Akıllı Tasarım’ın Vatikan ayağı…

Akıllı Tasarım’ın Vatikan ayağı…
Rennan Pekünlü

Robert L. Park’ın “Superstition: Belief in the Age of Science” aı kitabı Türkçe’ye “Batıl İnanç-Bilim Çağında İtikat” olarak çevrildi ve İstanbul Kültür Üniversitesi Yayınları arasında yer aldı. Bu kitaptan öğrendiğimize göre, John Templeon Vakfı, ruhsal gerçeklikleri araştırma veya keşfetme yönündeki ilerlemeler için Templeton Ödülü (Templeton Prize for progress toward research or discoveries about spiritual realities) veriyor. “Parasal ödül günümüzde 1.5 milyon dolardır. Bu ödül, Nobel Ödülü’nden daha fazla olması için her yıl yeniden ayarlanır”. Richard Dawkins’in Tanrı Yanılsaması (The God Delusion) adlı kitabında da değindiği gibi, bu ödül, “din hakkında iyi şeyler söyleyen” biliminsanlarına veriliyor. Bu ödül sahiplerinin çoğu fizikçi ve evrenbilimcidir.

BİLİM VE DİN SAVAŞMASIN

Vatikan Gözlemevinde bir yandan gökbilim araştırmacılarıyla evrene ilişkin araştırmalar sürerken diğer yandan da “Bilim ile inancın uyumlu bir biçimde birlikteliği nasıl gerçekleşir?” sorusuna açıklama getirmeye çalışıyorlarmış. Bu yöndeki çabalar gözlemevi çalışanlarının inanç ile usun birbirini tamamlamasına ilişkin verdikleri derslerde açıkça görülebilirmiş. Vatikan, “Bazı kültürel bağlamlarda din ile bilim sanki birbiriyle savaş durumundaymış gibi gösteriliyor. Ancak biz hem bilim insanı hem de inançlı kişilerin görüşleriyle farklı bir yaklaşım sunabiliriz” saptamasında bulunuyor. Bu açıdan Vatikan Gözlemevi Bilim ile Dinin kesişme noktasında olduğunu savunuyor.

İngiltere’yi ziyaretinde Papaz Benedict XVI, Katolik okullarda şöyle söylemiş: “İnsanlığın iyi bilim insanlarına gereksinimi var. Ancak, yaşamın dinsel ve ahlaki boyutunu dikkate almazsa bilimsel bakış açısı son derece dar bir bölgeye kısıtlanır, diğer yandan, din de, eğer yaşamı anlamamızda bilimin yapmış olduğu katkıyı dikkate almazsa, kendisini dar kalıplara sokar. Gökbilimin insan kültüründeki rolü evrenin en büyük ölçeklerde resmini sergilemektir. Biz bunu gerçekleştirmekten mutluluk duyuyoruz”.

GÖZLEMEVİ KADROSUNA GİRİŞ KOŞULU

Vatikan Gözlemevinin Günümüzde Hiç Yoktan Yaradılış konulu (Creatio ex Nihilo Today) dinler arası araştırma konferansında sunulan bildiriler Ekim 2010 tarihinde Yaradılış ve Abraham’ın Tanrısı (Creation and the God of Abraham) başlıklı kitapla yayınlandı (editor David B. Burrell, Carlo Cogliati, Janet M. Soskice ve William R. Stoeger, Cambridge University Press, 2010). Bu konferans 9-15 Temmuz 2006 tarihlerinde Castel Gandolfo’da yapıldı ve tek tanrılı dinler olan Yahudilik, Hristiyanlık ve İslam dinine inanan kişilere ev sahipliği yaptı.

Bilimsel kisveli gözlemevine giriş koşulu Kutsal Teolojide uzmanlaşmak! Vatikan Gözlemevi kadrosuna katılmadan önce Gabriele Gionti 4 yıl süren teolojik eğitimini Berkeley’deki Santa Clara Üniversitesi Cizvit Teoloji Okulunda tamamlamış. Gionti teolojik çalışmalarını, Kutsal Teoloji Lisans Tezini (Sacred Theology Licentiate) savunarak yapmış. Tezin konusu, sicim kuramının savunduğu birden çok evrenin var olma olasılığına ilişkin tartışılan konularmış: Multievrenlerde Teoloji? (Theology in a Multiverse?). Bu tartışmalar Antropik İlkenin canlanmasına ve Akıllı Tasarım’ın tartışılmasına neden olmuş. Bu tartışmanın canlı bir örneği olarak Susskind’in Kozmik Alan: Sicim Kuramı ve Akıllı Tasarım İlüzyonu (The Cosmic Landscape: String Theory and the illusion of the Intelligent Design) kitabı gösteriliyor. Bu tartışmalar çağımızdaki yeni ateizmin üzerinde büyük bir etki yapmış.

EĞİTİM VE HALKLA İLİŞKİLER

Eğitim şart! Vatikan bu konuda da başarılı! Vatikan’a eğitim konusunda yardımcı olan Emmanuel M. Carreira İspanya, Ekvador ve Peru’daki üniversitelerde Bilim ve İnanç konusunda seminerler vermiş. Ekvador ve Peru’da 6 hafta kalmış ve Bilim ve İnanç konusunda toplam 60 konuşma yapmış. Vatikan müdür yardımcılarından Guy J. Consolmagno, ABD ve İngiltere’deki okul ve kilise gruplarına astronomi, kilise ve bilim konularında kamuya açık 57 konuşma yapmış. Uluslararası Astronomi Birliği’nin (IAU) Ulusal (Italya) Komite Başkanı Christopher J. Corbally’nin 10-11 Aralık 2010 tarihlerinde Primland, Meadows of Dan, VA konuşmasının başlığı oldukça ilginç: ET’lerle karşılaştığında din varlığını sürdürebilecek mi? (Will Religion Survive An Encounter With Extraterrestrials?) Vatikan Gözlemevi Müdürü Jose G. Funes, Alberta Üniversitesi’nde (Edmonton) “Bilim ve İnanç birbiriyle niçin ilgilenir?” (Why Science and Faith Matter to Each Other?) başlıklı bir konuşma yapmış. Vatikan Gözlemevi bilim felsefecilerinden Alessandro Omizzolo, 2010 yılında birçok kuruluşta evrenin kozmolojik betimlemesiyle evrenin yaradılışına ilişkin İncil söylemlerinin ilişkisini anlatmış.

HAWKING KENDİNİ TANRI MI SANIYOR?

Christopher J. Corbally 3 Eylül 2010 tarihinde ABD “Catholic” sitesinin konuk blog’unda İnancın quantum sıçramaları (Quantum leaps of faith) başlıklı bir söyleşide bulunmuş! Corbally söze şöyle başlamış: “Basın yayın organları Stephan Hawking’in yeni kitabından (The Grand Design) oldukça provokatif alıntılar yapıp duruyor. Bu alıntılardan bir tanesi şöyle: ‘Çekim denen bir yasa olduğu için evren kendisini hiç yoktan yaratabilir ve yaratacaktır. Kendiliğinden (spontaneous) yaradılış hiçliğin değil belli bir şeyin varlığının, evren niçin var, biz niçin varız’ın nedenidir’

“Ben bir Katolik’im, bu düşünceye şöyle düşünerek tepki gösterebilirim, ‘Hawking kim olduğunu sanıyor, Tanrı mı?’ Felsefe, ‘böylesi bir nedene gereksinim var mı yoksa çekim yasası ‘oluşumu gerçekleştirdiği’ için mi olmuştur?’ sorusuna yanıt veremez. Bu soruya ancak teoloji yanıt verebilir. Yanıt, sevgisi sonsuz olan bir Yaratıcı’yı gündeme getirir ve var olan her şey O’nun varlığına bağlıdır. Bu yanıt inananları, Tanrılarının varlığının deneyimini yaşamış olanları zevkten titretir. “Bu nedenle Hawking’in kitabını okumalıyım, bakalım benzetmeleri karıştırıyor mu yoksa, provokatif de olsa, esas olarak uzman olduğu fiziğe mi bağlı kalıyor”.

“Bilim kuşku duyma kültürüdür” (R. Feynmann). Dinde ise kutsal kitaplarda yazılana kuşku duyamazsınız; ilahiyat doktorlarının yazdığı reçetedeki hapları olduğu gibi yutmak zorundasınız, çiğnemeye kalkarsanız acı gelebilir! Son sözler Batıl İnanç – Bilim Çağında İtikat adlı kitaptan!

Diren Halkım, Kazanacaksın!…

Diren Halkım, Kazanacaksın!..
Hikmet Çetinkaya

Gökyüzü yine siyaha büründü, hava soğudu, yağmur yağmaya başladı…
Böyle havalarda hüzünlenirim hep!
Maviler giyinmiş gökyüzü, umutlarımı, sevinçlerimi çoğalttığından olacak.
Aklıma bir soru geldi gökyüzüne bakarken:
“Hayatın açılıp kapanan perdelerini bilen var mı?”
Nereden geldi bu soru aklıma?
İnsanın tarih boyunca çırpınıp durması… 3 bin yıl önce bu topraklarda hangi uygarlıkların olduğu… O süreçten bugüne neler olup bittiği!..
Yıllar önce okumuştum, kim söylemiş kim yazmış onu da anımsamıyorum.
Üç duvarlı dünyanın dördüncü boyutu salona açılır, gerçek dünyaya karışır; sahnedeki oyuncularla salondaki izleyiciler arasında bir bağ kurulurmuş…
Hem oyuncular hem izleyiciler bu konumlarının bilincinde olurlarmış…
Oyuncu oynadığını seyirci oyunu izlediğini bilir; ama perde kapandıktan sonra alkış seslerinin ne kadar yükseleceği bilinmezmiş…
Oyuncu başarılı, oyun güzelse alkış sesleri yükselir, perde üçdört kez açılır kapanırmış…
Seyircinin tavrı şuymuş:
“Oyuncu oynamadı, yaşadı!”

***

Hayat tıpkı bir tiyatro sahnesi….
Rol yapmak zordur, hele onu yaşamak olanaksız…
Çünkü hayat tiyatro sahnesi değildir…
Sadece hayatın perdeleri vardır!
Yaşadığımız coğrafyada hayatın perdeleri yoksulluğa, hukuksuzluğa, rüşvete, talana, yağmaya açılır…
Köşe dönücülük helal sayılır!
Eh Müslüman toplumların baskıcı rejimleri olduğuna göre buralarda “haram lokma” helaldir!
Hayat sudan ucuzdur!
Çocuklar, insanlar öldürülür, bir süre sonra katiller dışarıya çıkar…
Ethem Sarısülük’ü Gezi eylemleri sırasında Ankara’da öldüren polis için Emniyet’in yardım kampanyası başlatması Sarısülük ailesinin içini acıttı…
Erk Acarer’in dün Cumhuriyet’te yayımlanan haberini okurken geçmişe doğru bir yolculuk yaptım…
Genç ölümleri, faili meçhulleri, işkenceleri düşündüm!
Yardım kampanyasını Şanlıurfa Emniyet Müdürlüğü düzenliyor…
Ethem Sarısülük’ün ağabeyi Mustafa Sarısülük bakın ne diyor:
“Devlet katillere yardım kampanyası düzenliyorsa düşünmek gerekir!”
Biz laik, demokratik, sosyal bir hukuk devletinde mi yaşıyoruz yoksa polis devletinde mi?

***

Hayat bir tiyatro sahnesi değil…
Laik, demokratik, sosyal hukuk devletinde birey, yasal ve anayasal haklarını kullanır…
Demokratik ve özgür toplumlarda düşünceyi ifade özgürlüğü suç değildir…
Türkiye’de bunlar 1970 yılında da suçtu, 2015 yılına girerken de suç!
Cinayet işleyen güvenlik güçleri, faili meçhul cinayetleri işleyenler bugün aramızda…
Hele hele Gezi eylemleri sırasında çocuklarımızı öldürenlerin çoğu koruma altında…
Halkımız gün gelecek direnecek ve kazanacak!
Demokrasimizi ve özgürlüklerimizi daha ileriye, aydınlık günlere götürecek.
Yargıda dürüst, evrensel hukuktan, adaletten, eşitlikten yana yargıçlarımız sayıları az olsa da var…
Bakın Soma’nın Yırca köyüne!
Termik santralı kurmak için binlerce zeytin ağacını kesen Kolin şirketine karşı davayı, Danıştay 6. Dairesi’nin kararıyla kazandı.
Yargı acil kamulaştırmayı durdurma kararı verdi.
Köylüler şimdi “Zararlarımızın karşılanması için hukuk mücadelesi vereceğiz” diyor…

***

Tiyatroda oyunlar çoğunlukla ya üç ya da tek perdelidir…
Elbet tek kişilik oyunlar da vardır!
İnsanın hayatın içinde ne zaman rol yaptığı ya da yapmadığı anlaşılmaz…
Bir gece sonrası salt gerçek yaşamda değil tiyatro sahnesinde de yaşanmaz!

“Özgür basın susturulamaz!”

İmzanın en pişkini, en yüzsüzü…
Ahmet Çınar

Merdan Yanardağ’ın iki ay içinde dördüncü baskıya ulaşan Liberal İhanet adlı kitabında teker teker hesaplaştığı isimlerin hemen hemen hepsinin imzasını, geçen hafta gazetelerde yayınlanan bir bildirinin altında gördük.

Ne eksik, ne fazla… Tam kadro dizilmişlerdi yan yana!

Geçtiğimiz 12 yıl içinde dolaylı ya da doğrudan “Siyasal İslâm’a biat edenlerin” hepsi, “Yetmez ama evet” diyenlerin tamamı, “Bu kadar yeter” bildirisine imza koymuşlardı.

Merdan Yanardağ, soL Portal’dan Zehra Güner’e yeni kitabını anlatırken “Bu yüz kızartıcı ihanetin özneleri, artık hiçbir şey olmamış gibi bu ülkede dolaşamayacak” demişti bir ay önce.

Aradan bir ay geçti geçmedi; o yüz kızartıcı ihanetin özneleri, gerici/faşist AKP despotizminin kurucu asli unsurları, “Özgür basın susturulamaz” bildirisinin altına hiç utanıp sıkılmadan, “hiçbir şey olmamış gibi” imza koyuyorlardı! İmzanın en pişkini, en yüzsüzü…

Hiçbir şey olmamış gibi…

Laboratuvarların mescide çevrilmesinde, türbanlı rektörler devrinin başlamasında, ana okullarında besmeleli derslerde, milli eğitim müdürlerinin “milli eğitim müftüsü”ne dönüşmelerinde, bu “özgürlük meraklısı(!)” liberallerin katkısı ve imzası yokmuş gibi…

Hiç sıkılmadan, hiç utanmadan “Özgür basın susturulamaz” bildirisini imzaladılar.

“Özgür basın” dedikleri de, ülkeyi karanlığa boğan bir iktidarının eski ortağı!

“Özgür basın” dedikleri de, ABD himayesinde büyüyüp serpilip kök salan bir cemaatin gazetesiyle televizyonu!

“Özgür basın” dedikleri de, memleketi kopkoyu ve faşizan bir dinsel vesayetin altına sürükleyen kadroların eski iş ortağı!

Sınıfsal bakışı yitiren, tarihsel ilerleme düşüncesinden savrulan, post-modern gericilikle akılları tutulan bünyelerin, nasıl da liberal bir körleşmeye görmez hale geldiklerini kanıtlayan bir belgedir aslında o imzaladıkları!

Merdan Yanardağ, tarihe not düştüğü “Liberal İhanet” adlı kitabını anlatırken şöyle diyordu: “En büyük sahtekârlık, ‘özgürlük mücadelesi verme’ gerekçesi. Türkiye’nin gericiliğe teslim edilmesinde belirleyici rol oynayan liberal ve sol liberaller, bugün ortaya çıkan vahim tablo karşısında basit bir ‘yanıldık’ ya da ‘aldatıldık’ gerekçesine sığınmaya çalışıyor. Daha da önemlisi, kendilerinin AKP iktidarına destek verdikleri dönemde de samimi olduklarını, amaçlarının demokratikleşmeyi sağlamak olduğunu ileri sürüyorlar. İhanet ihanettir. Hangi gerekçeye dayanırsa dayansın bunun başka bir açıklaması olamaz. Cehenneme giden yol da iyi niyet taşlarıyla döşenebilir.”

***

Madem bir kitaptan söz açtık. Kitaba dair izlenimlerimizden devam edelim.

Yanardağ’ın kitabı, adından da anlaşılacağı üzere AKP’nin iktidar olduğu 12 yıl boyunca bu partiye ve bu hükumete doğrudan ya da dolaylı yollarla destek veren liberallerle bir hesaplaşma kitabı.

AKP’nin iktidara geldiği 2002’den beri bu hükumete “demokratik gerekçelerle” destek veren, AKP’nin adım adım gerçekleştirdiği karşı-devrime entelektüel meşruiyet kazandıran, gerici-piyasacı dönüşümlere “toplumsal rıza” sağlanmasına çeşitli düzeylerde katkıda bulunan gazeteci, yazar, akademisyen, yayıncı ve siyasetçilerle bir “ödeşme” ve “hesaplaşma” kitabı da diyebiliriz.

12 Eylül 2010 referandumunda dile getirdikleri “Yetmez ama evet” sloganıyla AKP’ye ve Tayyip Erdoğan’a tam destek verenleri, tarihin sanık sandalyesine oturtan bir çalışma.

***

Yanardağ, Liberal İhanet’i hazırlarken sadece Türkiye’nin son 12 yılında etkili olan liberal ve sol liberal anlayışı anlatmıyor, aynı zamanda liberalizme dair kavramsal bir çerçeve de çiziyor. Liberalizme tarihsel ve teorik açıdan bakan en sahih kaynakları tarayarak, “liberalizm” ve “sol liberalizm” kavramlarını açıyor, okura tarihsel bir perspektif sunuyor. Liberalizmin, “siyasal tutuculuk”, “muhafazakârlık”, “dincilik” ve “faşizm” ile nasıl iç içe girdiğini, kol kola konumlandığını kanıtlıyor.

Liberalizmin ülkemizde nasıl bir ideolojik terör estirdiğini, kavramları tarihsel ve sınıfsal perspektifinden koparıp nasıl bir akıl karışıklığı yaratmaya başladığını çeşitli örneklerle ortaya koyan Yanardağ, kitabın her bölümünde bir grup liberal ve sol liberal isimle tek tek hesaplaşıyor; liberal ihanetin öznesi olan bu isimleri “kullanışlı aptallık” ile suçlayarak siyasal ve entelektüel tarihimizdeki en büyük “aydın ihaneti”ni dile getiriyor.

***

Kitabın yayınlanmasının üzerinden üç aya yakın bir süre geçmesine karşın, kitapta adı geçen liberal ve sol liberal isimlerin hiçbirinden şu ana kadar bir “yalanlama”, “tekzip”, “itiraz” gelmemiş olması da, Yanardağ’ın bu çalışmasını ilginç kılıyor.

Bir dizi demokratik gerekçeyle Türkiye’nin siyasal İslamcılara teslim edilmesinde rol oynayan liberallerin ve sol liberallerin “günah galerisi” olarak okuyabileceğimiz bu kitap, hepimize liberal kirlenme hikâyelerinden ibret verici manzaralar sunuyor.

***

Geçen hafta “Özgür basın susturulamaz” bildirisine imza atanlar, nasıl ki Berkin Elvan’ın yaşam hakkına özgürlük isteyemedilerse, dün Cumhurbaşkanı’na hakaret ettiği iddiasıyla hakkında tutuklama kararı çıkarılan 16 yaşındaki çocuğa da özgürlük isteyemeyecekleri kanısındayım.

Onların bildirisine ihtiyacımız olduğundan değil, karşılaştırma yapmak için söylüyorum.

Onların “özgürlük” dedikleri, türbana, cemaatlere, tarikatlara, şeyhlere, ABD icazetli hoca efendilere özgürlük!

Daha iyi bir insan olma arzusu…

Daha iyi bir insan olma arzusu…
Melike Karakartal

Normal koşullarda kafaya huni takıp gezmemiz gereken bir zaman dilimini daha geride bırakıyoruz, haber okuyup çıldırmanın eşiğine gelse de her şey doğal seyrinde gidiyor gibi yaşamak zorunda olan muhterem Habitus okuru.

Artık vaktidir, “Yılın sanatçısı”, “Yılın filmi”, “Yılın mekanı”, “Yılın bıdı bıdısı” gibi listeler önümüze dökülecek. Bu listelerin hiçbiri artık bizi kesmez, kimse kusura bakmasın, boş yere yapmasın kimse. “Yılın deliliği”, “Yılın en insanı çileden çıkartan beyanı”, “Yılın yalakalığı”, “Yılın yuh dedirteni” gibi listeler yapmamız icap ediyor artık.

Mini hikaye: Bir vakitler Avustralya’da büyümüş bir hanım kızımız mezun olduğunda İstanbul’a temelli dönüş yapıyor. Ona “Neden?” sorusunu soranlara “Ay n’apıcam orada, huzur evi gibi” yanıtını veriyor… Bir de kendimize bakalım: Canımız ülkemizde huzurevi ortamını yakalamak için içimize, evimize, kendi dünyamıza kapanıyor, kimi zaman Twitter’a Facebook’a girip “kirlenmekten” kaçıyoruz. Herhangi bir anda sosyal medyada hissiyat paylaşımı yapmak, düşünce belirtmek “ağız tadı kaçması” garantisi.

Ne yazarsan yaz, ağzını bozan, hakaret eden, küfreden bir adam çıkıyor karşına. Düşünceni beğenmiyor, kendininkini dile getirirken kötülük kusmayı ihmal etmiyor. İki satırlık lafına hem küfrü, hem de inanç-ahlak gibi meseleleri de sığdırması büyük çelişki tabii. Hem ağza alınmayacak laflar ediyor, hem de senin ahlakını sorguluyor, enteresan.

Ne oluyor? Bugünün o kirli hissiyatından, deli saçması gündeminden kendini zar zor koparmışken birden kendini çukura düşmüş gibi hissediyorsun. Tanımadığın bir insanın bir lafıyla yaşadığın dönemin ruhu çekiveriyor seni içine.

Gerçeklere dönmek bu kadar kolay işte…
O yüzden kendi içine kapandığında teknolojiyi de uzak bir yerlere koyacaksın, analog yaşayacaksın. “Her gün bir başka delilik” çağında “kafa dağıtmak” dediğimiz hadise de başka bir şeye dönüştü tabii. “Kafa dağıtmak”, deli saçması konuların günlük, sıradan işler gibi konuşulmadığı ülkelere mahsus.

Bizde kafa dağıtmak demek, “normalleşmek” demek. Abuk sabuk konuların ciddi ciddi tartışılmadığı bir dünyanın var olduğunu kendimize hatırlatmak…

Delirmediğimizi, ruh sağlığımızın bozulmadığını ispatlamak. Bu aralar sık sık Helen Hunt ve Jack Nicholson’lı “As Good as It Gets” filmindeki bir sahne geliyor aklıma. Bizim siyasetçilere, onlara yanaşan “rüzgarın geldiği gibi durayım”cılara, küfürbaz ahlakçılara bakınca o efsane cümleyi hatırlıyorum.

Hunt’a, “Bende daha iyi bir adam olma arzusu yaratıyorsun” diyordu ya Nicholson… Çürümüş, dünyadan haberi olmadığı gibi bunun farkında olmayan, edepsizliğin daniskasını yapıp çevresine ahlakçılık taslayanlara bakıp bakıp aynı cümleyi geçiriyorum içimden… “Bizde, daha iyi insan olma arzusu yaratıyorsunuz…”

Her Hırsız Yolsuzdur…

Her Hırsız Yolsuzdur…
Ahmet Tan

Ama, hiçbir yolsuz, hırsız değildir!
Prof. Hayrettin Karaman Hoca belli ki nefesi kuvvetli bir hoca.
“Ulemaya danışmak gerekir” denilen türden bir referans ve fetva allamesi.
Diyanet İşleri Başkanlığı’nın, Kuranıkerim çevirmenleri arasında yer alıyor.
Neden, “Akil insanlar arasında değil?” diye bendeniz gibi sevenleri de sormadan edemiyor.
Karaman Hoca’nın koyunları değilse, bile sonradan çıkabilecek türlü oyunları iyi görüp ön aldığı da biliniyor.
Hocamız, iktidarın ciğerini de iyi okuyor, zamanın ruhunu da.
“Hırsızlık, Yolsuzluk ve Rüşvet Haftası” nedeniyle, Yeni Şafak’taki köşesinde bir “fetva” verdi:
– “Yolsuzluk, hırsızlık değildir” diye kestirdi attı.

***

Yolsuzluk hırsızlık değilse..
“Rüşvet hiç değildir!”
Yani, sayın bakanlar “Yolsuz olabilirler, ama hırsız olamazlar!”.
Hoca bunu ilan ediyor. Haklı…
Zaten “yolsuz” gündelik dilde – argoda “parasız” demek!
Malum bakanlar belli ki, sahiden yolsuz kalmışlar ki saatlere, çikolata kutularına, para sayma makinelerine kaptırdılar ellerini…
TBMM’deki komisyon oylaması tamam.
Yüce Divan gösterisi bir süre daha gündemde…
Ama şimdiden belli oldu ki…
Bakanlar “yolsuz olabilirler, ama asla “hırsız” olamazlar!
Ulema böyle fetva veriyor..

CHP’yi Bekleyen Görev: Anestezi Altında Kol Kesme Önergesi
Giderek ufalanan laik hukuk düzenine yatıp kalkıp dua etmesi gerekenlerin başında bu sayın bakanlar geliyor.
Şeriatı iyi bilen Başvekil Davutoğlu da bunun farkında ki partisinin kongresinde “kol koparmaktan” söz etti.
Eğer ülkemizde de İran ve Suudi Arabistan türü bir düzen olsaydı, bazı kollar, eller için protez siparişleri çoktan verilmişti!

***

Elimiz değmişken “İslamda el – kol kesmenin şartlarını” da araştırdık.
Tayyip ve Davutoğlu beylerin müşterek güvenine sahip Prof. Hayrettin Karaman’ın eserlerini taradık:
Karaman Hoca, “Her hırsızın eli kesilmez!” diyor.
Şartlarını şöyle sıralıyor:
“1- Hırsız akıllı ve ergen olacak
2- Çalınan mal en az 1 altın değerinde olacak…
3- Mal muhafazalı bir yerden çalınmış olacak…
4- Çalınan malda hırsızın mülkiyeti olmayacak…
5- İki adil şahit veya hırsızın kendi itirafı olacak…
6- Çalınan MAL KAMUYA AİT OLMAYACAK.
7- Çabuk bozulan et, süt ve yaş meyve gibi malın çalınmasına bu ceza verilemez…
8- Bir kimse, eşinden, babasından, çocuğundan mal çalsa yine el kesme cezası verilemez.
9- Mahkemeye başvurulmadan önce hırsız, o malı sahibine geri verse bu ceza düşer.
10- Açlık ve kıtlık gibi, zaruretten dolayı yapılmış hırsızlık için de bu ceza verilmez…
(Prof. Dr. H. Karaman- Mukayeseli İslam Hukuku C.1- Zafer Dergisi. S.192)”

***

Bizim Prof. Başvekil de, İslam hukukuna hâkim.
“Yolsuzluk yapanın kolunu kopartırız!” demesi bundan.
Çünkü sayın bakanların gidip metroda, otobüste cepçilik yapmayacaklarından ve sadece “kamu malı” götüreceklerinden emin…
“Kamu malı” da İslam fıkhına göre, hırsızlık sayılmadığına göre…
Davutoğlu’nun “kol koparırız efelenmesi!” tamamen göz boyama!

***

Başvekil’in “kol kesme” tehdidini CHP mutlaka bir yasa teklifine dönüştürmelidir:
“Hırsızlık, yolsuzluk, rüşvete karıştığı mahkeme kararıyla sabit olan bakan veya milletvekilinin el veya kolunun, aneztezi altında kesilmesinin TCK’ye eklenmesi…”
Bakalım kaç AKP’linin kolu kalkacak!

İsmet İnönü’nün RTE Öngörüsü
Haber görseliİsmet İnönü’yü 25 Aralık Perşembe günü ölümünün 41. yılı dolayısıyla anacağız.
Rejimin ve devlet kurumlarının hoyrat ellerde yıpratıldığı bir dönem yaşanıyor.
İsmet Paşa’nın uzun devlet ve siyaset yaşamından, söylev ve demeçlerinden, anılarından çıkartılması gereken dersler var.
CHP arşivlerinden de yararlanan Mustafa Bilgehan, bir süre önce “Tanıkların Anılarıyla – Sözler ve Dersler” adıyla bir İsmet İnönü kitabı yazdı.
Tanıkların çoğu Paşa’nın birlikte siyaset yaptığı sağdan ve soldan önemli siyaset adamları…
Ne yazık ki çoğu artık aramızda değil.
Çok şükür sağlık ve afiyet içinde yaşamını sürdürenler de var.
Örneğin, TBMM’nin “efsanevi” başkanlarından ve bir dönem merkez sağın öncü liderlerinden Ferruh Bozbeyli.
Bilgehan’ın kitabında Bozbeyli anlatıyor:
“İsmet Paşa bir gün bana, ‘Hadi genç başkan beni eleştir!’ dedi. O zaman ben de dedim ki, ‘Paşam, sizi 1944’ten beri takip ediyorum. O zamandan beri siz hiç sol tehlikeden söz etmediniz. Hep sağ tehlike dediniz. İşte sizin bu taraf tutuşunuz sayesinde sol öyle ilerledi ve gelişti ki!’

Paşa bunun üzerine, ‘Bu söylediğin kısmen doğrudur. Çünkü benim kafamda şöyle bir şey var. Solun en ilerisi komünizmdir. Komünistlerin bile kafasında bir devlet fikri vardı. Ama bu sağın kafasında devlet fikri yok. Bu beni ciddi kaygılandırıyor. Çünkü en önemlisi devlet fikrinin varlığıdır’ dedi” (İsmet İnönü, Sözler ve Dersler, Sayfa 65- Doğan Kitap 2014)

İsmet Paşa bu sözleri 1960’ların ortasında, Erdoğan’ın Kasımpaşa’da sokak aralarında kısa pantolonla bez top peşinde koştuğu günlerde söylüyordu.
Öngörü devlet adamlığının en büyük özelliği.
Bugünün devlet adamları, “Sağda devlet fikri yoktur” öngörüsü ışığında, “Barış Süreci”nin sonu için ne düşünüyor?

Türk aydınının moda merakı…

Türk ay­dı­nının mo­da me­ra­kı­…
Oray Eğin

İm­za­cı ba­cı gel­di­ii­ii­i
Ken­di ken­di­si­ni ay­dın ilan eden Türk ya­zar-çi­zer ta­kı­mı­nın he­men he­men bü­tün has­sa­si­yet­le­ri­nin mo­da­ya gö­re şe­kil­len­di­ği­nin son ka­nı­tı Ce­ma­at ope­ras­yo­nu ol­du. Ço­ğu ger­çek bir mü­ca­de­le ver­me­miş, be­del öde­me­miş isim­ler ga­ze­te­le­re ilan ve­re­rek ope­ras­yo­na kar­şı ol­duk­la­rı­nı açık­la­dı­lar… Türk ay­dı­nı­nın en sev­di­ği oyun: İm­za kam­pan­ya­la­rı. Dert­siz, ta­sa­sız, eli­ni ta­şın al­tı­na sok­ma­dan bir yi­ğit­lik gös­te­ri­si. Sa­de­ce gös­te­ri ama.

Yar­gı ba­ğım­sız­lı­ğı­nı ayak­lar al­tı­na alıp kuv­vet­ler ay­rı­lı­ğı­nı or­ta­dan kal­dı­ran 12 Ey­lül 2010 re­fe­ran­du­mun­da ‘E­ve­t’ oyu ve­ren­ler de bu­gün Ce­ma­at ope­ras­yo­nu­na kar­şı im­za ve­ren­ler ara­sın­da. Ay­nı re­fe­ran­du­ma Ce­ma­at’­in li­de­ri Fet­hul­lah Gü­len de “Ö­lü­ler me­zar­dan di­ri­le­cek ve oy kul­la­na­ca­k” de­miş­ti. Dev­rim ken­di ev­lat­la­rı­nı yi­yor, mu di­ye­lim?

Tür­ki­ye­’de her­han­gi bir im­za kam­pan­ya­sı­nın ni­te­li­ği­ni an­la­mak için kad­ro­da Zey­nep Tan­ba­y‘­ın olup ol­ma­dı­ğı­na bak­mak tek ba­şı­na ye­ter­li kri­ter as­lın­da. Tan­bay, ken­di­sin­den bek­le­ne­ce­ği üze­re bu bil­di­ri­ye de im­za at­mış el­bet­te.

Dün­ya­da “be­yaz­la­rın ay­rı­ca­lı­ğı­” var­sa Tan­bay bu kav­ra­mın tam kar­şı­lı­ğı. An­ka­ra­’da baş­la­dı­ğı ba­le ka­ri­ye­ri­ni 1981’den iti­ba­ren Ame­ri­ka­’nın çe­şit­li kent­le­rin­de sür­dür­dü. Tür­ki­ye­’nin en çal­kan­tı­lı yıl­la­rın­da ül­ke­nin si­ya­si ik­li­min­den bir hay­li uzak­tay­dı, Cle­ve­lan­d’­dan San Fran­cis­co­’ya dans edi­yor­du.

Tür­ki­ye­’ye gel­me­si 1998: 90’la­rın ikin­ci ya­rı­sın­da baş­la­yan İkin­ci Cum­hu­ri­yet dal­ga­sı­nın, es­te­ti­ze 28 Şu­bat düş­man­lı­ğı­nın en­te­lek­tü­el ha­yat­ta va­rol­mak için prim yap­tı­ğı yıl­lar. Ni­te­kim, ken­di­si­ne bir broş gi­bi ta­şı­ya­bi­le­ce­ği ve bel­ki de Türk si­ya­si ha­ya­tı­nın en bü­yük kan­dı­rık­çı­sı olan Ufuk Ura­s‘­ı sev­gi­li yap­tı.
Hiç­bir po­li­tik mü­ca­de­le­ye gir­me­miş Tan­bay o gün bu­gün­dür de ken­din­ce po­li­tik bir fi­gür; Ufuk Ura­s‘­ın si­ya­si omur­ga­sı­na eş­de­ğer bir de­rin­li­ği var.

Be­yaz­la­rın ay­rı­ca­lı­ğıy­la be­ra­ber be­yaz­la­rın vic­da­nı da dev­re­ye gi­ri­yor. İs­tan­bu­l’­un ay­rı­ca­lık­lı çev­re­le­rin­de va­ro­lan bir an­ne­nin Ro­bert Ko­lej me­zu­nu kı­zı Pe­ri­han Mağ­de­n‘­de de gö­rü­len bir has­ta­lık olan bu sah­te vic­dan, Zey­nep Tan­ba­y‘­da da ‘ken­din­den nef­re­t’ ola­rak or­ta­ya çı­kı­yor. Zi­ra ken­di­si­ni ye­tiş­ti­ren bir dü­ze­nin sim­ge­le­ri­ne, me­se­la Cum­hu­ri­yet dev­rim­le­ri­ne, bu ka­dar şid­det­le kar­şı çık­ma­la­rı­nın, bu dü­ze­ni yık­ma amaç­lı her tür­lü gi­ri­şi­me des­tek ver­me­le­ri­nin baş­ka bir açık­la­ma­sı­nı bu­la­mı­yo­rum.

Azın­lık­la­rın, me­se­la Kürt­le­rin ya da İs­lam­cı­la­rın, Cum­hu­ri­yet öf­ke­si­ni bir şe­kil­de açık­la­mak müm­kün. Ama ay­rı­ca­lık­lı sı­nı­fın ge­ri­ci bir ide­olo­jiy­le saf tut­ma­sı­nın al­tın­da geç­mi­şin­de­ki bü­yük si­ya­si boş­luk, en­te­lek­tü­el ek­sik­lik, ken­di­ni ak­la­ma ça­ba­sı ya­tı­yor ol­ma­lı. Ni­te­kim Tan­bay 2012 yı­lın­da Ce­ma­at’­in der­gi­si Ak­si­yo­n‘­a ver­di­ği bir rö­por­taj­da ta­ri­hi 10 se­ne ön­ce­sin­den baş­la­tı­yor, çün­kü ha­ya­tın­da on­dan ön­ce­si yok.

Üs­te­lik he­pi­miz bi­li­yo­ruz ki onu Cum­hu­ri­yet de­ğil Ce­ma­at ye­tiş­tir­sey­di San Fran­cis­co­’da de­ğil Ugan­da­’da da por­ta­kal­la­rın ara­sın­da ola­cak­tı; dans eder miy­di bil­mi­yo­rum, bel­ki okul­da mü­zik der­si ve­rir­di.

Tan­bay, ay­nı Ak­si­yon söy­le­şi­sin­de Er­ge­ne­ko­n’­la, OdaT­V’y­le il­gi­li o za­man mo­da olan ama bu­gün hiç­bir kar­şı­lı­ğı ol­ma­dı­ğı ve­ri­ler­le ka­nıt­la­nan bir­ta­kım hu­ra­fe­le­re de ger­çek­ten inan­dı­ğı­nı bel­li edi­yor. Çün­kü Ufuk Uras ve onun med­ya­daki klon­la­rı, ay­nı ne­hir­de yı­ka­nıp bes­le­nen­ler, bu sah­te söy­lem üze­rin­den ken­di­le­ri­ne kim­lik edi­ni­yor­du. Bu­gün ay­nı kad­ro geç­miş­te­ki mağ­du­run de­ğil, yi­ne es­te­tik ola­rak şık du­ra­nın, za­rar ver­me­ye­nin, med­ya­da ko­lay yol­dan ses ge­ti­re­nin ya­nın­da. Mü­ca­de­le­nin, ger­çek­li­ğin de­ğil.

Tan­bay za­ma­nın­da “Biz iş­ken­ce gö­rür­ken o dans edi­yor­du­” di­yen­le­re çok alın­mış. Üz­gü­nüm ama, Türk Si­ne­ma­sı­’n­da sa­de­ce gül­mek için iz­le­di­ğim Ya­vuz Öz­ka­n‘­ın “U­mut Ya­rı­na Kal­dı­” fil­min­de La­le Man­sur (ön­ce ba­le­rin, son­ra ağa­bey kon­ten­ja­nın­dan ak­ti­vist) bi­le on­dan iyi dans edi­yor.

17 Aralık bize neyi öğretti?

17 Aralık bize neyi öğretti?
Mehmet Y. YILMAZ

17 Aralık tarihi belli ki herkese değişik bir şey ifade ediyor.
Başbakan’a göre bu Mevlânâ’ya vuslatın günü. Eski AB Bakanı Egemen Bağış’a göre AB ile tam üyelik görüşmelerinin başladığı tarih ve kaderin bir cilvesine göre de kendisi ile ilgili rüşvet iddialarının ortaya döküldüğü tarih de aynı zamanda.

Benim için 17 Aralık 2013, Cumhuriyet tarihinin en büyük yolsuzluğunun belgelerinin ortalığa döküldüğü tarih anlamına geliyor ki bu vesileyle “Büyük Usta” Recep Tayyip Erdoğan’ın “saf” bir insan olduğunu da öğrenmiş olduk. O kadar safmış ki, bir cemaat gözlerinin önünde devletin bütün kurumlarına girmiş, ele geçirmiş.

Yargıdan tutun Emniyet’e, telekomünikasyon idaresinden Hazine’ye, TÜBİTAK’tan saymaya başlayın üniversitelere kadar her şey onlardan sorulur hale gelmiş. Onlar istedikçe istemiş, şimdiki Cumhurbaşkanı da onlar “ne istedilerse” sorup sual etmeden vermiş!
Niye vermiş?

Kendisi söyledi zaten, saf olduğu için! Millet bunlara güvenmiş, “Ülkeyi benim adıma yönetsin” diye oylarını verip iktidara getirmiş ama bunlar gidip her şeyi cemaate teslim etmişler!
Belli ki iki kazı güdebilecek durumda değillermiş, cemaatin kadroları ile iktidar olmaya çalışmışlar.

Şimdi de cemaatin kurduğu “paralel yapı” ile mücadele peşindeler, kanunlar iki ayda bir değişiyor, yargı yeniden dizayn ediliyor, İçişleri Bakanlığı başta olmak üzere bütün devlet kuruluşlarında kitleler halinde insanlar işlerinden oluyor.

Peki, böylesine saf olduğunu kabul eden iktidarın şimdi yaptıklarının doğru olduğundan nasıl emin olabileceğiz?
Bu kez de gidip bir başka cemaatin, mesela “Taşhiyecilerin” kucağına düşmesinler?

Gözlerinin önünde sahte delillerle insanlar hapislerde süründürülmüş, hayali örgütlere üyedir denilerek kitleler halinde insanların telefonları dinlenmiş. O kadar yazıldı, çizildi o zaman fark edemediler, şimdi ani bir zihin açıklığı ile “hesap sormaktan” söz ediyorlar.

O vakitler bunlardan şikâyet ettiğimizde, “İnsan suç işlemediyse telefonunun dinlenmesinden korkar mı” diyorlardı. Devlette bir çetenin örgütlendiğini, bunların yargıyı da kullanarak Türkiye’yi korkuyla teslim alacağını söylediğimizde, “Ben de bu davaların savcısıyım” diye meydanlarda bağıranlar da bunlardı.

Şimdi paralel çetenin cinayetler işlediğini söylüyorlar, o cinayetlerin adam gibi soruşturulması için gerekli izinlerin verilmesini engelleyen hangi hükümetti? İşin aslı şu ki, bugün paralel yapı diye yeri göğü yıkan AKP, o vakit de bütün bunların hepsinin farkındaydı.

Ne zaman ki iktidarı paylaşmak ile ilgili aralarında bir anlaşmazlık çıktı, o vakit her şey değişti. Meğerse ortak iktidarlarına hâkim olan ideoloji pek o kadar da etik sayılabilecek bir şey değilmiş. Bir taraf, diğerinin devleti ele geçirmek ile ilgili planlarını biliyor ama muhalefeti bu “maşa” aracılığıyla susturacağını düşündüğü için buna ses çıkarmıyormuş.

Diğer taraf da bütün rüşvetleri filan biliyor ama devlet içinde örgütlenmelerine izin verildiği hatta teşvik edildiği için buna sesini çıkarmıyormuş! Bir tür “Kaşı sırtımı, kaşıyayım sırtını” ideolojisi yani! Birbirleriyle bir iktidar mücadelesine girişmemiş olsalar, şu anda da her şey eskisi gibi yürüyüp gidiyor olacaktı.

İnsanlar hapiste çürürken biri örgütlenmesine devam edecekti, diğeri cebini doldurmaya! Ve şimdi iki taraf kavga ediyor, bizden de birinden birini tutmamız bekleniyor! Hayır baylar, sizin kavganızın tarafı değiliz. Devlet içinde devlet olmak üzere paralel bir örgütlenme içinde olanları da savunamayız, tek dertleri ceplerini doldurmak olanları da!

Sahte delillerle insanları hapse atıp bir korku imparatorluğu yaratmak isteyenleri de savunamayız, kişisel ikbal hırslarını tatmin için buna göz yumup onlara ne istedilerse verenleri de!
Biz bu ülkenin demokratik bir hukuk devleti olmasını istiyoruz, bizim isteklerimiz ile sizin beklentileriniz ise hiç uyuşmuyor!

İyi ki varsın Çarşı…

İyi ki varsın Çarşı…
Melis ALPHAN

Dünyanın en komik davasında darbecilikten yargılanan Beşiktaş’ın taraftar grubu Çarşı ‘Aklımız Vicdanımızda Kaldı’ başlıklı bir açıklama yayımladı.
Bazılarınız okumuştur. Okumayanlar dönüp mutlaka okusun.
“Bizim bir hayatımız varsa, bu hayat başkalarının hayatıyla mümkündür” dedi Çarşı.

Futbolun insanlara yaydığı kolektif ruhun ve kolektif hafızanın insana kendine dışarıdan bakma şansı verdiğini ve bu bakışın insani değerleri diri tuttuğunu anlattı.
Çarşı birilerine rahatsızlık verdi, veriyor ve ihtimal o ki gelecekte de hep verecek.

Çünkü Çarşı…
Çocukların bayrağa sarılı tabutlarını unutmuyor.
12 yaşında vücudundan 13 kurşun çıkarılan çocukları unutmuyor.
Berkin Elvan’ı unutmuyor.
Ali İsmail’i unutmuyor.
Doğayı katleden HES’leri unutmuyor.
Cennet Kaz Dağları’nı unutmuyor.
Betona dönen hayatlarımızı unutmuyor.
Taşeronlaşmayı, sendikasızlığı, kuralsız çalışmayı unutmuyor.
Nükleer tehlikesini unutmuyor.
Çocuk pornosunu unutmuyor.
Kadına şiddeti unutmuyor.
Kışın üşüyenleri unutmuyor.
Tiyatro yıkımlarını unutmuyor.
Huzur evlerini unutmuyor.
Kimsesiz çocukları unutmuyor.
Kitapsız çocukları unutmuyor.
Engellileri unutmuyor.
Depremzedeleri unutmuyor.
Köy okullarını unutmuyor.
Üstüne bir çöp alamayan yoksulları unutmuyor. Yalnızları, mazlumları, mağdurları unutmuyor.
İki deri bir kemik sokak hayvanlarını unutmuyor.
Hayvanlara yapılan zulmü unutmuyor.
Kanser hastalarını unutmuyor.
İş cinayetlerini unutmuyor.
Ayakkabı kutularını unutmuyor.
Ayakkabısı delik olanları unutmuyor.

Çarşı hızla hafızalardan silinmek istenenleri unutmuyor; bize de unutturmuyor.
Şahit olduklarımız karşısında utanmaktan hayata devam etmekte zorlanırken biz…
Utancımızı bir nebze temizliyor.
Değerlerin yerle yeksan olduğu bir zamanda bize değerlerimizi hatırlatıyor.

“Futbol hayattır” derler hep.
Oysa, “Hayatı futbola değil, futbolu hayata feda ederiz” diyen Çarşı futbolun çok daha fazlası.
İyi ki var.

‘Müptezellik Karinesi…’

‘Müptezellik Karinesi…’
Ceyda Karan

Muhatabınız akıl dışıysa, üzerine üstlük ahlaki kriterleri de yerle yeksan ise yapacak fazla bir şey yoktur. Ya gülüp geçersiniz, ya tiksinirsiniz ya da bu akıl dışılığı ve ahlak düşkünlüğünü tekrar tekrar üçüncü kişilerin dikkatine sunmaya çalışırsınız. Meslek icabı ben üçüncüsünü yapmakla mükellefim…

“Sivillik”, “komplo”, “ileri demokrasi”, “Yeni Türkiye”, “istikrar”, “normalleşme”, “emperyal vizyon”, “milli irade” gibi çiğnedikleri şekeri kaçmış sakızı, her seferinde tekrar eder dururlar. Geçen yüzyılda Mussolini’nin, Hitler’in şürekâsının söylemlerini postmodern İslam sosuna bulayıp bulayıp kullanırlar. Bir gün dediklerinin öbür gün tersini iddia etmekte bir beis görmezler, zira herhangi bir ahlaki standartları yoktur. Bu sebepledir ki ar damarı denen şey onlarda patlak kanalizasyondur.

Bu ülkeyi yöneten siyasi heyetin sırf kendi iktidarlarını baki kılmak, yağma ve talanlarını örtmek üzere eski müttefiklerini “derdest ederken” kullandıkları argümanları öyle fazla irdelemeye ne hacet! Onlar haktan, hukuktan, demokrasiden yana ne kadar vardıysa, hepsini iktidar ve para hırslarına meze yapmakta zaten.

Demokratik bir hukuk devletinde hükümetin istifasını talep etmenin en temel hak olmasına tahammül edemezler de, bu talebi dile getirdi diye bir taraftar grubunu “darbecilikten” yargılamaya kalkışırlar. Gerçekte Cumhuriyete karşı bizzat giriştikleri darbe yüzünden hesap vermekten çok korktukları için…

Biz ülkeyi yönetenlerin tarafında olmadıkları gerekçesiyle bertaraf olanlardan geçilmeyen yönetim biçimine ne denildiğini gayet iyi biliyoruz. O yüzden hesapta “meslektaşlarımız”, aslında seviyesiz halkla ilişkiler uzmanı müsveddelerinin dediklerine bakalım. “Müptezellik ikliminin” en çarpıcı tezahürlerini onlar sergilemekte zira…

Bu cins kişileri herhangi bir insani kıstasla değerlendirmek zor. “Kanaat önderliğine” soyunmuşlarsa üstüne üstlük, laboratuvarda mikroskop altında incelemek gerekir, tabii ki sterilizasyonu unutmadan; ne olur ne olmaz, bulaşabilir! Bunlar için dün dün, bugün bugündür; zira bellek yıkımı ahlaki yıkımın bir sonucudur.

Mesela “reisleri”nin, eski ortaklarıyla elbirliği ederek operasyonlar düzenlenirken, meslektaşımız Ahmet Şık’ın kitabı için Avrupa Konseyi salonunda bağıra bağıra “O kitap bombadan daha tehlikeli” demiş olduğunu hatırlamak istemezler. Şık’ın bugün mağdur duruma düşen eski ortaklar için “Birkaç yıl önceki faşizm döneminin kudretli sahiplerinden Cemaat’in bugün yaşadığının adı da faşizmdir. Faşizme karşı çıkmak erdemdir” diyerek Cemaat’i Cemaat’e rağmen “savunmasını” da almaz bunların akılları.

Erdem nedir bilmezler, insan gibi, haktan hukuktan yana duruşu, demokrat duruşu anlayamazlar. Çünkü onların demokrasiye, hakka, hukuka bakışı, “kısasa kısas” seviyesindedir. Geçmişte kötülük görmüş birinin o kötülüğü yapanların bugün maruz kaldığı faşizan uygulamalara karşı durmasına mana veremezler. Hukuk onların siyasi silahıdır. Hukukun, adil yargılanmanın herkese lazım olduğunu anlamaya naturaları yetmez…

Adım adım faşizme gidilen bu yolda, cehenneme giden taşları döşeyen bu PR’cılardan birisi misal televizyonlara çıkıp “tüm sanıklar için masumiyet karinesi çıkarılmak isteniyor” gibi zırvalar yumurtlar. Bilmez ki hukukun evrensel uygulamalarından birisi “masumiyet karinesidir”. Aksi “engizisyona” girer…Yazık ki yanlış çağda doğmuşlardır.

Üç beş kuruşluk alıntı dışında bir birikimi olmayan bu papağanlar zaten demokrasi nedir bilmez. Bütün bildikleri sandık goygoyudur ki, onu da kirletirler. “Ben ne dersem o olur”culara biat ederken, bayat demagojileri “ahali öyle istiyor”, “bu memlekette politika böyle yapılır” diye satmaya kalkışır.

17 ve 25 Aralık’ta herkesin soluksuz dinlediği yolsuzluk ve talanları tersine çevirip “darbe” sakızıyla tüm topluma algı operasyonu çekmeye çalışan bu lümpen muhafazakâr tayfa, üstelik bir de “liberal” geçinip faşistin dik âlâsı olur. Darbeci generallerden farkları yoktur, sadece daha zevzektirler! Sırf kendi intikamlarını almak için devlet gücünü kullanmaktan başka bir şey bilmeyenleri savunmak için ters takla, parende atıp dururlar.

Araya bir iki de eleştirel cümle koyan bu “mandıra filozoflarının” seviyeleri aslında “devleti bu çeteden bir tek bu adamlar temizler” masalları anlatmaktan ibarettir. Bu AKP iktidarında “hukuk olmuş guguk”. Bunda payı büyük olan eski müttefiklerinin haline ahlanıp vahlanacak değiliz.

Lakin bize düşen her durumda basın ve ifade özgürlüğünün, insan hakları, hukuk ve adil yargılanma hakkının yanında durmak. Bize düşen diktatörlüğün algı operasyonlarını bıkmadan teşhir etmek. En başta da bu “hemzeminlerin” müptezelliklerine teslim olmamak için…

Bumerang Hukuku!..

Bumerang Hukuku!..
Serdar Kızık

Kim olursa olsun, evrensel ölçekte demokrasiyle çerçevelendiği ve kabul gördüğü ölçüde hukuksuzluğa, adaletsizliğe uğramasın.
Vicdansızlıkla karşılaşmasın…
İntikamın, kinin mağduru olmasın…
Kimsenin yaptığı adaletsizlik, hukuksuzluk ve vicdansızlık da, yanına kâr kalmasın…

***

14 Aralık operasyonu geniş bir yankı uyandırdı. Geçmişte defalarca tanık olduğumuz gibi, kurunun yanında yaş da mı yanıyor, belirsiz.
Zaman gösterecek!
Kumpasların, tezgâhların olmadığı adil bir yargılama esas alınmalıdır.
Gerçeklerin üstü asla örtülemez, gün gelir aydınlanır.
Basın özgürlüğü, ne olursa olsun sınırlanamaz. İnsanlar düşüncelerinden, fikirlerinden ötürü “terörist” ilan edilemez.
Bunları, benzer değerlendirmeleri, korku imparatorluğunun egemen olduğu günlerde de yazmıştık, bilincimizin ve vicdanımızın sesiyle.
Hapishanelerden insanların cesetleri çıkarken, onurlu askerler intihar ederken.
Cemaat ve iktidar ortaklığında, kumpaslarla, sahte delillerle, zulüm ve baskıyla 83 yaşındaki İlhan Selçuk “terörist” diye sabaha karşı yatağından kaldırılıp gözaltına alınırken.
Gazeteciler Mustafa Balbay, Tuncay Özkan, Soner Yalçın, Ahmet Şık, Nedim Şener ve diğer birçok isim, “savaş hukukunda” bile rastlanmayan biçimlerde hücrelerde, tabutluklarda “ölsün” diye çürütülürken…
İnsanlar, telefonlar da bile konuşmaktan korkarken.
Emniyet’te, ömürlerinin sonuna yaklaşmış insanlara tansiyon, kalp ilaçları bile verilmezken.
Polisin hazırladığı düzmece ve sahte deliller, gizli tanıklara dayanarak hazırlanan fezlekelerle asker, sivil muhalifler tasfiye edilirken.
Yazdık, yazdık, yazdık…

***

“Oh olsun” dediler, dudak büktüler, görmezden geldiler, sustular…
Babasız büyüyen çocukların, eşleri zindanlarda çürütülen kadınların, annelerin, eş-dost-akrabanın, insanlığın acılarını, sessiz çığlıklarını, gözyaşlarını, hasretlerini, dayanılmaz bir tanıklıkla izliyor, itiraz ediyorduk o zaman.
Cemaatin polisi, yargıcı, savcısı ve medyası, iktidar mensuplarıyla el ele, kol kola, işbirliğiyle “darbeciler” çığlıkları atıyor, kamuoyu yanıltılıyordu.
Tapelerde, fezlekelerde, duruşmalarda, insanların özel yaşamları bile göz önüne seriliyor; gazete manşetlerinde, köşe yazılarında itibarsızlaştırmanın, acımasızlığın ve vicdansızlığın en uç örnekleri sergileniyordu. Haysiyet cellatlığında sınır tanınmıyordu.
Yıllardır örgütlü biçimde, ışık evlerinden başlayarak Emniyet’te, yargıda, orduda, bürokraside köşe başlarını tutanlar, mazlumların ahına aldırmadan acımasızca bir dizi operasyona imza atıyordu.
Unutmadık…
Ve şimdi insanlığımızla “beter olsun” demiyoruz yine de.
Zaman şimdi onlar için belki de geriye dönüp “biz ne yaptık” sorgulaması, arınma ve vicdan muhasebesi zamanıdır, bir ölçüde bundan sonraki yaşamları için işe yarar.
Demokrasi ve özgürlük herkese lazım çünkü.

***

Geçmişin mağdurlarından Ahmet Şık, operasyonun ardından “Birkaç yıl önceki faşizm döneminin kudretli sahiplerinden cemaatin bugün yaşadığının adı da faşizmdir. Faşizme karşı çıkmak erdemdir” diye yazdı.
Doğrudur…Ancak muhataplarından gelen teşekkür ve “Ahmet Şık lütfen hakkını helal et. Biz senin özgürlüğüne böyle sahip çıkamamıştık” yanıtı havada kalır.
Sahiplik ne kelime, Şık ve benzerlerinin yaşadığı hukuksuzlukların, adaletsizliğin, infazın bizzat sorumlusudurlar çünkü.
Cemaat ve iktidar arasında egemenlik ve pasta paylaşımı kavgasının bugün geldiği noktayı, ne geçmişteki hukuksuzlukları örtebilir ne de yolsuzluklar.
Son söz… Tarihsel gerçekliktir; dün demokrasiye, özgürlüğe, insanlığa aldırmayanlar, bugün aynı kavramlara sığınıyorsa, bugün hukuku çiğneyeler de yarın onu arayacaktır…