Beyaz Teslimiyet Bayrağı…

Beyaz Teslimiyet Bayrağı…
Can Dündar

Galiba çağımızın en güçlü ideolojisi pragmatizm…
İlkelere yaslanmanın değil, sonuç almanın kutsanması…
Bir de Makyavelizm…
Hedefe ulaşmak için her yolun meşru sayılması…
Bu ikisi, siyasette yıllarca hükmetti.
“Üzüm yeme” adı altında fırsatçılık taltif edildi.
Bugünlere gelindi.

***

Gerçekçilerle idealistler arasındaki ayrımı yaşıyoruz yine:
“Reel politik” diyor ki:
“Kendi adayımızla kazanamıyoruz. O halde mantıklı olan, bizden olmasa da rakibi devirecek bir adayı desteklemek. Bunu da en iyi onun tabanından oy çalacak biri yapar.”
İdealist diyor ki:
“İyi de… Sonunda o seçilse bile, fikren senin rakibin kazanmış oluyor yine de… Seni kendi zihniyet dünyasına hapsediyor. Galiptir bu yolda mağlup…”

***

İhsanoğlu bahsinde idealistler gibi düşünüyorum.
“Çatı aday”, pek tanınmıyormuş; önemli değil. Sezer de tanınmıyordu; pekâlâ oldu.

“Çatı aday”, siyaseti sevmiyormuş; önemli değil; sevenlerden çok çektik.
“Çatı aday”, dindar bir profil çiziyormuş; olabilir, kendi tercihidir.
Sorun bunlarda değil. Burada CHP açısından iki sorun var. Biri yönteme, diğeri içeriğe dair:
Yönteme dair olan, demokratik olduğunu iddia eden partinin adayının birkaç kişi arasında belirlenmesi, nabzı yoklanır gibi yapılan insanların dekor haline getirilmesidir.
İçerikle ilgili olansa, ülkede hâkim olan milliyetçi- muhafazakâr iklime teslim olunması… Erdoğan’ın karşısına, onun fikir coğrafyasından bir adayın konulması…
İhsanoğlu, tekseslilikte boğulmaya çalışılan bir toplum için beyaz teslim bayrağıdır. Adayın tanıdıkça seveceğimiz kadar beyaz olması, bayrağın teslimiyet niteliğini örtmez.
Erdoğan nihayette kaybetse bile, rakibini belirleyebildiğine, kendi zihniyetini muhaliflerine dayatabildiğine göre peşinen bu yarışın galibidir.

***

CHP yenilmekten bıktı. Haklıdır.
Pragmatist hamlelerle seçim kazanarak bu bıkkınlığa son vermek, tabanını morallendirmek istiyor. Tercihidir.
Bu tercih nedeniyle, CHP’lilerden son seçimde Ankara’da kahramanlarına küfretmiş bir adaya oy vermesi istendi; olmadı.
Şimdi de hiç tanımadığı, muhtemelen zihin dünyasında da ayrıştığı bir adayı desteklemesi isteniyor. Zor.

***

Muhafazakâr değerlerle barışmak, muhafazakârlaşarak olmaz. Kimsenin kimseye bir hayat tarzı dayatamayacağı, herkesin inandığı gibi yaşayabileceği, demokratik bir toplumsal ortam yaratırsanız, orada muhafazakârlar da özgürce soluk alır.
Aksi halde, “Biz de dindarız” mesajı verelim derken, toplumun hepten taassup kıskacına alınmasına hizmet edersiniz.

***

CHP, usul usul sağa akarak, ağustosta dolacak testinin şeklini almaya çalışıyor.
Bize, testinin şeklini değiştirecek bir çağlayan lazım.
Bu seçim kazanamayabilir; ancak çoğunluğun kuyruğuna takılmayacak, “Başka bir dünya mümkün” umudunu taşıyacak, teslim olmamanın enerjisini yayacak bir hareket, bugün örgütlenip hızla büyüyebilir. Böyle bir hareket, tüm dışlananlarla birlikte, taassubun hırsızlığa payanda yapılmasına karşı çıkan muhafazakârları da ikna edebilir.

***

Bakın İzmit’te okul birincisi olan 17 yaşındaki Işıtan, “dereyi geçene kadar” sureti haktan görünmenin pragmatizmini elinin tersiyle itip tek başına kürsüye yürüyor ve yaşıtı Berkin Elvan’ın katledilmesine isyan ediyor.
Unvanını kaybederken, yüreğimizi ışıtıyor, yarın umudumuzu perçinliyor.
Işıtan’ın kuşağı, cesaretle kendi yolunu açıyor.
CHP yöneticilerine tavsiyem, asıl onları tanımalarıdır.
Eminim ki, tanıdıkça sevecekler.

Çatı aday ve muhafazakârlık…

Çatı aday ve muhafazakârlık…
Cüneyt Ülsever

Yakın tarihlerde (27.04, 08.05 ve 11.05) CHP’nin nasıl bir cumhurbaşkanı adayı belirlemesi gerektiği konusunda yazılar yazdım.

Örneğin 27 Nisan’da yazdığım “Cumhurbaşkanı Aday(lar)ım” başlıklı yazıda adayın sahip olması gereken nitelikleri şöyle sıraladım.

“1) Adayın RTE’nin birinci turda seçilmesine engel olacak bir kitleye hitap etmesi lazım.
2) Adayın ikinci turda hem muhafazakâr hayat tarzını benimsemiş kitleden (MHP başta olmak üzere, sonradan AKP’ye kaymış eski ve mütedeyyin DYP ve ANAP seçmeni), hem de modern hayat tarzını benimsemiş kitleden (başta CHP’li modernler olmak üzere iki arada bir derede kalmış modern-muhafazakârlar) birlikte oy alabilecek kişi olması lazım.”

Söz konusu niteliklere sahip kişi örneği olarak İlhan Kesici’ye atıfta bulunmuştum.

Kendime göre gerekçelerim şunlardı:

“Kesici’nin en bariz özelliği muhafazakârlığı ve moderniteyi birlikte hazmetmiş nadir siyasetçilerden birisi olmasıdır.

Her iki tarafın meramını anlar, her iki taraf onu kucaklar.

Sivas Zara’da doğmuş, ODTÜ’den sonra İngiltere’de eğitim almıştır.

Hem ANAP hem de CHP milletvekili olmuştur.” (ibid)

Sonunda CHP, MHP ile de mutabık kalarak Ekmelledin İhsanoğlu’nu çatı aday yaptı.

Adaya güçlü itirazım var.

***

Her ne kadar Prof. Dr. Ekmeleddin İhsanoğlu 2013 Aralık’ında İslam Konferansı Örgütü’nün (İKÖ) Genel Sekreterlik görevini devrederken yaptığı konuşmada:

“Kendimi İslam dünyasının meselelerine adadım, bundan sonra da var gücüm ile İslam dünyası için çalışacağım. Zihnen ve bedenen daima bu gerçekle meşgul oldum. Bunun dışındaki meseleler ikincil planda kaldı” (nakleden Algan Hacaloğlu) demiş olsa da benim İhsanoğlu’nun cumhuriyetçiliği, laikliği, Atatürk sevgisi, Batı’ya aşinalığı konusunda hiçbir itirazım yok.

Kendisine temsil kabiliyeti, şahsiyeti, namusu, İslam çalışmalarındaki üstünlüğü konularında da güvenim tam. Muhakkak ki çok da dindar bir kişi.

Benim itirazım İhsanoğlu’nun muhafazakârlığına, daha doğrusu CHP’nin muhafazakârlık algılamasına!

***

1) Evvel emirde İhsanoğlu muhafazakâr kitle açısından kendilerinden birisi değil! Sosyoloji bilimi kitlelerin iç-grup (in-group) saydıkları kişilerin peşinden gittiklerini, haklarında en doğru önermeyi yapsa da dış-grup (out-group) saydıkları kişileri takip etmediklerini, onların en mantıklı önerilerini bile şüphe ile karşıladıklarını iddia eder. İhsanoğlu din âlimi ama elit! “Kendilerinden birisi” değil! (RTE İslamı İhsanoğlu seviyesinde bilmiyor ama “kendilerinden birisi”.) İhsanoğlu kitlelerin beklediği gibi “yanına kolayca yaklaşabilecekleri, meramlarını anında anlayacak” bir kişi değil.

2) Muhafazakâr kitle, hayat tarzı modernlerden farklı bir kitle ama oy verirken onların da çok somut dünyevi saikleri var. Muhafazakârlar kendileri gibi muhafazakâr insan isterler ama baskın güdüleri “iş bitirici” (Özal), “hizmet eden” (RTE), “barajlar kralı” (Demirel) türü liderin peşinden koşmayı emreder. Kusura bakılmasın ama İhsanoğlu insanlara iş bitirecek, hizmet verecek bir görüntü/beklenti veremez. Fıtratında yok.

3) Yapılan saha çalışmalarında CHP’ye oy vermeyenler neden oy vermedikleri sorulduğunda birinci sıraya “halka uzak” şıkkını koyuyorlar (Adil Gür). Ekmeleddin İhsanoğlu muhakkak ki İslama çok yakın ama o da halka çok uzak.

***

4) Sanırım CHP halkın ilk kez cumhurbaşkanı seçmesinin ne anlama geldiğini hâlâ çözememiş. AKP çözdü, CHP çözemedi. Artık TBMM kendi içinde devleti temsil edecek bir kişi seçmiyor. Parlamenter demokrasi bitti. Halktan oy alacak cumhurbaşkanı adayı herhangi bir siyasal partiye mensup olmasa da bundan böyle siyaset yapmak zorunda. Ekranlarda, hatta meydanlarda halka heyecan vermek mecburiyetinde. Ne kadar vakur durduğu değil, Demirel gibi, RTE gibi kitlelere ne kadar yakın durduğu, ne kadar anlaşılır bir dil kullandığı önemlidir. Kitleleri coşturmak esastır. Kaç dil bildiği, dış dünyada saygınlığı, Kuran tefsirindeki üstünlüğü oy verirken aranan en iyimser tahminle ikincil niteliklerdir.

5) CHP İhsanoğlu’nu aday gösterirken partisinin kimliğini ise tamamen unutmuştur. Adayın yukarıda belirttiğim gibi muhafazakârlara hitap etmek kadar modernlere de hitap etmesi lazım idi. Kılıçdaroğlu “CHP’ye genel başkan seçmiyoruz” diyor ama CHP’nin önerdiği adayı belirlediğini unutuyor. Kusura bakmasın ama bu adayla Kılıçdaroğlu kendi seçmenine saygısızlık etmiştir. İhsanoğlu muhafazakârlar kadar modernler (CHP) için de iç-grup (in-group) değil, dış-grup (out-group)tur. Onlar için de “kendilerinden birisi” değildir.

***

6) Öz cümle; Ekmeleddin İhsanoğlu bir devekuşu. Ne kuş, ne deve!

RTE için kolay lokma olacaktır. Ağustos seçimi ertesi CHP’nin yönetim kadrosunun başı çok ağrıyacaktır. Kıymetli bir insanımız da lüzumsuz yere fena halde yıpranacaktır.

Ortaçağ Zihniyeti ile Nasıl Savaşılır?

Ortaçağ Zihniyeti ile Nasıl Savaşılır?
Özlem Yüzak

“Ne bakıyorsun işim yok diye; işi olan ne yapıyor? Tüm fitne, kadın fitne, çocuk fitne, dünya olmuş fitne. Niye çalışayım boşa? İlk ve son Allah, ebedi olan Allah, dönüş Allah’a.. Çalış, ama Allah için çalış inşallah…”
İŞİD‘in binlerce Türk militanından biri olan E.T.’nin sosyal paylaşım sitesi Facebook’taki profil bilgilerinde kendisi için yazdığı sözler bunlar. Cumhuriyet gazetesinden arkadaşımız Meltem Yılmaz’ın haberine göre E.T. Konya Ereğli doğumlu, evli ve iki çocuk babası.13 Haziran günü yaptığı bir paylaşımda İslam’a küfrettiği gerekçesiyle kafasını kestiği 30 yaşlarındaki bir erkeğin görüntülerini paylaşmış…

İşsizlik ve cehalet… Siyasal İslamın özellikle de köktendinci radikal İslamın itici gücü. Allah adına, din adına ölmeye hazır neferleri bulmak için beslendiği yegâne kaynak. Ve ne yazık ki bizim de içinde olduğumuz coğrafya onlarla kaynıyor. Hem de yıllardır.
Hatırlarsınız; Nijerya’da radikal İslamcı Boko Haram, ülkeyi cehenneme çevirmiş durumda. Nisan ayında bir yatılı okulu basarak 200’e yakın kız öğrenciyi kaçırmıştı. Geçen hafta da 20 kadını silah zoruyla kamyona bindirip kaçırdıkları bilgisi geldi. “Batılı tarzda eğitim yasaktır” anlamına gelen Boko Haram, hükümeti devirip şeriata dayalı bir yönetim kurmak için savaşan bir terör örgütü. Özellikle son birkaç aydır düzenlediği saldırılarda, en az bin kişi hayatını kaybetti.

Afganistan’da halk, ilk kez demokratik yollardan bir cumhurbaşkanı seçmek için sandık başına gitti. Ancak Taliban yine devreye girdi. Hem düzenlediği saldırılarda ülke genelinde onlarca insanı öldürdü hem de oy kullanan parmakları boyalı birçok seçmenin parmağını kesti.
Para, petrol, din, siyaset, aşiret bulamacı içinde insan yaşamının sinekten bile daha değersiz olduğu bir coğrafya. Erkekler cihat için beslensin, kadınlar zaten birer mal.
Irak Şam İslam Devleti (IŞİD) Musul’u ele geçirdiği zaman önce şeriat kurallarını açıkladı ve ilk madde kadınların zorunlu olmadıkça sokağa çıkmamaları oldu.

Milyonlarca kadın ve kız çocuğu büyük tehdit altında: terör, cinayet, tecavüz, çocuk yaşta zorla evlilik, fuhuş…
Hindistan’da Badaun bölgesinde ağaca asılı halde bulunan iki kızın yaşları 10 ve 15’ti. Önce toplu tecavüze uğramış, ardından da asılmışlardı.
21. yüzyılda Ortaçağ’ı yaşamak başka türlü olamaz. Üstelik bu kez her şey çok daha acımasız. Üstelik vahşet, son teknoloji ile yan yana ilerliyor. İnfazlar, işkenceler, şiddet anında cep telefonları ile görüntüleniyor ve tüm dünya ile paylaşılıyor…

Peki, gelelim asıl can alıcı soruya: Gözünü kırpmadan 1700 kişiyi öldürebilen bir zihniyet ile nasıl savaşılır? Allah için öldürdüğüne inanan, bununla gurur duyan bir zihniyetle?
Batı her zamanki gibi seyirci. Özellikle de ABD… IŞİD’in bu hale gelmesi ABD’nin Irak politikalarının sonucu. Şimdi ise kendi oyduğu ve içini çıyanlarla doldurduğu cehennem çukurunda olup biteni seyrediyor. Avrupa, Rusya’nın Ukrayna ile başlayan yeni dış politikasına hâlâ kilitlenmiş vaziyette. Çin, doğu ve güney denizlerinde egemenlik sorunları ile uğraşıyor.

Dolayısıyla Ortadoğu, kendi kaderi ile başbaşa gibi görünüyor. Bir kıvılcımla parlayan ve diğer ülkelere kolaylıkla sıçrayabilecek devasa bir cephanelik. Ve bu cephaneliğin bir ucunda tüm komşuları ile sorunlu bir Türkiye. AKP’nin akıllara ziyan dış politikası ile bugüne kadar bölgedeki bütün yangınlara körükle gittik. Bakalım, şimdi bu cehennemden nasıl çıkacağız?

Çankaya için boş işler…

Çankaya için boş işler…
Aydemir Güler

AKP’nin adayı çoktandır belliydi. Zaman zaman, krizin tepe noktalarında Erdoğan’ın adaylığını ilan etmesinin bile gayrımeşru hale geldiği anlar oldu. Ama direttiler.

Diretebildiler, çünkü diretmenin bir mekanizması ve zorunluluğu vardı.

Zorunluydu, çünkü geri adım atmak değil, duraladıkları an halkın kendine güveni tazelenirdi ve bunların en büyük korkusu halktır. Çünkü hız kestikleri an egemen güçler bir maliyet hesabına girişebilir ve AKP’nin artısını eksisini masaya yatırdıklarında işler değişebilirdi.

Yürümezsen düşersin! Erdoğan’ın, AKP’nin, İkinci Cumhuriyet denemesinin kuralı bu.

Erdoğan’ın gözünü daha yükseklere dikmemesi imkansız. Ve bu, ancak kariyerizmin doruğuna ulaşan marazi kişisel motivasyonlarla yapılabilir olsa da, kişisel bir durum değil. Kuralı besleyen başka bir şey de, kavşaktan bir tarafa dönse krallıklarını ilan edecek olan bu adamları, diğer tarafta yolsuzluk, katliam ve savaş suçları mahkemelerinin bekliyor olması. Ya saraya ya zindana!

Mekanizma mı? O daha basit. Elinden geleni ardına koymama ve her yol mübahtır pervasızlığı.
Her şeyi yapabilmek ve buna mahkum olmak…
Erdoğan böyle bir cumhurbaşkanı adayıdır.
Erdoğan bir kutuplaşmanın adayıdır.

Türkiye gericiliği, kabaca memleketin yarısının üstüne çöreklenmiş ve korkuyor. Erdoğan’ın yürüyememesi, dolayısıyla İkinci Cumhuriyet sistematiğinin çözülmeye başlaması durumunda, insan içine çıkamayacak hale gelmekten korkuyorlar.

Korku büyük bir enerji yaratıyor.

***

İhsanoğlu kimdir? Yazılıyor, ben uzatmayayım. Erdoğan’ın İslam Konferansı örgütünün başına koydurttuğu, Yeni-Osmanlı figürüdür. Erdoğan’sız AKP rejimidir. İkinci Cumhuriyeti memleketi iki yarıya bölmeden sürdürmenin formülüdür…

Yani eşyanın tabiatına aykırı!

İhsanoğlu, Mansur Yavaş’tır, Mustafa Sarıgül’dür. İhsanoğlu, yenilgiye mahkumiyettir. İhsanoğlu, Erdoğan’ın önünü açma operasyonudur. İhsanoğlu, Kılıçdaroğlu’nun “İkinci Cumhuriyetin Halk Partisi”dir ve aynı zamanda Bahçeli’nin İkinci Cumhuriyete yedek lastik politikasıdır.

***

Bu CHP’den başka bir şey çıkmayacağını sadece söylemedik. Bunu teşhir ettik. Karşısına çıktık…
CHP Genel Merkezini ikna etmek için değil. Siyaset “söylemek”le değil, yapmakla, göstermekle, örneklemekle olur. CHP’ye bağlanan umutlar Erdoğan’ın en büyük kurtarıcısı haline dönüştü. Demek ki yeterince yapamamışız…

Peki İhsanoğlu’nun adaylığı geri püskürtülebilir mi? Şimdi kısa sürede muhalefetten başka aday çıkar mı?

Bunlar yanlış sorular. Her yolla ölümüne direten bir Erdoğan modelinin meşruiyetini kabul ettikten sonra adayın önemi kalmıyor. AKP kendisine meşruiyet tanındığı anda maçı kazanıyor.

Ayrıca bu sorular bizi ilgilendirmiyor. AKP’nin giremeyeceği meşruiyet sınavından Meclis geçemez ki!

Çocuklarımız ölürken, ülke savaşa sürüklenirken, ayakkabı kutuları dolarken mutlak bir etkisizlikten çıkamayan CHP’nin kimi aday göstereceğini tartışan zaten az değil. Onlar Kılıçdaroğlu’nun kapısında sıraya girip ellerinden geleni yapmışlardır mutlaka. Bize ihtiyaçları olmaz…

Solculuk, içinde bulunduğumuz koşullarda AKP’nin ve oradan düzenin meşruiyetini aktif biçimde sorgulamaktan başka nasıl bir mecra bulabilir kendine?

CHP’ye “iyi aday” telkin etmek. “Böyle yapmayın, hem Kürtlere de açık olun biraz” demek. Kürt siyasi hareketine de “ama siz de öyle yapmayın” diye ricada bulunmak… Böyle bir şey olabilir mi!

Solda kim kendini “Erdoğan cumhurbaşkanı olamaz, öbürü de aynısı… Biz cumhurbaşkanı seçelim” yaklaşımıyla tanımlarsa boşa düşmüş demektir. Buradan ya içi boş bir ajitasyon çıkar, ya da CHP ve HDP ricacılığı.

Üstelik Kürt hareketinin seçimle değil pazarlıkla ilgilendiğini biliyoruz.

İçi boş ajitasyon, solun kendine öncülük vehmeden birtakım kesimlerinin halka karşılıksız çağrılarda bulunmasıdır: “Yürüyün aslanlarım” veya “gelin peşimden.”

İyi de nereye?

Türkiye halkı ne kendini aslan sanacak, ne de kimsenin peşine düşecek durumda. Ne devrimcilik rüyası görüyor, ne de örgütlenmek için yarışıyor. Halkımızda ikisinin de potansiyeli var.

Türkiye halkı olsa olsa siyasete, akılcılığa refleks verebilir. Halk, “iyi bir aday olsa da, şu Tayyip’i…” kolaycılığına kapılma eğilimindedir elbette.

Ama ölüm korkusundan sıtmaya razı olmayacak ciddi bir nüfus oranı kesinlikle vardır. Yeter ki, sola baktığında boş laf sarfeden ve onu yönetmeye, peşinden sürüklemeye yeltenenler yerine aklı başında, siyaseti ikna edici, hedefleri büyük ama cesaret veren sosyalistler görsün.

Hedefi büyük tutalım. Tayyip rejimin kara deliğidir. Sadece deliğe bakanlar içine düşer. Biz rejimin bütününü, meşruiyetini sorgulayalım.

Türkiye’nin bir cumhuriyete ihtiyacı var. Türkiye’nin bağımsızlığa da ihtiyacı var.

Vasat siyaset cumhuriyet ve bağımsızlık der, orda durur!

Türkiye’nin vasata değil daha fazlasına, sol seçeneğe ihtiyacı var. Örneğin sosyalist bir cumhuriyet hedefine. Örneğin bağımsızlığın sadece sosyalizmle mümkün olabileceği fikrinin kitlelere yayılmasına…

Programında sosyalist devrim yazanların, Türkiye’nin sosyalist devrimci geleneğinden bugünlere gelenlerin başka türlü yapması mümkün mü!

Babalar da Ağlar…

Babalar da Ağlar…
Can Dündar

“Analar ağlamasın”, “Anaların gözyaşı dinsin” deyip duruyoruz ya, savaş bitsin, dağdakiler insin, çocuklar öldürülmesin istediğimizde…
Bilinsin ki, babalar da ağlar…
Kimisi hüngür hüngür, kimisi sessiz sedasız, kimi gizli saklı veya katıla katıla; ama babalar da ağlar.
Çoğu, “Erkek adam ağlamaz” palavrasıyla büyütüldüğünden gizler ağladığını; erkekliğine yediremez gözyaşını… Ceketinin koluna veya iç cebindeki mendile siler. Bir köşeye gizlenip hüznünün geçmesini bekler.
Ama ağlar babalar da…
Analar kadar…
“Berkinim yaşasa karne alacaktı dün” diye ağlar babası; odasındaki öksüz bilyelerine bakarken…
Soma mezarlığında Berkay, “Karnemi getirdim baba! Hepsi pekiyi” diye toprağı okşadığında başucunda dedesi ağlar.
Evladı dağda savaşıyor diye dövünen sadece analar değildir; lise çağındaki kızının karnesiyle birlikte okuldan çıkışını da alan baba da, kızının mühendis olma hayallerine ağlar.
Musul’dan gelecek iyi bir habere, kalan ömrünü fedaya hazırdır konsolosluktaki şoförün babası; “Oğlum, yiğidim” diye dövünerek ağlar.
Ağlamalıdır da…
Kedersiz bir dünya hasretinin cansuyudur gözyaşı…
Acıyı söndürmekle kalmaz, ruhu da yıkar.
Yanağın yatağında akan tuzlu bir sudur.
Tek damlası ile “erkeklik” denilen taş heykeli çatlatıp kırar.

Babalara tavsiyeler
Baba oldunuz mu, “sıfırlayın” bildik ömrünüzü; yeni birisiniz artık…
Bir insan yetiştirmeyeceksiniz sadece; yeni bir insan olacaksınız. Kendinizi en baştan kuracaksınız.
Kıymetini bilirseniz, vakit ayırabilirseniz, mükemmel meslektir babalık… Evladınızın her yaşında kademe alır terfi edersiniz; yanağınızda buseden madalyalar…
Emekli olduğunuzda da, elinizle yaktığınız dilek fenerinin semaya süzülüşünü hüzünlü bir gururla izlersiniz.
Tadına varın bu şenliğin!
Çocuk büyütmek, akşamları saçını karıştırıp yanağından makas almaktan ibaret değildir; altını bağlamadan, tırnağını kesmeden, banyosunu yaptırmadan keyfini çıkaramazsınız.
Bilgisayardaki oyundan daha ilginç, televizyondaki çizgi filmden daha eğlenceli olmak zorundasınız.
İlk günden itibaren günlük tutun; duygularınızı sere serpe yazmaktan çekinmeyin.
Daha bebekliğinde bir ağaç dikin; hangisinin daha çabuk serpilip büyüdüğünü gözleyin, meyve vermesini seyredin, sizinkinin meyvelerini hayal edin. Ona bir kedi ya da köpek veya kuş alın; birlikte büyütün; küçük yaştan kardeşliği, merhameti, sevgiyi, üleşmeyi öğretin.
Her gece bir masal veya şiir okuyup gönderin uyku ülkesine…
Bir enstrümanı birlikte çalmayı, anneler günü için yaptığınız besteyi çalmayı, onunla birlikte dans etmeyi deneyin.
Onu antrenmana bırakmayın, onunla birlikte spor yapın.
Birbirinizin fotoğraflarını çekip bir albümde toplayın. “Yaşım geçti” demeyin; öğrenme sürecini paylaşın.
Evin bir duvarı tuvaliniz olsun; birlikte gönlünüzce boyayın.
O duvara aile soyağacınızı çizin; kendi tarihini bilsin; oradan ülkesinin, evrenin tarihine geçsin.
Karşı duvara bir harita asın; dünyayı keşfetsin.
Bozuk eşyaları tamir edin; emeğin değerini bilsin.
Birlikte makarna pişirin; kendi pişirdiğini yesin.
Küçük deneyler yapın, bilime meyletsin.
Yeterince masal okuduysanız bir de birlikte yazmayı deneyin; okurluktan yazarlığa terfi etsin.
Şehrin kuytularını gezdirin; coğrafyasını öğrensin. Sonra günü geldiğinde, ışığı yeterince güçlendiğinde, salın gökyüzüne… Dilekler, dualar eşliğinde…
Gururla seyredin gidişini…
Hızla yükselirken, “Arkamda babam var” diye güven duysun.
Övünün. En baba, Babalar Günü sizinki olsun.

İç savaş haberleri…

İç savaş haberleri…
Hakan Gülseven

Artık pek hatırlayan kalmadı. Hatırlatmak lazım… Bundan takriben 11 sene evvel, Irak’ın elinde kitle imha silahları olduğunu öne süren ABD ve müttefikleri büyük bir işgal harekâtına hazırlanmaya başladı. Bu sırada Irak’ta kitle imha silahı falan olmadığını söyleyen Britanya Savunma Bakanlığı uzmanı Dr. David Kelly, evinin birkaç kilometre ötesinde ölü bulundu. Britanya istihbaratı konuyu kapattı!..

Askeri harekât başlamadan evvel, o dönemin ABD Başkanı G. W. Bush, her zamanki zevzekliğiyle Irak’a demokrasi götüreceklerini söylüyordu. O esnada Teyyip Erdoğan da Amerikan Ordusu’nun Türkiye’yi gönlünce kullanabilmesi için Meclis’ten ‘tezkere’ çıkartma çabasındaydı. Beceremedi…

ABD ve müttefiklerinin Irak saldırısı Mart 2003’te başladı. Irak yerle bir edildi. 1 milyonun üzerinde Iraklı öldü.

Ve Irak Milli Petrolleri emperyalist şirketlerin eline geçti.

Zaten konu buydu…

***

Bugün eski Irak toprakları üzerinde her an her yerde bombalar patlamaktadır. İnsan kafası kesip önünde poz veren ruh hastaları pek çok yeri kontrol ediyor. Emperyalistlerin ‘demokrasi’ götürme bahanesiyle tarumar ettiği Irak, insanlığın bittiği yerdir şimdi…

Suriye de yangın yeri. Bir yandan Esad, bir yandan ‘Cihatçı’ denen kiralık katiller ölüm kusuyorlar. Halk iki katil gücün arasında kalmış, ellerindeki derme çatma silahlarla kendini savunmaya çalışıyor. Yurtlarından oluyor insanlar. Sadece Türkiye’de 1 milyon civarında Suriyeli sığınmacı var.

‘Demokrasi sevdalısı’ Batı emperyalizmi ile Türkiye devleti bölgedeki şeriatçı katillere silah ve cephane boca ediyor…

.

***

Bu manzaranın Türkiye’yi etkilemeyeceğini düşünen ise ahmaktır. Bu sebeple, ocak ayı başından itibaren bu sütunda Türkiye’yi saracak bir iç savaş tehdidinden söz edip duruyorum.

Geçen gün Bağcılar’da Lice olayları nedeniyle gösteri yapan vatandaşların üzerine elinde falçatayla yürüyen şahıs, IŞİD tişörtü giymişti. Yarın o falçatayla kelle kesmeye yeltenecektir.

Türkiye’nin sınırları kevgire döndü. Binlerce şeriatçı katil Türkiye’de yuvalanmış vaziyettedir.

Türkiye’de toplum keskin hatlarla bölünüyor…

İktidardaki insan malzemesi toplumsal bölünmeyi keskinleştirmek için elinden geleni yapıyor. Örgütlü cehalete yaslanan iktidar, korkunç bir şuursuzlukla kendinden olmayan her kesime, Alevilere, kadınlara, Kürtlere, laik duyarlılığa, zaten kıt olan demokratik kurumlara saldırıyor. İtiraz edenler sokakta iktidarın polisi tarafından öldürülüyor.

Bu bir iç savaş manzarasıdır.

***

Ortadoğu’yu Afganistan’a çeviren ve bölgenin kaynaklarını yağmalayan emperyalizm bu manzaranın sorumlusudur. Elbette kırıntıları toplayacakları ve iktidarlarını pekiştirecekleri hayaline kapılarak ABD ve müttefiklerinin yardakçılığını yapanlar da en az onlar kadar vebal altındadır.

Bölgedeki tüm gerici Arap yönetimleri, Teyyip Erdoğan, Barzani ve Talabani, emperyalizmin Ortadoğu manzarası önünde çektirdiği aile fotoğrafının kıyısında köşesinde yerlerini almıştır.

Dünyadaki bütün manyakları Ortadoğu’ya toplayan ve ortalığı kan gölüne çeviren bu süreç hepsinin ortak marifetidir.

***

Bugün Türkiye’de farklı toplumsal kesimler arasında hızla yükselen tansiyon ve iç savaş tehdidi ancak bilinçli bir müdahale ve ciddi bir mücadele ile tersine çevrilebilir. Bu şuursuz iktidar devrilmelidir. Toplumun derinliklerine işleyen gerici yapılanma sökülüp atılmalıdır. Dinci fanatizm yok edilmelidir.

Tüm bunları başarabilecek olan güç, yine ABD’ye sevimli görünmeye uğraşan bir ‘ılımlı muhalefet’ olamaz. Emekçi sınıfların çıkarlarını gözeten, üretenleri emperyalizmin siyasetlerine ve o siyasetlerin yerli ortaklarına karşı konumlandıran yeni bir ‘sağlıklı toplumsal bölünme’ye ihtiyaç vardır.

Bunun için elinden geleni yapmayanlar, sadece vebal altında kalmaz, fiziksel bir imhanın da nesnesi haline gelirler…

Dışişleri Bakanı İstifa Eder mi?

DIŞİŞLERİ BAKANI İSTİFA EDER Mİ?
Mehmet Tezkan

Demokrasiyi içselleştirmiş bir ülke olsa verilecek cevap bellidir..
Eder, etmeli..
Bizim gibi ülkelerde ne olursa olsun kimse siyasi bedel ödemek istemez..
Ödemez de..
Siyasetçi hemen ‘yedirmeyiz’ paravanının arkasına sığınılır..
Soma faciasından sonra o işletmeyi öve öve bitiremeyen Enerji Bakanı kılını kıpırdattı mı?
O işletmenin kâğıt üstünde denetlendiği ortaya çıkınca Çalışma Bakanı istifa etti mi?
Hayır..
Aynısı olacak, Dışişleri Bakanı istifa falan etmeyecek.. Büyük resme baktığımız zaman görünen manzara büyük başarısızlıktır..
Niye mi?
Suriye politikası iflas etti.. Irak politikası iflas etti.. Mısır politikası iflas etti.. Türkiye radikal grupları besleyen, büyüten, göz yuman ülke konumuna düştü.. Böyle bir algı yaratıldı..
Mimarı da Davutoğlu’dur..
*
Musul’da elçiliğimizin zamanında boşatılmaması bile başlı başına istifa gerektirecek bir olay..
IŞİD savaşa savaşa geliyor.. Adım adım Musul’u ele geçiriyor.. Bizim konsolosluk çoluk çocuk ağzına kadar dolu..
Efendim neymiş.. Bakan inisiyatifi Başkonsolos’a bırakmış.. Bakan, tehlikeyi gördüğü halde, olacakları kestirdiği halde, IŞİD’in kafa kesen bir örgüt olduğunu bildiği halde zamanında ‘tahliye’ kararı vermemesi büyük hatadır..
Affedilmez hatadır..
Siyasi bedeli olan hatadır..
Bakan dün tahliye yazısını gönderdik dedi ama anlaşılan iş işten geçtikten sonra!..
*
Bakan, tehlikeyi görememişse, olacakları okuyamamışsa, öngörememişse, ciddiye almamışsa bu sebeple ‘tahliye’ kararı vermemişse yine o koltuğu bırakması lazım..
*
Haa.. Bakan Musul’un işgal edileceğini bildiği halde ‘IŞİD bize dokunmaz, onlar da Sünni biz de Sünni’yiz.. Onların kavgası Şiilerle’ değerlendirmesi yaparak tahliye kararı vermemişse yine büyük hata yapmış..
Yine bölgeyi okuyamamış!..
Nerden bakarsanız bakın.. Konsolosluğu zamanında boşaltmayan Bakan işgalin müsebbibidir..

Kardeş Haşimi şoku..

Irak Cumhurbaşkanı Yardımcısı’ydı.. Tarık El Haşimi önde gelen Şiileri öldürtmekle suçlanınca Irak’tan kaçtı..
Hakkında idam kararı verilince Türkiye’ye sığındı.. İktidar Haşimi’ye sahip çıktı.. Başbakan dostu olduğunu söyledi; kardeşim diye hitap etti.. AKP Kongresi’ne katıldı.. Konuşma yaptı..
Haşimi’ye kol kanat geren Başbakan, Irak Başbakanı Şii Maliki ile köprüleri attı.. İpleri kopardı..
Araları hâlâ kötü.. Soğuk rüzgârlar esiyor..
Interpol tarafından kırmızı bültenle aranınca sıkıntı yaşanmaya başladı.. Başbakan yine de istediği kadar Türkiye’de kalabileceğini söyledi..
Haşimi uzun süre kalamadı.. İzini kaybettirdi.. Sessizliğe büründü..
*
IŞİD Musul’u ele geçirip konsolosluğumuzu işgal edince Haşimi ortaya çıktı.. Militanları kutlamış, Musul’daki gelişmeleri ezilenlerin devrimi olarak nitelemiş..
Ankara şoktadır herhalde..
Nasıl olmasınlar ki.. Besle kargayı, oysun gözünü misali..

Ha babam test ediyorlar!..

2011 yılıydı.. İsrail’in PKK’ya silah desteği sağlayacağı iddia edilmişti.. Dışişleri Bakanı Davutoğlu çok sert tepki gösterdi..
‘Kimse Türkiye’nin gücünü test etmeye kalkmasın’ dedi..
Bu cümleyi çok sevdi.. Daha doğrusu, sözüne âşık oldu ki ne zaman bir musibet olsa bu cümleyi sarf etti..
Reyhanlı saldırısı oldu..
Bakan; ‘Kimse Türkiye’nin gücünü test etmeye kalkmasın’ dedi..
Suriye’deki Süleyman Şah Saygı Karakolu krizi çıktı.. Türk askerlerinin saldırıya açık hale geldiği iddia edildi..
Bakan benzer bir cümle kurdu; ‘Bu caydırıcı gücü kimse test etmeye kalkmasın’ ..
IŞİD militanları konsolosluğumuzu bastı, görevlileri rehin aldı.. Bakan yine aynı tepkiyi verdi..
‘Türkiye’nin kudretini test etmeye kalkmamalıdır.’
*
Parlak bir cümle ama o kadar çok kullanıldı ki anlamı kalmadı.. Muhatapların bir kulağından girdi, öbür kulağından çıktı.. Etkili olamadı, caydırıcı olamadı..
Herkes test etmeye başladı..
Söz etkili olsa, Bakan o sözü iki de bir tekrarlamazdı..

Yönü Belirsiz Ülke…

Yönü Belirsiz Ülke…
Nilgün Cerrahoğlu

Ali Sirmen’in “İspanyollar neden çoğulcu demokrasiye, hoşgörülü topluma geçti de biz geçemedik” sorusuna ilişkin yazılarıma farklı tepkiler aldım. Değerli hocam Bozkurt Güvenç’ten gelen bir katkı şöyle:
“Sevgili Nilgün, İspanya’da kralın istifası üzerine yazdıklarına teşekküre hazırlanırken, gündem Ali Sirmen’in sorusuyla ‘AKP motoru’na kaydı… (İspanya’da demokrasiye geçiş dönemindeki durumun tersine Türkiye’de) Bilinçli ve yönetimden sorumlu bir orta sınıf (olmaması) tanısı kuşkusuz geçerli.

Bizim orta sınıfımız küçük veya zayıftı. Devlet kapısına bakıyordu. Karşıdevrim, askeri vesayetin bıraktığı anayasa yadigârı parti ve seçim kanunları ve Batı sermayesinin Ortadoğu dengesinde verdiği Ilımlı İslam ortaklığı göreviyle RTE’yi seçerek ve destekleyerek, AB yolumuzu, umudumuzu keserek bizi bugünlere sürükledi. Daha ülke RTE adını duymamışken İspanyol meslektaşınız size geleceğin başbakanını… Madrid’de bildirmişti. Hatırlar mısın? (Güvenç burada 2001’de Madrid’de bir ‘thinktank’çiyle yaptığım ve daha sonra ‘Sağnak’ta aktardığım bir görüşmeye atıf yapıyor. ABD’nin Brookings Institute kuruluşunda çalışan bir eski ‘think-tank’çi; RTE’nin gölgesi ülkenin üzerine düşmeden çok önce… 2001 Kasımı’nda Madrid’de konuşurken adeta kahve falı bakar gibi; ‘Önümüzdeki dönem İstanbul’un eski Belediye Başkanı Tayyip Erdoğan yeni başbakan ve Türkiye de ılımlı İslamın temsilcisi olacak!’ demişti.) Bugünkü durum ve sorunlarımız yalnız iç dinamiklerle açıklanamayacak kadar karmaşık..

Türkiye’nin milli geliri son on yılda 1 trilyon, borçları ise 1.1 trilyon artmış. Oysa bir borçla gelirin en az üç-dört kat büyümesi beklenirmiş. Ekonomi mesken balonunun yakında patlayacağını haber veriyor. Ülke sağlıksız bir ekonominin gürbüz çocuğu faşizm ile uğraşırken demokrasiden süratle uzaklaşıyoruz. Falanjist/ korporatist Franco ülkeyi ve milli varlığı yağmalamamıştı… Biz yönettiği TC karşıtı bir iç savastan çekinmeyen İslamcı bir iktidarla savaşıyoruz. Demokrasi yolumuz umarım sonra bir iç savaşa varmadan açılacak…”

‘Sizin için çok namuslu!’
İç dinamik ve dış dinamik etkileşimi evet çok önemli…
İspanya’nın demokrasiye geçişi, “iç dinamiğin olgunlaştığı bir dönemde (AB-ABD liderliğindeki) dış dinamiğin tümüyle yapıcı katkısına” ilişkindir.
İspanya örneğinde olumlu bir paslaşma ve örtüşme, “demokratikleşmede” yol açıcı, teşvik edici etkileşim söz konusu..

Türkiye’de ise iç dinamikler hâlâ yetersiz kalırken, “statükoyu” sarsan adımlara destek vermekten hâlâ açık biçimde kaçınan, statükoyu tehlikeye atacak gelişmelere türlü mazeretlerle taş koyan bir “dış dinamik” var.
Leyla Tavşanoğlu’nun izlenimlerini okumuşsunuzdur…
ABD’nin etkili düşünce kuruluşlarının Türkiye değerlendirmelerini yansıtan arkadaşımız; muhalefet lideri Kılıçdaroğlu için Washington’daki yorumları şöyle aktarıyor:

“Kılıçdaroğlu buradaki temaslarında olumlu etki bıraktı.
Son derecede dürüst, namuslu ve nazik biri. Ama Türkiye gibi bir ülkeye değil, belki İskandinavya ülkelerinden birine başbakan olarak yakışır.”
Şu laflara bakın!
RTE’den sonra öyle bir paradigma değişikliği olmuş ki; Ecevit, İnönü gibi geçmişte bu ülkede “dürüst, namuslu, nazik” kişilerin de başbakanlık yaptığı unutulmuş!“Dış dinamik” ABD’nin gözüne girebilmesi için muhalefet liderimizin anlaşılan artık “Kasımpaşalılık” brövesine ihtiyacı var!

Dış dinamiğin anahtarı: RTE
Hillary Clinton’ın piyasaya yeni çıkan 600 küsur sayfalık Zor Tercihler kitabında da aynı “olumsuz dış dinamiğin” izlerini görüyoruz.
Clinton, Erdoğan’ın ABD için gerçekte “ne zor tercih” olduğunu çeşitli yollarla anlatıyor.
“Türkiye’nin gelecekteki yönü belirsiz” diyor; “Muhalefete karşı tutum, gazetecilere baskılar, Erdoğan’ın ülkeyi hangi yöne götürdüğü, demokrasiye karşı sorumluluğu hakkında soru işaretlerini artırdı” diye ekliyor.
“Yolsuzluk çok geniş bir sorun olarak kaldı” diye devam ediyor; “Protestoculara sert müdahalelerden, Erdoğan’ın zorba yönetiminden”, “hükümetin orta sınıfın artan beklentilerine cevap verememesinden” dem vuruyor.
“Erdoğan’ın hakkında duyulan İslamcılık kuşkularını özetle haklı çıkardığına” işaret ediyor, “İslam ve laikliğin zor dengede durduğuna” parmak basıyor.

Ama…
Bu mahzurlara rağmen; Erdoğan’ı gene de “Türk-ABD ilişkilerinde anahtarını elinde tutan biricik kişi” olarak tanımlıyor.
Kitabı henüz okumadım. Ama ilk özetten çıkan tablo bu.
“Bağrımıza taş basmak pahasına da olsa Erdoğan’la işbirliğine mecburuz!” demeye getiriyor özetle Clinton.
Niye?
Çünkü ABD eski dışişleri bakanının bizzat sıraladığı olumsuzluklara rağmen, Erdoğan’ın “oy makinesi” hâlâ çalışıyor: “Kitap yazılırken” diyerek bunu vurguluyor Clinton; “Erdoğan’ın artan otoriterleşmesine rağmen… aldığı destek sağlam yerinde duruyordu.” “İç dinamiğin” desteği “sağlam” yerinde kaldığı sürece; “dış dinamik” tercihlerinde hiçbir değişiklik olmayacaktır.
İç-dış dinamik evet birbirini etkiliyor.
Ama unutmamak gerekir ki bu çift yönlü bir iletişim.
Dış dinamiği değiştirmenin yolu; “iç dinamik” dengeleri öncelikle değiştirmekten geçiyor.

Konu Kürtler olunca herkes ‘Türk’ …

Konu Kürtler olunca herkes ‘Türk’ …
Sanem Altan

“Demokrasi” sözcüğünü bile kelime dağarcığından çıkaran insanların “barış” merakı bana hiçbir zaman gerçek gelmedi. Gerçek bir barışseverlik gibi gözükmedi…

Demokrasi olmadığı için bir ülkenin içinde, o ülkenin insanları arasında başlayan savaş, demokrasi yerleşmeden nasıl bitip, kalıcı bir barışa ulaşacak?

İki tarafın yöneticileri anlaşıp “barıştık” diyebilir ama bu barışı kalıcı kılmaya yeter mi?

Kürtler demokratik haklarına sahip olamazsa o insanların içindeki isyan bitmez.

Bütün ülkeye yayılan bir demokrasiyi yerleştirmeden Kürtlerle yapılacak barış Türklerin içine de sinmez, bunu bir barış gibi değil bir “yenilgi” gibi algılarlar çünkü.

Her iki tarafı da tatmin edecek, yenilmişlik duygusundan kurtaracak, içlerindeki isyanı dindirecek tek çözüm onun için demokrasidir.

***

Ama barış isteyenlerin bir kısmı nedense demokrasinin gerekliliğine inanmadı…

Sanırım barış da bu yüzden hiç gelemedi bu ülkeye.

Demokrasinin etrafından dolaşarak barış olmuyor.

İki ülke arasında barış olması için demokrasi gerekmez ama bir ülkenin içinde barış olması için demokrasi bir zorunluluktur.

Demokrasiyi inkar ederek barışa ulaşmaya kalkmak bir siyasi oyun olarak görülür herkes tarafından, kuşku ve güvensizlik yaratır, haksızlığa uğrama endişesini artırır.

Bugün yaşanan da bu zaten.

***

Geçtiğimiz gün Diyarbakır’da yüzü maskeli biri Türk bayrağını indirip kaçtı…

Ardından tartışmalar patladı.

Konuşulanlara, edilen kavgalara, konulan postalara, savaş çığırtkanlığına bakıldığında bayrak provokasyonunu yapanların bizlerden daha akıllı olduğunu düşündüm çünkü istediği ortamı gerçekten yarattı.

Bunu yarattı çünkü bunu yaratabileceği bir ortam vardı.

Güvensizlik, kuşku, nefret vardı.

Ülkedeki bu güvensizlik ortamını değiştirmeden kalıcı barışa ulaşmaya çalışmak hep provokasyona açık olmak anlamına geliyor.

Bunun tek panzehiri ise demokrasi, herkesin hakkını alacağına olan inanç.

***

Türklerin bir kısmı “Kürtleri keselim” istiyor, büyük hayal kırıklığı benim için ama Geziciler de aynı söylemi tutturuyor ne yazık ki…

Bu ülkede konu Kürtler olunca neredeyse bütün Türkler birbirine benziyor…

Sizce bu ülkenin en cesur, en esprili, en özgürlükçü ekibi bile Kürtlerin demokratik haklarına sahip çıkmıyorsa bu sorun nasıl çözülecek?

Benim görebildiğim tek bir cevabı var bunun….

Türklerin ya da Kürtlerin değil herkesin sahip olacağı bir demokrasi.

Herkesin birlikte özgürlüğe kavuşması, hakkını alması.

“Sadece Kürtlere hakkını vereceğim” dediğinde buna Kürtler de inanmıyor, Türkler de… O zaman da düşmanlık ve güvensizlik bitmiyor.

***

Birileri ısrarla demokrasi ile barış kavramlarını birbirinden koparmaya uğraşıyor. Demokrasi ile barışı bir “takas” malına döndürmeye çabalıyor.

“Barış mı istiyorsun o zaman demokrasiden vazgeçeceksin” diyor.

Bunlar takas malı değil.

Bunlar, birbirine kafasından bağlı bir Siyam ikizi. Birinden vazgeçince öbürü de olmuyor. Samimiyetle barış istiyorsan demokrasiyi de isteyeceksin.

Yoksa düşmanlık ve öfke hiç bitmeyecek bu ülkede.

Lice ne yana düşer usta?

Lice ne yana düşer usta?
Fatih Yaşlı

Mesele “Kürt sorunu” olunca birtakım ön yargı ve kabullerden kurtulmak öyle kolay olmuyor; hal böyle olunca “çözüm süreci” adı altında yaşananlara bakışı da bu ön yargı ve kabuller belirliyor.

Kendisini ulusalcı, Kemalist, Cumhuriyetçi olarak adlandıran kesimler açısından “süreç”, AKP’yle PKK’nin bir tür gizli ittifak kurmaları ve kendi planlarını hayata geçirmeleri için anlaşmaları anlamına geliyor.

Yerleşik algıya göre, BDP/HDP muhalifmiş gibi görünmesine rağmen aslında AKP’yle birlikte hareket ediyor; çünkü birlikte belirlemiş oldukları ve ona uygun hareket ettikleri bir yol haritası var, o yol haritasının sonu da Türkiye’nin bölünmesine çıkıyor.

Öncelikle çok basit birtakım gerçekleri hatırlatalım: Türkiye’de, yıllarca varlıkları, dilleri, kültürleri inkâr edilmesine rağmen bir halk olarak Kürtler vardır. Türkiye’nin bir Kürt sorunu bulunmaktadır. Bu sorun Kürtlerin siyasi talepleriyle ilgilidir. Bu talepler meşrudur ve sorun siyasi olduğu için çözümün de siyasi olması kaçınılmazdır.

Kan akmasın isteniyorsa, gençler toprağa düşmesin isteniyorsa, ölümün kısır döngüsünden kurtulmak isteniyorsa, çözüm siyasette aranacaktır.

Dolayısıyla tarafların birbirleriyle görüşmeleri, siyasi bir çözüm için müzakere yürütmeleri, bir anlaşma zemini ortaya çıkarmak istemeleri doğaldır, dünyanın her yerinde de böyle olmuştur zaten.

Görüşmelerin devletle Kürt hareketinin temsilcileri arasında olması da yine meselenin tabiatı gereği kaçınılmaz bir zorunluluktur.

Bugün devlet AKP demektir ve görüşmenin taraflarından biri AKP iktidarıdır, Kürt hareketi ise esas olarak Abdullah Öcalan demektir ve masanın diğer tarafında tam da bu nedenle Öcalan bulunmaktadır.

Peki iktidar “süreç” ten ne anlamaktadır? Ortada iddia edildiği üzere yapılmış bir anlaşma, bir çıkar ortaklığı var mıdır?

İktidar için süreç, “barış” değildir; dağdakileri “düz ovaya indirmek” tir ve bütün hesap bunun üzerine yapılmıştır. Bir yandan PKK silahsızlandırılmak, yani tasfiye edilmek istenmekte, öte yandan “İslam kardeşliği”nin sorunu çözeceğine inanılmakta ve bu yönde adımlar atılmaktadır.

Kürt siyaseti ise planın elbette ki farkındadır ama çatışmasızlık ortamının kendisine siyasal bir alan açtığını ve siyaset yapma zeminini güçlendirdiğini bildiği, Öcalan da “süreç” vurgusunu devam ettirdiği için masayı devirmemektedir.

Dahası, her iki taraf da sürecin pamuk ipliğine bağlı olduğunu bildiği için her an çatışmalar yeniden başlayabilirmişçesine hazırlıklarını sürdürmekte, yeni bir savaş ihtimaline karşı planlar yapmaktadır.

O halde tekraren: “AKP-PKK ortaklığı” gibi iddialar gerçekliği dile getirmemektedir.

Bunun hizmet ettiği şey AKP’ye yönelik toplumsal muhalefeti milliyetçiliğe kanalize etmesi ve iki halk arasında kolay kolay tamir olmayacak yaralar açmasıdır.

Tam da bu nedenle günlerdir manşetleri süsleyen “batıda diktatörlük, doğuda özgürlük” gibi söylemlere itibar edilmemelidir. Asıl bölücülük, asıl ayrımcılık budur çünkü.

Biz batıdakiler Gezi’yle birlikte öğrenmiş olabiliriz ama Türkiye’de devlet şiddetinin ne olduğunu en iyi bölge halkı bilmektedir. Bu, Lice’de bir kez daha açığa çıkmıştır.

Lice’de halk, bir yandan “barış” diyenlerin öte yandan neden yeni karakollar yaptığını sorgulamış ve buna karşı çıkmıştır, talepleri meşrudur, öldürülenler ise sivildir ve devlet şiddetine maruz kalmışlardır.

Bir süredir dile getirdiğimiz “ölüm siyasetinin karşısında hayatı savunmak” ayrımsız bir şekilde herkesi kapsamalıdır. Hayatı birlikte savunmamak ayrı ayrı öldürülmek anlamına gelecektir çünkü.