Ve kahkaha…

Ve kahkaha…
Şule Süzük Toker

Sıcaklardan diyesim geliyor ama dedikleri gibi yobazlığın fıtratında var. Yaz, kış dinlemez ki. Ama sanki yazları bilakis daha konuşkanlar, bilakis kadınlara kafayı takıyorlar. Geçen yıl değil miydi o, gebe kadınlara yönelik bir olağan meymenetsizin zikrettikleri.

“Ay, ay, ay, ay ıkınıyorum, hakikaten sıkılıyorum”

Bu neyin kafası, bu neyin fantaaazisi anlayan beri gelsin. Ama muayyen aylarda kadınlara kafayı takıyorlar. İzlenimlerim, gözlemlerim o yönde. Bir şehevi konuşma arzusu içinde durmuyorlar. Belki laf lafı açıyor, laf fantaaaazileri zıplatıyor, kimbilir.

Mümkün. Bastırılmış altlar, süperler, idler, içler-dışlar çarpımı gibi paralellerle, dikey ve yatay algı operasyonlarıyla buluşuyor. Durduk yerde Lacan geliyor, Freud ciddi ciddi bakıyor. Üzerlerine salmak istiyorum, tüm zamanların tüm idlerini, egolarını, anal ve fallik evrelerine döndürsünler, eğer montaj en mükemmel haliyle paralelse ve paraleller birleşmezse, libidinal ekonomi bakımından hiçliği doldurmak için, sahip olamadığımız şeyi telafi etmek için bir dışkı veririz…

Dedikleri gibi yani.

Lacan diyor.

Haya, edep, iffet lafları gırla gidiyor. İffetli adam denir mi mesela? Pek duymadım. Kadınlara gönderme yapar bu sözcük. Ama zat-ı muhteremlere göre iffetli kadın sokakta kahkaha atmayacak.

Peki, “İffetli erkek de sokakta kahkaha atmayacak.” cümlesine bakalım; tuhaf durmakta. Söylenmez. Hemen “erkek” yerine “bayan”ı koyuverirler. Zaten sokak erkeklerin alanı, kadınlar mümkünse evden burunlarını çıkarmasınlar. Dışarıda değil evde çalışsınlar. Ev işleri yapsınlar, çocuk doğurup baksınlar, yaşlı ve hasta bakımını üstlensinler ama ille de yüzlerine bakıldığında hafifçe kızarsınlar, boyunlarını eğsinler, gözlerini kaçırsınlar, kaderlerine razı olsunlar. Haya nişanını ancak o zaman hak ederler.

Cazibedâr olmasınlar. Zinhar.

Flört etmesinler, flört ettiklerinde ısırılmış bir elma olduklarının farkına varsınlar. Artık elmayı kim yemek isteyebilir yani… Ziynetlerini kocalarına saklasınlar, IŞİD’cilere mesela.

Değil midir? Bir gömlek fazlası IŞİD fetvaları değil midir? Nihayetinde kadın sünnetini zorunlu kılan ve 9 yaşındaki kız çocuklarıyla nikah kıyan sapkın zihniyet değil midir? Değil midir?

Kadının kahkahasından kork,
Kadının cinselliğinden kork,
Kadının bedeninden kork,
Kadının gebeliğinden kork.
Kadının çalışmasından, gözlerini kaldırıp dimdik bakmasından kork…

Sizin de işiniz zor hakikaten.

Ama korkunun ecele faydası yok bilesiniz.

Bilesiniz:

Vardık, varız, var olacağız.

Yeminlen.

Bu gelişmelerden ne anladık?

Bu gelişmelerden ne anladık?
Ahmet GÜRSOY

Tam olarak uluslaşmasına müsaade edilmeyen ve bununla paralel sürekli anayasa ve rejim üzerinden siyasal olarak farklılaşan/farklılaştırılan bir ülkenin eninde sonunda geleceği nokta buydu. Çünkü milli bütünlük her seferinde birileri tarafından sabote edilmekteydi. Tarihi süreç içinde tüm siyasal farklılaşmaların arka planında yerli kaynaklardan çok Batılılar olmuştur.

Tanzimat, bu hayranlığın çılgınlık derecesine vardırılarak, devlet eliyle toplumsal bölünmenin, siyasal farklılaşmaların, devlet krizlerinin derin yarıklarının oluşturulmasıydı. Evet, değişim gerekliydi. Kimse inkâr edemez. Ancak, yerliliği korumadan, emperyalist hayalleri doğru sanarak gerçekleştirilen değişim, toplumsal fay hatlarını tetikleyecektir.

Öyle olmadı mı?
Milliyetçi aydınlar, Türkleşmeyi, İslamlaşmayı ve en nihayetinde bütün bunlar için en temel zorunluluk olan bilimin verilerine dayalı “muasırlaşmayı” önerirken, Batı’ya hayran aydınlar ve onların izinden yürüyenler, temelden mandacılığa razıydılar.
II. Abdülhamit ülkeyi otoriter yönetiyordu. Doğru. Sertti. O da doğru. Lakin milliydi ve devletin, ülkenin ve dahası kurulu yapının özgün varlığını kurtarmak istiyordu. Bizdendi. Tarihsel kökleri temsil ediyordu ve bunun bilincindeydi. Çünkü devleti ataları kurmuştu.

Tıpkı bugünkü liberaller, bir kısım solcular ve İslamcılar gibi demokrasi, değişim, AB diye diye Erdoğan iktidarını kutsarcasına kurulu düzene saldıranlar gibi o günküler de, II. Abdülhamit’e saldırmaktaydılar. O günkü liberaller, İslamcılar, bir kısım milliyetçiler ve az buçuk solcular hayal kırıklığını öz kardeşimiz saydığımız Arnavut isyanlarından, Balkan yenilgilerinden açık ve net olarak gördüler. Bugünküler de Tayyip Erdoğan’ın en sonunda rejim bunalımı yarattığını, ’tek adam’yönetimi özlediğini ve bunu pratikte uyguladığını, asıl amacının onların sandığı gibi demokrasiyi ülkede egemen kılmak olmadığını, ‘Yeni Türkiye’ denilen yapının özünün otoriterleşme olduğunu gördüler ve yön değiştirmeye başladılar.

Hâlbuki bu ülkenin sağlam damarlarını temsil eden milliyetçiler, ulusalcılar ve Atatürkçüler, aralarında kısmî düşünce farkları olsa da gerçeği önceden tespit ederek erken uyarı sistemlerini devreye soktular. Ancak ne liberaller, ne bir kısım solcular ve ne de İslamcı bir kısım mağdurlar durumu anlamak istediler.

Şimdi, başta adalet kurumları olmak üzere, siyasal, sosyal, askeri ve emniyet ve ekonomik kurumları temelden sarsılmış bir Türkiye ile karşı karşıyayız. Zihinlerinin derinliklerinde daima bir rejim hayal edenler, Osmanlı’nın son döneminde II. Abdülhamit’i düşman ilan etmişlerdi. Sonrakiler Abdülhamit olmayınca yerine Mustafa Kemal’i koydular.

Dikkatinizi çekerim, II. Abdülhamit, Osmanoğulları’nın yani devlet kurucu ailenin son imparator evladıydı; Atatürk ise, III. Selim’den itibaren Osmanoğulları’nın değiştirip, çağdaşlaştırıp ebediyen var etmek istedikleri devleti, gerçek anlamda, bilimin ışığında, tarihi süzgeçlerden geçirerek dönüştüren ve bunu başaran çok daha önemlisi, yeniden yaşama şansı kazandıran hem kurtarıcı ve hem de kurucu liderdir. Şimdi, Atatürk düşmanları, yıktıkları kurumların, devlet düzeninin ve cumhuriyet değerlerinin hem gerisine düştüler ve hem de altında kaldılar.

Yıllardır “İskilipli de İskilipli” diyenler, Minyeli Abdullah romanlarıyla kendi rejimini arayanlar, “İstiklal Mahkemelerini” dillerine dolayanlar, tıpkı “II. Abdülhamit’i yıkarsak özgürlük gelir ve her şey bizim hayal ettiğimiz gibi olur” sananların yanılgısına düştüler. Demek ki neymiş; devlet içinde devlet olmazmış. Demek ki neymiş; “dindarım, Müslüman’ım” demek yetmezmiş.

Demek ki neymiş; iktidar, karşısında ikinci ve üstün güç istemezmiş. Ve demek ki neymiş; Hukuk, adalet her şeyden üstün tutulmalıymış ve herkese günü geldiğinde lazımmış. Ve demek ki neymiş; Atatürk, ölçüleri doğru koymuş.. Geldiniz mi hizaya?

Bir Frankenstein Hikâyesi…

Bir Frankenstein Hikâyesi…
Can Dündar

Son 90 yılda, askerin müdahale etmediği ilk Köşk seçimine gidiyoruz.
Ve bu kez de seçime bir polis müdahalesiyle cebelleşiyoruz.
Karargâhın kışladan karakola taşındığı bu “eski hamam”a da “Yeni Türkiye” diyoruz.

***

Yandaş basındaki haberlere bakılırsa, son furyada tutuklanan polislerin mağdur ettiklerinden biriyim.
“Selam” diye bir terör örgüt uydurmuşlar. “O örgütü takip edeceğiz” diye 7 bin kişiyi dinlemişler.
Örgütümüz bayağı kalabalık ve renkli:
Başbakan’ın danışmanı da var aramızda, MİT müsteşarı da, bazı dizi oyuncuları da…
Biz aramızda toplanamadığımız için onlar bizi toplamayı planlıyormuş.
Anladığımız o…

***

Bu senaryo, Frankenstein’ınkiyle “paralel”dir:
Hükümet, cemaatle el ele vererek Emniyet’in usulsüz dinleme, illegal delil toplama, sahte kanıt üretme atölyelerinde, kendisine bağlı devasa bir canavar yarattı.
Bu canavarı, kendi iktidarına karşı çıkanların üzerine saldı.
“Canavar”, acımadan hepsini temizledi; askerleri, savcıları, hâkimleri, bürokratları, polisleri, gazetecileri, siyasetçileri…
Canavar’la yaratıcısı, onların kelepçelenip kodese atılışını, “Masumuz” diye çırpınışını, ailelerinin feryadını keyifle izledi.
Lakin “Canavar”, rakiplerini yedikçe semirdi, palazlandı, kafesine sığmamaya, payıyla doymamaya başladı.
O zaman da yaratıcısı tarafından ihanetle, nankörlükle, açgözlülükle suçlanıp cezalandırıldı. Yalnızlığa terk edildi.
O da, romandaki gibi, yalnızlığı arttıkça, kendisini yaratandan öç almaya girişti.

***

Yıllarca paralel yaşadıkları için, yaratıcısının sahtekârlığını en iyi o biliyordu. Bilgi-belge toplarken efendisininkileri de bir gün kullanmak üzere ayırmıştı.
Kendisini var edenin, şimdi kendisini yok etmeye hazırlandığını anlayınca, öfkeyle ayağa kalktı. Ve 17 Aralık’ta, kendisini de berhava edecek bombanın pimini çeken bir intihar komandosu gibi, elindeki arşivi patlattı.

***

“17 Aralık”, “Efendi”yi yaraladı ama öldürmedi.
Ve her öldürmeyen yara gibi, onu güçlendirdi.
“Efendi”, 22 Temmuz sahurunda Canavar’ının inine girdi.
Şimdi, ancak polis devletlerinde görülebilecek türden bir zaptiye çatışması yaşanıyor. Polisler, polis lojmanlarını basıyor.
Yarın çete içi kavga tırmanacak: Yargıçlar savcıları yargılayacak. MİT, istihbaratçıları sorgulayacak.
Canavar’ın daha önceki kurbanları, kendilerine kıyanların sabaha karşı “Haksızlığa uğradık” feryadıyla kelepçelenişini, eşlerinin, çocuklarının direnişini, bu ibretlik “vardiya değişimi”ni, acı bakışlarla izliyor kenardan…
“Eden, bulur. Adalet bir gün herkese lazım olur” diyorlar.

***

Ama bu kapışmanın getirileri de var:
Tutuklanan polislerin, zirvedeki talanı belgelemiş olması…
Hırsızlığı belgelenenler yüzsüzce ortada gezerken belgeleyenlerin hapse atılması…
Dün haksızlık yapanların bir kısmının, bugün haksızlığa uğrayınca, neye alet olduğunu anlaması…
Delillerin, teyplerin, rüşvetlerin, fezlekelerin, paraların son anda “sıfırlanması”na mani olması…
“Büyük Hırsız”ın yargılanması için zemin hazırlaması…
Bu kazanımlarla, bu şerden bir hayır doğabilir.
Unutmayalım ki, romanda da kaybeden, Canavar değil, efendisi olur.
“Frankenstein” macerası, Canavar’ın, yenik yaratıcısının başucunda ağlaması ve sisler içinde gözden kaybolmasıyla son bulur.

Her mağrur bir gün mağduriyeti tadacaktır!

Her mağrur bir gün mağduriyeti tadacaktır!
Cüneyt Ülsever

Ergenekon-Balyoz-Odatv ve benzer davalarda insanları gözaltına alan (belki de sahte belgeleri de hazırlayan, sahte gizli tanıkları da üreten) polisler tıpkı başkalarına zalimce yaptıkları gibi bir gece evlerinden hoyratça alınarak, kelepçelenerek gözaltına alındılar.

Ben hemen dileğimi bildireyim:

‘Amirallere Suikast Davası’nda yargılanırken başına tek el ateş ederek intihar eden Yarbay Ali Tatar’ın ağabeyi Ahmet Tatar diyor ki:

“Bugünün gözaltıları için ne düşündüğümü soranlara: Aklıma önce güzel insanlar geliyor. Hepsini bir kez daha saygıyla rahmetle anıyorum. Dünün mağrurlarına, bugünün ‘mağdurlarına’ ise: Çok canımızı yaktınız. Çok zulmettiniz. Umarım siz adil hukuktan mahrum kalmazsınız.”

Ben Ahmet Tatar Bey’in acısını bir kez daha paylaşırken aynen katıldığım sözleri için kendisini candan kutlarım.

***

Yaşanan son gözaltılar türü olayları büyüklerimiz zamanında iki muhteşem deyişle anlamlandırmışlar:

“Alma mazlumun ahını, çıkar aheste aheste!”

“Keser döner sap döner, gün gelir hesap döner!”

Rahmetli annem de çocuk iken bana: “sanma ki yaptığın kötülüklerin hesabı mahşere kalır, bu dünyanın hesabı bu dünyada görülür” derdi.

Ne zaman birine kötülük yapsam, birinin hakkını yesem, muhakkak koşarken düşerek, bir ağaca çarparak ya bacağımı, ya kolumu, ya da başımı yarardım.

Düştüğüm anda da aklıma annemin sözleri gelirdi.

O gün bugün kötülüğün hesabının bu dünyada görüldüğüne inanırım.

Gözaltına alınan polisler ne kadar çok insanın ahını, bedduasını aldılar!

Ancak, gözaltılar ile ilgili yaman çelişkiler manzumesine değinmeden de edemeyeceğim!

***

1) Gözaltına alınan polisler aynı zamanda 17-25 Aralık operasyonları ile “akıl almaz miktarlara dayanan yolsuzlukları” ortaya çıkaran kişiler. 17 Aralık tapeleri her ne kadar kanun dışı yollarla elde edilse de bu polisler memlekete büyük hizmette de bulundular. RTE ve şürekâsı artık dünyanın her köşesinde bu yolsuzluklarla anılıyor. RTE’nin dünyadaki “itibarsız”, “yalancı” sıfatlarına şimdi de “yolsuz” sıfatı eklendi. Ben inanıyorum ki, yolsuzlukların hesabını RTE ve şürekâsı, tıpkı polisler gibi, bu dünyada verecekler.

***

2) Hükümet katiyen bu gözaltılara Ergenekon, Balyoz, Odatv vb. davalarda yaşanan hukuk rezaletlerinin hesabını sormak için girişmedi. O kendi paçasını kurtarmanın derdinde. Gözaltıların tek amacı 17-25 Aralık’ın hesabını sormak, intikamını almak, etkisini azaltmak, bilgi/belge sahiplerini itibarsızlaştırmak!

***

3) Hükümet Silivri Davaları’nda bu polisler ile ortaktı. Bu polislerin bağlı olduğu Cemaat yakın zamana dek AKP’nin koalisyon ortağı idi. RTE Silivri Davaları’ndan en az bu polisler kadar sorumludur.

***

4) Nasıl polisler, dönemin acar savcıları-yargıçları Cemaat’in adamları ise, polisleri gözaltına alan adalet temsilcileri, kolluk güçleri de RTE’nin adamları! 17 Aralık’ı temize çeken, bakanları ve mahdumları kollayan, Rıza’ya “yardım eden” kişiler bu savcılar/yargıçlar. Onun adamları şimdi bunun adamları tarafından bertaraf ediliyor. Ortada bağımsız yargı, devletin tarafsız güvenlik güçleri falan yok!

***

5) Ülkemiz “Vesayetler Cumhuriyeti” olmaktan bir türlü kurtulamıyor. Önceleri “Askeri Vesayet” ile yaşarken sonraları AKP-Cemaat koalisyonun oluşturduğu “Sivil Vesayet”e mahkûm olduk. Şimdi de tek-adamlı “RTE vesayeti” başlıyor. (Eğer kazanırsa) Ağustos ayından sonra dananın kuyruğu beter kopacak.

***

Ülkemiz yaman çelişkiler yumağı.

Ülkemizde bir Müslüman güç en büyük günahı işler, başkasının hakkını (yolsuzluklar) hayâsızca yer, diğer Müslüman güç eski ortağının kuyusunu kazmak için her türlü hile ve desisiye başvurarak en az ilki kadar günaha batar!

İki saatliğine bile Gazze’ye gitmeye yüreği yetmeyen RTE, Filistinlilerin hamisi kesilir.

Hemen hemen kimse görmek istemez ama RTE esasen Filistinlilerin değil, Hamas’ın babasıdır!

Hamas’a sahip çıkan RTE, IŞİD’in kaçırdığı dış işleri mensuplarımız, zulmettiği Türkmenler ile ilgili olarak kılını kıpırdatmamaktadır.

Türkiye’de her başbakan seçim dönemlerinde rakipleri ile canlı yayında tartışmış, muhalif gazeteciler ile yüzleşmiştir. Kasımpaşa’nın şerefinden her fırsatta yararlanan, muhalefete, basına, Pensilvanya’ya yüklenirken mangalda kül bırakmayan RTE bugüne dek ne muhalif gazeteciler ile ne de rakipleri ile televizyonda canlı yayına çıkmaya cesaret edebilmiştir.

RTE, Sünni İmparatorluğun başı olmaya adaydır ama bugüne dek milleti boş İsrail Konsolosluğu önünde eylem yapmak için kışkırtma dışında Filistin adına hiçbir somut yaptırıma soyunamamıştır.

Son söz:

“Milletler layık oldukları idarelere kavuşurlar!”

Devleti Aşağılayan Devlet Başkanı Adayı…

Devleti Aşağılayan Devlet Başkanı Adayı…
Orhan Erinç

Cumhurbaşkanlığı seçimi propagandası hem gülünecek hem de ağlanacak ayrıntılarla sürüyor.
Ayrıcalıklı aday Erdoğan, debdebeli bir törenle açıkladığı “Vizyon Belgesi”nde 12 yıldır söyleyip yaptıklarını yinelemesine karşın yandaşlarca ayıptır söylemesi gaza getiriliyor.
Ayrımcılık alışkanlığı bu kez de devletle ulusu (millet) birbirine vurdurma üzerine kurgulanmış.
Ekmel Bey’i “devletin adayı” olmakla eleştirir hatta suçlarken, düzenlenmesinde tek seçicilik yaptığı ceza öngören yasaları da unutuveriyor.
Tek seçici demişken şunu da anımsatayım. Bu tanım ilk kez ulusal futbol takımının başına getirilen ustalarımızdan Eşfak Aykaç (1918-2003) için kullanılmıştı.
İkinci tek seçicimiz ise Erdoğan oldu. Görüşü alınmadan AKP’de neredeyse sineğin uçmasına bile izin verilmiyor.
Bize çok önemsiz gelen kimi ayrıntılar konusunda bile son kararı kendisi veriyor.

***

Evet konuya dönelim. Biliyorsunuz Türk Ceza Yasası’nda ünlü bir 301’inci madde var. 2 yıla kadar hapis cezası öngören edimler arasında “Türkiye Cumhuriyeti Devleti”ni aşağılamak da yer alıyor.
Şöyle yürekli bir savcı çıkıp fezleke hazırlasa da başımıza dertler açan şu maddeden kurtulsak diyorum.
Abarttığımı sanmayın. Günümüz gerçeklerinden yola çıkıyorum.
Kimler hakkında hangi yasanın hangi maddesine göre fezleke hazırlanmışsa ya suç olmaktan çıkarılıyor ya da etkisiz kalması laf kalabalığı ile sağlanıyor.

***

Erdoğan’ın belgesindeki kimi bölümler anayasa ile bağdaşmıyor ama olsun varsın. Anayasa Hukuku’na da katkımız olsun. Anayasa Mahkemesi oyunbozanlık yapmakta epeyce geç kaldı sanırım.
Kimileri de cumhurbaşkanı seçilirse nasıl ant içeceğini soruyor. Herhalde “hukukun üstünlüğüne, demokrasiye, Atatürk ilke ve devrimlerine (inkılaplarına) ve laik Cumhuriyet ilkesine” bağlı kalacağından kuşku duyuyorlar.
Oysa yanıtı basit. Aynı bölüm milletvekili yemininde de vardı!

***

“Kendi benliğini ayaklar altına almak” büyük çoğunluğun benimsediği kurallardan biri.
Ayrıcalıklı aday ise önce milliyetçiliği ayaklar altına aldı, sonra da sıra rakiplerine geldi.
Tanrı sonumuzu hayretsin…

Hem Nalına Hem Mıhına…

HEM NALINA HEM MIHINA…
Metin Atamer

Uzun süredir Türkiye’nin gündemini bir tek konu meşgul etmekte. O da yeni yasaya göre bir Cumhur’u seçip Çankaya’ya nasıl göndeririz. Ben her zaman kimin olacağından ziyade, nasıl olması gerekli üzerinde çok çeşitli senaryolar üretilmesi gerektiğine inanmaktayım. Hala meydanlarda kişiler bir birlerini ısırmaya devam etmekte, halk bu cadı avından rahatsızlık duymakta. Nedendir bilinmez bu sürtüşme müsebbibi olan Kasımpaşalı biri, ellerinde Devletin bütün imkanlarına karşın, özel aracı ile bir oraya bir buraya gidip kendini tanıtmaya, anlatmaya çalışan bir beyefendi insanı izlemekteyim.

Adam kendine bir yol çizmiş, verelini Samsun’a, hani bir şeyler ima etmeye çalışmakta. Bizleride aptal yerine koyup oradan Erzuruma doğru yol almaya çalışmakta. Sonrası Sivas’ta bir kongre mi yapacak belli değil. İkinci Milli Mücadele anlamında söylediği laflardan yola çıkarsak, biz aslında bu Kasımpaşalı’dan kurtulma mücadelesi vermekteyiz de, o ne mücadelesi vermekte anlamakta güçlük çekmekteyiz.

1919 da verilen Milli Mücadele, bir topyekun girişilen uğraşıdır, bütün halk katılır bu uğraşıya. Milli mücadelenin hangi gerekçeye dayanılarak yapıldığını yurdum insanının bilmesi gerektiği için Samsun, Erzurum, ve Sivas kongrelerinde Emperyalizmin halka anlatıldığını unutmamak gerekir. Mustafa Kemal’i taklit etmek yerine onun düşünce ve hedeferinin özümlenmesi gerekir. Yoksa, şekil olarak Samsun’dan başlıyarak, seçim bayrağının sallanması, sonradan Erzuruma gidilmesinin sebebi harbiyesi, abesle iştigal olur.

Ekmel beyin sakin konuşmasını tenkit eden zevat, bir zamanlar Islam Teşkilatı Genel sektreterliği konusunda Ekmel bey için yaptıkları yoğun kulisleri hatırlıyarak, arkalarına bir baksalar, utanırlar diye düşünmekteyim. İslam dinini bir imam hatipliden çok daha bilinçli özümleyen bir İhsanoğlu, Uluslararası ilişkiler bakımından Kasımpaşalı’yı sağ cebinden çıkaracağını düşünmekteyim.

Bir Cumhur’un köşkte her konuda bilgisine müracaat edebileceği kültürlü danışmanları olduğunu unutmamak gerekir. Bu nedenle siyaset üretmeyecek bir zatın bu mevkiyi işgal etmesi gerekir. Siyasi kökten gelen bir şahsiyetin özünden ayrılması mümkün olmadığını, geçtiğimiz son deneyimimizde, müşahade ettik. Geçtiğimiz son 7 senede Çankaya Noteri olarak seyrettiğimiz, yanında başı sıkmalı bir bastonu taşıyarak, ülkeme ne kattığını düşünmekteyim. Bu soruma hiç bir cevap bulamadığım bir hakikattir.

Türkiye’nin mevcut işleyen kanunları ile seçilen zatı muhteremler, hani yumurtadan çıkan civ civ, içinden çıktığı kabuğu beğenmez ve ha bire vurup kırarak, ayırdığı parçaları yer ya , işte böyle bir durumu seyretmekteyiz. Mevcut Anayasa ya göre seçilen vekiller, mer-i Anayasaya dört elle sarılmaya mecbur olduklarını unutarak, onu değiştirmek için ellerinden gelen her harabatı yapmaktan çekinmemekteler.

Bir an yalnış bir iş oldu ve Kasımpaşa’lı Cumhur seçildiğini düşünelim. Olmaz ya, oldu diyelim. Bir sene sonraki seçimlerde parti aday isim listesini, Çankaya yı işgal eden kişi mi yazacak, yoksa Partinin başına geçecek bir zatmı karar verecek. Ülkemde hür iradesi ve kendi isteği ile bir Millet Vekili seçmek ne zaman kısmet olacak, buna cevap verebilmek hangi baharda nasip diye hep düşünürüm. İmam Hatipli aklına koymuş, ben bu ülkeyi kafama göre şekillendireceğim, cebimin dibi delik ne koysam dolmuyor, bununda hesabını da vermiyeceğim diye bir felsefesi olan Cumhur adayı, geçtiğimiz aylarda ve senelerde yolsuzluk iddiaları ayyuka çıkarken, bunlara cevap bile vermek istememesi, bununla neyi ima etmeye çalıştığını anlamak mümkün değil.

Hala Irak’ta esir tutulan yurtdaşlarımızın neden tutsak edildiklerini Başefendi’nin topluma anlatması gerekir. Adana’da yakalanan TIR dolusu silah ve muhimmatın nereye, ne maksatla gittiğinide izah etmesi gerekir. Bu sevkiyatı MIT kimin emri ile ve neden sağlamakta idi, bu konunun sisli bulutlar içinde kalmaması gerekir. İŞİD teşkilatının neden fiilen desteklediğininde garip vatandaşımıza söylenmesi şarttır. Besle kargayı oysun gözünü misali , aynı bazı etnik kökenli yurdum insanları gibi, kimi zaman dost, kimi zaman dağda terörist. Bu nasıl bir dünyadır bizim yaşadağımız, anlamakta güçlük çekmekteyiz.

Hani derler ya ‘’ Aslında bir odun koysalar ona oy veririm de Kasımpaşalı’ya oy vermem ‘’ diye, işte böyle bir durumdayım diye bir sözüm geldi söyledim hem nalına hem mıhına.

Birkaç gündür deniz kenarındayım…

Birkaç gündür deniz kenarındayım…
Sanem Altan

Ege sahillerinde insanlara bakıyorum.

Neler konuşuyorlar, ne anlatıyorlar, neye kızgınlar, mutlular mı? Ege bildiğiniz Ege, pek değişmiyor öyle kolay kolay…

Karşılaştığım herkes cumhurbaşkanlığı seçiminden bahsediyor, Soner Yalçın okuyor, Yılmaz Özdil okuyor ve iktidara tepkisini Ramazan’da içerek gösteriyor.

Ak Parti hükümetinin açtığı en büyük yara, Müslüman bir ülkede geniş bir kesimi Müslümanlığa öfkeli hale getirmesi oldu bana sorarsanız…

Herkes inançlı ama biraz fazla inançtan bahsedersen herkes buz gibi oluyor çünkü tamamen Ak Parti ve yolsuzluk çağrışımı yapıyor Müslümanlık.

***

Milliyetçilik ise hâlâ sağlam yerini koruyor.

Zaten herkes milliyetçi bu ülkede.

Bazıları muhafazakar milliyetçi, bazıları çağdaş milliyetçi.

Ama herkes milliyetçi.

Aşağılık duygusu olan tüm toplumlarda o ezilmişlik duygusu toplumda yetişen herkesi milliyetçilik anlayışını abartmaya götürüyor galiba.

O milliyetçilik duygusu da kendi toplumunda, “başkalarında” olmayan hasletler bularak insanları ferahlatıyor.

Bu yüzden biz ve hepimiz ve bütün partiler milliyetçi…

Ege ise bütünüyle milliyetçi tabii… Çağdaş milliyetçi.

***

Muhafazakârlık kavramına gelince…

Bence kadınsız bir toplum olmamızla ilgili bu.

Bu toplumun erkekleri ile kadınları arasındaki çağdışı ilişkiden kaynaklanan bir kavram olarak güçleniyor Türkiye’de muhafazakârlık…

Sanırım bu toplumun hâkim gücü olan erkekler aslında kadınlardan korkuyor.

Yenilikçi hareketlerin, kadınların toplumdaki gücünü arttıracağından ürküyorlar.

Bu ürküntünün içinde büyük bir olasılıkla cinsel korkular da var.

İstediğiniz kadar kadın aday yaratın, kadın seçmene bahçeler sunun, zihinlerdeki kadın imajı öyle hemen değişmiyor..

Toplumun büyük bir kesimi hâlâ kadının toplumdaki yerini çok da değiştirmek istemiyor.

O yüzden biz ve çoğumuz ve partiler muhafazakâr…

Ege, muhafazakâr kavramına Ak Parti üzerinden bakarsanız hiç muhafazakar değil ama muhafazakar olmayı kadınları eleştirmek için kullanırsanız hala muhafazakar.

***

Çağdaşlık anlayışımız ise tamamıyla bize özgü.

Dünyada çıkan en son şey neyse biz de onu istiyoruz…

Çağdaşlığımızın ölçüsü sadece tüketim biçimiyle sınırlı.

***

Ramazanda içki içen milliyetçilerle, Ramazan’da içki içmeyen milliyetçiler ölesiye nefret ediyorlar birbirlerinden.

Bu nefreti Ege’de açıkça görüyorsunuz.

Birbirlerinden nefret ediyorlar ama birbirlerine bazı konularda ne kadar benzediklerini asla fark etmiyorlar.

Sanırım en büyük ortaklıkları “demokratlara” karşı duydukları nefret.

Demokratları iki taraf da sevmiyor.

Ülkenin en büyük tıkanma noktası da iki büyük grubun demokrasiden hoşlanmaması, o yüzden hangisi iktidara gelirse gelsin demokrasiye doğru bir kıpırdanma olmuyor.

***

Bu kısa gezide bir kere daha gördüm ki Türkiye kolay kolay gelişmeyecek.

Birbirine “düşman” iki grubun demokrasi ve milliyetçilik konusundaki benzerlikleri, toplumun en büyük güçsüzlüğü.

Bu demokrasi düşmanlığı ve koyu milliyetçilikle gidilecek çok fazla bir yer yok.

Gidemiyoruz da zaten.

Ama deniz güzel, sahiller güzel.

Bu da bir teselli işte…

Kılıçdaroğlu’nun altın vuruşu…

Kılıçdaroğlu’nun altın vuruşu…
Mehmet Bedri Gültekin

Kılıçdaroğlu’nun dört yıllık Genel Başkanlık pratiği, bir projenin parçası olarak o koltuğa oturtulduğunu kanıtlayan adımlarla doludur. Baykal’a yönelik kaset komplosunu tezgâhlayanların, operasyonun bir sonraki adımı olarak Kılıçdaroğlu’nun Genel Başkanlığını da planladıkları anlaşılıyor. Bu iddiamızın kanıtları olan olgular şunlardır:

CHP, YCHP oldu. Kılıçdaroğlu yönettiği Parti’nin, Cumhuriyeti kuran ve Devrimleri yapan CHP’den farklı olduğunu kanıtlamak için özel bir çaba gösterdi. Son olarak sarf ettiği “1930’ların CHP’si değiliz” sözleriyle, aslında “Atatürk’le alakamız yok” mesajını bir kez daha verdi.

27 Mayıs Devrimini “darbe” olarak niteledi. Böylece gerçekte, Türkiye’nin 150 yıllık Demokratik Devrim mirasına sırtını döndü.

“Laiklik tehlikede değildir”, “Bazı tarikatlar iyidir” diyerek, laik Cumhuriyete yönelmiş olan büyük tehdit karşısında, CHP’li yurttaşların gözlerine ve bilinçlerine perde çekme görevine soyundu.

“AKP’nin elinden istismar konusunu alıyoruz” gerekçesiyle türbanın kamuda serbest hale getirilmesine öncülük etti.

“Açılım” adı altında PKK ile kapalı kapılar ardında Türkiye’nin bölünmesipazarlığını yapan AKP iktidarını destekledi. AKP’nin yarım bırakacağı “açılım” politikasını sürdürmeye talip oldu.

Libya’da AKP’nin terörü destekleyen politikasına onay verdi. Suriye’de, “Esat halkını katlediyor” diyerek AKP politikasına sonuç olarak destek çıktı.

“Dersim” üzerinden Cumhuriyet’e vurma konusunda AKP ile yarıştı.

2011 genel ve 2014 yerel seçimlerinde Cumhuriyetçi kuvvetlerin güçbirliği çağrılarına sırtını döndü. Tam tersine CHP listelerini Neoliberal, Fethullahçı ve bölücü olarak bilinen isimlere açtı.

Son olarak Ağustos ayında yapılacak Cumhurbaşkanlığı seçimi için CHP

milletvekillerinin ve örgütlerinin haberi olmadan, Batıcı ve dinci kimliği ile bilinen AKP’li bir ismi aday olarak belirledi.

Kılıçdaroğlu’nun kimliğini ve üstlendiği görevi tartışmasız bir şekilde ortaya koyan bu icraatların listesi uzatılabilir.

ABD’NİN HAMLESİ

Ekmeleddin İhsanoğlu’nun aday olarak belirlenmesi başlı başına, Kılıçdaroğlu’nun konumunu ortaya koyan önemli bir kanıttır.

Gerçekler net olarak ortadadır.

Ekmeleddin İhsanoğlu ABD tarafından Kılıçdaroğlu’nun önüne konmuştur. Kemal Derviş’in kefaleti bu gerçeği ortaya koyuyor.

İhsanoğlu AKP’lidir. Tayyip Erdoğan’la arasında son bir yıl içinde ortaya çıkmış gibi görünen farklılık, Suriye ve Mısır’da yaşanan gelişmeler konusunda sonuna kadar ABD ile uyumlu hareket etmesinden kaynaklanmıştır.

İhsanoğlu’nun adaylığının tek amacı, Tayyip Erdoğan’ın, üstelik önemli bir oy farkıyla seçilmesini sağlamaktan ibarettir.

Bu koşullarda Cumhuriyetçi yurtsever örgütler ve yurttaşlar açısından; “ne yapalım, Ekmelleddin’i desteklemekten başka şansımız yok” demek; “ABD’nin Türkiye’nin önüne koyduğu tezgâha mahkûmuz ” demekten başka anlama gelmez.

“Türkiye’de, ancak dinci kimliği olan bir kişi Cumhurbaşkanlığı koltuğuna oturabilir” demek ise, Ortaçağ ideolojisinin siyasal ve toplumsal hayatımızda belirleyici olmasını kabul etmektir. Bu da Suriye ve Irak’ı yangın yerine çeviren şeriatçı terörün Türkiye’ye sıçramasına kapıları açmaktır.

MİLLET İSYAN EDECEKTİR

Ama Türk Milleti bu tezgâhı kabul etmeyecektir. Kamuoyu yoklamalarının da gösterdiği üzere CHP ve MHP seçmeninin yaklaşık yüzde 15’inin sandık başına gitmeyeceği anlaşılıyor. Bu oranın önümüzdeki günlerin tartışmaları içinde daha da yükseleceğini öngörebiliriz. Sandık başına gidip “kötünün iyisi”ne oy verecekler de 11 Ağustos günü yaptıkları hatanın farkına varacaklardır. CHP üyelerinin ezici çoğunluğu Atatürkçüdür, Cumhuriyetin Ekmeleddin hamlesi ile arkadan hançerlenmesine sessiz kalmayacaklardır. Önümüzdeki aylar, CHP’deki Mustafa Kemal’in askerlerinin isyan ayları olacaktır.

ÇIKIŞ YOLU VARDIR

Kılıçdaroğlu’na gelince;

Eroin bağımlısı, zaman geçtikçe daha yüksek dozda eroin almak ihtiyacı duyar. En sonunda aldığı doz vücudun kaldırabileceği sınırın ötesine geçer. Sonuç ölümdür. Eroin bağımlısının son olarak aldığı aşırı doza, “altın vuruş” denir.

Kemal Kılıçdaroğlu 2010 yılından bu yana her geçen yıl, dozunu daha da artırarak Laik Demokratik Cumhuriyet’e karşı eylemlerde bulunuyor.

Ekmeleddin hamlesi Kılıçdaroğlu’nun “altın vuruşu”dur. Mustafa Kemal’in askerlerinin önünde bir çıkış yolu her zaman vardır. Ama Ekmeleddin operasyonunda üstlendiği rol, Kılıçdaroğlu’nun siyasi hayatının sonu olacaktır.