Yine PKK-Hizbullah çatışması…

Yine PKK-Hizbullah çatışması ve yine “yesinler birbirlerini” aymazlığı…
Ruşen Çakır

Eylül ayının sonlarına doğru, Kobani kuşatmasının daha ilk günlerinde, savaşın Türkiye’ye sıçrama ihtimallerini tartıştığım bir yazımı şu paragrafla bitirmiştim: “Daha şimdiden İstanbul, Adana gibi metropollerin varoşlarında PKK yanlısı milislerin (IŞ)İD ile ilişkili olduklarını düşündükleri kişilere karşı seferber olduklarını duyuyoruz. Kobani’deki savaşın tırmanmasına paralel olarak (IŞ)İD ve PKK yanlıları arasında zaten var olan gerilimin, 1990 başlarındaki PKK-Hizbullah çatışmasını andırır bir şekilde metropollerde ve Kürt illerinde kapsamlı bir çatışmaya dönüşme ihtimalini de akılda tutmak gerekiyor.”

Kobani savaşı tırmanıp kentin düşme ihtimali artınca Kürt siyasi hareketi (KSH) sokak çağrısı yaptı ve başta Kürt illeri olmak üzere ülkenin dört bir yanı karıştı. Ve öngörüm farklı bir şekilde gerçekleşti: KSH ile (IŞ)İD ile bir şekilde irtibatlı olduğu varsayılan gruplarla yer yer çatışmalar yaşanmakla birlikte uzun bir süredir askıda olan PKK-Hizbullah çatışması yeniden gündeme geldi. Öyle ki son olaylarda hayatlarını kaybeden 20’yi aşkın kişinin ciddi bir bölümünün bu çatışmanın kurbanları olduğu söyleniyor.

İlk kıvılcımda

1990’lı yılların başında ortaya çıkan PKK-Hizbullah çatışmasının tarihini uzun uzun anlatmaya gerek yok. Ortada bir nevi bir “kan davası” var. Zaman zaman gerginlikler yaşansa da her iki taraf da farklı gerekçelerle savaşı yeniden gündeme getirmeyi tercih etmedi. Fakat geçen süre zarfında taraflar ciddi bir diyalog içine de girmedikleri için karşılıklı güvensizlik, gerginlik ve düşmanlık hep sürdü. Nihayet Kobani gerekçesiyle çakan ilk kıvılcımda çatışmanın çok sert bir şekilde yeniden başladığını gördük.

Kimin haklı, kimin haksız olduğu gibi bir tartışmaya girmenin anlamı yok. Ama şunu vurgulamak şart: Bu çatışmanın şimdi, Kobani üzerinden yeniden alevlenmesi de son derece anlamsız. Zira Hizbullah’ın (IŞ)İD ile herhangi bir yakınlığı yok. Hatta tam tersi bir durumun olduğu da söylenebilir. Ayrıca Hüda-Par yöneticilerinin ilk günlerde Kobani’den Suruç’a gelen mültecileri ziyaret ettiklerini de biliyoruz.

Bununla birlikte (IŞ)İD ile Hizbullah’ın aynı olmasa bile komşu mahallelerden oldukları doğru. 1980 ve özellikle 1990’lı yıllarda Kürtlerde İslamcı radikalizmin merkezi Hizbullah’tı. Fakat lider Hüseyin Velioğlu’nun öldürülmesinden bir süre sonra Hizbullah yasal faaliyetlere ağırlık veren bir strateji benimsedi ve buna bağlı olarak dilini de ılımlılaştırdı. Bunun da önce El Kaide, bugünlerdeyse (IŞ)İD gibi örgütlerin işine geldiği açıktır. Bu noktada en çarpıcı örnek Hizbullah’ın hapisteki liderlerinden Hacı Bayancuk’un oğlu Halis Bayancuk’un El Kaide operasyonları kapsamında tutuklanmış olması. “Ebu Hanzala” adıyla da bilinen genç Bayancuk’un son dönemde El Kaide-(IŞ)İD ayrışmasında ikinci grup lehine tavır aldığı söyleniyor.

Esas Türkiye kaybeder

PKK-Hizbullah çatışmasının yeniden alevlenmesine sevinip “yesinler birbirlerini” diyen çok kişi var. Her iki gruptan da haz etmeyenlerin bu tavırları ilk bakışta mantıklı gelebilir. Ama şu vurguyu yapmak lazım: 90’lardaki çatışmayı körükleyen “derin” unsurların hemen hepsi tasfiye oldu, ancak birbirlerine çok ciddi darbe indirmiş olsalar da hem PKK, hem Hizbullah varlıklarını daha da güçlenerek bugünlere taşıdılar.

Yani kısa vadede bu çatışma her iki tarafa da belli zararlar verebilir ama en büyük zararı, zaten gergin olan atmosferi daha da kızıştıracağı için tüm ülkeye verecektir. Ancak bu olgunun kavranabilmiş olduğunu düşünmüyorum. Hatta, elimde herhangi bir kanıt yok ancak, çatışmaların yeniden alevlenmesinde üçüncü şahısların bir şekilde dahli olduğu kanısındayım.

Peki bundan sonra ne olur? HDP Eşbaşkanı Selahattin Demirtaş’ın dünkü açıklamalarından, muhtemelen Abdullah Öcalan’dan gelen talimatlar ışığında, KSH’nin bu çatışmaya son vermek istediği izlenimi edindim. Hizbullah’ın da yasal alandaki kazanımlarını riske atacak bu çatışmanın sürmesini arzuladığını sanmıyorum. Bununla birlikte, barış zaten mümkün değil ancak şu aşamadan sonra ateşkes bile kolay olmayacaktır.

Öte yandan Kürtler arasında zaten belli bir potansiyele ve örgütlenmeye sahip olan (IŞ)İD’in bu çatışmanın sürmesi için uğraşacağını da akılda tutmak lazım.

ABD emrine Türk kedisi bile verilemez…

ABD emrine Türk kedisi bile verilemez…
Naci Beştepe

Leman Sam’ın sanatçı duyarlılığını yansıtan sözlerinin üzerine kaplan gibi atıldı Arınç.

Ne insanlığı, ne iffeti, ne hayası, ne edebi, ne zavallılığı kaldı Sam’ın.

Ortada din var ya.

Dincinin sömürü kaynağı.

PKK’ya Gelince Tısss..

Aynı kaplan, PKK kan döküp, yakıp yıkınca, yağmalayınca, HDP’li vekiller ve Sırrı Sakık tehdit yağdırıp vandalları teşvik edince ne dedi?

Tısss… Ortalıkta yok.

TGB’nin “Bayrak yürekte, Atatürk bilinçte” yürüyüşüne izin vermeyen Ankara Emniyeti gibi.

Çünkü ellerinde pala, taş, sopa, molotof yoktu gençlerin. Silah da.

Poşuyla yüzlerini örtmemişlerdi.

Erkek müsveddeleri gibi kadın kıyafeti giymemişlerdi.

Bunlar bilinçli Atatürk gençleri idi.

Ne Ekersen

AKP ektiğini biçmekte.

“Şiddete fazlasıyla karşılık verilir” diyen Bakan Ala da.

Diyarbakır Valisi iken, çarşı-pazarı yerle bir eden PKK’lılara “Cana gelecek mala gelsin” diyerek dokundurtmayan.

“Tahrik unsuru” diyerek Türk bayrağına izin vermeyen, Ala.

Onu takdir edip önce müsteşar sonra bakan yapan RTE de.

Açılım safsatası ile ülkesini bölünmeye götüren BOP Eşbaşkanı RTE.

Olmadı, yapamadılar.

Açılamadılar.

Ne dedi Leman Sam bunlara?

“Sahtekar, cahil ve çürüksünüz… Kızamıyorum bile”

Daha ne desin?

Ellerinde patladı ektikleri (PKK).

Patlarken ülkeye zarar verdi.

Ama en çok da kendilerine ve Kürt kökenli yurttaşlarımıza.

Ölenlere bakın, çoğu kim?

Y-AKP

Kılıçdaroğlu her gün daha iyi tanıtıyor kendini.

Biz tenkit edince kızan dostlarımız ne diyorlar şimdi?

Fethullahçılıktan sonra PKK bölücülüğünü de aldı AKP’nin elinden.

Bu CHP’ye Y-CHP mi demek doğru, Y-AKP mi?

En çok üzüldüğüm de bu partideki vatansever, Atatürkçü olarak tanıdığım milletvekilleri.

Ne yaparlar? Ne beklerler? Milli Kurtuluş’a neden öncü olmazlar?

TÜRK ORDUSU

Ne istiyor, CHP-PKK-ABD?

Türk ordusu Ayn el Arab’a girsin. PYD(PKK) ile birlikte IŞİD’i temizlesin.

Orayı PYD’ye teslim etsin, dönsün.

Kürdistan’ın batı bölümünü kendi eliyle kursun.

Türk ordusu enayi.

Türk ordusu PKK’yla kanka.

Hadi ordan!

GNKUR. BŞK.’NIN TAVRI

TSK doğru olanı yapıyor.

Terör örgütlerinin çatışmasında ve komşu ülkenin iç işinde TSK taraf olamaz.

Gnkur.Bşk.Org.Özel’in ABD’li karşıtına tavrı da son derece yerindedir.

ABD Gnkur.Bşk. koalisyon genelkurmay başkanlarını Washington’a çağırdı.

Org.Özel’in gitmeyeceği, yerine bir korgenerali göndereceği söylendi.

Bence bunun anlamı şudur;

– ABD Gnkur.Bşk.’nın komutanlığı kabul edilmemiştir,

– TSK’nın ve birliklerinin ABD emrine girmesi kabul edilmeyecektir,

– Ulusal çıkarımız tehdit edilmedikçe TSK Suriye’ye girmeyecektir.

– Türk askeri ABD’ye boyun eğmeyecektir.

Doğrusu da budur.

TSK’nın başına çuval geçirmiş, SİLİVRİ’ye tıkılmasında rol almış bir ülkenin emrine değil bir Türk askeri, bir Türk kedisi bile verilemez.

Suriye’deki ılımlı muhaliflere eğitim verileceği haberi doğru ise, yapılacak iş yanlıştır.

Terör örgütü eğitmek yasal bir kurumun, hele de onurlu Türk ordusunun işi olamaz. Yakışmaz.

Ayrıca, ılımlı denenler silahlanınca azılı oluverir.

PAZARTESİ İĞNELERİ

LİDER

ABD basını,”Erdoğan liderden başka her şey”

Günaydın Amerika…

KAFA

Cumhuriyet Gazetesi’nin PKK vandallığına bakışı Öcalan gibi, “Jitem devrede”

Özgür Gündem’e paralel…

HHY

THY uçakta abdesti serbest bıraktı.

Helal Hava Yolları …

Kan Denizinde Boğulan İnsanlık…

Kan Denizinde Boğulan İnsanlık…
Hikmet Çetinkaya

Gerçek mutluluğu, yaşama sarılmayı unuttuk, ölüm ve vahşete tanık oluyoruz…
Anılarımız bizi uzak iklimlere götürmüyor…
Tam karşımızda, 500 metre kadar yakınımızda, Kobani’de sokak savaşları sürerken IŞİD kapıları çalıyor…
Ölüm!
Katliam!
Yaşanan o an, havan topları, şarapnel parçaları…
İnsan duyarlılığı yok olmuş, köktendinci bir terör örgütü yakıp kavuruyor…
Güz yağmuruyla yükselen bir toprak kokusu yok!
Ölüm kol geziyor!
Paylaşım, mutluluk, barış, insanca yaşama duygularımız körelmiş, emperyalizmin kucağına düşmüş uluslar, mezhep çatışmalarıyla, sömürü düzeninin çarklarında yitip gitmiş…
Yedi renge bürünmüş gülümsüyor gökkuşağı… İnsani duygular, yerini kan denizine bırakmış.
Ey insanlık artık ayağa kalk ve gözlerini Ortadoğu’ya çevir, ölümü, katliamı gör…
Dünyanın bir hücre olduğunu unutma yarınlara doğmak için.
Tarih, insanın bilinçlenip başını yükseltmesinin öyküsünü anlatan bir kitaptır…
Kutsal bir kitap.
Okitabı öp, başına koy…
Kıpırda biraz, kıpırda…
Dik dur!
Kobani’deki kıyımı görmek için gözlerini iyice aç…
Zamanı gelip geçti bile…
Kır karanlığın kapısını, ölüm ve vahşet Kobani halkının kapısına dayanmış…
Dikil onun için, dikil ki o cellatları birer birer yok edelim…
Dünya halklarının kardeşliği budur…
Hayata sarılmak, belayı başından kovmak!
Gökkuşağını o kan denizinden kurtarmak…
O zaman ağaracak ufuklar günden güne, o zaman gülümseyecek çocuklar…

***

Bilimsel teknolojik devrimler olurken, sınırsız bilgiye ulaşırken, köktendinci bir terör örgütü kelle avcılığı yapıyor yanı başımızda.
NATO, “ittifakın IŞİD saldırılarına karşı gerekirse Türkiye’nin yanında yer alacağı” açıklamasını yaptı.
NATO güçleri Türkiye’yi hangi tehditlere karşı koruyacaktı bilmiyorduk…
Bizim için IŞİD bir tehdit değildi galiba!
Eh ne de olsa beslemiştik onları, kollamıştık, Esad’a karşı örgütlemiştik belki de, ne bileyim!
Benim korkum IŞİD, PYD-PKK savaşında bir öfke patlamasının olması, Türkiye’nin bu savaşı sadece izlemesi, IŞİD’e karşı bir tavır almayacağı yolundaydı…
O zaman ülkemde her şey olabilir, yer yerinden oynayabilirdi…
Ne yapacaktık, nasıl bir yöntem izleyecektik?
Kobani IŞİD belasından nasıl kurtulacaktı?
Tarihsel değişim, toplumsal dönüşüm, mutluluk, hayata tutunmak!
Büyük göç sürüyordu Türkiye’ye…
Öte yandan hayatın üzerine yağan mermiler, bombardıman, çaresiz Arap toplumunun sevinç çığlıkları…
ABD yine kurtarıcı rolü üstlenmişti bu kirli mezhep savaşında!
Hepsi ama hepsi Ortadoğu dramının içinde yer alıyordu…
Yaşananlar bizim için çok bilindik!
Irak’ın işgalinde tanık olmuştuk…
Sözde demokrasi getireceklerdi Irak’a…
“Arap Baharı”nı birlikte yaşamadık mı?
Bir de baktık, Suriye karıştı…
Sınırlarımız hemen açıldı…
1.5 milyon Suriyeli sığınmacı, neredeyse en az 10 ülkenin istihbarat ajanları, El Nusra kampları, “insani yardım” adıyla silahlar, mermiler, TIR’lar…
Uydurulan hikâyeler, haşhaşi masalları…
Acıya acı kattık, kattırdılar ya da…
Kardeşim Esad, düşmanım Esed… Sen önden git Türkiye, ben arkadan gelirim…
Kobani’ye girerim ama Esad’ı da deviririm…
Yok canım Esad yerinde kalsın!
O zaman Kobanili Kürtler ölsün!
Bu mudur insanlık?

***

Ölüm ve vahşet kapıya dayanmış…
ABD uçakları havadan vuruyor Kobani’de…
Kürt kadınlarının çığlıklarını duyuyor, acılarını, büyük göçü, ölümü, katliamı görüyor musunuz?
Ey insanlık, kan denizinde boğuluyorsun!

Türkiye için belanın püskülü…

Türkiye için belanın püskülü…
Haluk Şahin

21. Yüzyıl’ın başından beri “Acaba yeni bir Orta Çağ’a mı girdik?” sorusunu soruyoruz. Gerçekten, ulus-devlet sisteminin zayıflaması, mezhep ve inanç savaşlarının kızışması, ulus-üstü şirketlerin küresel derebeylikler gibi davranması ve tüm yerkürede devasa afetlerin yaygınlaşması bu sorunun temelsiz olmadığını gösteriyor.

Şimdi de, IŞİD canavarlarının televizyon kameraları önünde yaptıkları toplu kıyımlardan ve kelle kopartma seanslarından sonra daha bile özgül bir soru çıkıyor karşımıza:
Bu ne şiddet, bu ne vahşet? “Uygarlık” adına onca çaba, onca söylev, makale, konferans ve söylevden sonra Drakula dönemine mi döndük?

Ya da Türkçesiyle: Kazıklı Voyvoda geri mi geldi? Korkarım biraz öyle. En azından şiddet teşhirciliği açısından öyle. Kazıklı Voyvoda olarak bilinen III. Vlad, dehşetengiz şiddet yöntemlerini korku salmak ve moral bozmak amacıyla kullanmıştı. Şimdi de IŞİD toplu ve bireysel infazları ve diğer şiddet türlerini aynı amaçlarla kullanıyor.

Aradaki tek fark, günümüzün medya çağı olmasından geliyor. Eflak kralı III. Vlad mesajını bir poster gibi kazıklara dizdiği insanlarla vermeye çalışıyordu. Fatih’in Sultan Mehmet’in ordusunu etkilemek ve korkutmak için 1492’de tam 20 bin kişiyi kazığa oturtmuştu.

Şimdi çok daha geniş kitlelere ulaşmaya yarayan dijital iletişim teknolojileri var. IŞİD’in şiddet teşhirciliğini bir reklam kampanyasını sunar gibi planladığı söyleniyor. Kazıklı Voyvoda da bir canavarlık planlama üstadıydı. Al birini vur ötekine!

Drakula haline gelen IŞİD canavarını besleyip palazlandıranlar şimdi onu durdurmaya çalışıyorlar. Bunlara Türkiye de dahil. Kürt gönüllülerinin yiğitçe savundukları Kobani’de yaşananlardan anladığımız gibi, bu sanıldığı kadar kolay bir şey değil. Öyle milislerle filan başa çıkılamayacak kadar büyük bir bela oluşturulmuş elbirliğiyle. Temizliğinin 10 yıl alabileceğinden söz edenler bile var.

Ama, öyle anlaşılıyor ki, bu temizlik yapılacaktır. İnsanlık ne kadar Orta Çağ ile flört ediyor olursa olsun, Kazıklı Voyvoda türü şiddet “eksibisyonizm”i 21. Yüzyıl’da kabul edilemeyecek kadar ilkel ve vahşicedir. Bu çağda, insan öldürmelerin daha kibarca ve gözlerden uzak bir şekilde, örneğin insansız hava araçlarıyla yapılması tercih ediliyor.

Bela defedilecektir!
Türkiye açısından belanın bir de püskülü var: Temizlik operasyonuna katılanlar “iş” bittikten sonra çekip gidecekler, evlerine dönecekler. Oysa, Türkiye coğrafi nedenlerle canavarın kalıntılarıyla baş etmek zorunda kalacak.
Bu gibi canavarların en korkunç zamanı yenilmiş halleridir. Kaybetmişliğin umutsuzluğu içinde yapamayacakları şey yoktur.

Dehşet yaratmak için 20 bin kişiyi kazığa oturtan Kazıklı Voyvoda, Fatih’in ordularına yenildikten sonra geri çekilirken ekinleri yakmış, kuyuları zehirlemiş, evcil hayvanları öldürtmesi yetmiyormuş gibi, cüzzamlıları ve vebalıları tecritte bulundukları yerlerden çıkartıp Osmanlı’nın üzerine sürmüştü. Vebalıların bir savaş silahı olarak kullanılması bir ilkti!
Altı asır sonra onun yerine tarih sahnesine çkan yeni canavarların neler yapabileceğini düşünmek bile istemiyorum.

Bir bayram yazısı: Bayram sevinci…

Bir bayram yazısı: Bayram sevinci…
İzzettin Önder

Öyle güzel olaylar üst üste geldi ki, içim kıpır kıpır. Bilemiyorum, bu sevinç bayramdan mı, yoksa bu döneme gelen inanılmaz hoş olaylardan mı!

Ne güzel bir toplum ki, metrolar yaptık, ama halkımız hâlâ kendi bildiği usulde yürüyen merdivenlerin tümünü kapsayarak, ailece konuşarak inip çıkıyor, acelecileri de kendi hızlarına mecbur kılıyor. Bu ne muazzam ve yerleşik bir gelenektir ki, asırlardır hiç değişmeden sürgit devam ediyor. Başka hangi millet de böylesi köklü ve asil gelenek ya da huy bulunur!

Çok şükür, ana muhalefetin tüm itirazlarına rağmen, tezkere geçti de, biraz rahatladık. Aksi halde, dost ve müttefikimiz devletlere ne yanıt verecektik! Bunun da ötesinde, dolar yükseliyor. Bunun arkasından zamlar ve faiz yükselişi gelecek. Oysa biz ekonomimizi dış kaynak gibi çok sağlam kazığa bağlamıştık. Tezkere geçmeseydi bu kazık tehlikeye girmiş olacaktı. Öyle gözüküyor ki, tezkerenin geçmesi birçok konuda hayırlara vesile olacak! Oldu da; Fitch notumuzu değiştirmedi.

Gelelim şu tarifi meçhul iki ayyaş meselesine. Rivayet edilir ki, bu ünlü söz, hatta özdeyiş, Atatürk ve İnönü için kullanılmış. Bugünler bize bu iki kişinin nasıl yanıldıklarını gün gibi gösterdi. Birincisi ulus devleti kurarken, gerçekleştirdiği büyük değişimlerle, ülkemizi ata dede yadigarı dost ve akrabalarımızdan ayırdı ve yüzümüzü Batıya döndürdü. Rahmetli Erbakan Hoca Türkiye’ye gelen Batılı turistlere ahlakımızı bozuyor diye öylesine sinirlenirdi ki, bu vesile ile sağlanan döviz kazancını dahi gözü görmezdi. Adam hiç de haksız değildi, doğrusu.

Hoca bugünü görseydi çok mutlu olurdu! Turistin her türlüsü var, dilencisinden, daire alanlara, ticaret yapanlardan kadın/kız ticaretine yönelenlere kadar her cinsi artık hem büyük kentlerimizi hem de dilimizi süslüyor. Bu durumda onlara uymak da artık nezaket icabıdır. Kız çocuklarımızın başını örtmesi, hiç değilse turiste gösterilen nezaket gereğidir. Kaldı ki, ağzım alıştığı için turist sözcüğünü kullandım, bunlar zaten turist değil, Osmanlı’nın ihraç fazlası ürünleridir. Böylece birinci ayyaşın isabetsiz adımını, şükürler olsun ki, yıllar sonra düzeltme işi bu ulvi iktidara nasip oldu!

Birinci ayyaşın bir “Yurtta sulh, cihanda sulh” lafı var ki, dostlar dünyasında bunun hiç yeri yok. Müttefikimiz Ortadoğu’da aşık atarken, iki ayyaşın kanunu mu, yoksa, dosta vefa anlayışı mı geçerlidir!

Gelelim ikinci ayyaşa. Yine rivayet edilir ki, ikinci ayyaş da “İkinci Adam” İsmet Paşa’dır. Bu paşanın da icraatı yanında söylemleri de çok isabetsiz ve yanlış idi. Paşa bir zamanlar demiş ki, “kaplanla yatmak tehlikelidir”. Ne kadar isabetsiz bir lâf ü güzaf! Kim güçlü ise tabii ki onula beraber olacaksınız; olacaksınız ki, ulusal haysiyetiniz kurtulsun! İkinci ayyaşın döneminde ulusal haysiyet diye bir şey bulunmadığından, Paşa da, durumdan bihaber, bu lafı inci sanıp, etmiş. Şimdi Ortadoğu bataklığında Rusya ile ABD cebelleşirken, Esad Rusya’ya dayanırken, nasıl ABD’yi tutmazsınız ki!

Hele de bu satrancın bir oyuncusu da can düşmanınız İran ve hatta daha da arkada Moskof Rus varsa! Bu durumda ikinci ayyaşın nasıl yanlış içinde olduğunu görmemek için kör olmak gerekmez mi! ABD’nin güçlü olması(!) bir yana, bir de para babası. Böyle bir kaynağa nasıl, hangi sıfatla, ulus devlet sıfatıyla mı(!) yan gözle bakılır! Üstelik yan gözle bakış ülkeye para girişini kısıtlarsa, iktidarımıza ve tabii ki bu iktidara muhtaç ülkenin yüzde ellisine yazık olmaz mı! Tam da Türkiye, zincirlerinden kurtulmuş fezaya doğru var gücü ile diklenirken, böyle bir engeli ülkenin önüne koymak reva mıdır!

Ne var ki, bu arada idari vesayet biraz canımızı sıkıyor. Biraz dişimizi sıksak, gelecek bayrama kadar ondan da kurtulacağız, nitekim, muhterem paralelin bu tarafındaki hoca efendinin de buyurdukları gibi, halk siyasilere onay vermişse, siyasetçi istediği kişi ile çalışamaz mı; siyasi makamı işgal edenler artık ülkeyi “babasının malı” gibi yönetme hakkını da elde etmiş olmaz mı! Askeri vesayetten çok şükür kurtulduk, bir de şu idari vesayetten halas olsak, işte o zaman devlet nasıl yönetilir tüm dünya aleme gösteririz.

Bu adli vesayetin, hem de üst düzeylisi, yani Anayasa Mahkemesi, Yargıtay ve Danıştay, gerçekten çok büyük bir bela ülkenin başına! Şu Pınar Selek meselesine baksanıza. Mahkeme durmadan ceza veriyor, hem de çoook haklı olarak, Yargıtay, hiç sıkılmadan, bu kararı bozuyor. Hiç değilse, şu Yargıtay vergi yükümlülerinin parasını boşa harcamasa!

Bir ara Japonya’da bulunmuştum, 1975 yılı dolaylarında. Biz orada iken iki uçak havada çarpışmıştı ya da ona benzer bir kaza olmuştu. Bir de baktım ki, ulaştırma bakanı hemen istifa emiş. Japonlar çok garip insanlar; koltuğu hemen boşaltmak ne demek, finans dünyasında portföyü boşaltmaya benzemez ki bu iş! İyi ki Türkiye’de böyle kepazelik falan olmuyor. Yoksa, Allah korusun, yönetici bulamayız. Hatta Milli Takım antrenörüne verdiğimiz kadar para da versek, yine de kimseyi başımıza geçiremeyiz.

Mucizelerimiz saymakla bitmiyor ki, hangisini sevinç alameti olarak sıralayayım! Metroda yolculuk edene dışarıdan demir çubuk girme becerisi gösteren bir mühendislik ve iş disiplini tabii ki nükleer santral işini de hakkıyla kotarır.

Hani derler ya, arkadaşını söyle sana kim olduğunu söyleyeyim, ulus ve siyaset ilişkisi de böyle bir şey olsa gerek!

Geleceğe umutla bakarak, güzel günler dileklerimle.

Emekli Bir Seks İlahı…

Emekli Bir Seks İlahı…
Can Dündar

Beyoğlu’nun arka sokaklarında, eski bir binanın ışıksız dairesinde bulmuştum onu…
Hâlâ cüsseliydi; ama yaşlanmıştı.
Gençliğimizin perdelerini parçalayan adam, usta işi bir makyajla ihtiyarlatılmış gibiydi.
Zaman denen öğütme makinesi, o haşin delikanlıyı, müşfik bir dedeye çevirmişti.
Yeşilçam’ın kurtarıcı silahı, emekli bir seks ilahı olmuştu.
***
Bir kuşağın ergenlik düşlerini süsleyen afişleri duvardaydı hâlâ:
“Helal Sana Behçet.”
“Sev Beni Behçet.”
“Namın Yürüsün Behçet.”
“Parçala Behçet.”
Bu sonuncusu, ona nam olmuştu.
70’lerin ikinci yarısında, sokaklarda silahların konuştuğu o kan deryasında, “3 Film Birden-Devamlı” oynatan köhne sinemalarda, en çok onun filmleri iş yapardı.
Bizim nesle musallat olmuş bir salgındı seks furyası; öncesinde yoktu; sonrasında da olmadı.
O yıllarca beyaz mendillere kan tüküren kadınlar, onlara gizlice gözyaşı döken adamlar çekiliverdi perdeden; cömertçe soyunan dilberler, uzun donla yatağa giren erkekler doluşuverdi perdeye…
Erkeklerin bir kısmı tüy sıklet komedyenlerdi; seyirciye benzeyen, kavruk tiplerdi. Ne yapar eder, rüyalarında göremeyecekleri kızların koynuna girerlerdi.
Bir de döverken de severken de sert olan, kavgacı, asık suratlı, yırtık adamlar vardı.
Behçet onlardandı.
***
Yıllar önce, bir popüler kültür serisi için röportaja gittiğimde, o sertliğinden eser kalmamıştı.
Yeni hayatında Behçet Nacar, dizilere kostüm satan bir “oyuncakçı dede” rolündeydi.
Eski defterleri açtım.
Sevişmeyi ondan öğrenen yüz binler, şehvet seanslarında kadınları parçalayışını iştahla izlerken o ne hissediyordu?
O setlerde gerçekte neler yaşanıyordu?
Sonrasında eve nasıl gidiyordu?
Furya çöktüğünde o ne yapmıştı?
Sordum, anlattı:
Sultanahmet’te doğmuş. Sanat okulu okumuş. Asıl mesleği dökümcülükmüş. 1964’te tesadüfen figüran olmuş. 10 lira yevmiye ile kötü adam rollerinde epey “dayak yemiş”.
Sonra evlere televizyon girmiş; şiddet yıllarında aileler sokaktan, sinemadan çekilmiş; beyazperde teslim bayrağını çekmiş. Ve seks filmleri devreye girmiş.
Bir avantür-seks filminde stüdyodakiler “Parçala abi, yırt” diye motive etmişler. Behçet de rolünün hakkını vermiş; parçalamış, yırtmış, sevişmiş.
Kimlerle? Evinden kaçıp artist olmak isteyen ve kendini yönetmenin yatağında bulan Kezban’larla mı gerçekten?
“Hiç alakası yok” demişti Behçet Nacar, bir uzman edasıyla konuşurken:
“Hep belli başlı kızlardı. 20 kişilik sete çıplak girerlerdi. Herkes alışmıştı, kimse dönüp bakmaz, biz yatakta rol yaparken set ekibi sigara içip sohbet ederdi. Ama kadın kalabalık istemezse, o sahnelerde ışıkçılar ışıkları, kameramanlar kameraları sabitler, dışarı çıkarlardı.”
Yatak sahneleri çekilirken hiç tamamen soyunmazlarmış. Her şey çıksa bile külotlar çıkmazmış. Sevişme sahnelerinde külotları bacaklarıyla saklar, çıplak oldukları izlenimi yaratırlarmış. Soğuk platolarda, sigara dumanı altında çırılçıplak yatarken, spot ışıklarıyla ısınmaya çalışırlarmış.
Ne uyarılmak, ne âşık olmak…
“O kadınlarla kardeş gibiydik. Birbirimize alışmıştık; hiç öyle art niyetle bakmadık. Ben evliydim zaten… Set çıkışı eve giderdim. Televizyon seyredip 9 gibi yatardım.”
***
Kamera karşısında kadınları parçaladıktan sonra mesai bitimi televizyon karşısında çekirdek çitleyen bu seks ilahı, soyunma odasında ağlayan bir palyaço burukluğu bırakmıştı bende…
“Külotlar çıktıktan sonra iş yozlaştı” diye dert yandı röportajın sonunda; sanki adabın teslim bayrağı, o bez parçasıymış gibi…
Pişman değildi; can çekişen bir sektörde, kendi filmleri sayesinde insanların karnının doyduğuna inanıyordu.
“Her şeyimi sinemaya borçluyum; çok ekmeğini yedim.
100 negatifim vardır. Onları satıp yazlık, kışlık ev aldım; oğluma, kızıma bakıyorum” dedi.
Vedalaşırken ben ona bir kitabımı imzaladım; o bana bir afişini verdi.
Önceki gün de vefat haberi geldi.
“Parçala Behçet”le, ömrümüzün bize ayrılan bir zaman dilimi daha parçalandı gitti.

Savaşıyor muyuz, sevişiyor muyuz?

Savaşıyor muyuz, sevişiyor muyuz?
Mustafa Mutlu

Savaş tezkeresi Meclis’ten geçti… Ülkemizin savaşa girmesine ramak kaldı ama… İster aptallığıma verin, ister cahilliğime: Ben bu IŞİD’i çözemiyorum!
***
“Made in ABD” olduğu söyleniyor ama tutup ABD’li gazetecilerin kellesini alıyor…
***
Bir yandan ABD yapımı son teknoloji silahları kullanıyor; diğer yandan da aynı ülke tarafından hedefe oturtuluyor…
***
AKP iktidarınca el üstünde tutuluyor ama Türk Konsolosluğu’nu basıyor, vatandaşlarımızı rehin alıyor…
***
Sözüm ona Müslümanlığı yaymak için boğaz kesiyor ama Müslümanları öldürüyor!
***
TBMM’den hem IŞİD, hem de PKK’yla savaş tezkeresi geçiyor ama…
Tutup ikisi birbiriyle savaşıyor!
***
Onlar savaşırken, Zorova Tepesi’nden geçen demiryolu hattının altındaki geçitte, bazı Türk askerleri IŞİD militanlarını karşılayıp Türkiye’ye geçiriyor. Bunların fotoğrafları gazetelerde çarşaf çarşaf yayınlanıyor ancak Genelkurmay olayı yalanlamıyor!
***
Dedim ya dostlar; benim kafam allak bullak… Sapla samanı karıştırmış vaziyetteyim.
Biz bu IŞİD’i destekliyor muyuz; savaşıyor muyuz? Savaşıyorsak, diğer yandan neden sevişiyoruz? Sevişeceksek; neden tezkere çıkarıyoruz… Kısacası…
IŞİD mi yalan, tezkere mi?
Yoksa hepsi mi?
***
Hepsi yalansa onbinlerce insan neden öldü ve ölmeye devam ediyor?
Şu bilmeceyi çözen biri varsa içinizde… Ne olur benimle de paylaşsın…
Kafayı yemek üzereyim!

TÜRBAN
Türban önce üniversiteye… Sonra kamuya… Ardından Meclis’e… İki hafta önce de ortaokula ve liseye girdi.
Dün öğrendik ki Aile ve Sosyal Politikalar Bakan Yardımcılığı’na da türbanlı AKP MKYK üyesi Çiğdem Erdoğan Atabek getiriliyormuş…
Diyeceksiniz ki; “Canım kadın hak ediyorsa, başı örtülü diye ataması yapılmasın mı?”
Hak ediyorsa yapılsın da…
Hak etmiyorsa; sırf “türbanlı ve AKP’li” olduğu için yapılmasın!
Hanımefendi Fen-Edebiyat Fakültesi Fizik Bölümü mezunu…
Yalova Üniversitesi Sosyal Bilimler Enstitüsü ‘nde Sosyal Hizmet alanında yüksek lisans öğrencisi… Yani henüz bu alanda çok “tıfıl…”
Bu bakanlıkla ilgili tek uzmanlığı ise… Evli ve bir çocuk annesi olması!
Sahi; bu ülkede, bu işi yapabilecek daha “uzman” biri bulunamadı mı?
Yoksa amaç, türban bayrağını “bir tık” daha yukarıya çıkarmak mıydı?
Takdir sizin!

PROSTAT!
Bursa’da altı yıl önce 14 yaşındaki bir kız çocuğuna cinsel tacizde bulunmak suçundan 13 yıl 1 ay 15 gün hapis cezasına çarptırılan 83 yaşındaki Yeni Akit yazarı Hüseyin Üzmez, prostat rahatsızlığı nedeniyle tahliye edildi.
Bu haberi duyunca aklıma ilk gelen, kanserden ölen ve tahliye talebi son dakikaya kadar reddedilen Ergenekon sanığı Kuddusi Okkır oldu.
Adalet mekanizmasına bakın:
Ciddi tedavi gerektiren akciğer kanseri, tahliye nedeni değil…
Basit bir hastalık haline gelen prostat, tahliye nedeni!
Buna adalet değil, dense dense “prostatlı adalet” denir!
GÜNÜN SORUSU
Bekir Batu kardeşimin dünkü Aydınlık’ta yayınlanan haberine göre, AKP’li Ankara Büyükşehir Belediye Başkanı Melih Gökçek, 17 Aralık operasyonunun yapıldığı gün Ankara Pursaklar’da 6 daire birden almış… Sorum kendisine:
Ne iş Hacı? Başbakan’ın oğlunun İstanbul’da 6 daire aldığı saatlerde, senin de Ankara’da altı daire aldığını söyleyenler, yalan mı söylüyor?

YİNE ARINÇ, YİNE SKANDAL!
Başbakan Yardımcısı Bülent Arınç, önceki gün Gülen Cemaati’ne yakınlığıyla bilinen Kimse Yok mu Derneği’nin yardım toplama yetkisinin kaldırılmasına dair bir kararın imzalanmadığını söylemişti.
Ancak, dün ortaya çıkmış ki; bu karar 22 Eylül’de imzalanmış…
İmzaların en üstünde de Arınç’ınki varmış…
Koca Başbakan Yardımcısı’nın yalan söylediğine ihtimal bile vermem!
Bu durumda beyefendi ya yaşından dolayı ciddi bir unutkanlık sorunuyla karşı karşıya…
Ya da birileri önceden imzalanmış boş kağıtları doldurup kararname diye yayınlıyor!
***
Evet, Bülent Arınç…
Siz söyleyin!
Yukarıdaki şıklardan hangisi doğru!

GÜNÜN İSYANI
Bir zamanlar, “Ben Erdoğan’a aşığım” diyen eski solcu Ethem Sancak, aşkının meyvelerini fazlasıyla topladı. Sağlık sektöründe büyüdü, son olarak da Star’ın ardından Akşam gazetesinin sahibi oldu. Bugünlerde, bu meyveleri sadece onun değil, yakın çevresinin de yediği iddia ediliyor. Örneğin yeğeni beyefendiye (!) ait 24 bin 473 metrekarelik arazinin değeri, Çevre ve Şehircilik Bakanlığı tarafından yapılan imar değişikliğiyle 20’ye katlanmış… İsyanım, bize ahlaklı olmayı ve kul hakkı yememeyi öğreten büyüklerimize:
Aferin size… İyi ettiniz!

AKP 12 Eylül’ü hortlattı…

AKP 12 Eylül’ü hortlattı…
İsmet Özçelik

“Terörü din eğitimi önler”

Cumhurbaşkanı Erdoğan ve Başbakan Davutoğlu son günlerde sürekli birbirlerini tekrarlıyorlar. Yanlışta tam bir uyum içindeler. Ülkede terör örgütleri cirit atıyor. PKK bölgede istediğini yapıyor. IŞİD neredeyse her mahallede “ev” açmış durumda. Hem PKK hem IŞİD Türkiye’nin büyük şehirlerini bomba deposu haline getirdiğini herkes biliyor.

İstihbarat örgütleri de durumun farkında. PKK ile görüşmelerde ve hazırlanan raporlarda buna dikkat çekiyorlar. Ama hükümet “açılım”a ve IŞİD’e zarar gelir diye kılını kıpırdatmıyor.

DİN EĞİTİMİ VE TERÖR

Başbakan Davutoğlu Samsun gezisinde uçağına bindirdiği gazetecilere açıklama yapmış. Davutoğlu teşhisi koymuş. “Terörü din eğitimi önler” demiş.

Haberi okuyunca birden 12 Eylül günlerine gittim. 12 Eylül yönetimi de terörü önlemek için uçak ve helikopterlerle Doğu ve Güneydoğu’da şehirlere ve köylere “ayet ve hadisli” bildiriler atmıştı. Terörü dinle önleme projesini uygulamışlardı. “2000’e Doğru” dergisi de ilk sayısını buna ayırmıştı.

Sonuç “2000’e Doğru”nun dediği gibi felaket oldu.

PATRON AYNI, FORMÜL AYNI

AKP 12 Eylül darbesine karşı olduğunu vurgulasa da sürekli 12 Eylül’ün ipine sarılıyor. “Patron” aynı olunca teröre karşı bulunan formül de aynı oluyor.

Sorun terörü çözmek değil. Terör örgütlerini rahatlatmak. Onur Öymen, David Phillips’in 2007 tarihli raporunu hatırlattı. Raporda Türkiye’nin PKK ile mücadelesinin ABD çıkarlarına aykırı olduğu vurgulanıyor. ABD açıkça PKK’nın yanında yer alıyor.

ENDİŞE BÜYÜK

Erdoğan son günlerde yine PKK ve IŞİD’e karşı sertleşti. “Yavrusu” Davutoğlu da aynı şeyleri söylüyor. Erdoğan birine ne zaman sertleşse çok endişelenirim. Çünkü tam tersini yapıyordur. Oslo ve İmralı pazarlıkları öncesi de aynıydı.

Şimdi bu bağırtı çağırtının altında “ne gizleniyor” diye çok meraklanıyorum. Nasıl olsa kokusu yakında çıkar..!

ERDOĞAN VE UYUŞTURUCU

Cumhurbaşkanı Erdoğan yine kürsülerden inmez oldu. Hergün birkaç toplantıda boy gösteriyor.Önceki gün, “Yeşilay” toplantısında konuştu. Onun da gündeminde din eğitimi vardı. AİHM’in din dersleri ile ilgili verdiği kararı eleştirdi. Garip laflar etti. “Dünyanın hiç bir yerinde zorunlu matematik, fizik dersinin tartışma konusu olduğunu görmezsiniz” dedi. Arkasından da “Din dersi kalkarsa uyuşturucu gelir” ifadesini kullandı.

AKP İKTİDARINDA UYUŞTURUCU PAZARI OLDUK

Erdoğan’ı dinleyince şaşırdım kaldım. AKP iktidarı öncesi Türkiye uyuşturucu yolu idi. Avrupa ülkelerine giden uyuşturucu Türkiye üzerinden geçerdi. 12 yıllık AKP iktidarında durum değişti. “Uyuşturucu yolu” olan Türkiye “uyuşturucu pazarı” oldu.

“Bonzai felaketi” her gün birkaç can alıyor. Uyuşturucu kullanımı aynı türban gibi 10 yaşına kadar düştü. Ne oldu? Yoksa AKP iktidarında din eğitimi ihmal mı edildi?

BARONLAR KİMLE BERABER?

Bir başka dikkat çeken konu da uyuşturucu baronları. Bunları herkes bilir. Başka iş yapıyor görünse de parayı “asıl işlerinden” uyuşturucudan kazanırlar. İstanbul’daki gazeteci dostlarım, “Baronlara kimse dokunamaz” dedi. Nedenini sordum. “Onlar her zaman iktidarla içli dışlıdırlar. Kazandıklarının bir kısmını onlarla paylaşırlar. Şimdi de öyle” dedi.

Hapse girip çıkan eski bir siyasetçiyi hatırlattı. “En yüksek mevkilerden ilgi görüyor. Özel cep telefonunda ismi de kayıtlı olduğu ve doğrudan görüştüğü söyleniyor. Bu kişinin hala bu işleri yaptığını bilmezler mi?” diye konuştular.

Şaşırıp kaldım.

TLB OLMASAYDI

Liseli gençliğin örgütü TLB, yaz kampında “Uyuşturucuya karşı mücadele” kararı aldı. “Gerekirse velilerle birlikte okul kapılarında nöbet tutarız” açıklaması yaptı. TLB’nin bu açıklamasından sonra herkes “uyuşturucuya karşı mücadeleden” söz eder oldu. Gelirinin en büyük bölümü uyuşturucu parası olan PKK bile uyuşturucuya karşı mücadele ettiğini söylüyor. Hükümet de yeni uyandı.

Ya TLB olmasaydı!