduna kapılan” Kürd’e kadar bir çok kesimden destek verilmesi, “mevcut statüko”nun dağıtılması beklentisiyle ilgiliydi. Bu “dağılma”nın özgürlüklerle sonuçlanacağını sandı bu kesimler. Statükonun dağılmasına rağmen bu kez, hem de eskisinden daha güçlü olarak bir başka “statüko” ile karşılaşıldı.

Gelişimi önünde engel olmadığı sürece sermayenin AKP ile iyi geçineceği belliydi. On yıllık “flört” bunun kanıtıdır. On yıl boyunca AKP iktidarı sermaye yararına çok iş yaptı. Erdoğan’ın toplumda güç kazanmasıyla beraber açığa çıkan otoriter eğilimlerinin, sermayenin önem verdiği konularda da müdahaleci bir tutuma dönüşmesi, örneğin faiz oranlarına müdahale girişimleri, özellikle kent sermayesinin terpkisine yol açtı. Erdoğan kent sermayesinin karşısında İslamcı Anadolu sermayesini çıkardı. Bu kimi ulusalcılar için olması gereken bir gelişmeydi. Soner Yalçın’ın kendisiyle yapılan bir söyleşide Necmettin Erbakan’ın Odalar Birliği başkanlığından zorla uzaklaştırılmasına “Anadolu insanına kapıları kapatan sembolik olay” diye yaklaşması AKP yararına bir arka çıkıştır. Yine Soner Yalçın’ın son kitabı “Erdoğan’ın Kayıp Sicili”nde cemaatin Erdoğan’a saldırısını, Erdoğan’ın üslübuyla “17 Aralık operasyonu” olarak adlandırması AKP-Cemaat kapışmasında AKP tarafında olmaktır. Bu eğilimlerin Cumhurbaşkanlığı seçimlerine de yansıyacağı çok açıktır. Ülkeyi cemaate kaptırmamak(!) için, kim ne derse desin, kimi ulusalcı çevreler Erdoğan’ı destekleyeceklerdir. İşçi Partisi’nde bunun izleri görülebilir.

Şimdi, gittikçe dini hayata uydurulmuş bir toplumda, bunun dışında alternatif çıkmayacağına inanmış merkez sağ CHP ile merkezdışı sağın (hala) militer gücü MHP’nin Ekmeleddin İhsanoğlu üzerinde birleşmeleri, Türkiye’de siyasetin “dini zemin üzerinde” sürdürleceği kabulü anlamına geliyor.

Bu Türkiye siyasetinin “teslim” olması demektir. Laiklerin, modernistlerin, liberallerin teslimiyetlerinin bence anlaşılmayan bir tarafı yok. Ancak bu ülkede, azımsanmayacak bir emekçi damar var. Sosyalist siyaset bu damara ulaşmalıdır mutlaka. Ulusalcısının, liberalinin, “sol”unun kafa karışıklığı bu gerçeği değiştirmez. Soma’da iktidarı lanetleyen yürüyüşü gerçekleştirenler bu gidişatı durduracak olanlardır. Sosyalistlerin çalışma alanları işte buralardır.

Düzeniçi çözümlerin iflas ettiği, toplumun genel eğilimine uyarak politika yapmanın gerileme olduğu artık anlaşılmış olmalıdır. Daha sert, daha sol bir politika için şartlar her zamankinden uygundur. Esas olan da direnmektir.

Unutulmamalı. Direnmek solun “fıtratında” vardır.

‘Müslüman Cumhuriyet’

‘Müslüman Cumhuriyet’
Orhan Bursalı

Şu sıralarda çok sık tartışılıyor, özetleyeyim: Türkiye muhafazakârlaştı, hatta bunun da ötesinde Türkiye Dindar Cumhuriyet oldu. Laik Cumhuriyet de yok artık. Türkiye’de artık bundan sonra dini referanslar olmadan siyaset yapmak olanaksız. Yaparsınız da, öneminiz olmaz ve kalmaz. Bir yere ulaşamazsınız. İslami siyaset artık ülkeye bundan sonra damgasını vuracak. Bundan sonra bütün ana akım siyasetler dini referanslı olmak zorundadır. Tek meşru siyaset İslamı referans alan siyasettir. Bundan sonra ülkeye damgasını vuracak olan Müslüman referanslı partiler arasındaki siyasettir. İyi Müslüman, kötü Müslüman… Mesela hırsız Müslüman ile dürüst Müslüman…

***
Bu bağlamda, TV programlarında ve iktidar yazarlarının köşelerinde sık dile gelen bir bakış da CHP’ye yönelik şudur: “Eğer dincileşmezsen, İslamı referans almazsan, İslami siyasetçileri baş tacı etmez ve önemli yerlere aday göstermezsen artık ne iktidar olabilirsin ne de yüzde 25’lerden kurtulabilirsin… Hatta eriyip gidersin…
Şunu kastediyorlar da denebilir: CHP köklerini bırakmalı. Laikliği ve laiklik siyasetini terk etmeli. Bunun zamanı geçti.. Halkta bir karşılığı yok.. Bunda ısrar edersen İslamcı siyaset karşısında yok olacaksın.
Belki bir tehdit kokusu bile alabilirsiniz: Türkiye’de millet İslamileşiyor, dincileşiyor. Laiklik borusu öttürmeyi sürdürürseniz, Müslüman mahallede salyangoz satanlara benzersiniz. Eh bunun sonuçlarına da katlanırsınız, halkın elini tutamayız..

***
CHP binbir türlü dalavereye bulaşmış, rüşvet ve yolsuzluk batağında ve üstüne üstlük, bakanlarını kurtarmak için Meclis’teki komisyona adam bile göndermeyen, AKP ve İslamcıların dayattıkları bu “ideolojik oyun”u kabul mu etti, bu oyunu mu oynuyor Ekmeleddin İhsanoğlu, bu genel “kabul”ün dışavurumu mu? Yani CHP artık bundan sonra tüm politikalarını, politik tercihlerini bu dayatma ve kabule göre mi yapacak? Yani bu kabul, CHP’nin ana politikası mı oldu?
Yoksa şu aşamada, Türkiye’yi bir diktatörlük-otoriterlik-tek adam demokrasisi cenderesine sokana karşı, taktiksel bir çıkış arayışı mı, ürünü mü? Çatı adayı kazanamazsa bile,
a) İlk turda RTE’yi seçtirmemek de bir ileri adımdır,
b) İkinci turda RTE’nin Kürtlerin desteğiyle seçilmesi, yeni bir durum ve RTE aleyhinedir,
c) Cumhurbaşkanlığı seçimlerinde etkileyici olabilmenin şimdilik tek çıkış noktası budur. Veya çok daha temel bir politika değişikliği mi var:
a) Çatı adayı konusunda İslami bir tercih ile bundan sonra ana politika, MHP ile bir iktidar olasılığı üzerinde gerçekçi siyaset, gereği neyse yapılacaktır,
b) Yıkılan merkez sağı CHP’de toparlamaya öncelik verilecektir,
c) CHP artık bu temelde dönüştürülecektir.

***
Bu köşe, analiz ederek tavır almaya çalışır, okurlar bilir. Çatı adayına baştan, “ilkesel” bir yaklaşımdan çok, pratik ve taktik bir yaklaşım benimsedim ama ana çizgim doğrultusunda: RTE’nin oyun alanını sınırlandırmak, dahası bozmak ve Türkiye’yi tek adamın cenderesine ne pahasına olursa olsun sokmayı engelleyici politikalar benimsemek… Bu açıdan, Ekmeleddin Bey’in kimliği yerine, bu politikaya hizmet edip etmemesi önem kazandı.
Epey saldırıya uğradım gerçi ama vız gelir tırıs gider!
Ben çözümleyici olacağım her zaman ve buradan politika üretmeyi deneyeceğim… Ekmeleddin adaylığının da, çoğunlukla, Kılıçdaroğlu’na zaten karşı olanlara yeni bir fırsat verdiğini de görüyorum… Ben ne Kılıçdaroğlucuyum ne başka bir şey! Ama baştan bazı kalıplara, ön kabullere dayalı politikalara saplanmak da istemiyorum. Politika yapma alanını daraltmak değil genişletmek önemli kazanıyor pek çok durumda! Mesela bugün!
Ama şüphesiz, çatı adayına karşı direniş var. Her ne kadar CHP’ye destekçilerin çoğunluğu oluşturacağını sanıyor olsam bile..

***
Yine de bugün asıl tartışmak istediğim, “Müslüman cumhuriyet” ekseni dayatmasıdır.
Hangi koşullar bu varsayımı, sanıyı gerçek gibi algılatıyor? Söyleyeyim:
a) Bir dikta kişiliğin varlığı ve dayatması..
b) Ve çok önemli: Eskiden ANAP-Doğru Yol seçmenlerinin, merkez sağ çatı yerle bir olduğu için, AKP çevresinde kenetlenmesi..
c) 2003 öncesine kıyasla göreceli olarak iyileştirilmiş ekonomik durumun bozulmasından endişe eden milyonlarca seçmenin, tercihini değiştirmesi için bir neden görmemesi, yeni AKP’yi iktidarda tutan ana nedenin varlığını sürdürüyor olması..
d) c maddesinin hâlâ iktidarın bütünlüğünü ve varlığını sürdürmede tayin edici role sahip olması.

***
“Müslüman Cumhuriyet”çiler dikkat edin zamansal gerçeklikler, sizi ebedi gerçeklikler götürüyor..
Ama politikasını inanç üzerinde kuranların, bugünü ebedi olarak algılaması da çok doğaldır..
Veya, muhalefeti buna inandırarak ve moral bozarak, kendi iktidarlarına pay çıkarmak düşüncesi diyelim, en sıradanından..

***
CHP, dayatılan “Müslüman cumhuriyet ve politika”yı eğer gerçek kabul ettiyse vay ki vay..
Bu politikanın, bu iktidarın, ülkeyi götüreceği bir yer yok.. Bilgi toplumu ve çağını düşünürsek CHP, geleceği biçimlendirecek kaçınılmaz olguların politikalarını inşa etmelidir..

Ters Köşke!..

Ters Köşke!..
Ahmet Takan

Saltanat uçağında son yurt dışı gezisinden dönüyordu. Beraberindeki daraltılmış yandaş gazetecilere, bol iltifatın karşılığı olarak en baba haberi verdi. Yüzde 99.9 Cumhurbaşkanı adayı olacağına inanılan Başbakan Recep Erdoğan, “Cumhurbaşkanı adayımızı ay sonunda açıklayacağım. Çünkü önce muhalefetin adayının belli olması gerekiyor. Onlarınki daha kesin değil. Son ana kadar her şey olabilir” dedi. Bu sözleri duyan daraltılmış kadro saf saf (!) soruverdi, “Muhalefetin adayının değişmesi durumunda sizdeki durum değişebilir mi” diye. Erdoğan da cevabı yapıştırdı; “Olabilir bir bakarsınız, ters köşe yapmış olabiliriz.”

Önceki gün(Pazartesi) siyaset kulisleri bu sözlerin çok değişik yorumları ile çalkalandı durdu. Ağırlıklı senaryo CHP üzerinden üretilenler üzerindeydi. “Başbakan CHP’nin içini karıştırıyor” diye yorumlar yapıldı. Özellikle AKP’de kimse söylenenleri düz okuma taraftarı değildi. “Başbakan kafa buluyor. İşin tadını çıkarıyor. Eğleniyor. Yüzde 100 kendisi aday olacak” yorumları yine çok revaçtaydı. Başkentin siyasi kulislerinde kafa kaşıma seansları devam ederken Recep Erdoğan partisinin MKYK’sı ile en uzun toplantılarından birini yaptı. Ankara’da önceki gün gece saatlerinde nefesler tutulmuş, Genel Merkezden gelecek haberlere kilitlenilmişti. Saat 24.00 sularında ilk bilgiler sızmaya başladı. Dünkü grup toplantısında resmen açıklandığı gibi Erdoğan’ın Cumhurbaşkanı adayını 1 Temmuz’da ATO’da açıklayacağı bilgisi geldi. O ana kadar büyük sürpriz yoktu!.. Tek küçük sürpriz, genişletilmiş il başkanları toplantısının 1 gün öne çekilip Çarşamba günü yapılacağına dairdi.

AKP kulislerini yakından ve çok dikkatle takip eden ve de Abdullah Gül’ün oyunlarının bitmeyeceğini, 5 yıl daha Köşk’te kalabilmek için her yolu sonuna kadar deneyeceğini ve de “her an her şey olabilir” diye yazan bir gazeteci olarak (19 Haziran tarihli yazıma lütfen tekrar bakınız-aht) gece yarısı mesaime devam ettim. Toplantıdan çıkan Erdoğan’ın çok yakın bir danışmanından duyduklarım sürecin ne kadar kırılgan olduğunu ve hâlâ her an her şey olabilirin tipik bir kanıtıydı. Yakın danışman sorularıma tek yanıt verdi:
“Başbakan kafasında Cumhurbaşkanı adaylığını çıkarmış. Cumhurbaşkanı ile son bir kez daha görüşme yapacak. Abdullah Gül’e aday olmasını önerecek herhalde. Tam mutabakat sağlanırsa beş yıl daha Abdullah Gül ile devam edebiliriz.”

“Erdoğan ne yapacak” diye sordum, “Başkanlık sisteminin anayasal zeminini tamamlayana kadar devam” dedi. “3 dönem kuralı” diye devam ettim “artık rafa kaldırılır” şeklinde cevap verdi. Söyledikleri ve yazılmasına müsaade ettiği en kritik cümleler arasında şu da vardı;
“Erdoğan, Başbakanlık için ne kadar Ahmet Davutoğlu’nu dayattıysa. O kadar direnç ve tepki gördü. Partinin dağılma tehlikesi var. Yapılan son anketler de düşük geliyor. Başbakan ilk turda seçilememe riskini de görüyor.”
Başbakan Erdoğan’ın Cumhurbaşkanı Gül ile Perşembe günü(yarın) görüşmesi bekleniyor. Erdoğan’ın polit bürosunu aşırı sıkıntı basmış durumda.
Recep Erdoğan dünkü grup toplantısında yaygın algıyı bozacak herhangi bir cümle sarf etmedi ama Meclis’ten ayrıldıktan sonra garip(!) bir şekilde AKP kulislerinde TOBB Başkanı Rifat Hisarcıklıoğlu’nun “Anadolu ziyaretleri” konuşuluyordu.

Her şey kesinmiş gibi görünen Ankara’da aslında hâlâ hiçbir şey kesin değil.
Bendenizin işi her zamanki gibi son siyaset kulislerinden fotoğrafı size yansıtmaktı. 1 Temmuz Denizcilik ve Kabotaj Bayramı’nda görkemli ATO salonundan yeni bir “kardeşim” muhabbetine tanık olabiliriz. Bu Abdullah Gül’ün Cumhurbaşkanı adaylığı mı olur yoksa onun istediği koşullarda Başbakanlık ve Genel Başkanlık formülü ile mi olur?.. Yoksa yoksa! Ters Köşke mi olu(nu)r?.. Bekleyip göreceğiz. Tekrar edeyim;
Her an her şey olabilir!..

MİT’in memnuniyeti…
Gündemin sürekli değiştiği memleketimde Diyarbakır’da hainlerin bayrağımızı indirme olayı gündemden düşüverdi. Yargı, süreci soruşturmaya devam ediyor. Hainin yakalanıp göz altına alındığına dair haberler dolaştı, kimliği ise hâlâ açıklanmadı. Sinirlerimizi ve tüm moral değerlerimizi alt üst eden ihanet ile ilgili güvenlik kaynaklarından yeni bir bilgiye ulaştım. O da hain saldırıdan sonra MİT’in hazırlayıp TSK ile paylaştığı bir rapor. Buna göre; MİT, bayrak indirme olayında bölgedeki askerin tavrını olumlu olarak değerlendiriyor. Raporda, “Bayrak indirme olayının ardından terör örgütü PKK’nın direğe tırmanın kişinin vurularak indirilmesi ile 7-8 ilde ayaklanma (serhildan) çıkaracağı, sosyal medya kullanılarak bunu diğer illerde de Gezi’ye benzer kanlı olaylarla yaygınlaştıracağı” ifadelerine yer veriliyor. Bayrağa çıkan şahsın vurulmamasıyla büyük bir ayaklanmanın önüne geçilmesinden duyulan memnuniyete de vurgu yapılıyor.

Hükümetin ayarsız politikaları yüzünden bölgede görev yapan tüm güvenlik güçlerinin işi gerçekten çok zor. Ama anlayamadığım ve cevabını bulamadığım bir soru var;
MİT böyle bir raporu niye olaydan sonra hazırlar?..

Dün dündür peki ya yarın?..

Dün dündür peki ya yarın?..
İsmail ŞAHİN

Önce Tayyip Erdoğan’ın Ergenekon Davası hakkında söylediklerini hatırlayalım: “Savcı millet adına vardır, biz de millet adına hakkı aramanın gayreti içindeyiz. Bu anlamda savcılık ise evet savcıyım!.”
Sonra dönemin Anamuhalefet lideri Baykal’ın cevabını: “Başbakan Ergenekon’un savcısıysa, ben avukatıyım!”
Ve nihayet 2010 referandumu ile elde edilen AYM’ye bireysel başvuru hakkının kullanılması sonucunda önce Ergenekon ve nihayet Balyoz, Poyrazköy vs. darbe iddiaları ile cezaevinde bulunanlar tahliye edildi.
Konuyla ilgilenenlerin tahmini ve Başbakan’ın açıklamalarından çıkartabildiğim kadarıyla yeniden muhakeme sonrası bu iş bir şekilde kapatılacak. Böylece bir dönem kapanacak.

Hukuki süreç tamamlandığı için mi?
Tabii ki hayır, ihtiyaç kalmadığı için. Darbe iddialarının ve o şaşaalı operasyonların vazifesi bir dönemi kapatmaktı; kapandı ve bitti…
Bunu Başbakan’ın konuyla ilgili açıklamalarından çıkartmak mümkün. Başbakan her zamanki gibi sürecin “kazancını” kimseye kaptırmama telaşı ile yaptığı açıklamada bunu teyid ediyor: “Bunu ne CHP ne MHP ne de HDP açmıştır. Bunu son referandumla biliyorsunuz bireysel başvuru hakkını getiren parti AK Parti olmuştur. AK Parti olarak biz bireysel başvuru hakkını Türkiye’de başlaması gerektiğini Anayasa Mahkemesi’ne bu noktada böyle bir yetkinin verilmesini, AİHM’de gitmeyi ciddi manada azaltmanın adımını attık.”

Daha önce de yazmıştım. Başbakan dünle ilgilenmiyor, hep bugüne bakıyor. Darbe iddialarının “popüler” olduğu günlerde, son kararla AYM’nin haklı bulduğu iddiaları gündeme getiren muhalefeti dün “darbecilere arka çıkmakla” suçlarken, bugün o “darbecilerin” dışarı çıkmasını sağlayanın kendisi olduğunu gururla dile getirmekte bir sakınca görmüyor. Ne demişti Demirel, Türk siyasi hayatına “altın” harflerle kazınan o vecizede: Dün dündür, bugün bugün…
Dünü unuttuk, bugünü geçtik peki ya yarın? Bürokratik yapılanmada, adli kararlarda, emniyet süreçlerinde fahiş hatalar yaptıklarını, biteviye “kumpaslara” getirildiklerini itiraf edenlere yarını nasıl emanet edeceğiz?

***

Ergenekon, Balyoz ve Poyrazköy mahkemelerinin geldiği noktada Başbakan dahil kamuoyunun büyük bir kesiminin dilinde bir “kumpas” iddiası var.
İddialar var ama kimse bu “kumpas” iddialarını üzerine alınmıyor. Bazı hükümet kalemşörleri ise “paralel evrene” geçerek bu “kumpasçıların” kimler olduğunun muhalefet liderlerine sorulması gerektiğini yazıyor, çiziyor.
Gerekçesi ise oldukça zihin açıcı: Muhalefet liderinin 17 Aralık sonrası dinleme kayıtlarını meclis gruplarında dinletmesi. “Eğer” diyor kalemşör, “bu kayıtlar elinizdeyse, kumpasçıları biliyorsunuzdur, açıklayın!”. Ve daha niceleri…

“Gülmek mi zor ağlamak mı” demekten başka bir söz akla gelmiyor bu yorumlara… Sen kalk bu “kumpasçılarla” on küsur yıl aynı “ideal” için mücadele et. Sahte delil üretme, dijital kayıtlara dışardan müdahale, telefon defterlerine sonradan ekleme gibi hukuk tarihine “yaratıcı” katkılar yapanları savunmak için televizyon televizyon gezin.

Bu iddiaların en azından “abartılı” , iddiaların merkezine konulan delillerin “zorlama” , “sahte” veya “düzmece” olduğunu iddia edenleri “darbe işbirlikçisi” olarak suçla.
Sonra da “kumpasçıları muhalefet açıklasın!” diye yazılar yaz…
Bunları gördükçe Şair Eşref haklı mıydı diye düşünmeden edemiyorum. Ne demişti merhum: Ademin payesi arttıkça hicabı azalır…

***

Anlaşılıyor ki, hükümetin başının meydanlardan selam gönderdiği yargı ve emniyet çevreleri Cumhuriyet tarihinin en büyük hukuk skandallarından birisine imza atmış. Yüzlerce emekli veya muvazzaf subay beyhude cezaevlerine doldurulmuş, gazeteci ve yazarlar bir “kumpas” sonucu hapislere tıkılmış.
Hükümet bu “kumpasın” arkasındaki yapıyı da çözmüş: Paralel yapı.
Biz de benzer kanaatleri taşıyoruz.

Ama… Hükümet, yıllardır kendisine devlet içinde farklı hiyerarşilerin oluştuğu ihtarında bulunan muhalefeti suçlayacağına dinleseydi bu mağduriyetler yaşanır mıydı? Eğer 17 Aralık olmasaydı bu “kumpas” ortaya çıkacak mıydı?
Eğer bu işte “paralel” kumpas varsa bunun işbirlikçileri kimdi? Başbakan’ı bile kandıran bu yapının devletin bütün hücrelerine nüfuz etmesine neden olanlar gelinen bu noktada kendileri adına “somut” bir sonuç çıkartacaklar mı?

Muhalefet ve Köşk…

Muhalefet ve Köşk: Bir cüret ve mecburiyet olarak ahmaklık…
Selin Hazal Arcan

II. Cumhuriyet, dünyada 1970’lerin sonları ile başlayan uluslararası karşı-devrimin Türkiye’deki nihai uğrağıydı. Karşı devrimin kalkış noktası, on yıllara dayanan reel sosyalizm deneyiminin kökünü kazımaktı. Ama sadece akut bir müdahale değil, kapitalizme biçilen bir ideolojik/siyasal formasyon söz konusuydu.

Erdoğan’ın karşısına Ekmeleddin İhsanoğlu’nun cumhurbaşkanı adayı olarak çıkarılması, evet, bir ahmaklık, bir komedi, 2013 Haziran’ından bakıldığında halka bir hakaret, “buna nasıl cüret edebiliyorlar” dedirten bir öfke kaynağı… Bir yanda 2013 Haziran sonrasının solu, sosyalizmi bir sıçramaya davet eden siyasi olanakları, ama öte yanda da yoluna hiçbir şey olmamış gibi devam ediyor gibi görünen “siyaset kurumu”…

Haziran ayaklanmasının 12 Eylül’le başlayan dönemi kapadığını, geri dönüşsüz sonuçlar bıraktığını, düzenin yoluna eskisi gibi devam edemeyeceğini söylüyoruz. Bu eğer bir hüsnü kuruntu değilse, cumhurbaşkanlığı tartışmalarının vardığı “saçmalık” düzeyini nasıl açıklayacağız?

II. Cumhuriyet, dünyada 1970’lerin sonları ile başlayan uluslararası karşı-devrimin Türkiye’deki nihai uğrağıydı. Karşı devrimin kalkış noktası, on yıllara dayanan reel sosyalizm deneyiminin kökünü kazımaktı. Ama sadece akut bir müdahale değil, kapitalizme biçilen bir ideolojik/siyasal formasyon söz konusuydu.

İdeolojinin katli
Bu formasyonda anahtar öğe, siyaset ile ideoloji arasındaki bağı koparmaktır. Siyasal alanın daralması bir eğilimdir; fakat yöneten-yönetilen ilişkisinin olduğu yerde bu alan varlığını korumaya mahkumdur. İdeolojilerin ölümü (daha doğrusu, katli) “samimi” bir slogandır; fakat insanlık toplum içinde yaşamaya devam ettiği müddetçe toplumsal yaşamı anlamlandırma arayışı varlığını korur. “Gerçekçi” hedef, siyaseti “nasıl bir toplumda yaşamak istiyoruz” sorusundan ve bütünlüklü bir toplumsal düzen önerisi anlamında ideolojiden koparmaktır.

AKP’nin islamcı olduğundan kim şüphe edebilir? Siyaset kurumuna, kadına, emeğe, doğaya vs. bakışının ana referansları dinsel ideolojiden beslenir. Ama dediğimiz gibi, mesele zaten “ideolojik şeyler”in toptan imhası değildir ve bu zaten imkansızdır. Fakat ideolojinin “grameri”, yani farklı öğelerin yan yana gelip anlamlı bir cümleye -bir toplum teklifine- dönüştüğü aşama yok edilmiştir. “İslam şüphesiz ki en iyisidir,” ama “AKP’nin ajandası islami bir toplum kurmak değildir.” Çünkü Türkiye’nin zengin toplumsal dinamikleri böyle bir toplum vizyonuna sığdırılamaz, evet. Ve yine çünkü AKP islamcılığı, bahsettiğimiz karşı-devrimin bir uzantısıdır ve meşruiyetini bütünsel bir toplum teklifinden almak anlamında “ideolojikleşmekten” kaçınır. İki “çünkü” de aynı kırılganlığa işaret eder: Bir ideolojik bütünlüğü zorlayan her türden gericilik, “nasıl bir toplum” sorusunu masaya koyar. “İdeolojikleştiği” anda, kriz dinamiğine döner. Son bir senedir dile getirilen islamcılığın krizi, aynı zamanda bu tür bir islamcılığın yarattığı krizdir. Erdoğan bu oyunbozanlıkta 2013 Haziran’ı ile geri dönüşsüz bir yola girmiştir.

Karşı-devrimin açtığı yarık nasıl kapanacak?
II. Cumhuriyet, ideoloji ile siyaset arasındaki bağın koparıldığı güveniyle hareket etmiş; 2013 Haziran’ı bu güvenin -hele ki Türkiye gibi zayıf halka adayı bir kapitalist ülkede- kırılganlığını, kitlesel depolitizasyonun aşıldığı anlarda toplumsal arayışçılığın hızla yükselişe geçeceğini, bu arayışın bir ideolojik basınç alanı ve siyasal talepler (hükümet istifa!) üreteceğini göstermiştir. Krizin ve Türkiye’de patlak vermesinin özel koşulları ve nedenleri başlı başına tartışma konusudur; kapitalist modernleşmedeki eşitsiz gelişim dinamikleri kapitalist “postmodernleşme” için de geçerlidir. Her halükarda bu, karşı-devrimci modelin yapısal zaafına işaret etmektedir. Tüm dünyada bu kadar yankı uyandırması bir yönüyle bununla da ilgilidir.

Ve 2013 Haziran’ıyla sola alan açan da, solun önünde bir ödev olarak duran da aynı boşluktur. Toplumsal angajman ve arayış var, siyasal talepler var, e o zaman sosyalizm neden örgütlenemiyor sorusu, tümüyle yanlış değilse de eksik bir soru. Mesele çıplak bir örgütlenme sorunu değil, toplumsal arayışçılığın yarattığı ideolojik basınç (hangi ya da nasıl bir toplum sorusu) ile siyasal mücadele arasında karşı-devrimin açtığı yarıktır. Ayaklanmanın siyaseten ivme kaybettiği momentin, aynı zamanda ideolojik bir çözülmeye tekabül etmesi tesadüf değildi. Örnek olsun anti-kapitalist müslümanların vitrine çıkışı, duyarlılıkları itibariyle son derece laik referansları olan bir hareketin “islamileşmesi” değil, ideolojisizleşmesiydi. “Anti-kapitalist” islamcılığın ana prensibi, “nasıl bir toplum” sorusuna elle tutulur hiçbir yanıt vermemektir!

Sosyalist siyaset ise, çevre politikalarından kadın haklarına, emeğin kurtuluşundan kültürel yaşamın canlanışına her unsuru eşitlikçi, özgürlükçü, aydınlanmacı bir topluma işaret eden, birbirini bütünleyen “ideolojik” bir siyasettir. Toplumsal arayışlar ve krizler “ideolojisiz var olamayan” sosyalist siyasetin çekim gücünü artırır. Sosyalizm mücadelesi; siyaseti mevcut düzenin meşruiyet kaynaklarını sorgulayan yeni bir toplum tahayyülü ile bağlantılandırarak işlevselleştirmeli, bu tahayyülün örneğin kültürel alana dağılmış motiflerine ideolojik bütünlük kazandırarak, bunları siyasal mücadelenin girdisi ve konusu haline getirmelidir.* Yani insanlar sosyalizme baktığında bir “siyasal işlev” görmelidir, bu bir. Ama bu işlev, alay konusu olan küçük kurnazlıklarla (Gülencileri Erdoğan’la, Erdoğan’ı Gül’le ve şimdi de Ekmeleddin’le sıkıştırmak vb.) değil, “toplum zaten siyasallaştı” kolaycılığıyla tavşan atletliğe soyunarak da değil, siyaset-ideoloji bağını güçlendirerek kazanılabilir.

Ekmeleddin ve oyunun kuralları
Ne diyorduk? Ekmeleddin… Bazı CHP’li aklıevveller ya da vizyonu Tayyip’siz II. Cumhuriyet’ten ötesine geçmeyen liberal mediokrasi bunun tam da AKP tabanını bölecek hamle olduğunu falan hesap ediyor olabilir. Fakat bu adayın asıl mesajı, bir kez daha, Recep Tayyip Erdoğan’ı götürürken uluslararası karşı devrimin kurallarını ihlâl etmeme vaadidir. Ekmeleddin islamcıdır, Ekmeleddin gericidir, Ekmeleddin amerikancıdır, doğru… Ve dahası, dünden beri süren pr çalışmalarına bakılırsa, Ekmeleddin hem bunların hepsi hem de hiçbir şeydir! Ekmeleddin toplumu kutuplaştırmaz, bölmez, germez; çünkü bir toplum tasavvuruna denk düşmeyen, ideolojisiz bir “siyaset kurusu”dur. Ekmeleddin islamcılaşmaktan ziyade, düzenin krizinin toplumsal arayışlarla ve kitlesel siyasetle bağını bir kez daha koparmaktır, bas geçtir. CHP’nin seçim stratejisinin akıllıca olduğunu iddia edemeyeceğim, ama ahmaklığın ardında böylesi bir siyasal cüret ve mecburiyet yatmaktadır.

CHP sağolsun, yaptığı tercihle cumhurbaşkanlığı seçimlerinin adaylar üzerinden tartışılması ihtimalinden bizi kurtarmıştır. Eğer “nasıl bir düzen” sorusuna meydan bırakılmadan II. Cumhuriyet’in sürekliliği sağlanacaksa, halk faktörü -göz ardı edilmek bir yana- karşı devrimci modelin bekası için basınç altına alınacaksa, AKP’nin gidişi için emperyalizm ve sermaye sınıfının ipi çekmesine bel bağlanacaksa, CHP isterse odunu aday göstersin! Zaten… Neyse…

* Sol içindeki”kültür” ve “kentlileşme” tartışmaları başlı başına bir yazıyı hak ediyor. Fakat konumuzla ilgili bir boyutuna değinmeden geçemeyeceğim. Karşı devrim, tüm dünyada ideolojik sistematiği bir tür “kültürcülük”le ikame etmeye çalıştı: gündelik, “şimdi”ci, tüketim odaklı, parçalı ve bireyselci bir kültür. AKP’nin kültürcü çıkışları, horlanmış ve bastırılmış değerlerin geri dönüşü değil, bu formasyonun bir parçasıydı ve siyaseten bu yüzden önemliydi. 2013 Haziran’ı, kültürün gündelikliğini ve parçalılığını da krize soktu; bir “müstakbel toplum” tahayyülünün, bireysel değil toplumsal bir yaşam tarzının çağrısına dönüştü.

Yani ideolojinin “kültürleşmesi”, tersinden kültürün ideolojikleşmesine vardı. AKP buna karşılık veremedi, veremezdi: AKP tabanı, gündelik ve olağan hayat akışının bozulmasından huzursuzluk duydu; tutunduğu “değerleri” bir toplum projesi olarak sunma konusunda utangaç davrandı (RTE’nin kendi tabanına dönük “kültürünüzden utanmayın” mealli çıkışlarını hatırlayın). Taksim’i aklına bile getirmedi, Kazlıçeşme’ye saklandı. Çünkü islamcı karşı-devrim, gündelik bir tüketim kültürü (örneğin AVM’ler) haricinde kent merkezine hücum edemez; böyle bir ideolojik “kültür savaşına” kalkışamaz. Ve sosyalist mücadele, kentlileşmeyi ve kültürel mücadeleyi doğru okuyamadığı, ideolojikleştirme mücadelesinde zayıf kaldığı müddetçe, “kültürel rezonans”la (biz de aynı dizileri izliyoruz, biz de aynı mekanlarda takılıyoruz avuntusuyla) yetinir. Kentlileşme ve kültür tartışmalarını “halkın değerleri-seçkincilik”, “emek gündemi-kültür goygoyu,” “bağrı yanık gençler-şehirli entel çocuklar” gibi kültürelci ikiliklerden çıkarıp meseleye biraz da bu siyasal ve ideolojik boyutlarıyla bakmak isabet olur. Yoksa daha çok Ekmeleddin yeriz.

İktidarın kandırıldığına inanmıyorum…

İktidarın kandırıldığına inanmıyorum…
Orhan Bursalı

Ekonomi Profesörü Dani Rodrick Balyoz davsasını ve AKP’nin tutum değişikliğini değerlendirdi:

Prof. Dr. Dani Rodrik, ekonomi alanında uluslararası tanınmış bir akademisyen. ABD’de Princeton’da Institute for Advanced Study’de Sosyal Bilimler’de Albert O. Hirschman Profesörü… Daha önce, Harvard’da çalışıyordu. İstanbul doğumlu, Robert Kolej’den sonra üniversite ve akademik kariyerini ABD’de yaptı. Türkiye Cumhuriyeti yurttaşı. Balyoz’dan yargılanan Çetin Doğan’ın damadı; Pınar Doğan ile evli. Siyasal ekonomi, küreselleşme, gelir eşitsizliği alanlarında çok başarılı akademik çalışmaları var.
Balyoz davasını Pınar Hanım ile başından beri izleyerek, davanın dayandığı delillerin sahteliğini, uydurulmuşluğunu ortaya çıkaran çalışmalarıyla da ülkede ve dünyada tanındı. Rodrik’ler, Balyoz davasında gerçeğin ortaya çıkartılmasında avukatlarıyla birlikte en büyük onuru aldılar.
Konu ile ilgili iki kitapları var: “Balyoz – Bir Darbe Kurgusunun Belgeleri ve Gerçekleri” ile yeni çıkan “Yargı, Cemaat ve Bir Darbe Kurgusunun İç Yüzü” (Destek Yayınları). Balyoz üzerine Anayasa Mahkemesi’nin verdiği çok önemli yeniden yargılanma kararı ve arkasından gelen tahliyeler üzerine, Dani Rodrik’e sorular yönelttim. Aşağıda yanıtlarını bulacaksınız…
●Önce Balyoz davası üzerine eşiniz Pınar Doğan ile yaptığınız ve gerçeği ortaya çıkarmaya yönelik çalışmalarınızdan dolayı kutlarım. Şimdi gelinen aşamada, Anayasa Mahkemesi’nin (AYM) kararını nasıl buldunuz, dava bundan sonra sizce nasıl seyreder?
Dani Rodrik: AYM’nin bir şekilde, savunma lehine karar vereceğini bekliyordum, çünkü aksi takdirde top AİHM’ye atılacaktı ve orada Türkiye aleyhine karar çıkacağı kesindi. AYM’nin bu riski ve maliyeti almayacağını düşünüyordum. Ama doğrusu savunmanın iki ana şikâyeti üzerine yoğunlaşan bu denli kesin bir karar da beklemiyordum. Yani “açıkça delillerin değerlendirmesinde hata var ve savunmanın çağırmak istediği tanıklar dinlenmeliydi” dediler. Hem de bunu oybirliğiyle yaptılar. Daha kaypak ve mahkeme salonuna mikrofon sarkıtılması gibi nispeten daha önemsiz bir usul hatası üzerine yoğunlaşabilirlerdi, bunu yapmadılar. Yani gayet olumlu buluyorum.
●Mahkeme, yeniden yargılamada, dijitallere dayanan bütün suçlamaları iptal edip, seminer üzerine yoğunlaşır mı? Sizce seminerde yapılan konuşmalar “darbe” iddiasıyla yargılanabilir mi?
Dani Rodrik: Seminer üzerinden bir darbe davası yürütülmesi mümkün değil, çünkü seminerde darbe planlamak gibi bir faaliyet yok ve tüm askeri hiyerarşinin bilgisi ve onayı dahilinde yapılıyor. Olsa olsa tek tük sahici isim kullanmak gibi askeri kuralları ihlal var. Sahte Balyoz belgeleri o yüzden üretilmiş zaten. Gerekmeseydi üretilmezdi. Semineri yargılamak yolu seçilirse hukuki dayanağı olmayacağı gibi, ta Hilmi Özkök’ü yargılamaya kadar gider bu iş…
Tabii her şey yeni mahkemenin hukuka ne kadar bağlı kalacağına bakar. Mutlaka birilerini suçlu bulalım ki dava boşa çıkmasın diye davranacaklarsa her şey mümkün.
– Dünyaya Balyoz davasını anlatarak ilgiyi dava üzerine çektiniz… İlk girişimlerinizde nasıl karşılandınız? Dani bu işle de neden ilgileniyor, dedilermi, zorluklarınız oldu mu? Süreç içinde yazı ve yorumlarınızın etkin Amerikan gazetelerinde daha fazla yer aldığını gördük… Yanılmıyorsam WSJ bile size yer verdi. Burada, CD’lerin sonradan kaydedildiğini delillendiren Arsenal’in raporu etkin oldu mu?
Dani Rodrik: Pınar’la birlikte bir sürü yerde yazdık, WSJ, Financial Times, New Republic, Washington Post vs. Karşı taraftan farklı olarak bizim elimizde sağlam argumanlar vardı ve er ya da geç gerçekler yalanlara ağır basıyor. Başlarda genel kanı aleyhimizdeydi tabii, çünkü Amerikalı ve Avrupalılar, bizim sözde liberallerden bilgileniyordu. Ama biz ise akademisyen olarak yaklaştık, tek tek kanıtları sunduk, söylediğimiz her şeyin arkasında durabileceğimizi gösterdik. Arsenal’in raporu önemli oldu, çünkü Microsoft Calibri çelişkisi herkesin kolayca anlayabileceği bir şeydi.
●Bu süreçte dünya çapındaki kariyerinizi ortaya koydunuz.. Hiç ‘ya biz yanılıyorsak’ duygusu ve endişesi yaşadınız mı?
Dani Rodrik: Bir akademisyen kendini devamlı sorgulamıyorsa gerçek bir araştırmacı değildir. Bu yüzden Pınar ve ben devamlı birbirimiz için seytanın avukatı rolünü oynadık. Tamamen emin olmadığımız argümanları ileri sürmedik, çünkü eninde sonunda bunun bize geri tepeceğini biliyorduk.
Ben bu işte kendimi ortaya attımsa, kayınpederimi sevdiğim için yapmadım bunu. Kanıtlar çok açık ve kesin olduğu icin yaptım. Tek oturumda 2003’te kaydı yapılmış bir CD’nin içinden, Ağustos 2009’a kadar (ve evvelinden bilinmesi mümkün olmayan) bilgiler çıkıyorsa o CD 2003’te üretilmemiştir. Birileri CD’yi sonradan üretmiş, 2003’te görevde olan kişiler yazmış gibi göstermeye çalışmış demektir. Bu kadar basit. Güncelleme masallarıyla bu sahtekârlığı aklamak mümkün değil.
Bana başlarda “akademik kariyerinize zarar vermekten korkmuyor musunuz” diye soruluyordu. Ben de diyordum ki bu süreçten saygınlığını ve itibarını yitirerek çıkacak olanlar, hukuksuzluğu savunmaya çalışan Ahmet Altan, Hasan Cemal, Ali Bayramoğlu, Etyen Mahcupyan gibiler olacak. Nitekim öyle oldu.
●17 Aralık 2013 Yolsuzluk ve Rüşvet operasyonundan sonra Cemaat-AKP iktidar ortakları arasındaki büyük ayrışmanın ardından, Balyoz’da (ve Ergenekon’da) önce siyasi sonra yargısal bir dönüşüm yaşandığı açık ve seçik. Bu durumu nasıl yorumluyorsunuz? Bu çatışma yaşanmasaydı?..
Dani Rodrik: Bu çatışmanın çıkacağı önceden belliydi ve bunu daha önceden yazmıştım. Cemaat-AKP koalisyonunu ayakta tutan, orduya karşı ortak tutumlarıydı. Ordu siyaseten zayıfladığı noktada koalisyon çatlayacaktı ve öyle oldu. Erdoğan devamlı kendine şantaj yapabilecek bir ortağa güvenemezdi. Cemaat ise sahne arkasından kontrol edebileceği biri istiyordu, ki bu Erdoğan olamazdı.

kurumlar bağımsız değil
Siyaset yargıya yön veriyor
●Türkiye’de derin bir yargı / adalet sorunu olduğu açık, siyasetin eli kolu yargının tüm sisteminin (Adli Tıp-polis-bilirkişi dahil) içinde… Ne diyorsunuz? Bu durumdan adalet çıkar mı, ne yapılmalı?
Dani Rodrik: Artık hangi kurum kimin elinde, kim kim için çalışıyor, hangisine güvenebiliriz benim doğrusu hiç fikrim yok. Adalet çıkarsa tesadüfen çıkar. Mesela Ergenekon- Balyoz-Askeri Casusluk-Hipnoz- KCK ve benzeri davalarda delil üretmekten tutun da, sanık lehine delilleri saklamaya kadar bir sürü suç işlemiş polis ve savcıların mahkeme önüne çıkarılsalar da adil yargılanacaklarına dair hiç güvenim yok. Hükümetin cemaatla kavgasından bugünkü koşullarda olsa olsa yeni bir cadı avı çıkar.
●Amerikan kamuoyunda ve çevrenizde akademisyen dünyasında ülkemizdeki hukuk ve yargı sistemi üzerinde nasıl bir algı oluştuğunu görüyorsunuz? “Allah kimseyi… düşürmesin” düşüncesinin izlerini görüyor musunuz? Özellikle Arsenal raporunun etkisi?
Dani Rodrik: Türkiye üzerine algı yurtdışında tamamen değişti. Nasıl oldu da Arap Baharı’nda herkesin örnek olarak gösterdiği bir ülke böyle bir kâbus içine düştü diye soruluyor. Tabii o örnek olarak gösterildiği yıllarda içeride olanlara biraz daha dikkatle bakılsaydi şimdi olanlar o kadar sürpriz olmazdı.
●Avukatların sizleri uyararak bir süre gelmeyin dediklerini biliyoruz. Özel yetkili savcı- mahkemeler gerçekten sizi ve Pınar Doğan’ı tutuklamak cesaretini gösterebilirler miydi?
Dani Rodrik: Odatv bilgisayarlarına yerleştirilen sahte belgelerde bizim ismimiz de (birçok başka “muhalif” gibi) Ergenekon’la işbirliği yapanlar arasında geçiyordu. Balyoz’da dijitallere serpiştirilen isimlerin sonradan istenilen kişileri içeri atmak için kullanıldığını biliyoruz. Ahmet Şık ve Nedim Şener’in tutuklanması o kadar yankı uyandırmasaydı belki operasyonu genişleteceklerdi, bilemiyoruz. Ancak Türkiye’ye faydamızın yurtdışından daha fazla olacağını düşündüğümüzden gelmemeyi yeğledik.
●AKP iktidar adamları ve Balyoz’u destekleyen medya mensupları bugün “Safmışız, bizi de aldattılar, kandırıldık” gibi gerekçeler ileri sürüyor. Bu savunmayı nasıl değerlendiriyorsunuz, iktidar gerçekten kandırılmış olabilir mi veya olsa bile bunun payı ne kadardır?
Dani Rodrik: İktidarın kandırılmış olduğuna hiç inanmıyorum. Olayın ta en başlarında ben şahsen AKP hükümetinin önde gelen bakanlarından birisiyle özel olarak konuştum ve bildiklerimi anlattım. (Benden görüşmemizin gizli kalmasını istediği için ismini açıklamıyorum.) Keza tanıdığım AKP milletvekillerine şahsen yazdım. Kimse bana olanların onlar için sürpriz olduğunu anlatmasın. Tabii işlerine geldiği için olanları görmemeyi tercih etmiş olabilirler. Bu onların siyasal sorumluluğunu azaltmıyor.
●Hukuk sisteminin iyileştirilmesi ve adaletin sağlanması açısından bakıldığında, bu kumpası hazırlayanların peşine düşülmesi, bu suçları işleyenlerin izlerinin sürülmesi ve yargılanmalarının sağlanması gerekmiyor mu?.. Bunun yargı sistemini de iyileştirici etkisini görüyor musunuz?
Dani Rodrik: Bu suçları işleyenlerin yargılanması sadece adalet için değil, Türkiye’nin sağlıklı gelişmesi için de önemli. Ama ne geçmişteki tecrübemiz ne mevcut konjonktür bizi bu konuda iyimser yapıyor. Bu işleri yapanların ileride ortaya çıkacaklarını, suçu birbirlerine atacaklarını düşünüyorum. Ama resmi soruşturma ve yargılama yolundan pek bir beklentim yok. Ana sorun şu ki, cemaatten bu işleri tezgâhlamış olanlar AKP ve hükümetten önemli destek aldılar. Bu işleri açığa çıkarmak demek, bu ortakları da gözler önüne sermek olacak. AKP’nin bunu yapmak için hiçbir siyasi nedeni yok, dolayısıyla bu konuda siyasi irade bekleyemeyiz. Esasen Türkiye’de bu sorunları çözmenin tek yolu, Güney Afrika’da apartheid rejimi yıkıldığı zaman kurulan ‘Truth and Reconciliation Commission’ cinsinden bir süreçten geçmek. Türkiye’de ordu, cemaat, AKP dahil olmak üzere her kesimin yüzleşmek zorunda olduğu çirkin gerçekler var. Böyle bir süreci başlatmak ve yönetmek için gereken karşılıklı güven bir noktada tesis olur mu bilemiyorum. Ama başka bir yol da göremiyorum. Belki Turkiye’de mağdur edilmemiş kesim kalmadığı zaman mümkün olur, ki artık o noktaya epey yaklaştık.
●Dani Rodrik, teşekkür ederim yanıtlar için, sizi Türkiye’ye bekliyoruz…

Balyoz’da darbe suçlamalarının sahteliği ve uydurukluğunu, eşi Pınar Doğan ile yaptığı araştırmalarla ortaya çıkaran dünyaca ünlü Ekonomi Profesörü Dani Rodrik, sorumuz üzerine diyor ki: “İktidarın kandırılmış olduğuna hiç inanmıyorum. Olayın ta en başlarında ben şahsen AKP hükümetinin önde gelen bakanlarından birisiyle özel olarak konuştum ve bildiklerimi anlattım. Keza tanıdığım AKP milletvekillerine şahsen yazdım. Kimse bana olanların onlar için sürpriz olduğunu anlatmasın.”

Ekmel Abi modeli…

Ekmel Abi modeli…
Melih Aşık

Ekmeleddin İhsanoğlu’na gözü kapalı destek atmayanlar neredeyse hain ilan edilecek… En can alıcı soru ise şu:
– Ne yani Tayyip Erdoğan’a mı oy vereceksiniz…
Oysa… Şu sırada kime oy verileceği tartışılmıyor. Bu ülkenin cumhurbaşkanlığına aday gösterilmiş kişinin kişiliğinin, özelliklerinin, zihniyetinin tanınmasına çalışılıyor.
Halk oyunu vereceği kişiyi sorgulamayacak mı?
Üstelik aday öylesine tuhaf şekilde şapkadan çıkmış ki…
İletişim Uzmanı Nuran Yıldız bu tuhaflığı sorguluyor:
“Seçime kalmış 50 gün. İki lider ayaküstü aday ismi açıklamış. Ortada adayın kendisi yok. Adayı tanıyan yok. Kampanya örgütü yok. Teşkilatların adaydan haberi yok. Adayın kerametini açıklayan araştırma verileri yok. Adayın neden aday olduğunu açıklayan temel mesaj (konsept) yok. Yok. Yok. Yok…”
Deniyor ki… Erdoğan kazanırsa, bir fiili başkanlık rejimine geçeceğiz. Ekmel Bey kazanırsa tarafsız cumhurbaşkanı olacak, sandıkta Erdoğan’ı yendiği için onu bir güzel frenleyecek…
Bir: Ekmel Bey’in kazanacağı ne malum?
İki: Ekmel Bey Cumhurbaşkanı olursa aynı düşünce çizgisinde olduğu Erdoğan’ı ne kadar frenler? Frenler mi? Erdoğan seçimi kaybetse de Başbakan olarak da yine yarı başkanlık yetkileriyle ülkeyi yönetmeyecek midir?
CHP’liler “Aman Erdoğan kazanmasın” diye kerhen de olsa Ekmel Bey’e oy vermeye davet edilirken ilkeleri terk etmenin, yozlaşmanın maliyetini de düşünmek zorundalar. Bir parti ve seçmeni rüzgâra göre dönmeye alıştırırsan bir daha dümeni imkânı yok toparlayamazsın.

AKP?tipi ıslah!
Halen TBMM’nin Sanayi ve Tarım komisyonlarında görüşülmekte olan bir tasarı var. Adı kısaca; Zeytinciliğin Islahı… CHP Bursa Milletvekili İlhan Demiröz tasarının içeriğini anlatıyor:
-İçeriği adının tam tersi: Zeytinlik alanların ıslahı değil de adeta yok edilmesi. Zeytincilikle ilgili mevcut yasa pek çok eksikliklerine rağmen zeytinlik alanları belli ölçüde koruyordu. AKP, 2012’de çıkardığı bir yönetmelikle yasayı delip zeytinlik alanları geniş ölçüde imara açmak istedi. Ancak yönetmelik Danıştay’da iptal edilince şimdi karşımıza bu tasarıyla çıktılar.
– Neler öngörüyor tasarı?
– Mevcut yasa zeytinliklerin, zeytinyağı fabrikaları dışında tarım ya da sınai tesis altında yapılaşmalara açılmasını büyük ölçüde engelliyordu. Hatta 3 kilometreye kadar yakınında maden ocağı açılmasını dahi yasaklıyordu. Getirilen tasarı bu yasakları neredeyse tamamen kaldırıyor. 25 dekardan küçük alanları ise zeytinlik de olsa zeytinlikten saymıyor. Bursa’nın sadece dört ilçesinde toplam 30 bin zeytin üreticisi aile var. Bunların 29 bininin sahip olduğu zeytinlik 25 dekarın altında. Tasarı yasalaşırsa küçük üreticilerin zeytinlikleri tamamen imara açılacak. Ne zeytinlik ne zeytin üreticisi kalmayacak.
Tasarıda bir de komik bir hüküm var. Tasarı zeytinlikleri yok ediyor ama zeytinlik alanlarda hayvan otlatanlara verilecek cezayı üç aydan altı aya çıkarıyor!

İLKE
İstanbullu aydınlardan oluşan “Çankaya İçin Ulusal Birlik Grubu” yeni cumhurbaşkanı için şu koşulları öne sürüyor:
“Mustafa Kemal’in ÇANKAYA’sında gerçekten demokrat; laik hukuka, insan haklarına, kadın – erkek eşitliğine inanan; milli ve manevi değerlerimize saygılı; tam bağımsızlıktan ve barıştan yana; bölücülüğe ve gericiliğe asla ödün vermeyecek; bu güzel ülkenin bütününü, ayrımsız kucaklayacak; Anayasa’mızın değiştirilemez hükümlerine ve ettiği yemine sadık kalacak… Bir aday…”
Ulusalcı diye küçümsenen bu aydınlar çok şey mi istiyor? Bunlar oyun bozan mı? Yoksa sadece çağdaş ve ilkeli insanlar mı?