Dört işlem bilmeyen bir başbakan!

Dört işlem bilmeyen bir başbakan!
Hasan DEMİR

Muhalefet etmek elbette hakaret etmek değil. 13 yıldır ülkeyi yöneten bir partinin başı ve ülkenin başbakanı çıkıp, “Şunu şunu yapacağız” diyor, biz de örnekler vererek “bunlar palavra” diyorsak, bunun adına hakaret değil, “eleştiri” denir. “Palavra”ya hakaret diyenler aynı ağızların ve o ağzın ağabeyinin önüne gelene “hain, şerefsiz, vatan haini” demesi “iltifat” mı oluyor?..

Size bir şey söyleyelim mi? O yazı aslında turpun küçüğü idi.

Bu tür eleştiriler alabileceğimizi düşünerek turpun orta boyunu bugüne saklamıştık… Büyüğünü internetten siz bulun. Nasıl bulacağız diyorsanız, Arslan Bulut’un yazılarında bir hayli ipucu var, o izleri takip edin deriz…

Gelelim “palavra” bahsinden turpun “orta boy” olanına…

“Türkiye Cumhuriyeti’ni yöneten Başbakan Davutoğlu daha dört işlem bilmiyor” desek “Hadi be, o kadar da değil!” dersiniz.

Ama maalesef bu doğru.

Üstelik dört işlem bilmeyen Davutoğlu, bir seçim daha kazanacak, ülkeyi bir dönem daha yönetecek, iddiası bu…

Türkiye Cumhuriyeti Başbakanının daha ilkokulda öğretilen dört işlemi bilmediğini elbette yazmazdık amma, bunu dünyanın gözünün içine baka baka kendileri söylemiş, biz de yandaş gazetelerden Akşam’da okuduk…

Buyurun birlikte okuyalım:

“Davutoğlu, Uluslararası Finans Enstitüsü’nce The Four Seasons Bosphorus Hotel’de gerçekleştirilen ’Türkiye’nin Dönem Başkanlığında G-20 Gündemi’konferansı kapsamındaki akşam yemeğinde konuklara hitap etti.

Davutoğlu, Türkiye’nin ekonomik performansı ile 2001 yılındaki ekonomisi kıyaslandığında müthiş bir değişim görüleceğini dile getirerek, ’Ama bütün perspektiflerden, tüm bakış açılarından bütçe açığımız sadece yüzde 1,4, borcumuzun gayrisafi yurt içi hâsılaya oranı yüzde 13’lerde. Daha önceleri yüzde 25-30’lardaydı. Bütün istatistikler gösteriyor ki Türkiye bir başarı öyküsü yaratmıştır’diye konuştu.”

Ve daha pek çok şey söyledikten sonra Prof. Dr. unvanlı Türkiye Cumhuriyeti’nin Başbakanı Sayın Davutoğlu dört işlem bilmediğini bakınız nasıl itiraf etti.

Yine Akşam’dan:

“(…) küresel krizden bu yana 6 milyona yakın yeni istihdam oluşturduklarını vurgulayarak, ’Gayrisafi yurt içi hâsılamız neredeyse 800 milyar doları geçti. Kişi başına düşen milli gelirimize baktığınız zaman bu da 19 bin doları geçti. Türkiye şimdi üst orta gelir grubu ülkelerden birisi haline geldi…”

“Gayrisafi yurtiçi hâsılamız 800 milyarı ’neredeyse’şartıyla geçti” ise nüfusu 78 milyon olan Türkiye’de nasıl oluyor da Başbakan Davutoğlu, “Kişi başına düşen milli gelirimize baktığımızda bu da 19 bin doları geçti” diyebiliyor.

Kişi başına düşen millî gelir, gayrisafi milli hâsılanın ülke nüfusuna bölünmesiyle ortaya çıkmıyor mu?

Paylaştır 800 milyar doları 78 milyonluk Türkiye’ye, kişi başına düşen millî gelirin 10 bin küsur dolar olduğunu gör…

Yani yapılması gereken sadece ilkokulda öğretilen dört işlemden biri olan “bölme” den ibaret…

Zaten IMF, Türkiye 10 bin dolar milli gelir bandında diyor.

Ekonomi ile ilgilenen sivil toplum kuruluşları, “Ülkemiz 10 bin dolarlık ekonomi bandında patinaj yapıyor, Türkiye orta gelir tuzağında” diye ciddi uyarılarda bulunuyor, Başbakan Davutoğlu da tutuyor, uluslararası bir camiaya seslenirken “Milli gelirimiz 800 milyar dolar, kişi başına 19 milyar düşüyor, yüksek gelir sınıfına geçtik” diyor.

Biz bölme işleminde bile hata yapan bir Başbakanın açıkladığı bir hükümet programının pek çok bölümüne “Palavra” dediğimizde, zatı şahanelerine niye “hakaret etmiş” olalım!

Böyle bir hatayı muhalefet liderlerinden biri yapsaydı hem Erdoğan, hem Davutoğlu, hem havuz medyası, “Bunlara dört koyun bile teslim edilmez” diye meydan meydan dolaşmaz, manşet manşet bulaşmazlar mıydı?

Erdoğan prangasını kırabilecek mi?

Erdoğan prangasını kırabilecek mi?
Tarhan Erdem

Erdoğan, bu günden tezi yok, “seçimle geldim” demeden, Anayasa içinde bir Cumhurbaşkanı olmalıdır.
Bana göre, ülkenin önde gelen sorunu, Cumhurbaşkanı Sayın Erdoğan’ın son yıllardaki anayasa anlayışı ve o anlayışla davranmasıdır.

MÜSİAD Genel Kurulunda Cumartesi günü yaptığı konuşma da, sorunun ne kadar derin olduğunu gösterdi.
Sayın Erdoğan, Cumhurbaşkanı seçilmesini, görevini, yetkilerini ve sorumluluklarını, Anayasa’da yazıldığının dışında anlamaktadır; maalesef Anayasa’da yazılanların anlayışı içinde yorumlamasına izin verdiğini, verebileceğini sanmaktadır!

Davranış ve konuşmaları da, anlayışına uygun olarak gelişmekte; konuşmaları kişisel düşüncelerine, amacına ve siyasal hedefine uygun hazırlanmaktadır!
Sayın Erdoğan, “onlar ve ben kalıbı” içinde düşünüp konuşmakta, korkarım karar vermektedir!

MÜSİAD konuşmasından “onlar” kalıbında bir iki cümle vereyim: “Milli iradeye aykırı olarak bu ülkeyi yönetmek istiyorlar”, “Paralel devlet yapılanmasıyla müşterek çalışıyorlar”, “Bizi engelleme gayreti içindeler”, “Bu tür kurumların başlarında kimler var? Biliyoruz!”, “Amaçları imam hatiplerin kapısını kilitlemek”.
Anayasa’nın, bir cumhurbaşkanının halkın büyük kesimini, bu cümlelerle tanımlamasına izin verebilmesi olası mıdır? Ama bizim Cumhurbaşkanımız karşı olduklarını, seçim sonucunu etkilemek amacıyla bu cümlelerle nitelendirmekte, hatta tehdit etmekte sakınca görmemektedir! Niçin?

Çünkü o kendisiyle meşguldür, “Ben” demektedir; MÜSİAD‘da, “Gördüğüm yanlışlar varsa, bunları uyarma gibi de bir görevim var”, “Tarafsızlığım zaten bunu gerektirir.”,”Her saldırı aynı zamanda mücadele ettiğim kazanımlara yöneliktir, dolayısıyla bir yerde de şahsıma yöneliktir”.

“Uyarma görevi” var ama, kimi ve ne zaman, niçin uyarmaktadır?
Devlet hayatında “onlar” ve “ben” ne demektir, bir düşünsenize; bu anlayışı herhangi bir anayasa kabul edebilir mi? Bırakın anayasaları, devlet içinde bir sorumlunun çıkıp “onlar” ve “ben” demesini sade bir kişinin bile tuhaf karşılamaması görülmüş bir şey midir?

Yazımın başında tanımladığım ülke sorununun başlıca görüntüsünü anlatmaya çalıştım: Seçimini ve yetkilerini Anayasa dışında anlamak ve “onlar ve ben” söylemini sürdürmek!
Sadece siyaset adamlarımızın değil, bütün yurttaşlarımızın düşünmesi, çözüm önerileri geliştirmesi gereken bir sorun olarak görüyorum bu sorunu!

Okuyucularıma önerdiğim gibi, ben de düşündüğüm çözüm yolunu okuyucularıma özetlemek istiyorum:
Bir sorunu çözmeye başlamadan mevcut verileri masaya koymak gerekir; hatırlayalım:
1/Seçilmiş bir Cumhurbaşkanımız var, yeni seçim dört yıl sonra; 2/Yeni anayasanın seçimden bir – iki yıl geçmeden hazırlanması söz konusu değildir; 3/AK Parti’nin Anayasa yapacak bir çoğunluk kazanması mümkün görülmüyor; 4/Sayın Erdoğan’ın aklından geçen sistemin, önümüzdeki seçim sonrasında Meclisten geçmesi beklenemez.

Bu koşullar karşısında, milletin birliğini ve Anayasa’nın uygulanmasını -devletin devlet olmasını- sağlama görevinde asıl iş Sayın Erdoğan’a düşmektedir:
Sayın Erdoğan, mevcut Anayasa içinde cumhurbaşkanı seçilmiştir ve gelecek dört yıl, yeni veya mevcut anayasayla, parlamenter sistem içinde cumhurbaşkanlığı yapacaktır.

Seçimden sonra içinde bulunduğumuz, “Cumhurbaşkanı Sayın Erdoğan’ın anayasa anlayışı ve siyasal davranışı” sorunuyla iktidarın ve muhalefetin boğuşmaması Sayın Erdoğan’ın tutumuna bağlıdır. Bugüne kadarki davranış ve anlayışı sürdürmesinin, gelişmeleri zorlamasının ve gidişatı değiştirmesinin ihtimali yoktur.

Sayın Erdoğan, bu günden tezi yok, “Ben seçimle geldim” gibi bir anlayışa saplanmadan, herkesin saydığı yüce bir yerdeki mütevazı bir Cumhurbaşkanı olarak Anayasa içine girmelidir.

Böyle bir tutum ve anlayış önce Sayın Erdoğan’ı tartışma dışına çıkaracak; tarafsız bir Cumhurbaşkanlığı yolunu da açacaktır.
Sayın Erdoğan hiç değilse bugünden sonra kendine düşman yaratmak için konuşmamalı; eski partisinin çok oy alması için ilçe başkanı üslubuyla konuşmak yerine, ülkede birlik kurmak için konuşmalıdır.
Cumhurbaşkanının muhalefete söyleyeceği varsa, halkın karşısına çıkıp söylemek yerine, liderini davet edip, ne söyleyecekse söylemelidir.

Demokrasi ve anayasaya dönmesinin nedenini soranları Sayın Erdoğan’ın; “istediğim anayasayı tanıtmak yerine, mevcut Anayasa içinde kalmamın doğruluğunu anladım” biçiminde açıkça cevaplaması halkın her şeyi anlamasına yetecektir.

Üniversite…

Üniversite…
Taha Akyol

REKTÖR Bey iktidar partisinin bir ildeki seçim bürosunun açılışında kurdele kesiyordu. Fotoğrafını görüp haberini okuyunca sarsıldım. Vakıf üniversitesi olması fark etmez. Önemli olan “rektör” kavramının akademik değerini ve vakarını korumak, bunun gereğince hareket etmektir.

Tabii ki, siyaset de onurlu bir iştir fakat kendi kulvarında.
Bilim, üniversite, dekan, rektör gibi kavramların onuru başka kulvardadır. Üniversite amfisinde parti propagandası yapmak nasıl hoş görülemezse, rektörün parti kurdelesi kesmesi de hoş görülemez. Siyaset bu kadar etkileyici olmamalıdır.

SİYASİ GÜCE GÖRE

Bizde 1933 reformu da dahil olmak üzere, maalesef siyaset üniversitenin yakasını bırakmadı; üniversite de siyasallaşma hastalığından her zaman uzak kalamadı. Çanakkale Üniversitesi’nin eski rektörü Prof. Sedat Laçiner seçimlerde birinci gelmişti. Atanması yapılmadı. Atanan yeni rektör ise Prof. Sedat Laçiner gibi bir bilim adamını 100 km uzakta bir ilçeye atadı! Hem de branş kürsüsü olmayan
bir ilçeye! Bu nasıl bir ‘akademik etik’ örneğidir böyle!

Kurdele kesmek de sürgün de üniversitelerin birçoğuna hâkim olan siyasi atmosferin göstergeleridir. Bir 28 Şubat, bir de bugünkü üniversite manzaralarına bakın… Bilim geleneği ve akademik vakarı sağlam olan üniversite, siyasi güce göre böylesine eğilip bükülür mü? Gelişmiş bir ülkede bunlar hayal edilebilir mi? Londra’da kimin iktidarda olduğu, İngiliz üniversiteleri için ne yazar!?

TÜRKİYE VE BREZİLYA

Özellikle YÖK Başkanı Sayın Yekta Saraç’ın dikkatine sunmak isterim. “Bilimsel yayın indeksleri”nde İran’ın 2010 yılında Türkiye’ye yetiştiğini, 2011’den sonra Türkiye’yi geçtiğini daha önce yazmıştım. (25 Temmuz 2014)
Şimdi SJR verilerinde, Türkiye ve Brezilya çıkışlı bilimsel yayın sayılarına bakalım: 2005 yılına kadar Türkiye ve Brezilya’nın performansı paralel.
Fakat ondan sonra Brezilya hızla yükselirken, Türkiye yavaş gidiyor!
Bu performans düşmesinin sebepleri nedir?!
Türkiye için hayati soru budur.
Siyasi kavgalar maalesef bu soruyu gündemimizden düşürüyor.

AKADEMİK STANDARTLAR

YÖK Başkanı Sayın Prof. Yekta Saraç, bana nazik bir mektup göndermiş, ben de bu sütunda yayınlamıştım. (30 Mart)
Sayın Saraç, tam bir açıkkalplilikle “Akademik ortam bugün vasat değil, vasatın altındadır maalesef” diyordu. Evet, veriler de bunu gösteriyor.

Prof. Saraç’ın şu sözlerinin altını çiziyorum: “Siyaset, akrabalık, ideoloji gibi faktörler akademik tercihlerde rol oynamamalı! Tabii herkesin siyasi görüşleri olur, benim de var… Ama akademik hayatta tek ölçü, evrensel akademik standartlardır.”
Çok doğru…

Fakat bizde siyasi güce göre üniversite bir uçtan öbürüne savrulabiliyor.
Ben yıllardan beri rektör seçimlerinin, YÖK süzgecinin ve rektörlerin Cumhurbaşkanı tarafından atanmasının yanlış olduğunu yazıyorum. Mütevelli heyet benzeri modelleri savunuyorum.
Rektör seçimi üniversitelerde siyasi, ideolojik, hatta çıkar gruplaşmaları yaratıyor. YÖK’ün tercihi kadrosunun eğilimlerine göre oluyor.

Cumhurbaşkanının ataması ise siyasi etkinin en çok geçerli olabileceği alandır maalesef.
Bu mekanizma değişmediğine göre “akademik standartları” ve akademisyen vakarını savunmak bilim camiasının görevidir.

AK Parti’deki hava durumu…

AK Parti’deki hava durumu…
levent GÜLTEKİN

AK Partililer ne düşünüyor? Nasıl bir ruh halindeler? Gidişatı nasıl görüyorlar? Kendi aralarında bir kavga var mı? Mevcut dağınıklığın nedeni ne? Ne yapmak istiyorlardı, ne oldu? Vardıkları yerden ne kadar memnunlar?

Birkaç haftadır bu soruların yanıtını araştırdım. İlginç ve karmaşık bir manzaraya şahit oldum. AK Partililerin ruh halini yansıtabilmek için, duruma uygun bir hikaye anlatacağım.

Yeni kaptan geminin rotasını değiştirdi

Türkiye’yi derme çatma bir gemiye doldurulmuş mülteciler topluluğu olarak düşünün.

AK Parti öncesi geminin yönetimine geçen iktidarlar bize, ‘Avrupa’da çok güzel bir hayat var’ diyerek istikameti Avrupa olarak belirlemişlerdi. Ama aynen Afrika’dan kaçak yollarla kapağı Avrupa’ya atmaya çalışan mülteciler gibiydik.

Sonra iktidara, yani geminin yönetimine AK Parti geçti. Tüm mürettebat değişti. Ve yola koyuldular. İlk yıllarda onların da hedefi bizi Avrupa’ya götürmekti.

Sonra işler değişti. Geminin yeni kaptanı bize döndü ve ‘Bırakın bu Avrupa’yı, ben sizi daha iyi bir yere götüreceğim. Orada bize benzeyen insanlar var. Orada din kardeşleriniz var. Üstelik orada bizi krallar gibi karşılayacaklar’ diyerek geminin rotasını değiştirdi.

Fakat o gemi Avrupa’ya gitmek üzere tasarlanmıştı. Yakıtını ona göre almıştı. Tüm ayarları buna göre yapılmıştı. Geminin yeni kaptanı Tayyip Erdoğan, bunu hesaba katmadan rotayı değiştirdi.

Mürettebat kaptana çok güveniyordu. Ne yaparsa yapsın ‘Bir bildiği var’ diyorlardı. Çünkü kaptan önlerine çıkan her engeli aşıyor, dev dalgaları başarıyla atlatıyordu.

Mürettebat tek bir gün ‘Nereye gidiyoruz?.. Ne yapıyoruz?..Gittiğimiz yerde bizi nasıl bir hayat bekliyor?.. Rota değişikliğinin ortaya çıkaracağı koordinasyon sorunu?.. Ya yolda kaptanın başına bir iş gelirse biz ne yaparız?..’ diye düşünmedi. Çünkü kaptana haddinden fazla güveniyordu.

Tam okyanusun ortasına gelinmişti ki kaptan kendisini başka lüks bir yata attı. Yanına da daha önceki yol arkadaşlarından olmayan 15-20 kişilik yeni bir ekip aldı.

Gemide kalan mürettebat, önce yola yeni kaptanla güven içinde devam edeceklerini düşündü. Hatta, yata geçen ‘güvenilir ve becerikli’ ilk kaptanın da kendilerine kılavuzluk etmeyi uzaktan sürdüreceğini sandılar. ‘Ne de olsa nereye gideceğimizi bir tek o biliyordu… Planı kuran da oydu…’ diye düşündüler.

Fakat işler öyle gitmedi. Güven duydukları o eski kaptan değişmiş, başka biri olmuştu sanki. Ne eski gemide kalmaktan memnundu, ne de geçtiği yeni yattan. Adeta çıldırmış, kontrolden çıkmış gibi hareket ediyordu.

Yeni kaptan ise bir hayli tecrübesiz ve beceriksizdi. En çok da yeni kaptan Davutoğlu’nun mürettebatın yeni rütbelerini belirlerken inisiyatifi ele alacağı ve gemiyi hedefe sağ salim ulaştıracağına umut bağlamışlardı.

Fakat Kaptan Davutoğlu bunu başaramadı. Üstelik ne rotayı biliyordu, ne de gemi kullanmayı. Mürettebat, bunu fark edince daha da karamsarlaştı. Çünkü kısa vadede bir çıkış göremiyorlardı. Bu durum okyanus ortasında derin bir çaresizlik hissini beraberinde getirdi.

Çünkü mesele sadece yeni kaptanın beceriksizliği değildi. Daha büyük sorunlar da vardı. Bir kere fark ettiler ki ilk kaptan gemiyi çok hovardaca kullanmış, bütün ayarları bozmuş, yakıtı boşa harcamıştı.

Eski kaptan kendi yatına geçince gemiyi ve gemideki eski arkadaşlarını da gözden çıkarmış gibi davranıyordu. Adeta çıldırmış gibi, okyanusun ortasında, eski arkadaşlarının içinde olduğu gemiyi batma tehlikesiyle yüz yüze getirecek manevralar yapıyor, yattan gemiye leblebi çekirdek gibi el bombaları atıyor, tehlikeli şakalar yapıyordu. Ana gemi yara alıyor, yer yer deliniyor ve su alıyordu…

Eski kaptan bizi ölüme terk ediyor

Tablo aynen böyle.

Şimdi büyük bir şaşkınlık hatta korku var. Adeta okyanus ortasında mültecilerin hissettiğine benzer bir ölüm korkusu bu. Ne yapacaklarını bilmiyorlar. Ne tarafa gideceklerini bilmiyorlar. Kime güveneceklerini kestiremiyorlar. ‘Eski kaptan çıldırdı, bizi ölüme terk ediyor’ diye düşünüyorlar. ‘Yeni kaptan çok beceriksiz çıktı, o da umut vermiyor’ diye bakıyorlar.

Çaresizce geminin batacağını ve içindeki yolcularla beraber kendilerinin de okyanusta boğulacağını düşünüyorlar.

Gemi batarsa yatın da batacağını göremiyor

AK Parti’deki hava tam olarak bu.

Bakanlar, milletvekilleri, bürokratlar… herkes inanılmaz bir umutsuzluğa, karamsarlığa gömülmüş vaziyette. Ne olacağını bilememenin getirdiği endişe ve korku var.

Eski kaptana yalvarıyorlar: ‘Böyle yapma, bizi düşün. Tamam bizi düşünmüyorsan bari gemideki yolcuları, yani milleti düşün’ diyorlar, fakat asla laf anlatamıyorlar.

‘Bıraktığın bu kaptan bizi batıracak, izin ver de yeni bir kaptan bulalım’ diyorlar fakat ‘büyük kaptan’ buna da izin vermiyor. Hatta yerine bıraktığı kaptanın zayıflığını, beceriksizliğini kendisi için avantaj olarak kullanıyor.

Çünkü atladığı yatta yeni yol arkadaşlarıyla keyfi yerinde. Bunun böyle süreceğini sanıyor. Gemi batarsa, 50 mil bile yol alamadan yatın da batacağını göremiyor.

Peki niye hâlâ orada duruyorlar?

Geminin mürettebatı, yani AK Partili siyasetçiler büyük bir açmazla karşı karşıya: Önümüzde seçim var. Seçimde nasıl bir strateji izleyeceklerine bir türlü karar veremiyorlar.

Seçimi kazanmak için çok çalışsalar, çok koştursalar kendilerini ve ülkeyi ölümün eşiğine getiren, ‘Çıldırmış’ dedikleri kaptanın işine yarayacak.

Hiçbir şey yapmadan otursalar, bu sefer de bu dalgalı denizde bütünüyle boğulma tehlikesi var. Üstelik gemideki mültecilerin en az yarısı ‘Eğer canımızı kurtarırsak, bize bu yaptığınızın bedelini size çok ağır ödeteceğiz’ diye diş biliyor.

‘Peki niye hâlâ orada duruyorlar?’ diye sorduğunuzu duyar gibiyim.

Bu psikolojideki birinin sağlıklı düşünmesi, doğru karar vermesi mümkün mü?

O gemide biz de varız

Dün yüne Afrika’dan yola çıkan bir mülteci gemisi battı. Yaklaşık 700 kişi öldü. O geminin mürettebatı son anlarda ne hissediyorduysa, sanırım AK Partililer de benzer şeyleri hissediyorlar.

Kaptan köşkünde, birinci mevki kamaralarında AK Partililerin olduğu o gemide biz de varız.

Farkındasınız değil mi?

2015 yılı sansürle mücadele tarihine geçecek…

2015 yılı sansürle mücadele tarihine geçecek
Cem ERCİYES

İstanbul’un ardından Ankara Film Festivali de neredeyse iptal oldu. Sinemacılar ve festival yönetimleri kendi varoluşlarını ortaya koyarak cesur ve doğru tavır aldılar. Ama bu işin arkası mutlaka getirilmeli, olanlar unutulmamalı…

Sansürün Ankara’ya da sirayet edeceği belliydi. Ankara Film Festivali de yılın en ilginç belgesellerinden biri olan Bakur’u programına çoktan almış ve duyurmuştu… Üstelik ‘barış süreci’nin ülke gündeminin en tepesinde yer aldığı şu zamanlarda, üstelik belgesel sinemanın gittikçe daha çok ilgi gördüğü çağımızda kim olsa öyle yapardı.

Ama seçim vakti geldi, partiler arası rekabet arttı, rüzgar döndü, devletin aklına PKK’lılar düştü gözüne Bakur ilişti ve mekanizma işlemeye başladı… Barış süreci hakkında umut dolu mesajlar, güzel fotoğraflar yayımlandığı döneme denk gelseydi, Bakur rahat rahat gösterilebilir miydi? Büyük ihtimalle evet. Yönetmelikler, devletin, iktidarların siyasi hamle ve arzularına göre uygulamaya konacak ya da konmayacaksa o zaman keyfiyet söz konusu demektir. O zaman o adil bir yönetmelik olmaz, bir baskı aracına dönüşür. En son yaşadığımız durum da budur.

Sinemacılar İstanbul’da da Ankara’da da festivalden çekilerek doğru bir tavır takınmış oldular. Keyfi izin mekanizmaları ve sansüre karşı sanatçılar tabii ki ellerinden ne geliyorsa yapmak durumunda. Festivalden çekilmek, kendi filminin izleyiciye ulaşmasını engellemek demek. Hiç değilse (hatta bazen en çok) bir festivalde gösterilsin, oradaki izleyiciye ulaşsın ve belki de bir ödül alıp önü açılsın diye çekilen filmler bunlar.

Yönetmen, yapımcı filmini gösterimden çektiğinde çok şeyden de vazgeçmiş oluyor. Bir nevi kendi varoluşunu ortaya koyan bir eylem bu. İnsanların kendi bedenlerini ortaya koydukları diğer eylem biçimlerinden çok da farklı değil…

Ama bu tavır, bir iki üç festivalin (Antalya, İstanbul, Ankara) neredeyse iptal olmasından öte sonuçlar doğurmalı. Sinemacılar eylemlerini sürekli bir hale getirip, işin peşini bırakmayıp gerekli yönetmelik değişikliği için birlik oluşturmalı. İstanbul Film Festivali yönetmeni Azize Tan’ın yarışmaların iptal edildiği basın toplantısında söyledikleri çok doğruydu.

“Bu yönetmeliklerin, bu yasaların değişmesi gerekiyor. Sektörün bu konuda ciddi bir dayanışma göstermesi gerekiyor. Çünkü bugün bir filme yapılan yarın bir başka filme yapılabilir. Bu istenen belgeler filmlerin özgün gösterimlerini engellemek için kullanılan araçlara dönüşüyor” demişti Azize Tan.

Şimdi bu eylemlilik sürdürülürse belki kısa sürede sonuç alınabilir. Evet, kavga çıktığında kolay kolay uzlaşmayan bir siyasi iktidar var Türkiye’de. Ama mesela geçen hafta Kültür ve Turizm Bakanlığı’nın etkili bürokratlarından Nihat Gül, CNN Türk’e, yeni bir yönetmelik üzerinde çalıştıklarını söyledi. Buna göre festivaller için yabancı filmlerde olduğu gibi yerli filmlerde de kayıt-tescil belgesi istenmeyecek.

Bütün sorumluluk festival yönetimine bırakılacak. Yani Bakanlık bir umut ışığı da yakmış durumda. İşin ilginci, böyle bir yönetmelik değişikliği Bakanlık için çok da kolay bir şey. Yazılıp, bakanın imzasından sonra Resmi Gazete’de yayımlanmasına bakıyor. Yani sonuçta sadece bir siyasi irade meselesi.
Bu siyasi iradeyi harekete geçirmek mümkünse, ancak konuyu gündemde tutarak olabilecek. Sektörün uzun soluklu bir çaba ve birliktelik için yaşanan bu olayı bir fırsat gibi görmesinde fayda var. Aksi takdirde bu bir direniş, kendini imhaya dönüşebilir anlamsızlaşabilir.

Fırsattan istifade İstanbul Film Festivali’ni düzenleyen İKSV’ye yüklenip onu, yöneticilerini, destekçilerini zor durumda bırakmaya çalışanlar da hemen kendini gösterdi. İKSV’nin temsil ettiği evrensel kültür ve sanat değerleriyle rekabet edemeyenlerin bu beyhude hevesleri hakkında diyecek çok bir şey yok. Türkiye’nin sanatçıları ve izleyicileri kendilerine bu kadar çok katkısı olan bir kurumu kolay kolay unutmaz. İyi ve nitelikli sanata olan ihtiyacımız, dünyanın kültür ve sanatını görmeye yönelik merakımız canlı kaldığı sürece, İKSV bizim için değerini hep koruyacak, bu kesin.

Dolayısıyla başta İstanbul Film Festivali olmak üzere, festivalleri düzenleyen tüm kurumlar doğru tavır takındıkları için bu sıkıntılı süreçlerden güçlenerek çıkacaklar. 2015 yılının film festivalleri muhakkak ki sansürle mücadele tarihimize geçecek. Tekrar hatırlatalım, festival özgürlüktür…

İnsanlığın sonunu getirecek iki insan tipi…

İnsanlığın sonunu getirecek iki insan tipi…
Melike Karakartal

“Beni sevin, alkışlayın, övün, çünkü buna çok ihtiyacım var” motivasyonuyla iş yapanlar: Kimisi mutsuz çocukluğunun, horlanmışlıklarının telafisinin peşindedir. Yakınlarından göremedikleri övgüyü, sevgiyi tanımadıkları insanların hayranlıklarında ararlar.

Bu, bireysel olarak masum bir arzu gibi görünse de, hırslı yapıları yüzünden yükseldiklerinde ve topluma seslerini duyurabilecek noktaya geldiklerinde “ben ben ben”cilikleri tehlikeli bir noktaya erişir.
Zira işin kökünde topluma katkıda bulunma, iyi ve nitelikli işler yapma, kendine uygun meslek bulma değil, pışpışlanma arzusu vardır.

Eğer yaptıkları iş onlara bir biçimde “pışpış” getiriyorsa, içi boş da olsa övgü almalarına, geniş kitlelerce tanınmalarına ve az-çok para kazanmalarına sebep oluyorsa, niteliği önemli olmaz.
Onları, ülkenin ortasında atom bombası patlasa bile “İşte ev halimm”, “İşte bugünkü ruj rengim” notu düştükleri fotoğraflarıyla, bol dudak büzmeli selfie’lerinden tanıyabilirsiniz.

Atom bombası düştüğü anda dahi takipçilerinin “Bugün çok güzelsin
/yakışıklısın”, “Sana hayranım” demelerine ihtiyaç duyarlar.
Dünyanın sonu gelse bile övgü duyma ihtiyacı, tüm ihtiyaçlarının, hatta hayatta kalma güdüsünün bile ötesindedir.
İnsanlığa bir gram faydası olmayan fakat ünlü/popüler olmalarını sağlayan işlerini takip eden ve tam olarak neye hayranlık beslediklerini bilmeyen/sorgulamayan kitlenin “Size hayranım”larını duydukça…

Dış dünyadan gelen övgü ve alkış sürdükçe duygusal dünyalarında tatmin olacaklar, işlerini sürdüreceklerdir.
Esas odakları nitelikli iş yapmak değil, “Beni övün ve sevin” olan kişilerden iş konusunda her zaman verim alamazsınız, çünkü herhangi bir şekilde, en ufak bir eleştiride dağılırlar.
Mesela atom bombası düşse ve tam o anda birisi “Saçların çirkin” dese, eleştirilse, onun için gündem, atom bombasının düşmesi ve bundan sonra nasıl hayatta kalacağımız değil, birisinin, onun saçını çirkin bulması olur.
Bu seviyedeki “Ben ben ben”cilikle mücadele etmek, gerçekten mümkün değildir.

“Biz eskiden çok fakirdik, şimdi hepinizin tepesine çıkacağım” motivasyonuyla iş yapanlar: Onları, geçmişin acısını çıkarır şaşaalı hayatlarından tanıyabilirsiniz.
Zenginleşmişlerdir, sosyal statülerinde para kaynaklı büyük değişimler olmuştur ve bunu cümle aleme göstermelilerdir.
Onları, ihtiyaçlarından fazla mal-para içinde boğulmalarından, lüks tutkularından tanıyabilirsiniz.

İhtiyaçlarından fazla kazandıracak yoz bir sistem kurarlar etraflarında ve bunu sürdürmek için oldukları yerlere, pozisyonlarına yapışırlar.
Elbette zor çocukluk geçirmiş, hayatının önemli bir dönemini yokluk içinde yaşamış insanların hepsi “çürümüş, yoz zenginler” kulübüne katılmıyor.
Çok çalışıp büyük ticari imparatorluklar kuran, çevresine ve dünyaya faydalı olan bir dolu donanımlı insan var. Onlar bir kenara.

Sonradan para yüzü görmüş diğerleri ise, eğer donanımlı insanlar değillerse, paraları ve güçleri arttıkça vicdanlarının yerini kaybetme korkusu alır, herhalde insanlık için daha tehlikeli bir kombinasyon yok.
Zenginleştikçe şahsi menfaatleri tek odak haline gelir. Menfaatlerini ve halihazırdaki güçlerini, paralarını korumaktan başka hiçbir şey düşünemez olurlar.

Velhasıl kelam…
Antenleri açmak, iyi gözlem yapmak lazım.
Tek derdi kendi refahı, zenginliği gücü veya duygusal ihtiyaçlarının tatmin edilmesi olan insanların şark kurnazlıklarına, uyanıklıklarına kanmamak lazım.
Esasında sadece kendilerini düşündüklerini iyi bilmek lazım.
“Ben ben ben” diye kuduran insanları iyi teşhis edip, uzak durmak; hayatımızın ortasına çöreklenenler var ise, hızla uzaklaştırmak lazım…

Genel kategorisine gönderildi

Domatese faydası olmayan bilimin…

Domatese faydası olmayan bilimin…
Selahattin Duman

TOHUMLARI İsrail’den ithal edilen “domates, biber, patlıcan” el ele verdiler. Faiz lobisinden de destek alıp enflasyonu patlattılar.
Bugün bir düğüne gittiğinizde geline çeyrek altın takacağınıza, yirmi kiloluk bir domates kasasını önüne koysanız, kız tarafı da oğlan tarafı da daha çok sevinir.
Ben “zerzevat azgınlığının” perde arkasını araştırdım. Seracıların TÜBİTAK’ın önerilerine kulak asmadığı için bu zamlara sebep olduğunu gördüm. Buyurun, işin aslını anlatıyorum.
* * *
Bizim seracı milletinin kulak asmadığı TÜBİTAK aslında bu işlerde önderlik yapabilecek bir kuruluştur.
Şahsen, Ankara Hayvanat Bahçesi Müdürü Mustafa Sancar’ın TÜBİTAK Başkan Yardımcılığı görevine atanması beni çok heyecanlandırmıştır.
İmam hatip çıkışlı, ilahiyat fakültesi diplomalı Mustafa Sancar’ın bilime yatkınlığı Ampul Partisi yöneticileri tarafından teee hayvanat bahçesi müdürlüğü yaparken keşfedilmişti.
“Maymunlara kabuklu yemiş atılmasının yasaklanması” kararı ile dikkatleri çeken Mustafa Sancar’ın başkanlığındaki TÜBİTAK’ın, bilim dünyasını coşturacağına inanıyordum.
DÜNYA ŞAMPİYONU KIZIMIZ
Nitekim kurum, insan cinsine faydası olmayan projelere para ve emek harcamayarak, kendine yeni bir rota çizdi.
Misal, İstanbul’da hizmet veren MEF Lisesi öğrencilerinden İlayla Şamilgil bir bilimsel proje hazırlamıştı.
Ne var ki, “Maddelerdeki su oranını mıknatısla ölçen” bu proje hayvanları ilgilendirmiyordu. TÜBİTAK bu faydasız projeyi derhal reddetti.
İlayda kızımız da TÜBİTAK’a inat projesini “First Step To Nobel Prize In Physics” yarışmasına gönderdi. Çalışması orada, yetmiş ülkeden gelen beş bin projeyi geçerek dünya birincisi oldu.
Oldu da ne oldu? Domates, biber, patlıcanı bir gıdım etkilemedi.
‘ANNEN Mİ YARDIM ETTİ?’
İstanbul Erkek Lisesi öğrencilerinden Barış Paksoy, TÜBİTAK’ın düzenlediği “Liseler Arası Matematik Yarışmasına” katıldı.
“Ramanujan Asallarının Genelleştirilmesi” başlıklı projesi TÜBİTAK jürisi tarafından özenle incelendi.
Jüri yaptığı kapsamlı inceleme sonunda Barış’ın bu çalışmadaki denklemleri tek başına çözemeyeceğine hükmedip, projeyi reddetti. Annesi yardım etmiş olmalıydı.
Barış Paksoy, reddedilen projesini “hakemli jüri” önünde savunmak istedi. Aklı sıra denklemi kendi başına nasıl çözdüğünü gösterecekti. Kendisine “Oğlum bak git!” denildi.
Berlin Humbold Üniversitesi bizim TÜBİTAK kadar ileri görüşlü olmadığından o Barış’ı aldı, kendine öğrenci yaptı. Barış burada hem okuyor hem de lise öğrencilerine matematik dersi veriyor. Projesine yardım ve yataklık ettiğinden şüphelenilen annesi ise yine ev işleri yapıyor.
CANLARIN GIDASI VE SERACILIK
Antalya Manavgat İmam Hatip Lisesi dokuzuncu sınıf öğrencisi Levent Akbaba bir tarım projesi hazırladı.
Üç ayrı fasulye tanesini pamuğa yatırdı. Birincisine, sürekli Kuran-ı Kerim, ikincisine arabesk müzik dinletti. Üçüncüsünü de sessiz ortamda bıraktı.
Kuran dinletilen fasulyenin boyu 31 santimi buldu. Sessiz ortamda büyüyen laik fasulye 13 santimde kaldı. İçkili ortamların kahir müziği arabesk dinletilen fasulye ise belasını buldu, bir gıdım uzamadı.
Adına “Canların gıdası Kuran-ı Kerim” konan proje hem Milli Eğitim’den hem de TÜBİTAK’tan takdir gördü. Hatta TÜBİTAK sergisine kondu.
Proje ile ilgilenen bir memleket büyüğümüz de beyanatını patlattı:
“Çiftçilerim serada yetiştirdikleri bitkilere Kuran-ı Kerim dinletseler hem daha fazla mahsul alınır hem de gönüller zikrettikçe sera huzur bulur, ürün bereketli olur.”
* * *
TÜBİTAK’ın sahip çıktığı bu projeye ne yazık ki “Ham Çökelek” meşrepli üreticimiz sahip çıkmadı. Seralar da sanki gizlice arabesk dinletiliyormuş gibi zayıf kaldı.
Bütün dünyada gıda fiyatları düşerken, Türkiye’de artmasının sebebi budur. Fiyatları kuduran “domates, biber, patlıcan”, enflasyonu da azdırdı.
Bunları bilelim, menemene doğranan domates-biberi ziyan etmeyelim.

Kıvrılma beyin, dik dur!

Kıvrılma beyin, dik dur!
Serdar Devrim

Mevcut ve geçmiş hükümetlerin Cumhuriyet’e ihanet ederek Millî vasfını yok edip Eğitim’i özel sektöre peşkeş çekmesinin sonucu; Türkiye’de var olan eğitim sistemi (buna hâlâ ‘sistem’ denirse) eşitlik değil, eşitsizlik üretiyor. Zenginler daha iyi okullara, daha iyi bir eğitime erişiyor. Yani zenginlikle eğitim arasında ‘doğrudan ve aynı yönde’ bir ilişki söz konusu.

Ancak, ailenin ekonomik durumunun çocuğun eğitimine etkisi bununla da kalmıyor. Nature Neuroscience dergisinde yer alan bir makale ‘ana-babanın gelir seviyesiyle çocuğun beyin kıvrımları arasında bir korelasyon olduğunu’ gösteriyor. Beyin kıvrımları da haliyle çocuğun anlama, öğrenme, düşünme kapasitesini etkiliyor.

Güney Carolina Üniversitesi’nden Elizabeth Sowell ve ekibi, yaşları 3 ila 20 arasında değişen 1.099 birey üzerinde bir çalışma yürütmüşler. Çeşitli zeka testleri uygulanan deneklerin beyin morfolojisi MR (Manyetik Rezonans) ile görüntülenmiş. Genetik testlerle etnik kökenleri incelenmiş. Ana-babalarının gelir ve varlık durumu incelenmiş.
Özet sonuç: “Ailenin geliriyle çocuğun beyin yüzölçümü arasında logaritmik bir ilişki mevcut.”

Tercümesi: Fakir ailelerde, küçük gelir farkları, çocuğun beyin yüzölçümünde görece büyük farklara sebep olurken; zengin ailelerde aynı orandaki gelir farkları, çocuğun beyin gelişiminde daha küçük farklara sebep oluyor.
Uzmanlar, gelir durumunun beyin gelişmesindeki etkisinin en çok, beynin konuşma ve ifade, okuma, karar verme ve yön bulma merkezlerinde görüldüğünü söylüyorlar.

(Dikkat: Aynı uzmanlar, bu bulgunun bir ‘determinizm’ olmadığını da vurguluyorlar. Yani ‘zengin ailenin çocuğu zeki olur; fakir ailenin çocuğu daha az zeki olur’ şeklinde bir sebep-sonuç ilişkisi söz konusu değil. Ama ailenin sosyo-ekonomik durumunun çocuğun beyin kıvrımları üzerinde bir etkisi olduğu ortada.)

Yani ekonomik eşitsizliğin çocukların üzerinde biyolojik etkisi çarpıcı.
Benzer bir çalışma yürüten bir Fransız uzman, ‘Bu eşitsizlik nasıl ortadan kaldırılabilir?’ sorusuna şöyle cevap veriyor:

“Sosyo-ekonomik durum, iki faktörü etkiliyor: Biri biyolojik, diğeri eğitimsel. Biyolojik eşitsizliği azaltmak için, fakir ailelere hamilelik, doğum ve doğum sonrası destek vermek gerekir. Sosyo-eğitimsel eşitsizliği azaltmanın yolu da okul öncesi eğitimden geçiyor. Fransa’da kreş ve anaokulu yaygın. Ama çocuklar okul öncesi eğitime eşit gelmiyorlar zaten.” (*)
*
Türkiye’de zengin-fakir ayrımı yani ekonomik eşitsizlik rekor düzeyde.

Keza eğitime erişimde eşitsizlik, yukarıdaki faktörün de etkisiyle, rekor düzeyde ve uçurum giderek büyüyor.
Buna karşılık, Batılı uzmanların ‘fakirliğin beyin gelişimine, dolayısıyla eğitime olumsuz etkisini’ ortadan kaldırmak için önerdikleri ana-çocuk sağlığı ve okul öncesi eğitim de Türkiye’de ha var ha yok. Varsa da bazı STK’ların gayretiyle var.

Bunun yerine biz, her konuda olduğu gibi, ‘Türk usulü’ yöntemler geliştiriyoruz.
Mesela, gelir uçurumunu azaltmak yerine, yeni iktidar zenginleri yaratmak gibi…

İlköğretim öğrencilerine Kuran ezberletmek; bütün liseleri imam-hatibe çevirmek; fakirler daha da çok doğursun, eğitmeyecek daha çok çocuğumuz olsun diye üçüncü, dördüncü çocuğa teşvik primi vermek gibi…
Zaten fazla beyin kıvrımı da başa bela.

(*) Hervé Morin’in haberi – Le Monde Science et Médecine, 2 Nisan, 2015

7 Haziran’a varabilirsek Türkiye seçime hazır!

7 Haziran’a varabilirsek Türkiye seçime hazır!
Celal Başlangıç

Arkadaşlar hazır mısınız?
Yok, yok öyle Orhan Baba gibi sormuyorum.
“Daha güzel, daha mutlu, daha adil, sevgi dolu bir dünya için,
barış için, insanlık için
batsın bu dünya!” demeyeceğim.

Söyleyeceğim şu;
İsterse “Bütün donanmanın demirlerini gümüşten, halatlarını ibrişimden, yelkenlerini atlastan yapabilen” bir neslin ahfadı olarak kurduğumuz “devletimiz”, bütün kurumlarıyla seçimlere hazır.

Siz de hazır mısınız?
Eğer hazırsanız, sandıkları sıkı sıkıya izleyeceksiniz demektir.
Oylar kullanılırken, sayım yapılırken, tutanaklara geçirilirken en ufak bir hilenin olmaması için gözünüzü dört açacaksınız mutlaka.
Torbalara doldurulup seçim kurullarına götürülen oyların peşine düşeceksiniz.
Sandıklar kapandıktan sonra, özellikle muhalif partilere basılmış “evet” oylarını çöp yığınları içersinde, yarı yanmış olarak bulmayacaksınız.

Diyelim ki buldunuz.
Ne yapacaksınız?
Sarılacaksınız Twitter’ınıza, Facebook’unuza; arkadaşlarınızı, yoldaşlarınızı, parti örgütünüzü arayacaksınız, görüntüleri paylaşacaksınız.
Onlar da çağrı yapacak “oylarımızın peşine düşelim, gidelim ilçe seçim kuruluna, gelen torbaları tutanaklarımızla karşılaştıralım” diyecekler.

Adliyenin önünde buluşacaksınız. İçeriye gireceksiniz. Seçim Kurulu Başkanı’yla görüşeceksiniz. Sonuç alamazsanız protesto gösterisi yapacaksınız, slogan atacaksınız, sesinizi gazetelerde, televizyonlarda duyuracaksınız…

Sanmayın!
Hayat böyle gelişmeyebilir.
Dedik ya “devletimiz” 7 Haziran seçimine hazır!
Yakaladığınız bir seçim için sarıldınız sosyal medyaya…
Bir bakacaksınız ki Twitter da, Facebook da, YouTube da “kaput”.

Sosyal medyaya düşen bir karı-koca kavgasının görüntüleri tümüyle kaldırılana kadar bir sulh ceza hakimi kararıyla Twitter’a da, Facebook’a da, YouTube’a da erişim engellenmiş.

Herşeye karşın toplandınız adliye önünde. Amacınız seçim kuruluna ulaşıp oyunuzun peşine düşmek.
Ama içeri giremiyorsunuz bir türlü.
Bitmek tükenmek bilmeyen ağırdan bir arama uyguluyor kapıdaki görevliler.
Avukatınız da giremiyor içeri. Kartlarının çipi bir türlü çalışmıyor. Başlıyor kapıda “çantamı aratırım, aratmam” tartışması…

İster misiniz bu arada büyük bir sürprizle karşılaşın… Memleketin dört bir yanında elektrikler kesilsin…
“Memleketin bütün kaleleri zaptedilmiş, bütün tersanelerine girilmiş” olmasın da…
Memleketin bütün trafolarına kediler girmiş olsun…
Kaldınız mı karanlıkta, adliye önünde, oylarının akıbeti meçhul vatandaşlar olarak…

Kızgınsınız da elbet. Başlıyorsunuz protesto sloganları atmaya.
“Oyumuzu isteriz, söke söke alırız.”
İşte burada “devletimiz”in seçimleri de kapsayacak şekilde aldığı son önlem devreye giriyor; İç Güvenlik Yasası…
Oyumun peşine düşeyim derken düştün mü suçlu duruma. Çünkü izinsiz sokağa çıkmışsın.

Oysa önce gidip Valiliğe dilekçe verecektin, “Oyumun çalınmasını protesto etmek ve hırsızlığı ortaya çıkarmak için seçim kurulunun bulunduğu adliye önünde gösteri yapmak istiyorum” diye.

Alacağın cevap da belli: “Yasal gösteri yerleri Maltepe ve Yenikapı’dır. Adliye önü gösteri yeri değildir.”
İşte bu izni almadan gösteri yaptığın için yasalar karşısında olmasa bile idare karşısında suçlusun.
Abarttım sanmayın. Daha önceki gün Başbakan Davutoğlu “İzinsiz sokağa çıkanlara bir dakika dahi müsamaha etmeyeceğiz” demedi mi?

O karanlıkta, adliyenin önünde gösteri yaparken ister misin, kalabalığın arasına iki eli sapanlı ya da bir eli molotoflu katılsın… Oldun mu şimdi “polisin yasal mermisi”nin hedefi…

Bir adım daha gidelim…
Ortalık yıkılıyor, istiyorsun ki bu ülkede yaşayan bütün insanlar medya aracılığıyla duysun bu haksızlığı… Sanma ki “havuz medyası”nda çeyrek sütun olacaksın…
Olsan da en fazlasından “Seçim günü darbe yapmaya kalkıştılar” başlığının altında kalırsın.

Birkaç muhalif gazete, iktidar karşısında secde etmemek için direnen ama rükuya da gelmiş bir iki tane televizyon kanalı bulabilirsin belki yanında.
O da, “seçim hilesi” haberlerine, son dönemde sık sık başvurulduğu gibi yayın yasağı gelmemişse…
Ya da sesini duyuracak başka bir televizyon ya da gazete kalmışsa…

Yani kapılarına kilit vurulmamışsa…
Bunu da abarttığımı sanmayın. Dikkat etmiyor musunuz, artık Cumhurbaşkanı Erdoğan’ın söylemi “medyanın kapısına kilit vurma” aşamasına geçti.
Gördüğünüz gibi “devletimiz” son bir ayda yukarıdaki “uçmamın” bütün unsurlarını neredeyse tek tek prova etti.

Ama benim “uçmalarım” burada bitmiyor.
Gördüğüm tablo şu:
Hani Selahattin Demirtaş “Yüz verdik 400 istiyor” diyordu ya, şimdi o 400 istemeler, “Anayasa değişikliğini referanduma götürme” sayısına kadar indi. Yani 330. Yakında, tek başına iktidar olabilmesi için 276’yı bulup bulmayacağı tartışılacak. HDP’nin barajı aşacağı kesinleştikçe hırçınlıklar artacak.

Gidiş de o yönde zaten.
2007 ve 2011 seçimlerinden bu seçimin en büyük farkı ne biliyor musunuz?

Kamuoyu araştırma kuruluşlarıyla en etkin biçimde çalışan tek parti AKP. Biz geçmiş seçimlerde, neredeyse altı ay öncesinden başlayarak “Oyumuz yüzde 45”, “Oyumuz yüzde 49”, “Oyumuz yüzde 53” gibisinden iktidar partisi tarafından sızdırılmış anketler görürdük.

7 Haziran seçimlerine şunun şurasında iki aydan az bir zaman kaldı.
Siz bu seçimler öncesinde hiç iktidar partisi tarafından sızdırılan bir anket sonucu gördünüz mü?
Sadece iktidar mekanizmasının dışındaki kamuoyu şirketlerinin yaptığı anketler üzerinden konuşuyoruz biz bu seçimler öncesi.

Demek ki, iktidar partisi cenahında alınan sonuçlar hiç de iç açıcı değil.
Hatta sızan bazı bilgilere göre, kendi yaptırdıkları anketlerin bir kısmında bile tek başlarına iktidar olamayacaklarını görüyorlarsa…

Biz bu tablo içerisinde zihnimizi kurcalayan sorulardan birini daha soralım:
Biz sağ salim 7 Haziran seçimlerine varabilecek miyiz?
Diyelim ki vardık. O zaman bir soru daha geliyor akla:
AKP iktidarı bırakmaya hazır mı?

Soru çok. Kafamızı takmayalım ama mutlaka uyanık olup bir daha soralım:
Hazır mıyız arkadaşlar?
O zaman hep beraber “Batsın bu dünya” diyoruz:
“Yazıklar olsun yazıklar olsun
Kaderin böylesine yazıklar olsun”

” Yas (AK) “!

“Yas(AK)”!
Hasan DEMİR

Deniz Feneri Davası’nda yayın yasağı. TIR meselesinde yayın yasağı. IŞİD elindeki rehinelerin kurtarılması ile ilgili pazarlığa yayın yasağı.
Hükümet icraatlarını eleştiren gazetecileri patronlarını telefonla tehdit ederek işten attırmak da bir başka türlü yayın yasağı… Şimdi de tutmuşlar Elvan’ın ölümünü araştıran savcının şehit edilmesinden sonra Adli Tıp Kurumu’nun tuttuğu otopsi raporu için yayın yasağı koymuşlar..

Niye?
Bu işte pek çok gariplik var. Öyle bir kurtarma olayı ki, savcı ölüyor, teröristler ölüyor. Kurtulan kimse yok. Sonra hem polis birbirini, hem devleti yönetenler operasyonu yapan birimi tebrik ediyor. Yani kurtulan tek kişi yok, sadece masa, sandalye, sümen falan… Burada tebrik edilecek ne var Allah aşkına? Bir mahalle yangınından sonra bir itfaiye çalışanının “Kurtarabildiğiniz oldu mu?” sorusuna, “Evet, arsayı kurtardık” dediği, çocuk aklımdan 50 küsur yıldır çıkmaz. Rahmetli Savcımızın kurtarılması da işte böyle bir kurtulma maalesef…

Bir tuhaf durum ise, savcının katledildiği odanın hükümet tarafından müze yapılmasına karar verilmesi… Tamam diyelim, güzel diyelim. O zaman niye sağdaki soldaki kurşun deliklerini kapatıyorsunuz? Bir açık hava müzesi olan Çanakkale’de siperleri dozerle doldurmak ne ise, savcının odasındaki kurşun izlerini alçılamak da aynı şey değil mi? Asıl yasak, bu deliklerin, bu izlerin kapatılmasına konulmalı idi. AKP, yasak konulmayacak şeylere yasak koymak, yasak konulmayacak şeyleri de yasaklamakta epeyce ustalaştığını bu meş’um hadisede bir kez daha ispatladı… Müze demek, hadise üzerinde düşünmek, gördüklerinden ibret alıp ders çıkartmak demek. Adliyedeki bu odaya “müze” diye giren bir meraklı, sümeni görünce hangi ibreti alacak? Alsa alsa sümen altı ihtimali ibretini alır…

Görünen o ki…
AKP’den sonra iktidar olacak siyasi partinin ilk çözmesi gereken hadiselerden biri de, “Bu cinayet niçin işlendi, Cumhuriyet Savcısı Mehmet Selim Kiraz, ki, katillerin ortaya çıkmasını sağlayacağı anlaşılan Savcı idi, niçin şehit edildi? Tamam, tetikçiler belli amma o tetikçileri adım adım takip edenler o gün o saatte niye ortalıkta yok?” sorusunun cevabı olacak.
Tetiği çekenleri adım adım takip edenler o saat orada ve ortada niye yok?

Yani, o tetiği çeken gerçek parmak kim(ler)?
Ve otopsi raporuna yayın yasağı niye getirildi? Raporda neler yazıyor, yazılanlardan kim korkuyor, yahut Adli Tıp Kurumu’nun otopsi raporu açıklanırsa arkasındaki güç, Türkiye’nin güç yetiremeyeceği bir odak mı? Devleti yönetenler halkın huzurunda o güç karşısında düşecekleri aciz durumu göze alamadıkları için mi bu yasak getirildi?

Bunlar ve daha pek çok sorunun cevabı şimdilik maalesef çatışmanın bütün izlerinin silindiği bir müze olan şehit Mehmet Selim Kiraz’ın odasındaki sümen altında…
Biz soruyoruz.
Eminim bu soruların cevabını bütün millet ve dünya merak ediyor, lâkin…
Karşımıza “Yas(AK)”! çıkıyor…