Provokasyon değil Müslüman ortaçağı…

Provokasyon değil Müslüman ortaçağı…
Taha Akyol

MÜSLÜMANLARIN hiçbir zihniyet, bağnazlık, şiddet ve kadın eşitsizliği gibi sorunları yok!
El Kaide, IŞİD, Taliban, Boko Haram gibi katliam makineleri Müslümanların değil!
Bunlar hep Batı’nın, Amerika’nın, Siyonizmin “provokasyonları”!
En fazla, “birileri” Müslümanları kullanarak İslam’a karşı düşmanlık yaratmak için “algı operasyonları” yapıyorlar!
İspat mı istiyorsunuz, işte “İslamofobi” gittikçe yayılıyor!

TEMELDEKİ SEBEPLER
İkinci Dünya Savaşı Almanya’ya felaket getirdi; öyleyse Hitler gizli bir Alman düşmanıydı! Bu, sonuca bakarak sebep uydurmaktır!
İslam dünyasında akan oluk oluk kanların ve 11 Eylül gibi, Paris katliamı gibi vahşi eylemlerin sebebi, Müslümanların önemli bir bölümünün hâlâ “ortaçağı” yaşıyor olmasıdır!
İşte, yaptıkları her hareketin “fetva”sını ortaçağda yazılmış bir fıkıh kitabında buluyorlar ve bunu din sanıyorlar.

KINAMAK YETMEZ
Vahşi eylemleri mutlaka gür sesle kınamak lazım. Başbakan Davutoğlu’nun Paris’teki yürüyüşe katılmasını alkışlıyorum.
Fakat kınamak yetmez! Teşhisi de koymak gerekir. Bu da herkesten çok Prof. Ahmet Davutoğlu’na düşer.
Sadece mevkisinden değil, akademik liyakatinden dolayı!
11. Cumhurbaşkanı Abdullah Gül defalarca teşhisi koymuş ve uyarmıştı.

On iki sene önce Tahran’daki İslam Konferansı’nda Dışişleri Bakanı Gül, şöyle seslenmişti: “İslam dünyasının artık çağdaş normları benimsemesinin zamanı geldi… Manevi
değerlerimizden güç alırken bizi yönlendiren akılcılık olmalı…” (29 Mayıs 2003)
Koas ve çatışma arttıkça, ortaçağ tarihinde neler varsa hepsi öfkeyle hortladı: Kanlı mezhep çatışmaları, kafa kesmeler, cariyeler!

11. Cumhurbaşkanı Gül, 16 Ağustos 2012’de Mekke’de İslam İşbirliği Teşkilatı’nda ve 4 Ağustos 2013’te İstanbul Forumu’nda “Avrupa’nın ortaçağda yaşadığını İslam dünyası şimdi yaşıyor” diyerek doğru teşhisi koydu, uyardı.
Geçen cuma günü namaz çıkışında da “Afganistan Akdeniz’in kıyısına geldi!” diyerek vahametin boyutlarını belirtti.

DİPTEKİ ORTAÇAĞ
TBMM Başkanı Cemil Çiçek soruyor:
“Dünyanın dört bir tarafından toplanıyor, X ülkesinden çıkıyor, ölüme gidebiliyor. Bu yapı bir gecede oluşabilir mi? Bir ayda böyle bir organizasyon yapılabilir mi? Bu işin arkasında ne var? Bunu herkesin sorması lazım.”
Evet, temel soru budur. Hiçbir “dış güç” bunu yapamaz. Sebep, “ortaçağ” kültürünün iliklere işlemiş olmasıdır.
Sömürgecilik geçmişi, Filistin’de İsrail zulmü, işgaller, aşağılamalar…

Bunların yol açtığı haklı tepki duyguları, maalesef diplerdeki ortaçağı su üstüne çıkarıyor, kan gövdeyi götürüyor. Sömürgecilik falan Uzakdoğu’da da yaşanmıştı. Ama onlar bilimde, ekonomide, hatta teknolojide harikalar yaratarak karşılık veriyorlar. İslam dünyasında dipteki ortaçağ güçlü olunca, karşılık olarak Talibanlar, El Kaideler, IŞİD’ler, Boko Haramlar fışkırıyor!

ÇÖZÜM NEREDE?
Dindar yazarlar, İskender Pala “Yirmi yaşında olsaydım İslam’a sıcak bakmazdım” diyor. Hidayet Şefkati Tuksal “birçok Müslüman’ın onlar Müslüman’sa biz Müslüman değiliz diye düşündüğünü” söylüyor….

Batı’da İslamofobi’nin yayılmasında şaşılacak bir taraf var mı!
İslam’ın asıl düşmanı cehalet ve bağnazlıktır, ortaçağdır!
Vahşete “provokasyon” demek, cinneti daha da körükler.
“Bu çağda ortaçağ!” diye bakarsanız hem doğru teşhis koyarsınız hem çözümü “ortaçağ”dan çıkmada ararsınız.
Gül’ün dediği gibi, “Manevi değerlerimizden güç alırken, bizi yönlendiren akılcılık olmalı…”

İslamofobi kurnazlığı…

İslamofobi kurnazlığı…
Kadri Gürsel

Charlie Hebdo katliamı vesilesiyle bir kez daha gördük ki Türkiye’deki İslamcı ana akım da Arap ülkelerindeki benzerleri gibi kendi içindeki zorunlu bir tartışmadan ilelebet kaçmak için dünyanın geri kalanı ile sürgit savaşmayı tercih ediyor.
Toplu cinayet işlerken bunu İslam’ı savunmak adına yaptığını söyleyen radikalleşmiş lümpenleri müstahak oldukları gibi lanetlememek için bin dereden su getirip “ama”lar uydurmak, bu savaşın bir tezahürü.

Bu katliamı kınarmış gibi yaparken aynı anda hafifletici nedenler icat etmek, suça anlayış göstermekten başka bir sonuç doğurmuyor.
Charlie Hebdo katliamının maktullerini kışkırtıcı ve suçlu, faillerini ise kışkırtılan ve kurban durumuna tevil ediyorlar.
Resmi ağız mesela, “Sebebi ne olursa olsun teröre karşıyız” dedikten sonra şöyle konuşuyor: “Bugün Avrupa’yı özellikle tehdit eden başka bir unsur ise artarak devam eden İslamofobi ve ırkçılıktır. Bu terörü tetikliyor. İnsanların inanç özgürlüklerine saygı duymak gerekiyor. Herkesin inancına dinine kültürüne saygı duymak gerekiyor.”

Yetimhanede büyüdükten sonra ergenliklerinin geçtiği Paris’in kuzeydoğusundaki Buttes-Chaumont semtinde uyuşturucu ve hırsızlık suçlarına bulaştıkları öğrenilen 1980 ve 1982 doğumlu Said ve Cherif Kouachi kardeşlerin inanç özgürlükleri kısıtlanarak saygısızlığa maruz kaldıkları için mi radikalleştiklerini bilmiyoruz.

Şimdilik bilinen, Kouachi’lerin 2003’ten itibaren semtlerindeki bazı camilerde irtibat kurdukları İslamcıların etkisi altında kalarak cihatçı fikirleri benimsedikleri…
Buna karşılık, toplu kıyımdan sonra Türkiye’deki resmi ağızlardan yapılan açıklamalara ve resmi ağızlara bakmadan yazamayanların köşelerine göre tetikleyici, “İslamofobi” denilen bir tür sosyal kaygı bozukluğudur.

“İslamofobi” kısaca “İslam’a ve Müslümanlara karşı olumsuz duygular besleme, İslam’dan ve Müslümanlardan korkma” şeklinde tarif edilebilir.
“İslamofobi” kavramı bizdeki İslamcılar tarafından İslam dünyasını ve kendilerini ilgilendiren birçok sorundaki acil reform ihtiyacının Charlie Hebdo katliamı vesilesiyle gündeme gelmesini önlemek için bir “yansıtıcı” olarak kullanıldı.

Siyasal İslam’la ve genel olarak İslam dünyasının durumuyla doğrudan ilgili olan fanatizm, şiddet, totaliter eğilimler gibi meselelerden, kadının konumu ve laikliğin reddine kadar birçok konuda dünyada ortaya çıkan tepkileri “İslamofobi”yle açıklamak, bunları tartışmaktan kaçmak içindir; İslam dünyası ve İslamcılığın sorunlarının kaynağını “öteki”ne yansıtmak maksadıyladır.
“İslamofobi”ye sarılan İslamcı, kendisini özeleştiriden muaf hissediyor. O, kendisini eleştirenleri ise ya İslamofob ya da oryantalist ilan ediyor.

Fobi aynı zamanda “sebepsiz korku” demek.
İslam veya Müslüman karşıtlığı “fobi” olarak gösterildiğinde, İslam’ın veya İslamcı’nın dünyası “sebepsiz bir korku”nun hedefi oluyor. Duyulan karşıtlığın sebepleri kendiliğinden ortadan kalkıyor, korkan kişi “kaygı bozukluğu”ndan mustarip “hasta” addolunuyor.

Bizim “masum İslamcı”nın bütün sorunu da böylece karşıtına yüklenmiş oluyor. “Siz hastasınız” deniliyor.
Bir örnekle açıklamaya çalışalım.
Mesela “ailurofobi”.
Kedi korkusu.

Teşbih hatasız olmaz: Sokakta yürürken karşı kaldırımda güneş altında yatmış tüylerini yalayan bir sokak kedisini görünce kaygı atağı geçiren kişi rahatsızdır; “ailurofobik”tir.
Ama evdeki küçük çocuğun kendisini her fırsatta tırmalayan bir kediden korkması kadar doğal bir tepki olamaz.

Bu çocuğa “ailurofob” teşhisi koymak, kedinin kötü davranışını görmemizi engeller.
Bu örnekteki gibi “İslamofobi” kavramı da İslamcıların kendilerinden başka herkesi sorunlu göstermek için başvurdukları bir kurnazlıktır.

Doğrusu “İslam karşıtlığı” ya da “Müslüman karşıtlığı”dır.
Ama o zaman İslamcıların Batı karşıtlığını da tartışmak gerekir.
Gerçekten de Batı karşıtlığı İslam dünyasındaki okumuş yazmışlarla İslamcıların neredeyse yegane entelektüel faaliyeti haline gelmiştir.

Bu durum onların gerçekçi bir mukayese yapmalarını ve Batı dünyasını anlamalarını önlüyor. Batı, eleştiri kültürü üzerinde yükseldi ve en çok da kendisini eleştirdi. Hala da öyle yapıyor.
İslamcıların da günah keçilerinin peşinden koşturmak yerine kendilerini eleştirmeye başlamaları lazım.

İslami Faşizme Geçiş…

İslami Faşizme Geçiş…
‘Bir Söyleşi’
Korkut Boratav

*Ülkedeki genel gidişatı İslami bir faşizme geçiş olarak tanımlıyorsunuz. Bu tespitinizin temel noktalarını açar mısınız?
2013 sonunda ortaya çıkan ses kayıtları ve diğer kanıtlar, Erdoğan’ın ve AKP’nin “normal” süreçler içinde iktidardan uzaklaşmasını çok güç hale getirmiştir. Temsilî demokrasinin kuralları çiğnenerek, fiilen veya yasal kılıflar uydurulmuş olarak bir tek parti iktidarı oluşursa, faşizme geçiş” süreci tamamlanmış olacaktır.

Peki, “otoriter rejim”, “diktatörlük” değil de, niçin “faşizm”?
Bir kere, askerî dikta rejimlerinden farklı olarak iktidarın kitle tabanı var. Ayrıca, vurucu, sivil bir milis gücü oluşturma potansiyeli, becerisi ve niyeti de var.

İkincisi, gerici, tutucu bir ideolojisi söz konusu. “Müslüman Kardeşler” akımı ile akrabalığı ortaya çıkmış olan Sünni-İslamcı bir ideoloji, başta eğitim sistemi aracılığıyla ve devlet aygıtı sınırsızca kullanılarak adım adım egemen hale getirilmektedir. İdeolojinin politik hedefi ise, anayasayı değiştirerek veya adım adım fiilen İslâmî bir Cumhuriyet kurmak olarak açığa çıkmıştır.

Üçüncüsü, popülist, paternalist, devrimci Üçüncü Dünya rejimlerinden (örneğin Kemalizmden) farklı olarak sermayenin genel programını sahiplenmiştir; bir bütün olarak burjuvazi ile barışıktır. Öte yandan, burjuvazinin bazı alt-katmanları ile özel, içli-dışlı, yer yer kriminal niteliklere, boyutlara ulaşan ittifaklar oluşturulmuştur. Bu yozlaşmalar, burjuva demokrasilerinin hukuk devleti normlarıyla uzlaşmayı imkânsız kılmaktadır.

Dördüncüsü, “tarihe geçecek bir zafer; bir mit yaratma tutkusu” oluşmuştur. Bu tutku, “Osmancılık” yaftası altında sürüklenilen Orta Doğu maceralarına veya benzer sergüzeştlere dönüşme sonucuna yol açabilmektedir.

Son olarak, iktidarını tehdit edebilecek rakip akımları, yasal olan veya olmayan yol ve yöntemlerle etkisiz kılma, ezme, yok etme iradesi… Cumhuriyet mitingleri, potansiyel veya gerçek Kemalist muhalefetin tasfiye operasyonuna yol açtı. Gezi kalkışması sonunda kitleleşme potansiyeli ortaya çıkan sola dönük, aydınlanmacı, kamucu (yani bir anlamda “anti-kapitalist”, kendi söylemlerine göre “marjinal”) akım ve eğilimleri (örneğin öğrencileri, öğretmenleri, taraftar gruplarını), ödünsüz ezme tepkisini oluşturdu. “Paralel yapının darbesi” söylemi ile eski müttefiklerini tasfiye operasyonunu başlattı.

Devlet aygıtının tüm hücrelerine tam hakimiyet hedefi daima gündemdeydi; şimdi Cemaat’in elindeki öğeler geri alınıyor. Hukuk sistemi er veya geç teslim alındığında, sol, sosyalist, muhalif çevrelerin bugünlerde yazabilme, konuşabilme olanakları adım adım yok edilebilecektir. Bugün muhalefetimizi sineye çeken ortam geçici olabilir; rehavete yer yoktur. Faşizme geçiş süreci frenlenmezse, vurucu-milis güçler, sokakta, medyada, okulda, iş yerinde her türlü muhalefeti fiilen etkisiz kılabilecektir.

Üstü üste konulursa bu saptamalar, bence, “faşizm” nitelemesini haklı kılıyor.

**İslami bir faşizme geçişin engellenmesi noktasındaki dinamiklerini nasıl değerlendiriyorsunuz. Erdoğan’ın ABD ve Batı nezdindeki desteğinin zayıflamış olması nedeniyle yine AKP içinden bir düzenleme ile Türkiye’nin yeniden ‘normalleşeceğine’ ilişkin beklentiler var.

Yağma/vurgun ortamından kısmen dışlanmış olan; AB’ci burjuvazinin bir kanadı, ima ettiğiniz bir “normalleşme” beklentisi içinde olabilir. Ancak, çok zayıf düştüler. TÜSİAD’ın seçkinlerinden birçoğu, “yağma Hasan’ın böreği”ni onursuzca paylaşmakta beis görmediler. Faşizme geçiş, iktidar kadrolarının beceriksizliklerinden kaynaklanan ülke-dışı bir fiyasko, çöküntü ile son bulabilir. Ancak, bu tür bir fiyaskoyu “kaçınılmaz” görmek yanıltıcıdır.

Faşizmi durdurabilecek ana etken bir dizi direnme hareketidir. İdeoloji-siyaset düzleminde potansiyel olarak üç direnme halkasından söz edilebilir. Çekirdekte sosyalistler, ikinci halkada en geniş, gevşek anlamı ile “sol”, en dışta da Kemalistlerin demokrat kanadından Kürt hareketinin laik kanadına kadar uzanan geniş bir cephe… Bu üç düzlemde yürütülen, birbiriyle bağlantılı direnme dalgaları oluşmadan faşizme geçişin önlenmesi, bizim dışımızda patlak verebilecek şoklara muhtaçtır. Aslında bu tür bir cephe, Gezi kalkışmasında “kendiliğinden” oluşmuştu. Sınıf mücadeleleri düzlemine taşınmasının ön-koşulu sosyalistlerin birlikteliğidir. “Birleşme” değil; paralel, eş-güdümlü bir birlikteliği kastediyorum.

*** BirGün’deki bir yazınızda, burjuvazinin İslami faşizme geçişe teslim olduğunu, burjuvazinin demokratik görevlerinin de artık emekçi sınıfların mücadelesiyle yerine getirebileceği, yönünde bir değerlendirme yaptınız. Bunun analizin üzerine yapılan kimi değerlendirmelerle burjuvazinin demokratik görevlerini üstlenmenin sosyalizmi erteleme anlamına geleceği yönünde belki bir anlamda solun geçmiş demokratik devrim-sosyalist devrim ayrımını hatırlatan analizler yapıldı. Bu tartışmaya muhalefet hareketinin bugünkü mücadele programı açısından neler söyleyebilirsiniz?

Diyelim ki, “faşizme geçiş” tehlikesi karşısında birleştik ve mücadelenin ana hedeflerini “neye karşıyız?” sorusunu sorarak sıralamaya başladık: Üst-yapıda, eğitim, kültür, ideoloji, hukuk alanlarında gericiliğin, aydınlanma karşıtlığının her türüne, anti-demokratik tüm deformasyonlara karşıyız… Kamusal varlıkları talan eden; bunlara kapkaççı burjuvazinin el-koyması biçimini alan soygun/yağma biçimlerine karşıyız… Sosyal devleti tarihe karıştıran, emeği örgütsüz, korumasız, çaresiz bırakan vahşi kapitalizme, neo-liberalizme karşıyız…

Bir yandan ABD saldırganlığının taşeronluğu ile Orta-Doğu’da Sünni İslam liderliği ihtiraslarını birleştiren dış maceralara; bir yandan da ekonominin kaderini parazit, spekülatif finans kapitale teslimiyete (kısacası emperyalizme) karşıyız… Burada “karşı olma” biçiminde (yani “negatif” olarak) ifade edilen öğelerin her birini, “neyi gerçekleştireceğiz?” sorusunu yanıtlayarak (yani “pozitif” olarak) da anlatabiliriz.

2005’te “neo-liberalizmin saldırılarına karşı ne yapılabilir?” sorusunu tartışırken, görüşlerimi, “Geçmişe Dönüşü Savunarak İleriye Gitmek” başlığı altında ortaya koymuştum. Neo-liberal saldırıyı hayata geçiren burjuvazi, bu saldırının öncesinde de ekonomiye egemen olan sınıftı. Ancak, “geçmişe dönüş” talepleri, bugün ancak bu sınıfla mücadele yapılarak gerçekleşebilirdi ve o yüzden ancak farklı bir dünya oluşturularak mümkün olacaktı.

Bugün de, burjuvazinin aktif ve pasif katkıları sonunda faşizme sürüklenme karşısında yukarıdakine benzer bir mücadele gündemi oluşturabilirsek, adını ne koyalım? Dokuz yıl önceki tartışmada, benzer bir soruyu şöyle yanıtlamıştım: “Mücadele programının, söylemin “üslubu”, bir anlamda “sanatsal boyutu”, ayrı bir konudur. Bu tür bir ekonomik programı benimseyenlerin siyasi meşrebine veya üslup tercihlerine göre, “sosyalizme geçiş”, “kapitalizmi aşma”, “demokratik devrim”, “bir halk iktidarına doğru”, “sermayenin tahakkümünü yıkma” gibi seçenekler akla gelebilir.” Gündemde birleşelim. Herkes istediği adı koysun. Ayrı bayraklar altında da olsa, aynı hedefe doğru birlikte yürüyelim.

*Redaksiyon dergisinin 10.sayısında yayınlanan söyleşi.

Paris eyleminin gerçek anlamı!

Paris eyleminin gerçek anlamı!
Arslan BULUT

Paris’te 10’u gazeteci, ikisi polis olmak üzere 12 kişinin, İslâm adına hareket ettiğini ileri süren kişilerce öldürülmesi, dünyayı ayağa kaldırdı. Katliamın İslâm adına yapılmasının elbette sebepleri var. Yaygın kanaat, olayın “Fransa’nın veya Avrupa’nın 11 Eylül’ü” olduğu yönünde! El Kaide üzerinden İslâm dünyasına mal edilen 11 Eylül saldırılarından sonra ne olmuştu? ABD, Afganistan ve Irak’ı işgal etmişti… Oysa El Kaide denilen örgüt, CIA’nın kullandığı bir “marka” idi. Bugünkü eylemler de benzer nitelikte…

Diyanet İşleri Başkanı Prof. Dr. Mehmet Görmez, bu defa, açıklamasını zamanında yaptı ve olayı “İslâm’a ve Müslümanlara yapılmış bir saldırı” olarak gördüğünü söyledi.
Görmez, “İslâmi simgelerin açık ve aleni bir şekilde bu eylemi gerçekleştirenler tarafından kullanılması, bir algı manipülasyonudur. Algı mühendisleri, katillere dinimizin tekbir gibi simgelerini telaffuz ettirerek akılla alay ediyorlar.

Sadece Müslümanların değil, esasen Batı kamuoylarının aklı ile de alay ediyorlar. Bu eylem de diğer terör eylemlerinde olduğu gibi Müslümanların en temel kavramlarını zabtetme, çarpıtma ve dönüştürme amacı taşıyor” dedi.

Başından beri, İslâm adına girişilen eylemler bu şekilde değerlendirilmeliydi. Gecikmiş de olsa Görmez’in bu konuşması, bütün Türkiye’de Cuma hutbesinde tekrarlanırsa, halkın olayı doğru kavraması sağlanabilir. Biz söylersek “komplo teorisi” cevabı veriyorlar. İşte şimdi Diyanet İşleri Başkanı aynı değerlendirmeyi yapıyor.

Hırsızlar ve teröristlerle dayanışma platformları!

İkinci konu, seçim barajı hakkında… CHP Muğla Milletvekili Ömer Süha Aldan, “Eğer HDP barajı aşamazsa, kuşku yok ki yeni yapılanma yollarına başvuracaktır. Buna meydan vermemek lazım. Yüzde 5 ya da yüzde 3 barajı olabilir” dedi.
HDP Diyarbakır Milletvekili Altan Tan ise seçim barajına karşı ciddi bir tavır koyulması gerektiğini belirterek, “AK Parti dışında hiçbir parti seçime katılmasın. Bırakalım tek başına seçime girsin” diye konuştu.

HDP Eş Genel Başkanı Selahattin Demirtaş da partisinin baraj sorunu olmadığını söyledi! Demirtaş, Abdullah Öcalan’ın “Ben, siyasi nedenlerle buraya konuldum ve siyasi davası olan bir insanım. Bununla ilgili hiçbir adım atılmadan ’Öcalan’a özgürlük, Apo’ya af çıkacak’şeklindeki söylentilerden rahatsız oluyorum. Çünkü ben, böyle bir beklenti içerisinde değilim” dediğini aktardı.

Bakınız iş nerelere kadar vardı. Suçüstü yapıldığı halde, hırsızlığın yargı ve komisyonda yok sayılmasından sonra 40 bin kişinin katledilmesi de yok sayılıyor. Zaten MHP Genel Başkan Yardımcısı Emin Haluk Ayhan, “17-25 Aralık’ı milletin nazarında aklamaya Başbakan’ın gücü ve karizması yetmeyince ’17-25 Aralık hırsızlık ve yolsuzluk dayanışma platformu’ harekete geçmiştir” dedi.

Sadece hırsızlarla değil, teröristlerle de dayanışma var! Öyle bir dayanışma ki “İç Güvenlik Paketi” nin TBMM İçişleri Komisyonu’ndaki görüşmelerinde MHP Ankara Milletvekili Özcan Yeniçeri, “Yarın Türk milletini dağa çıkaracaksınız. Millet dağa çıktığında onları etkisiz bırakmak için bu yasaları çıkarıyorsunuz.

Yasa, terör örgütüyle mücadele için değil, orada kurulacak ortak düzen sonrası o düzene karşı çıkacaklara karşı getiriliyor” deyince AKP’liler ve HDP’liler yaygara kopardı.
Hırsızlarla ve teröristlerle dayanışma içinde olanlar, elbette halkın üzerinde baskı kurmaya çalışacak ve yasaları bu yönde değiştirecektir de mesele şu ki bu tablo karşısında CHP ve MHP bir bütün olarak ne yapıyor? Yaptıkları yeterli midir?

Türkiye’yi anlamak…

Türkiye’yi anlamak…
Melis Alphan

Posta gazetesinin yayımladığı IPSOS’un Türkiye’yi Anlama Kılavuzu’na göre…

Halkın yüzde 60’ı “Medya ve internet sansürlenebilir” diyor. Yüzde 69’u kadının çalışmasının erkeğin iznine tabi olduğunu düşünüyor. Yüzde 20’ye göre gerektiğinde kadınlara tokat atılabilir.

Muhafazakâr bir halkımız olduğu malum. Bu muhafazakârlığın din soslu, kadını baskılayan devlet politikaları eşliğinde halkın çoğunluğunu haklarını reddetme noktasına getirdiği de malum.
Şimdi mesela, bu yüzde 60 haber alma özgürlüğünden haberdar değil. Ya da haberdar ama bu hakkı elinin tersiyle itiyor.
Çünkü birileri durmadan ona “Bu darbe teşebbüsüdür. Bu yalandır”diyor.

Halkı suçlamak bana yersiz geliyor. Her kesimden başının dikine giden, çevresine ters, idealist tek tük insan çıkar. Ama çoğunluk o güne kadar ona yedirilen şeylerle beslenmeye devam eder.
Misal size, GDO’yu ağzına sürmemiş bir insan ona karşıdır. Ama baştan beri GDO’yla beslenmiş birine sabahtan akşama zararlarını anlatsanız da büyük GDO karşıtı olmasını bekleyemezsiniz. “Bugüne kadar yedim de ne oldu? Bak turp gibiyim” der geçer. Bir gün kanser olursa, ancak o zaman kafasına dank eder.

Birçok insan için bir siyasi partiye oy vermekle yemek seçmek arasında çok fark olduğunu düşünmüyorum. Hatta yiyecek seçimi parti tercihinden bile daha önemli olabilir.
O yüzden adam medyaya sansür de ister, “İnterneti kısıtla” da der. GDO’dan devam edecek olursak; kimi hakikaten zararlı olduğuna inanmaz, kimi de “Yahu zararlıysa zararlı, ekiyorum ben GDO’yu, verimi yüksek, daha çok mahsul alıyorum, yiyorum, cebime de 3 kuruş fazla giriyor. Elleşme” der.

Cahil diye halka kızmak yerine bandı köy enstitülerini kapatıp yerine doğru düzgün bir eğitim sistemi getirmeyenlere kadar geri sarmak ve halkı anlamak gerek.
Çoğumuz hâlâ bu noktaya gelemedi.

Esas dram araştırmanın kültüre ve sanata dair verilerinde saklı.
Halkın yüzde 24’ü hiç müzik dinlemiyor, yüzde 45’i hiç kitap okumuyor, yüzde 29’u hiç radyo dinlemiyor, yüzde 68’i internette dolaşmıyor, yüzde 73’ü konsere gitmiyor, yüzde 80’i tiyatroya, yüzde 56’sı sinemaya gitmiyor.

Bu şu demek…
Başka dünyalarla tanışmıyor, başka duygu dünyalarını bilmiyor, gerçekte çok kısıtlı olan hayatlarından çıkıp hayalde de olsa başka hayatlara adım atmıyorlar. Sadece kendi gerçekliğinden haberdar insanların diğerlerini anlamalarını, onlara saygı duymalarını, onlarla empati kurmalarını ya da kendilerinden olmayana tahammül etmelerini nasıl bekleyebiliz?
Habertürk’te çıkan bir habere göre 2014’te Hakkari’de tek film gösterimi yapılmamış. Ülkedeki sinema kompleksi ve koltukların yüzde 47’si Marmara’da bulunuyormuş.

9 ilde düzenli film gösterimi yapan kompleks yokmuş.
Film izlemeyenlere değil, filmi oralara götürmeyenlere kızmalı.
Son bir şey…
Memlekette yurt dışında tatil yapmayanların oranı yüzde 94. Herhalde yurt dışı görmemişlerin oranı da buna çok uzak değildir.
Biz hâlâ “Avrupa’da şöyle” diye dert anlatmaya çalışıyoruz.
Halka kızmayalım, olur mu? Çok saçma ve haksız çünkü.

“Çemkirmenin” zaferi…

“Çemkirmenin” zaferi…
Melike Karakartal

Merhaba, ne yapacağına erkeklerin karar verdiği bir ülkenin vatandaşı sevgili Habitus okuru.

Yılbaşını fırsat bilip iki nefes alanlardanım, Türkiye gündemi mola vermedin mi insana deli gömleği giydirir zira. İki nefes alırken bile haberden kopamıyorsun tabii, yine cinnet sınırına gittik gittik geldik.
Neler oldu bu arada? İztuzu sahiline dozerler girdi mesela. Para ve rant, 40 milyon yıldır yaşayan hayvanların hayat döngüsünden daha önemli ya…

Sağlık Bakanı üzerine vazifeymiş gibi kadınlara “annelikten başka kariyeri ön plana almamalı” buyurdu. Benim ne yapacağıma, çocuk doğurup doğurmayacağıma Sağlık Bakanı karar verecek ya…
Yılbaşı arifesinde yeniçeriler Noel Baba kovaladı. Toptan delirdik ama farkında değiliz ya…
“Prestij” ayağına lüks tüketim çılgınlığı almış başını giderken, çalma çırpma hadiselerinden burnumuzu çıkaramazken, tim bunlar bir kenara bırakıldı, vatandaşın iki kuruşluk yılbaşı eğlencesi “günah” ilan edildi.

Liste uzayıp gidiyor. Her gün gündeme deli saçması -ama Türkiye’de normal sayılan- yeni konular, yeni karakterler eklenip duruyor. Eski kötü karakterler de her gün yeni macera üretiyor.
Peki tüm bunlar toplum psikolojisine nasıl etki ediyor?
Durmadan haksızlık, adaletsizlik, yalan dolan, kültürsüzlüğün yeni “kültür” haline gelmesi…
Dezenformasyon, kara propaganda pınarı; eğlence adı altında kof, sığ, programların fışkırdığı televizyonu izleye izleye nasıl insanlara dönüşüyoruz?
¡ ¡ ¡

IPSOS’un Türkiye’yi anlama kılavuzu verilerine göre, Türkiye’nin yüzde 84’ünün en sevdiği şey, televizyon izlemek.
Televizyonda izlediğiniz programları; her daim kızgın ve hoyrat siyasetçileri, hatta yeni nesil eğlence programlarını düşünün.
Herkesin birbiriyle nasıl konuştuğuna dikkat edin.
Nezaketten uzak, karşısındakini insan yerine koymayan, sürekli aşağılama içeren “çemkirme” diyalogları revaçta, orası malum. İnsanlar birbirleriyle yay gibi gerilerek, sözleriyle ok gibi vurarak iletişim kuruyor.

Sakinlik, yumuşaklık, nezaket ara ki bulasın…
Gereksiz zamanlarda, ufak tartışmalarda bile böyle vaziyet. Sert, kırıcı, gergin…
Günlük, sıradan bir iş artık”çemkirmek”. Gün içinde sizin başınıza da sık sık geliyor, biliyorsunuz.
Otobüs kapısında sıraya girme adabından yoksun adam sizi itip kapıdan girdiğinde şaşırmıyorsunuz. Yürürken çarpan bir kadın özür dilemediğinde bunu “olağan” kabul ediyorsunuz.

Kalabalık bir yerde, bir süpermarkette dolanırken birbirlerine çarpan insanlar normalde ne yapar?”Affedersiniz” der, yürür. Şimdi birine çarpın, önce kavgaya hazırlanan kediler gibi kabaran insanlar görürsünüz karşınızda. Kavga etmeye hazırlanırken siz “Pardon” deyince bir şok dalgası oluşur.

Ondandır siz “kusura bakmayın” deyince “önemli değil” diye cevap vermek yerine aval aval veya ters ters suratınıza bakmaları.
Aval aval bakmayanlar da kılıçları kuşanıyor derhal. “Önüne baksana” diye devam ediyor konu. “Çemkirme” fırsatı var, günün stresini bir yabancıya terslenerek atma fırsatı var, niye kaçıracak bunu…

Yetişkin insanlar da çocuklar gibi… Birbirlerine benziyorlar. Deli saçması gündeme maruz kalan, her gün televizyonda agresif siyasetçileri ve onların izinde giden tartışma programlarını, birbirlerinin tarzını aşağılama üzerine kurulmuş şovları izleyenler, izledikleri kişilere dönüşüyorlar.

Her konuda kavga etme potansiyeli taşıyanlara, 7/24 gergin konuşanlara, sokakta tanımadığı insanlara karşı kaba ve hoyrat davranışlarda bulunanlara, AVM’lerde vahşi bir ormanda hayat savaşı veriyor gibi dolaşanlara kızıyor musunuz?
Kızmayın. Çoğu, büyüklerini taklit eden çocuklar sadece. Ne verilirse onu alıyorlar.

Kabalığı, hoyratlığı, nezaketsizliği, kültürsüzlüğü, saman gibi yaşamayı normalleştirenlere, kendi gibi olmayanı ötekileştirenlere ve ötekileştirmeyi ustaca öğretenlere, kadına sadece annelik ve erkeğe hizmetkarlık rolü biçenlere, yani o toplumun yaşam kalitesini belirleyen “büyük”lerine bakmalı esas.

Yazı Halden Anlamalıdır…

Yazı Halden Anlamalıdır…
Can Dündar

Yılbaşı gazetelerini okuyunca bir kez daha fark ettim ki medyadan geniş kitlelere seslenmenin önemli bir zorluğu var:
Bir ölü evine taziyeye gitseniz, acıyı paylaşan bir hicranla selamlarsınız evdekileri…
Yılbaşı eğlencesine sere serpe coşkuyla gidersiniz.
Hasta ziyaretinin haletiruhiyesi başka; maç hezimetininki başkadır.
***
Lakin tek başınıza bir odada oturmuş yorum yazıyorsanız, stüdyoda TV ekranında ya da radyo mikrofonunda sohbet ediyorsanız, hangi eve, hangi koşullarda girdiğinizi bilemezsiniz.
“Okur” ,“dinleyici” ya da “seyirci” denilen kitle, tanımadan yazıştığınız bir mektup arkadaşı gibidir.
Ne halde olduğunu, sizi hangi koşullarda okuduğunu, dinlerken zihninde neler uçuştuğunu bilemezsiniz.
Ve böyleyken boşluğa bıraktığınız sözcükler, kimi zaman tam onun ruh haline denk düşer, yüreğinden fetheder; çoğu zaman ise nece olduğunu bile kestiremediği yabancı bir lisanmış gibi yabancı düşer, hatta gücüne gider.
***
Bir hastane odasının refakatçi sandalyesinde, iniltilerle sabahlamışsınızdır. Uykusuzluktan mor halkalarla harelenmiş gözlerle nihayet güneşe kavuşmuşken radyodaki pür neşe ses, sahte bir işveyle, “Hadi, tembellik etme, kalk artık” diye dürtükler.
Gece sel basmış bir evi süpürenlerin ekranında cömert dekolteli sunucu, bu yılın herkese huzur getireceğine dair kehanetler döktürür.
31 Aralık gecesini kuytudaki bankamatik kulübesinde geçiren berduş, zemine serdiği gazetede, yılbaşı partisinden sonraki sabah ayılmak için önerilen reçeteleri okur.
Okurlarınıza, sevdikleriyle upuzun bir ömür dileyen satırlarınız gider, önceki gece babasını yitirmiş birini vurur.
Sevdalısından yeni ayrılmış kadın, spikerin “Hadi saat 12… şimdi sokulun birbirinize” diyen sesiyle kahrolur.
***
Ekranda, mikrofonda konuşan, yorum karalayan insan, aslında yankı tepesine çıkmış, uçsuz bucaksız bir ovaya sesini bırakmıştır.
Anlattığı kendisidir.
Sabahları tembellikten kalkamayan da odur; yılbaşı ertesi midesinde kramplarla uyanan da…
…sevdikleriyle upuzun bir ömür arzulayan da…
…az sonra sevdalısının koynuna sokulacak olan da…
Lakin bir refakatçi sandalyesinde sabahlamamışsa hiç; evini bir gece yarısı sular içinde bulmamışsa; modern bankamatik kulübelerinin geceleri ne işe yaradığına kafa yormamışsa; çok yakın birini yitirmemiş ya da ölesiye sevdiğinden bir anda kopup alabora olmamışsa, sadece kendi bildiği dilden çalıp söyler kalemi…
***
Oysa bu anlamda “çok dil”bilmelidir kalem erbabı…
Daha demin morgda evladının cesedini teşhis etmiş bir babanın dilinden anlamalıdır.
Tecritte bir müebbedin terk edilmişliğini kelimeye dökebilmelidir.
Reklamlar hep bir ağızdan alışveriş seferberliği ilan etmişken o, haciz yemiş bir biçarenin yardımına koşabilmeli, onu çıktığı tabureden indirebilmelidir.
Gazetede yazanın, televizyonda, radyoda konuşanın, geniş bir ovaya bıraktığı sesinin, morga, zindana, hasta yatağına, taziye evine, yetimhaneye, intihar taburesine de uzandığını bilme yükümlülüğü, sorumluluğu vardır.
Yazı, ancak o zaman zalimler için iddianame, mazlumlar için barınak, yaralılar için merhem olabilir.
Eski itibarına kavuşabilir.