Cemaat uyarısı yapanlara bakın neler diyordunuz?

Cemaat uyarısı yapanlara bakın neler diyordunuz?
Ahmet Hakan

CUMHURBAŞKANI Tayyip Erdoğan demiş ki…
“Cemaat yapılanmasıyla ilgili olarak bizi kimse uyarmadı.”

*

Doğru değil bu.
Uyarıldılar.
Hem de öyle çok uyarıldılar ki…

*

Mesela…
Biri çıktı “Cemaat devleti ele geçirdi, her yere sızdı” dedi.
AK Parti’den hemen bir ses yükseldi:
“Cemaat devleti ele geçirmiş, Cemaat her yere sızmış… Bunlar kargaları güldürür.”

*

Mesela…
Biri çıktı “Cemaat suç örgütü oldu” dedi.
AK Parti’den hemen bir ses yükseldi:
“Bu paranoyaları bir tarafa bırakalım. Temiz insanları suç örgütü diye suçlamak kabul edilemez.”

*

Mesela…
Biri çıktı “Cemaat Fenerbahçe’yi bile ele geçirmeye çalışıyor” dedi.
AK Parti’den hemen bir ses yükseldi:
“Ne olsa Cemaat’ten biliniyor. Bu moda oldu. ‘Cemaat, Fenerbahçe’yi ele geçiriyor’ deniyor. Ben bu iddiaları duydukça gülüyorum.”

*

Mesela…
Biri çıktı “Cemaat çete oldu” dedi.
AK Parti’den hemen bir ses yükseldi:
“Fethullah Gülen’in her şeyi açık… Devletin denetimi ve gözetimi altında…
Çete diye ithamda bulunursanız, haksızlık yapmış olursunuz.”

*

Mesela…
Bahçeli çıktı, Cemaat’i “MHP ile uğraşmak” ile suçladı.
AK Parti’den hemen bir ses yükseldi:
“Hocaefendi işi gücü bırakmış da Bahçeli ile mi uğraşacak? Bir defa onun bulunduğu makam böyle şeylere müsaade etmez.”

*

Mesela…
Biri çıktı, “Türk okulları” konusunda eleştirilerde bulundu.
AK Parti’den hemen bir ses yükseldi:
“Yurt dışındaki Türk okulları önemli temsil görevi üstlenmişlerdir. Hangisinin başı dara düşse hiçbir ayrım gözetmeden destek sağlarız.”

*

Mesela…
Biri çıktı, Fethullah Gülen’in gelecekte başa bela olacağını söyledi.
AK Parti’den hemen bir ses yükseldi:
“Fethullah Gülen’in attığı adımları ve özellikle cihan devleti Türkiye modeline yarattığı katma değeri doğru analiz etmek ve siyasi yargılama içinde üstünden atlamamak gerekli.”

*

Mesela…
Biri çıktı, “Cemaat, bir Amerikan projesidir” dedi.
AK Parti’den hemen bir ses yükseldi:
“Bu hareketin kökü derinde… Bu hareket, kökü Selçuklu’da, kökü Osmanlı cihan devletinde olan, kökü Sakarya’da, Dumlupınar’da olan bir harekettir.”

*

Uyarıda bulunanları azarla… Uyarıda bulunanlarla kafa bul… Uyarıda bulunanları ayar manyağı yap… Uyarıda bulunanlarla maytap geç… Uyarıda bulunanlara ders ver… Uyarıda bulunanlara kargaları bile güldür… Uyarıda bulunanlara atarlan…
Sonra da çıkıp…
“Ama bizi kimse uyarmadı ki” falan de…

*

Allah’ım! Nolur aklımıza mukayyet ol.

Siyaset gündem yönetme sanatıdır…

Siyaset gündem yönetme sanatıdır…
Ertan Acar

İnsanoğlu pozitif düşünmeye programlanmış. Kötülüğü, üzüntüyü, çirkini ve çirkinliği, tatsızı, hayal kırıklığı yaratan her şeyi ve herkesi hafızadan silmeye eğilimliyiz hepimiz. İşte bu yüzden de korkutarak, kan, acı ve gözyaşı ile uyararak, hedef kitleleri ikna etmek mümkün değil.

Ülkemizde siyaset neyin, nasıl yapılamayacağının tartışılmasıyla icra edilir. Oysa referans alınan demokratik ülkelerde, örneğin Avrupa’da ise bunun tam tersi yaşanır. Bizde seçmenler, sesi en gür çıkanı sever. Bu yüzden siyasi partiler ve liderleri hamasetten çok ekmek yerler.

Liderler demişken bizde parti içi demokrasi de pek yoktur, aslında lider demokrasisi vardır ve çoğu zaman genel başkan ne derse o olur. Siyasetin böyle kurgulandığı ülkemizde çok bağırdın mı, yeri geldiğinde mağduru oynamayı iyi başardın mı, zaman zaman da kabadayı oldun mu tamamdır. Seçmenler sanki parti programlarını mı okuyor? Hal böyle olunca gündemi en iyi yöneten kuralları da koyuyor.

Eğri oturalım doğru konuşalım AK Parti ilk kurulduğu günden beri gündemin nasıl yönetileceğini iyi biliyor. Çünkü AK Parti iletişimde 5T kuralını uygulamasını iyi biliyor.

Pekiyi nedir o 5T kuralı?
Arz edeyim: Tasarlama, test etme, tartıştırma, teşvik etme, telkin etme…
Pekiyi 5T kuralı nasıl işliyor?
AK Parti’nin ürettiği politikalar çerçevesinde gündeme taşımak istediği konu, ister adı bir açılım olsun ister Anayasa değişikliği Paketi, önce konu tüm yönleri ile bir proje gibi ele alınıp üretiliyor. Yani önce gündem ‘tasarla’nıyor.

Ardından parti dinamikleri devreye giriyor ve ilgili kurum ve organlar için her yönü ile değerlendiriliyor yani proje önce kurum içinde ‘test’ ediliyor. Bunun sonucunda kritize edilen, eksik ve kusurlu bulunan yönleri revize edilen proje ya da gündem konusu ile ilgili parti kurmayları başlıyorlar tura. Toplumun pek çok kesimi ile istişareler yapıyor. Partilere gidiliyor, sözcüler medyayı kullanarak konuyu gündeme taşıyor, iş adamı örgütlerine gidiliyor, ilgili STK’lar ziyaret ediliyor, istişareler yapılıyor ve proje konusunda onlardan eleştiri ve görüş isteniyor.

Böyle olunca da herkes bilerek ya da bilmeyerek, isteyerek veya istemeyerek aynı konuyu konuşmaya başlıyor. Yani kamuoyu o gündemi ‘tartışma’ya başlıyor. Kimilerinden eleştiri, kimilerinden methiyeler alıyorlar. Nedendir bilinmez methiyeler eleştirilere göre daha yüksek sesle dillendiriliyor. Yani gündem
‘teşvik’ ediliyor.

Sonuç olarak sanki toplumda mutabakat sağlanmış gibi algılanıyor. Yani kamuoyunda o konuda yaratılan gerçeklikle ilgili ‘telkin’ sağlanıyor.
Bu arada ne mi oluyor?

Pek çok konu ya ıskalanıyor ya da unutuluyor ya da iktidar sahibinin istediği konular sadece gündemde öne çıkarken diğerleri gündemde gerilerde kalıyor. Siyaset demokrasi kültürünün yerleştiği toplumlarda katma değer üretebiliyor. Siyasetin sağlıklı ve demokratik koşullarda yürümesi için ise uzlaşma kültürünün yerleşmesi gerek.

Uzlaşmak; Sözlük anlamıyla, düşünce veya çıkar ayrılığını, karşılıklı ödünlerle kaldırarak uyuşmak, karşılıklı anlaşmak demek. Uzlaşmanın gerçekleşmesi için siyasi partiler ve onları yöneten liderler arasında iletişimin sağlıklı olması gerekiyor.
Peki sizce ülkemizde gerek siyasiler ve gerekse liderler arasında sağlıklı bir iletişim var mı, ne dersiniz?

Araştırmalar, insanoğlunun pozitif düşünmeye programlı olduğunu gösteriyor. Kötülüğü, üzüntüyü, çirkini ve çirkinliği, tatsızı, hayal kırıklığı yaratan her şeyi ve herkesi hafızadan silmeye eğilimliyiz hepimiz.

İşte bu yüzden de korkutarak, kan, acı ve gözyaşı ile uyararak, hedef kitleleri ikna etmek mümkün değildir.
Bunu nereden mi biliyorum?

Düşünün, hiç baştan sona hatırladığınız bir korku filmi var mı?
Ama sizi etkileyen romantik bir filmi ya da katıla katıla gülerek izlediğiniz komedi filmini neredeyse sahne sahne hatırlıyorsunuz değil mi?

İşte siyasette marka yönetiminde altın anahtarı da burada gizli.
Eğer bir siyasetçi, itibarlı olmak, itibarlı hatırlanmak, tercih edilmek, gönülleri fethetmek istiyorsa, ilk önce toplum nezdinde kendisi hakkında pozitif anlamlar tesis etmeyi bilmelidir.
Siyaset gündeminin oldukça yoğun olduğu ve dört bakanın iftiraya uğradığını anlatmaya çalıştığı şu günlerde naçizane paylaşmak istedim.

Adalet bizim buralarda böyle…

Adalet bizim buralarda böyle…
Melike Karakartal

Paçalarından sahtekarlık, kurnazlık, kötülük akan adamların suratına baka baka tuhaf yaratıklara dönüştük.
Eşitsizlik desen burada…
Adalet sadece güçlü adamlar için çalışıyor, hayvana işkence burada, yalanla insan yönetmek burada, şark kurnazlığı burada, uyanıklık burada…
Derdin olsa, derdine çare beklediğin mahkeme de bir çelme takıveriyor sana.

Adaleti devletin hukuk mekanizması vermeyecekse kim verecek?
Haklının hakkı toz olup havaya mı karışacak?
İçi çürümüş adamlar gel keyfim yaşayacak, vatandaş hep mi kavrulacak?
Adalet bulamayan, hakkını alamayan, darmadağın olmuş insanların düşmüş omuzlarını kim kaldıracak?
Şansa yaşıyoruz biz, şansa.

Bakın, sokak ortasında bir insanın canını işkence çektire çektire almanın cezası 10 yıl hapis yatmakmış.
Baklava çalmakla, bir insanı öldürmenin bedeli aşağı yukarı aynı yani.
Tekmeleye tekmeleye can alıp, duruşmanda kravat takınca, biraz “temiz çocuk”a benzeyince iyi hâl indirimi de alıyormuşsun.
Muhalefet içeren tweet atınca 5 yıl hapis yatman istenebiliyor, katile de işte onun 5 yıl fazlası.

Buralarda bu işler böyle.
Adaletin terazisi bir acayip çalışıyor.
İnsan öldürenin “iyi hâl”i olur mu? Oluyormuş.
İnsan öldürmüş. Bir can almış eliyle, ayağıyla vura vura, kurbanının canını acıta acıta.

Yazarken bile canı acıyor insanın ama bunu yapan, iyi halden cezasında indirim alabiliyormuş.
Bir şehirden bir şehre atılan “adalet şov”ları izleye izleye yamuk yumuk insanlar olduk artık.

Ruhen dayanacak güç bırakmayan, son raddeye kadar içimizi kaldıran olayları, medeni bir ülkede olsa senelerce konuşulacak konuları bir günde tüketiyoruz.
Adalet noksanlığı her yerden vuruyor.

Boğuyor, vicdanlı adamı nefessiz bırakana kadar boğazını sıkıyor.
Ali İsmail Korkmaz’a bir tekme de acılı annesine merhem olacak yerden geldi dün.
Geçmiş olsun adalet bekleyen herkese.
Hiç geçmeyecek ama geçmiş olsun.

Bardak taştı, kırıldı, yok oldu

İnsanın sabrını taşıran, dolu bardağa son damlayı bırakan, iç bulantısını zirveye taşıyan bir an oluyor.
Şişersin boğazına kadar, ufacık bir söz bile patlatır ya hani…
Hırsızlık iddialarına, hak yiyerek zengin olan adamlara, yalana dolana, pişkince inançlara saygısızlık edenlere, din istismarcılarına baka baka dolduk.

Yerimiz kalmadı. Bardak doldu taştı, kırıldı hatta, darmadağın oldu.
Oy şovunun fotoğraflarını görünce bu ülkenin vatandaşı olarak utandım.
Eski Türk filmlerinde kötü adam karşısındakini aşağılayan, küçümseyen bir bakış atar, parayı fırlatır da gider ya…
Demek Meclis, bu hareketin yeriymiş.
Medeni bir ülkenin, halkına hizmet için görevde olduğunun bilincinde vekiller içeren meclisinde böyle bir hareket görür müydünüz?

Görmezdiniz, çünkü bırakın millete saygıyı, kendisine saygısı olan bir siyasetçi öyle bir şov yapmazdı.
Milleti temsil etmek üzere o çatı altında bir yer bulmuş, “devlet adamı” olarak tanımlanan kişi/kişiler, nefesini tutmuş kendilerini izleyen halka o “oy fırlatma” şovunu yapamaz.
“Bakın nasıl da sallamıyorum sizi” ifadesini takınmak, milletin temsil edildiği o koltuklara yakışmaz.

Biz hiç mutlu bir toplum olduk mu?

Biz hiç mutlu bir toplum olduk mu?
Sanem Altan

Viyana’da 21 yıldır palyaçoluk yapan Hakan Yavaş, yıllar önce Şehir Tiyatroları’ndan gelen teklif üzerine oyuncular için palyaçoluk atölyesi kurmuştu.

Atölye, oyuncular içindi ama 50’nin üzerinde doktor, ressam, avukat, mühendis, işadamı, garson ve yönetici katılmıştı bu atölyeye…

Atölyeye kimse palyaço olmak için gitmiyormuş aslında.

Palyaço eğitimi, insanların kendilerinde eksik buldukları noktaları güçlendiren, zayıf yönlerimizin aslında güçlü taraflarımız olduğunu ortaya çıkaran kişisel gelişim metoduymuş.

İnsanların kendini doğru ifade etmesini ve duygularını açığa çıkartmasını sağlıyormuş.
***
İnsanları “güldürmeyi” öğrenmenin eksik noktalarımızı güçlendirmesi, zayıf yönlerimizin aslında güçlü taraflarımız olduğunu ortaya çıkarması çok ilgimi çekmişti.

Güldürmek, insanı güçlendiriyor demek ki… Halbuki bizim kültürümüz, güldüreni hep küçümseyen bir kültürdür.

“Palyaço” sözcüğü bir hakarettir mesela.
***
İnsanları ağlatmak için bir zekaya ihtiyaç yok.

Zorbalık, kabalık, terbiyesizlik yeter insanları ağlatmaya…

Ama güldürmek için mutlaka zekaya ihtiyaç vardır.

Kahkahayla zeka arasında ciddi bir ilişki bulunur her zaman.

Belki de palyaçoluk atölyesi, insanlara zekalarını kullanmalarını ve zekalarının farkına vararak güçlenmelerini öğretiyordur.

Gülmenin, güldürmenin küçümsenmesi aslında zekanın da küçümsenmesi anlamına geliyor bence.

Hatta zekanın korkulacak bir düşman olarak görülmesi demek oluyor.

Bizim kültürümüz ise güldüreni, zekayı değil, korkutanı, ağlatanı önemli buluyor ne yazık ki…
***
Bizim siyasi tarihimize baktığınızda, siyasetçilerimizden bize kalan kaç espri hatırlarsınız mesela?

Sanırım Batı’yla aramızdaki en büyük farklardan biri de bu.

Onların siyasi tarihi esprili anektodlarla dolu, espri onlar için bir avantaj.

Biz ise espriyi, kahkayı bir tür “hafiflik” olarak görürüz.

Bugün Selahattin Demirtaş dışında Türkiye’de esprili bir lider yok.

Şöyle bir düşünün…

Bizim siyaset dünyamız da zeka ve espri üzerinden kendine bir kanal açabilseydi, yaşadıklarımız daha farklı olmaz mıydı?

Daha güvenli siyasetçilerimiz, zayıf noktalarını güçlendirmiş liderlerimiz bulunmaz mıydı?

Öyle insanların siyaseti de daha olumlu yönde etkilemez miydi toplumu?

Deli gibi birbirimizden nefret etmek yerine, daha hoşgörülü, daha sevecen bir toplum haline gelmemizde önemli bir mesafe kat etmez miydik?
***
Ama ne insanlarımızın, ne siyasetçilerimizin öyle bir talebi yok.

Onlar korkutucu olanı, korkutmayı seviyorlar.

Zekayı değil korkuyu saygıdeğer buluyorlar.

Zekayı, kahkahayı küçümseyerek bir toplum mutlu olabilir mi?

Bu sorunun cevabı belki başka bir soruda saklı.

Biz hiç mutlu bir toplum olabildik mi?
***
Belki genç siyasetçiler şu palyaçoluk atölyesiyle ilgilenirler.

Belki siyasete zekanın da katıldığı yeni bir siyasi iklim gelişebilir.

Gezi’deki esprilere, twitterda karşılaştığımız şakalara baktığımızda, zekadan o kadar da korkacak bir toplum olmadığımızın ipuçlarını görüyoruz.

Zeka ve espri toplumun içinde duruyor, onları yücelten bir anlayış belki de toplumun “zayıf noktalarını” güçlendirmesini öğretir bize.

Niye olmasın…

Artık 60 milyonu da babandan istersin!

Artık 60 milyonu da babandan istersin!
Selahattin Duman

“Hazır ol vaktine Federasyon Başkanı, destekçiler birer birer kaçıyor” demenin zamanı geldi. Yıllık 60 milyon liralık Ülker desteği, bir mektupla gitti. Bundan sonra diğerlerinin de gözü açılır herhalde.

FUTBOLCU maçtan önce dikildiği TV kamerasının önünde “Puan veya puanlar almaya geldik” diye özetler ifadesini.
Maçtan sonra da “Önümüzdeki maçlara bakacağız” deyip, o günün bilançosunun altını çizer.
Türkiye futbolunun “Ortak Aklı” bu iki beylik cümle arasına sıkışmıştır.
Başka bir tarifle bu iki cümleyi kurabilenler “Akil Adamlar” sayılır. Kulüplerin yönetimi, federasyonlar bunlara emanet edilir.
“Bunlar” sözcüğünün içine yerleştirdiklerim tabii ki “soydan gelen yönetme hakkını” kullanabilenler, yani cins olarak asil sayılanlar.
* * *
Fukarayı adam hesabına koyan yok zaten. Maaşlı takımını da geç. Geriye baba parası ile ortalıkta gezinenler kalır. Elimizde “asalet ölçen bir post makinası” olmadığından biz bunları “asil” zannederiz.
Nerede yönetici aklı lazımsa, bunlardan birini çağırıp başımıza dikeriz.
Çünkü bunlar siyasi irade ile uyumlu olduklarından, emir komuta zincirinin dışına çıkmazlar.

KATSAYI ÇOK BÜYÜK

Lakin ikinci ve üçüncü kuşak zenginlerde daha çok görülen “sersemlik katsayısı” birinci kuşak zenginlerde yok.
Parayı bilek gücüyle kazanan, paranın değerini daha iyi bilir. Günü geldiğinde de icabını yapar. Tıpkı Ülker’in yaptığı gibi, üstelik lafını da esirgemez.
Ülker’in patronu Murat Bey’in federasyona yazdığı mektup, gündeme bomba gibi düştü. Hürriyet mektubu dibine kadar yayınladı, herkesin gözüne soktu.
Ben hâlâ taşıdığım, ihtiyaç halinde “umut” yerine de geçebilecek safiyetimle medyada kıran kırana bir tartışma bekledim. Bir iki ses çıktı o kadar. Geriye kalanı “Ne işim var benim böyle tartışmalarda” deyip, önüne baktı. Futbol deyimi
ile “yan toplara” çıkmadılar.
Murat Ülker, basın ile paylaştığı mektubunda federasyonun başındaki zat-ı muhtereme “Avrupa’daki seyircileri görünce kıskanıyorum. Passolig sistemi daha esnek olabilirdi. On dört yabancı da yanlış karar. Üzülerek futboldan desteğimizi çekiyoruz” diyordu.
Federasyonun başına diktikleri zengin çocuğundan çıt çıkmadı. “Çekersen çek, bizim futbol markadır, sen gidersin onlarcası gelir” diyemedi.
Bir işin batıp batmadığını en iyi o işin başında duran bilir. Federasyon Başkanı da işin çorbaya döndüğünü biliyordu. İşin kötüsü, bu kararları tebliğ eden “Sağlam İrade”ye şunu şöyle yapsam mı acaba, diyecek hali yoktu.
Daha babasının 100 milyonunu eski kulübünden kurtaramamıştı. Başını öne eğip susmak en iyisiydi.
* * *
Bu karar nereden çıktı, derseniz Murat Bey’in mektubunda ayrıntısı var. Murat Ülker en son İngiltere’de bir maça gider.
Kendi ifadesiyle “Ortam inanılmaz güzeldir, müthiş keyif alır” ve tabii bu arada “marka” diye yutturulan Türk futboluna dokuz yıl içinde kaptırdığı 215 milyon dolar gelir aklına. Yaklaşık 500 milyon lira.
Doğal olarak, para kazanmayı bilen her akıllı adamın kendisine soracağı soru aklına gelmiştir.
En kibar tarifiyle “Ben de beslenme yetersizliğinden kaynaklanan algıda seçicilik hali olabilir mi?” sorusu.

GERZEKLiK KATSAYISI

İnsanların “kişisel bilgilerinin kayıt altına alınmasına sebep olan” Passolig sisteminden başlar sorgulamaya, olmayan “marka değerinin” nesine kanıp da para saydığı gerçeğinden başlar.
Bir gecede beş yabancıdan, on dört yabancıya geçişi anlayamadığını söyler.
Mantık dışı, akıl dışı bulmuştur.
Biz aklını beğenmediğimiz birine rahatça “Bu yaptığın geri zekâlılıktır” deriz.
Murat Bey okumuş ve kibar bir insan olduğundan, bizim gibi şirretleşemez. Nazik ifadeler kullandığı mektubunu okuyanların, ne demek istediğini anlayıp anlamayacakları işini Allah’a bırakır.
Söylediği özetle şudur:
“Spor adı verilen ve milleti gerzek yerine koyan düzeneğe her yıl ortalama 60 milyon lira aktarıyoruz.”
“Bizim grup olmasa voleybol ve basketbol ligleri de olmazdı.”
“Elimize rezillikten başka bir şey geçmedi.”
“Şimdi kendi kendimizi sorgulayıp biz delirmiş miydik, diye soruyoruz.”
“Bundan böyle bu sapkın düzene bir kuruş kaptırmayacağımızı ilân ediyoruz.”
* * *
Spor medyası, olayı olmamış gibi kabul edip önüne baksa da ben kararı alkışlıyorum.
Yılda 60 milyon lira ile onlarca başka iş yapılabilirdi. Misal, sokak çocuklarına kaliteli müzik eğitimi veren Barış İçin Müzik Vakfı’na elden bir 250 bin lira verip, yıl boyunca öğle yemeği yemeleri sağlanırdı.
Ali Nesin’in “Matematik Köyü”ne veya ilgisizlikten açlık sınırına gelen Nesin Vakfı’nın çocuklarına üç beş kuruş ayrılabilirdi. Yahut bilimsel araştırma niteliğinde bir çalışma desteklenirdi. Bundan sonra olur inşallah.
Murat Bey’den beklenen ikinci adım “futbolumuzun marka değeri vardır” diyenlere karşı “nitelikli dolandırıcılıktan” dava açmasıdır.
Şahitlik için hazırım.

Cumhuriyet Ne Yaptı…

Cumhuriyet Ne Yaptı…
Utku Çakırözer

Paris’te 12 kişinin vahşice katledildiği kanlı dergi baskınına tüm dünya gibi Türkiye de büyük tepki gösterdi. Başbakan Ahmet Davutoğlu’nun Paris’teki dayanışma yürüyüşüne katılması da bu tepkinin önemli bir sonucuydu.

Davutoğlu, Paris’teki yürüyüşe neden gitti? Kendisi bunu şöyle açıkladı: “Şahsen ve hükümet olarak Paris’e gittim. Çünkü her ne surette olursa olsun masum insanlara dönük bir eylemin ki orada polisler… birisi yine Müslüman olan Ahmet Merabet de öldürüldü. Terör olgusu, hepimizin karşı çıkması gereken bir olgudur. Her surette, orada dünya liderleriyle birlikte yürüyerek bu konudaki ilkeyi öne çıkardık. Ve benimsediğimizi gösterdik.”

Peki Cumhuriyet ne yaptı? Davutoğlu’nun, dünya liderleriyle kol kola yürüyerek yaptığını, aynı gün 5 milyon basılan derginin özel sayısı için dünya basını ile dayanışma göstererek yaptı. Silahlarla yok edilmek istenen düşünce özgürlüğünü savundu. Bir katliamı lanetlemek ve bunun karşısında dünyayla dayanışma göstermek istedi. Cumhuriyet, niyetinin altında, yanında, arkasında, sağında solunda başkaca anlam aranmayacak kadar net ve tamamen ilkesel hareket etti.
***
Cumhuriyet’in katliama karşı gösterdiği bu dayanışma üzerine, Paris’teki yürüyüşten dönmüş olan Davutoğlu ise Cumhuriyet’i açıkça suçladı ve hedef gösterdi. Partisinin kongrelerinde üst üste yaptığı konuşmalarda Cumhuriyet ile “Peygambere hakaret” söylemlerini yan yana anarak açıkça bir algı oluşmasına katkıda bulundu. Bu ülkede yaşamayan biri Davutoğlu’nu dinlese, Cumhuriyet’in bu yayınıyla Paris’te yürürken onun yaptığı gibi değil; dine, peygambere ve insanların kutsallarına hakaret eden bir çizgide hareket ettiğini zanneder.

Oysaki gerçek bu değil. Paris’te saldırıya uğrayıp yazarları katledilen dergi bir basın kuruluşu. Bir gazete olarak Cumhuriyet için dayanışma da bir görev. Cumhuriyet, geçmişten bu yana katliam ve cinayetlerden hem kendisi hem de ülkesi çok büyük acılar çekmiş ve bedeller ödemiş bir gazetedir. Aynı zamanda Cumhuriyet, evrensel değerleri savunan, demokrasiye inanan, laikliği de demokrasinin vazgeçilmez koşulu sayan bir gazetedir.

Cumhuriyet yine halka, onun değerlerine, haklarına, inançlarına da sonuna kadar saygılı bir gazetedir. Cumhuriyet asla halklara ve değerlerine hakaret etmeyi aklından geçirmez. Ve elbette ki Cumhuriyet insanı ve insana ait değer ve düşünceyi yok etme amacındaki terör ve şiddetin karşısındadır.
***
Günlerdir konu, dayanışma ve teröre karşı düşünce özgürlüğünü savunma bağlamından çıkartılıp, Cumhuriyet üzerinden yeni bir kutuplaştırma sahneye konmak isteniyor. Yaşananlar yaklaşan seçim sürecinde bunu bir kampanya aracı yapma çabalarının ipuçlarını da taşıyor. Cumhuriyet’in, ifade özgürlüğünü terör korkusuyla boğmak isteyenlere karşı çıkışının, başka noktalara çekilmesi ya da başka hesaplar için kullanılması büyük bir haksızlık ve onun da ötesinde tehlikeler içermektedir.

Bu noktada aynı zamanda bilim adamı kimliği de taşıyan Başbakan’dan, katliama karşı dayanışma görevini yapan gazetemiz için daha sağduyulu ve entelektüel bir çizgide tavır sergilemesini beklemek Cumhuriyet’in ve bu ülkenin hakkıdır.

Her yaşta, arkadaşlık başka…

Her yaşta, arkadaşlık başka…
Melike Karakartal

İnsan sosyal bir varlıktır denir ya hep.
Şimdi kendi kabuğuna çekilenler, çevresini daraltanlar, en mutlu anını “kendi başıma, kitap ve filmlerimle baş başa kaldığımda” biçiminde tanımlayanlar, hatta şehri terk edenler bu cümleyi “İnsan, belirli koşul ve kişilerle sosyal bir varlıktır”a dönüştürüyor.

Az sosyalleşme, az muhabbet kurma, arkadaş sayısını sınırlama birçok şehirli için hem kendini koruma yöntemi, hem de mutluluk ve huzurun kaynağı. “Az arkadaşın olacak, öz arkadaşın olacak” diyor, herkesi tanıyan, bol arkadaşı olan sosyal kişiler bile. Yaşadığı hayatta görüntüde sayıca çok arkadaşı olmasına rağmen evine soktuğu, dertlerini anlattığı arkadaşı bir elin parmaklarını geçmiyor.

“Sosyallik” denen hadise zamanla birlikte dönüşüyor. Sen büyürken ihtiyaçların, beklentilerin değiştikçe “İnsan, sosyal bir varlıktır” cümlesi de başka bir şekil alıyor. İnsan erken yaşlarda her arkadaşından benzer ihtiyaçlarını karşılamasını bekliyor: İlgi, samimiyet, içtenlik, sevgi, huzur, dert paylaşma, “kız
muhabbeti”… Hepsini bir arada verecek bir “paket” arıyorsun.
Erken yaşta kız kıza çıkan dertlerin de kaynağı bu galiba.

Aradığın “paketi” veremiyor kimse, bir yerde arıza çıktı mı yol veriyorsun, uzaklaşıyorsun…Sonra anlıyorsun ki iş başka…
“Hepsi bir yerde” arkadaşlık diye bir şey yok. Herkesin yeri farklı, herkesin verebileceği, senden alabileceği başka…
Belirli bir yaşı devirdikten sonra, her arkadaşlıktan farklı bir tat almaya başlıyorsun, bu da hoşuna gidiyor aslında. Herkesle kurduğun samimiyet derecesi oluyor, bunu fark ediyorsun ve iyi hissediyorsun.

“Şu dediği hoşuma gitmedi” veya “Beni iki hafta aramadı” diye onu hayatından çıkarmıyorsun. Üç sene görüşmüyorsun mesela. Sonra ilk görüştüğün anda sanki o üç sene hiç geçmemiş gibi karşılıklı güzel
hisler besliyorsun arkadaşınla. Kimse kimseye “Hiç aramıyorsun “Hiç görüşemiyoruz” diye yakınmıyor. Herrr görüşmenizde “Hiç aramıyorsun, hiç görüşemiyoruz” diye yakınan insan iticiliği.

Her ama her görüşmede “Hiç görüşemiyoruz?” diye lafa başlanır mı
arkadaş. Şimdi görüşüyoruz işte, bunun tadını çıkarsak? “Herkesten aldığın tat” ayrı ya… Üç senede bir gördüğün arkadaşının tadı da ayrı. Her hafta görüştüğünün de tadı ayrı… Kocanın, sevgilinin, karşı cinsten olan herhangi bir arkadaşının da tadı ayrı…
Erken yaşta “Herkesten aynı samimiyeti bekliyorum, vermezseniz küserim” zamanlarında sevgilinle bile “kız muhabbeti” yapmayı bekliyorsun.

O “kız hassaslığı”nı arıyorsun onda, saçındaki değişikliği saatlerce konuşabilmeyi, kilo muhabbeti yapabilmeyi, ilişki/aşk konularını saatlerce didikleyebilmeyi… Olmuyor, zorlasan da olmuyor. “Erkeklerin odunluğu” olarak görüyorsun bunu ama değil aslında, yaratılış işte… Sevgilinle “kız muhabbeti” yapamıyorsun, bir kız arkadaşınla konuştuğunu da kocanda, sevgilinde veya bir erkek arkadaşında bulamıyorsun.

Bu kadar basit. O ihtiyaçları karşılamak için başkaları var.
İşte bunun ayrımına vardığın anda her arkadaştan, dosttan, sevgiliden, kocadan, tanıdıktan, uzak tanıdıktan, az görüşülen arkadaştan; kısacası tanıdığın herkesten aldığın tat başka oluyor.
“O bana bu ihtiyacımı veremiyor” diye hayatından çıkarmıyorsun kimseyi.

Hayatından çıkardığın sadece gereksiz yere enerji emenler, çıkarcılar, kötü kalpliler ve dedikoducular oluyor. Herkesle vıcık vıcık olmuyorsun, farklı insanların farklı yerleri oluyor hayatında ve bundan mutluluk duyuyorsun. “İnsan sosyal bir varlıktır” doğru, ama belirli koşullarda geçerli bir durum bu.
İnsan yaş aldıkça, bu “sosyallik” meseleleri daha kötüye de gitmiyor, sınırlarını daha iyi çiziyor, daha tatminkâr ilişkiler kuruyorsun çevrenle…

Herkese iyi hafta sonları!

Genel kategorisine gönderildi

Yeşil Kuşak ve Mirasçıları!..

Yeşil Kuşak ve Mirasçıları!..
Serdar Kızık

Bugüne değin çeşitli biçimlerde saldırılara uğramış, yazarları katledilmiş Cumhuriyet, Charlie Hebdo katliamına karşı üstüne düşeni yaptı.
“Kutsalına dokundu, eleştirdi, mizah yaptı” diye işlenen vahşi bir katliama karşı duruş gösterdi.
İnsanlığa yönelik bu suç karşısında dayanışmasını sergiledi.
Terörün hiçbir haklı gerekçesi olamayacağını bir kez daha vurguladı…
Laikliğin, özellikle İslam coğrafyasında ne kadar “gerekli” olduğuna dikkat çekti.
Ölüm, terör, hangi gerekçeyle olursa olsun meşrulaştırılamaz, kutsanamaz.
Buna karşın önceki gece gazetenin önünde, bir grup, “Kouachi kardeşler onurumuzdur”, “Ümmetin sabrını zorladığınız her yerde ölüme hazır olun” posteri açtı…
Yetmedi, tetikçi köşelerde, Madımak göndermesiyle, “eden belasını da bulur mevlasını da” tehdidi savruldu…
Daha da önemlisi, hukuk devletiyle yönetildiği belirtilen, gel gör ki 12 Eylül dönemi gibi piyasaya çıkmamış gazeteyi matbaada incelemeye alan ülkenin başbakanının, Brüksel’e gitmeden önceki sözleri…
“Gelin bize saldırın diyen bir karikatürün yayımlandığını” öne sürmesi… Dolayısıyla Cumhuriyet’e yönelik olası saldırılara bir yanıyla yol vermesi.
Öte yandan bu sözlerle çelişen İçişleri Bakanı Efkan Ala’nın “O ekte öyle bir şey yok” demesi…
***
Bir gerçek ki dünyada “İslami terör” ve “İslamofobi” diye bir algı yükseliyor.
Her iki olgu da özgürlükleri, hakları tırpanlıyor.
Dinci gericilik ve ırkçılık daha büyük bir tehdide dönüşüyor.
Barışı, kardeşliği savunan, ölüme, teröre karşı çıkan samimi Müslümanların yanında, dünyanın çeşitli coğrafyalarında İslam adına, inançları ve kutsalları adına öldüren, kafa kesen, katliam yapan, bir kasabada 2 bin kişiyi öldüren örgütler de var.
IŞİD, El Kaide, Boko Haram benzeri örgütler, gerçekte en büyük darbeyi temiz, saf Müslümanlara vuruyor…
***
Gelelim madalyonun diğer yüzüne… Bu örgütler nasıl oluştu, nasıl beslendi, kimler tarafından büyütüldü, geliştirildi?
Başrolde emperyalizm var.
Her türlü ayrımcılığı, ırkçılığı, dinciliği kullandı, destekledi.
Sovyetler Birliği’ne karşı Batı’nın yeşil kuşak projesiyle başlayan süreç, bu ve benzeri örgütleri doğurdu.
Emperyalizmin Asya, Ortadoğu, Afrika ve Müslüman ülkelerdeki politikaları, baskıcı yönetimlere sözüm ona demokrasi adına müdahalesi, çoluk çocuk on binlerin ölümüne neden oldu.
Küreselleşmenin, kapitalizmin sömürü zihniyeti bu coğrafyalara kan, gözyaşı ve yoksulluk getirdi.
Dünyada olan bitene, gelişmelere, her türlü teröre bakarken bu gerçekleri ıskalamamak gerekiyor.
Sistem, varlığını sürdürmek, daha da büyümek için kendi karşıtlığını yaratıyor…

Saray’ın Kızılderilileri!

Saray’ın Kızılderilileri!
Selcan TAŞÇI

Hey gidi Tunç Başaran, Ertem Eğilmez, Kartal Tibet hey;
Kıymetinizi bilememişiz biz sizin.
Yerde Roma İmparatoru entrika peşinde koşarken, gökte Türk Hava Yolları uçağının süzüldüğü, Mars’ın Kılıcı’na uzanan ak tolgalıların saat takılı kollarıyla hafızamıza yer eden Tarkan filmleri bile Muhafız Alayı’nın “müsamere kostümü” giyinmişe benzer halinden daha yakındı tarihi gerçeğe…
***
Çok yazıldı, çok söylendi, çok gülündü üzerine;
Ne kıyafetler, ne o -Bekir Coşkun’un dün yazdığı gibi- gül gül öl pozu, ne aksesuarlar, ne “16 Türk Devleti”nin varlığı-yokluğu-temsili misyonu, hiçbiri değil, tam tersine bizden çoook uzak diyarları çağrıştırdı o “karşılama” mizanseni.
ABD’yi!
Bizim Muhafız Alayı, Amerikan resmi törenlerinin vazgeçilmezi olan Kızılderililer gibiydi;
“Bence” tabii.
***
Amerikan Başkanları da aynı böyle yanlarına dikip gururla poz vermiyorlar mı “milli kıyafetler” içindeki Kızılderililerle objektiflere!
Peki Kızılderililer “gerçek hayatta” nerede?
Amerika’nın asli sahipleri, Amerikan yönetiminin neresinde?
Gişe hatırına kurulan film platoları dışında hakiki bir yaşam alanları var mı?
Nüvesini oluşturdukları ülkede “müzelik eser” muamelesi görüyorlar; bu “saygınlık”, “itibar” sayılır mı?
***
Nasıl ki Amerika’nın “özü” olan Kızılderililer, artık birer “tören malzemesi”nden ibaretse vatanlarında, Türk’ün akıbeti de öyle!
Ve ti’ye almaktan trajik yanını göremediğimiz o saray fotoğrafı da -yeniden bir bakın dikkatlice- bunu göstermeye dönük bir işarettir belki de!
“Türk” nostaljik bir dekor olacak Türksüzleştirilen yeni Türkiye’de!

İnmeyen uçak yapmışlar

Adliyeler, üniversiteler, hastaneler gibi malum havaalanları da var iktidarın “en” takıntısının tezahür merkezleri arasında;
Her ile yetmedi, her mahalleye -ödeneği zengin olsun diye ille de tıp fakülteli, merdiven altında kasaptan hallice cerrah mezun eden- üniversiteler bitti; her düzlüğe havalimanı kondurma sevdası başladı.
Havalimanları dokunaklı reklam kampanyaları eşliğinde, heybetli ve devletlü heyetlerce birbirinin peşi sıra açılıyor da, uçak görebilene aşk olsun çoğunda.
Çünkü inemiyorlar.
İnseler kalkamıyorlar.
Misal Gaziantep, öyle bir noktaya yapılmış ki bütün şehir günlük güneşlikken sisler bulvarı gibi pisti. “Bütün seferler iptal” anonsu isyan ettiriyor ama şaşırtmıyor artık kimseyi.

Misal Iğdır… Siyasi bir hırsla apar topar yapıldı-açıldı ve fakat mevsim ne olursa olsun yoğun türbülanstan “uçakta panik” yaşamadan inmeyi başaran yok gibi alana! Kuş gibi inebilmesi için tek yol var; Ermenistan! Sınırı geçip dönmek hem astarını yüzünden pahalıya getirecek kadar pahalı, hem de ne yani açılalım mı!
Nerden sardın derseniz havalimanlarına;
Tek başına havalimanları değil, havacılık politikası aslında sardığım.

Dün yeni bir macera eklendi, son birkaç aydır kronikleşen bahtsızlığıma. Türk Hava Yolları’nın yan kuruluşlarından birine ait uçağımız Adana’dan sabah 7’de havalandı; en geç 8’e doğru Ankara’ya inmesi gerekirken, bilin bakalım ne oldu;
“Hava muhalefeti” bahanesiyle Ankara’ya inemeyen uçağımız Kayseri’ye inmek zorunda kaldı. Erkilet’te uçağın içinde iki saate yakın bekledikten sonra nihayet yeniden havalanıp -tabii bütün işimiz gücümüz, randevularımızı, toplantılarımızı kaçırarak- üç, üç buçuk saatlik rötarla ulaştık Ankara’ya.

Bir geldik baktık ki hava günlük güneşlik başkentte. Sabah evet sis varmış ama bizim dışımızdaki bütün uçaklar yine de inebilmişler Esenboğa’ya.
“Siz niye inemediniz” derseniz…
Uçağımız “o kategoride” değilmiş!
Ülkenin bayrak taşıyıcısısın başkente indirecek uçağın yok; bu ayıp da sana yeter THY!

İslam’ın şartını altı yaptılar!..

İSLAM’IN ŞARTINI ALTI YAPTILAR!..
Mehmet Tezkan

El Kaide gibi, IŞİD gibi irili ufaklı yüzlerce radikal oluşumun İslam’a yaptıkları en büyük kötülük bu oldu..
Bazı devletler, bazı liderler bu oluşuma destek verdi.. Sadece Müslüman ülkeler değil, Batı da destek verdi; Batı’nın istihbarat örgütleri arka çıktı.. Radikalizmi körüklediler..
Silah verdiler, imkân verdiler, kendi medreselerini kurmalarını sağladılar.. O medreselerde militan yetiştirmelerini teşvik ettiler..
O medreselerde kötü bir şey oldu.. İslam’ın beş şartına bir yenisi eklendi..
Cihat!.
Cihat kavramını farklı yorumladılar, cihadı silahla, kılıçlar, kanla beraber anılır hale getirdiler..
Cihadizm diye bir kavram oluştu… Binlerce genç bu yeni ‘izm’ peşine takıldı..
Temel felsefesi şiddetti.. Bütün sorunları şiddet kullanarak çözmekti..
*
Temelleri eskidir.. Ama belirgin şekli, görünür yüzü, darbeci general Ziya ül Hak’ın Pakistan’ı İslamlaştırma projesiyle ortaya çıktı..
Pakistan zaten Müslüman ülkeydi.. Ziya ül Hak İslamlaştırdı.. Radikalizm tohumlarını attı.. En sert, en katı, en bağnaz gençler onun kurduğu medreselerde yetişti..
*
Bu durumu bu yıl Nobel Barış Ödülü alan Malala Yusufzay (1997 doğumlu.. Öyküsünü birkaç defa bu sütunlarda anlattım) kitabında babasına atıfla şöyle anlatır:
“Ziya’nın rejiminde, çocukluğumuzdan beri bizlere öğretilen İslam’ın beş şartı -Allah’a inanmak, namaz kılmak, zekât vermek, oruç tutmak ve ömründe bir kere hacca gitmek- yanında cihat dinimizin altıncı şartı olmuş adeta. Babam, dünyanın bize ait kısmında cihat fikrinin CIA tarafından teşvik edildiğini söyler.” (Ben Malala, sayfa 47)
*
Dünyanın bize ait kısmında cihat.. Yani İslam topraklarında Müslümanlara karşı cihat..
Bugün yaptıkları bu değil mi?
Sürekli öldürerek, genç kızları kaçırarak, tecavüz ederek dehşet salmak.. İnsanları sindirip kendilerine biat ettirmek.. Bütün bunları cihat maskesi altında yapıyorlar..
O zaman..
Müslüman ülkelerin bu yapılarla, nefret ve şiddeti din maskeli eğitimle körükleyen anlayışla, para kaynaklarıyla mücadele etme zamanı gelmedi mi?
Geldi ama etmezler, etmeyecekler!..
*
Eski Diyanet İşleri Başkanı Ali Bardakoğlu’nun şu tespitine katılıyorum: “İslam coğrafyasının değişik muhitlerinde verilen dini eğitimin, İslam adına üretilen dini bilginin bu tür nefret ve şiddetleri besleyip beslemediğini soğukkanlı şekilde araştırmamız gerekiyor.”
*
Bakın cihatçılar Batı’yı vurmuyor.. Fransa’da olan uç örnek.. Cihatçılar Irak’ta, Suriye’de, Pakistan’da, Afganistan’da, Nijerya’da çoluk çocuk demeden, kadın demeden her gün yüzlerce masum insanı öldürüyor..
Şapkayı önümüze koyma zamanıdır..