Kadınlar olarak susmayacağız!

Kadınlar olarak susmayacağız!
Eren Topçu

“Hanımefendi sus! Bir kadın olarak sus! Sus!”

Bu, Bülent Arınç’ın beyefendi bir erkek olarak HDP Diyarbakır Milletvekili Nursel Aydoğan’a tehditkar bir tonda yönelttiği ikaz.
O esnada ve öncesinde, Meclis’te erkek sesleri de yükseliyordu ancak bir erkek olarak Arınç’ın gücü ancak bir kadına yetiyordu.
Sustu Nursel Aydoğan; etraftaki erkek gürültüsünün üzerine göz gezdirdi ve bir kadın olduğu için sözünü yuttu, koltuğuna oturdu.

Daha önce Arınç’ın kahkahanın ölçüsü üzerine de bir ikazı olmuştu kadınlara. O zaman da susmuştuk. Sonra, 7 Haziran ertesinde Mecliste kadınlarının bolluğunun resmini görünce sevinmiştik. Yine olmadı.

Oturumun sonunda oylamaya geçmeden az önce HDP Grup Başkanvekili Pervin Buldan söz aldı ve Arınç’ın Nursel Aydoğan ve bütün kadınlardan özür dilemesini istedi.

Evet! Bülent Arınç özür dilesin, İstiyoruz.

TBMM Başkan Vekili Pavey, “Şahsen bir hakaret olarak görmüyorum” dedi ve oylamaya geçti. Olmadı, olmaz! Bir kadın yaptığı görev gereği öncelik sıralar ve bunu belirtirse, bu anlaşılır.

Ama bir kadın yaptığı görevin görkemine kapılarak “Bunda şahsen hakaret görmüyorum” derse barış olamaz. Olmaz!
Savaş meraklısı bir eril zihniyetin böyle baskın olabildiği bir Meclis’te ne savaşa ne teröre karşı durulamaz.

Nihayetinde olağanüstü toplanan mecliste “terör olaylarıyla ilgili ” meclis araştırması açılması ve komisyon kurulması üzere yapılan oylamada önerge reddedildi…

* * *

Biz kadınlar, kadın olmaktan ‘önce’ insanız. Eğrinin veya doğrunun yanında ‘insan olarak’ saf tutacağız.
Eğer insanlığımız yok sayılıp insandan önce kadın olacaksak, barış için, yaşam için her kavgamız susturulacaksa, bu eril savaşçı zihniyetin hedefi olacak her er kişinin, oğullarımızın ve kardeşlerimizin bayrağa sarılı tabutlarını da yüksek sesle kahkahalar atarak uğurlamamız icap eder. Olamaz!

Ancak dikkat, artık neredeyse oluyor!

Çünkü ölüm saçmak artık meşru, hele ki kadınlara; çuvallar mızrağa göre dikiliyor, güneş balçıkla sıvanabiliyor. Haliyle Çilemlerin ve Nevinlerin cinayetleri artık meşru görünüyor.

Beyefendiler, erkek olarak susun, artık biraz susun, biz de konuşacağız!

Bir erkeğe kardeş olmak, eş olmak, ana olmak hakkında konuşacağız; yaşam hakkında konuşacağız!

Yaşam için yaşanan dokuz ay hakkında konuşacağız; canımızdan can, kanımızdan kan verdiğimiz dokuz ay ve ardından yaşam boyu yaşanan her gün ve her dakika hakkında; susmayacağız, konuşacağız!

Yaşamın yürekten kucaklanan paha biçilmez yükünü omuzlarımıza cesetlerin ağırlığı olarak yükleyemeyeceğinizi bağırarak konuşacağız!

Beyefendiler susmayacağız, biz kadınlar olarak ta ki ölüm ölene kadar daha da yüksek sesle konuşacağız ve yaşam için her fırsatta yüksek sesle kahkahalar atacağız!

Terörle dansın sonuçlarını yaşıyoruz…

Terörle dansın sonuçlarını yaşıyoruz…
Orhan Bursalı

Suruç’taki büyük alçakça katliam, şimdiki koalisyon-erken seçim durum analizinin sonuç kısmını öne çekti..
Öncelikle IŞİD’in Suriye’deki kanlı macerasını ülkemize taşıması üzerine birkaç noktaya değinmek zorundayız: Bu bilinemiyor muydu? Mümkün değil. Çünkü iktidarın IŞİD’le dansı başladığı andan itibaren, muhalif medyanın yorum köşeleri ikaz yazılarıyla dolup taşmaya başladı…
Gazeteler IŞİD’in ülkemizdeki faaliyetleriyle dolup taştı, büro açtılar, pankart astılar, para topladılar, hatta ormanda gösteriler bile yaptılar, adam ve insan devşirdiler, yüzlerce genç ve ailesi perişan oldu Suriye’de… Gazeteler oğullarını IŞİD’e kaptıran ailelerin dramlarıyla doldu taştı.
MİT TIR’ları yakalandı, silah yüklü, hepsi Suriye’de Esad’a karşı savaşan IŞİD ve benzeri köktendinci örgütlere gidiyordu.
İktidar hemen her olayda yakalandıkça sustu, inkâr etti.

Kaç canlı bomba dolaşıyor
Ama bu politikalarının dipsiz kuyu olduğunu anladığında çok geç kalmıştı RTE ve Davutoğlu ikilisi.
Atı alan Üsküdar’ı geçmiş, uluslararası kamuoyu IŞİD’e karşı daha etkin önlemlere yönelmiş, kafa koparan örgütün geleceği kararmıştı.
İktidar, oynadığı atın tökezlediğini görünce, sessiz sedasız politikasını değiştirmeye yöneldi. IŞİD’cilerden bir kısmını tutukladı.
Örgütün ülkede yeraltı örgütlenmesini bilen yok.
Kaç canlı bombası var, bilen yok.
Katliamlar yapma potansiyelini bilen yok.
Biliyorsanız açıklayın, öncelikle can güvenliğini sağlamakla yükümlü olduğunuz bu millete bilgi verin, hesap verin, açıklama yapın, koruma önlemlerini alın, bu belayı uzaklaştırmak için ne yapabiliyorsanız..
Meclis’i olağanüstü toplantıya çağırın…
***
Terör örgütüyle dans eden sizler, ama sonuçlarına katlanan sizler değil bu millet..
Yazık değil mi bu ülkeye.. O bombalar bu bombalar, o yakar bu yıkar, millet ölür.
Suruç’ta bombaların parçaladığı gencecik insanlar, aileleri.. Yazık değil mi..
Hani bu ülkede cenaze kalkmıyordu artık.
Bu söylemden sonra kaç ailenin ocağına ateş düştü, bunun çetelesini tutan var mı?
***
IŞİD’le dans, Musul Konsolosluğu’nda yaşanan “karanlık olay”la mı başladı? Hani 49 resmi yurttaşımızın esir alndığı..
Hani herkes kaçar ve her yer boşaltılırken, konsolosluğa orada kalın talimatının verildiği.. sonra IŞİD’cilerin gelip herkesi esir aldığı o meşum olay.
Oradan MİT için bir “kahramanlık öyküsü” yaratılmamış mıydı?
Öğrendik ki sonra, hapishanelerimizde bulunan çoğu önemli kişi konumundaki onlarca cihatçının serbest bırakılması anlaşmasıyla, bir takas yapmışız.
Musul Konsolosluğu baskını, IŞİD’cileri geri almak için mi yapılmıştı. Komplo teorisi uyduruyorum!

İktidar, terörle dans etti
Esad’a karşı her türlü şeytanla aynı yatağa girdi.
Onu kendi evinde ağırladı, ülkeyi yataklığa çevirdi.
Reyhanlı katliamını unuttuk mu? Buna göz yumulduğuna ilişkin açıklamalar var. Tabii ki inanmak istemem!
Ama aydınlatılmamış olaylar üzerinde hep şüpheler ve gölgeler vardır.
Bir iktidar ve resmi adamları, olayları aydınlatmak için değil, gizlemek, örtbas etmek için davranıyorlarsa, orada mutlaka yasal olmayan işler yapılıyor demektir.
Mahkemelerin iktidarca olayları örtbas için kullanıldığına ilişkin açık şüphelerin üzerinde dumanlar tütüyorsa hele..
***
Türkiye çok tehlikeli sularda seyrediyor.
IŞİD, savaşı ve hesaplaşmayı içeriye taşıdı.
Ankara, bunun üzerine seçim hesapları kuruyor mu?
Şu terör azarsa, erken seçime gider, çoğunluk iktidarını kuracak milletvekili çıkarırım gibi.
Savaş üzerinden kazanma planları..
Hayır yok, böyle bir şey hiçbir iktidarın ne aklından geçebilir, ne esintisini hisseder..
Ama burası Türkiye abicim.. İktidarın geçmişi insan aklına kötü düşünceler getirmiyor değil.
Biz düşüncemizi yazalım, hayat bizi yanlış çıkarsın…

İnsana Ait Ne Varsa…

İnsana Ait Ne Varsa…
Güray Öz

Yanıyor dünya. Yok sıcaklardan söz etmiyorum; o da var ama asıl yangın insanların yüreklerindedir. Dünyamızın hemen her köşesinde nüfus artış hızını dengelemek ister gibi kör bir terör can alıyor. Hesabı kitabı yok; nedeni, anlaşılabilir bir gerekçesi yok. “İşte bak dinde yeri var” dediklerinde ortaya çıkan kabul edilebilir bir anlamı yok. Havada hızla yol alan kurşun, tene değen bıçak o büyük sözlerin kitabında olduğu söylenen anlamı vuruyor, kesip geçiyor.
Şaşkınız; şiirin insanı terk etmesinin nedeni belki de budur.
***
Aslında yalnız şiir değil, hikâye de bizi terk etti. Hikâye yoksullaştı. Ölümü anlatan tek bir hikâyemiz var şimdi bizim. Masalımız masala benzemiyor. Devlerle, devlet miydi yoksa, savaşıp onları yenen kahramanların yerini tuhaf, ucubelere benzeyen Amerikalı kahramanlar aldı. İnsan değiller, hikâyelerinde şiddetten başka bir şey olmayan tuhaf makinelerle oynuyor çocuklarımız. “İnsani olan hiçbir şey bana yabancı değildir” mi demişti ustalardan biri bir zamanlar. İşte insani olan şeylerin sayısı gittikçe azalıyor. Öldüren, kolları bacakları kopartan bombacının, sırıtkan bir yüzle boğaz kesen çocuğun, yaptıklarını gururla anlatan, insanlara ölüm götürerek vadedilmiş cenneti kazandığını hayal eden sakallı tedhişçinin hikâyesi hikâye değil.
***
Aşk öldü. Bunca ölümün içinde en fazla o öldü. Beynimizin kıvrımlarında ona ayırdığımız yer azaldı, giderek dönüştü. Aşkın yerine şehveti, seksi büyük bir ticari başarı olarak yerleştiren, göçmenleri denizde neredeyse gururla boğan zamanın kapitalisti, yüzünü yine o eski kutsal kitaplara döndü. Orada insanın hikâyesinin değil tenlerin, duyguların değil etlerin hikâyesinin yazıldığını büyük bir sevinçle keşfetti. Bulduğu kaba saba hikâyeyi iştahla tercüme etti; şimdi TV kanallarında seksin bin türlü halini din adamına anlattırıyor; edebiyat dünyası ise grinin bilmem kaç tonuyla sarhoş ne zamandır. Şiir kayboldu, hikâye satıldı, aşk öldü.
***
İnsan kazandığını sandığı yerde kaybettiğini gördüğünde umudunu yitirmez mi? Kimi zaman öyle bir duyguyla, ışıkları kapatıyor, mümkünse ölüme yatıyoruz. Yenilmenin öğrenmekle eşdeğer olduğunu, her yenilişin katlanarak umudu büyüttüğünü, çoğalttığını söyleyen Samuel Beckett de teselli etmiyor galiba artık bizi. Yanlış mı anlamıştık onun sözlerini diye kuşkuyla yeniden okuyoruz. Yok hayır işte tam şöyle söylemiş: “Hep denedin, hep yenildin. Olsun. Gene dene, gene yenil. Daha iyi yenil.” Öyle demiş işte; “daha iyi yenil” demiş. İnadı bırakma, devam et, teslim olma, korkma, insan gibi davran, kuyruğu kıstırıp kaçma, yaşayacaksan, kuşku da duysan bir anlamı olsun hayatının demiş.
***
Kimi zaman kitaplardan, âlimlerden edindiğimiz bilgiden, o bilgilerle yapabildiğimiz yorumlarımızdan kuşkuya düşeriz. Düşmeliyiz zaten. Çünkü kuşkunun tıpkı yenilmek, daha iyi yenilmek gibi bir işlevi var. Her kuşkuda bir adım ileri gidiyoruz aslında. Başa dönüyoruz ve bu yazıyı da bir mezar yazısı olarak yazmadım ben. Hepsini geri çağırıyorum; aşkı, şiiri, hikâyeyi, bilgiyi, kuşkuyu, inadı, hayatımızı anlamlandıracak ne varsa…
Ne varsa insana ait, hepsini…

“Yeni Ufuklar” görevini tamamladı…

New Horizons Plüton görevini tamamladı…

Amerikan Uzay ve Havacılık Dairesi NASA, New Horizons (Yeni Ufuklar) adlı araştırma uydusunun Plüton cüce gezegeninin yakınından geçişini tamamladığını bildirdi. NASA, uzay aracının hala faaliyette olduğuna dair sinyali aracın Plüton’un yakınından geçişinden 13 saat sonra alabildi.

Washington yerel saatiyle 07.49’da (TS 14.49) Plüton’a 12 bin 472 kilometre yaklaşan insansız uzay aracının Dünya ile bağlantısı birkaç saat boyunca kesildi. Araç bu süre içinde büyük bir hızla fotoğraf ve veri toplamaya başladı.

Plüton’un yanından saniyede 14 kilometre (saatte 50 bin kilometre) hızla geçen New Horizons, şu ana kadar insanoğlu tarafından yapılmış en hızlı uzay aracı.

Projenin önde gelen araştırmacılarından Alan Stern, aracın dün alabildiğince fazla veri toplayabilmesi yönünde programlandığını açıkladı.

Piyano büyüklüğündeki araştırma uydusu, Plüton’un yörüngesine girmesini sağlayacak yavaşlatıcı motorlara sahip değil. Bu denli hızla giderken de aracın fren yapabilmesi için de kendi ağırlığının 70 katı konvansiyonel yakıta ihtiyacı var. New Horizons’un önümüzdeki yıllarda gezegen sayılmayan Güneş Sistemi objeleriyle randevusunun devam edeceği tahmin ediliyor.

NASA’nın 1970’li yıllarda geliştirdiği Voyager uyduları gibi New Horizons da, seyahati boyunca bilgi toplamaya programlandı. Araca elektrik sağlayan radyoizotop termoelektrik jeneratöründeki plütonyumun 2026’da tükenmesi bekleniyor. Bununla birlikte New Horizons’un Güneş Sistemi’ndeki yolculuğunu tamamladıktan sonra bir sonraki yıldız sistemine mevcut hızıyla görünebilir bir gelecekte ulaşması, bugünün teknolojisiyle imkansız.

Uzmanlar New Horizons’un Plüton’a yaklaşması sırasında bir uzay enkazına çarpıp tahrip olmasına 10 binde 1 ihtimal veriyordu. Ancak araçtan 13 saat sonra sinyal gelmesi, aracın arızasız yolculuğuna devam ettiğini gösteriyor.

Plüton’dan gelecek yüksek çözünürlüklü yeni fotoğraflarınsa birkaç saat içinde Dünya’ya ulaşması bekleniyor. Her ne kadar fotoğraf verilerini taşıyan radyo dalgaları ışık hızında hareket etse de, bu fotoğrafların Plüton’la buluştuğu noktadan ulaşması saatler alabiliyor.

Plüton görevi, aynı zamanda Güneş Sistemi’nin başlangıç anlamında keşif görevinin tamamlanması anlamına geliyor. 9 yıl önce başlayan görevde 5 milyar kilometre yol alındı. Plüton bu görevin başlamasından kısa bir süre sonra 2006 yılında gezegen konumundan cüce gezegen konumuna düşürüldü. Bunda Plüton’un izlediği yörüngenin Güneş Sistemi içindeki diğer gezegenlerin yörüngesinden farklı düzlemde ve eliptik bir rota izlemesinin payı var. Bu da Güneş çevresindeki bir turunu yaklaşık 250 yılda tamamlayan Plüton’un aslında Güneş Sistemi’ne ait bir gezegen olmayabileceği olasılığına işaret ediyor.

Uzmanlar 700 milyon dolara mal olan New Horizons aracından alınan bilgilerin 1930 yılında keşfedilen Plüton’un beklenenden daha büyük bir gezegen olduğunu ortaya koyduğunu söylüyor.

Atomu bir tarafımıza kaçırırsak…

Atomu bir tarafımıza kaçırırsak…
Hakan Gülseven

Keşke her şey bir şaka olsaydı… O zaman hakikaten amma gülerdik!

Zira mevcut iktidarın yarattığı insan malzemesi popülerleştikçe, daha görünür oldukça, şaşkınlık verici bir manzara ortaya çıkıyor. Cehaletin boyutu insanın sinirlerini boşaltıyor, istemsizce güldürüyor.

Size hemen bir tüyo vereyim, televizyonlardaki şu iftar-sahur programlarına mutlaka takılın…

İkiyüzlü medya patronları, iktidar eliyle büyütülen dincileşmeye ayak uydurdu ya, bütün kanallar bir takım acayip adamlarla anlaşmış, her kanalda iftar-sahur programı var.

Böylelikle dilediğiniz kanalı açıp, bu yandan çarklı ‘alim’lerin zırvalarını izleyebiliyorsunuz. Yalanın, dolanın bini bir para…

Misal, Aydın Doğan’ın Kanal D’si ‘Bayraktar Hoca’ diye bir adamla anlaşmış. Geçen gece Einstein’ın atomu parçaladıktan sonra, ‘atomun içindeki küçük şeyler’i gördüğünü ve “Bunların mutlaka bir yaratıcısı olması gerekir” deyip imana geldiğini söyledi!

Bu kadar pişkince yalan atabilmek için gerçekten büyük bir cehalet gerekir…

Yahudi kökenli olan Einstein, hem Museviliği hem de diğer dinlerin kitaplarını kesin bir dille reddetmişti.

Ayrıca, ‘atomun içindeki küçük şeyler’ lafı ne ya?!

Adam bir de nötronu protonu bilse, Einstein’a ‘Maşallah’ yazılı sünnet elbisesi giydirip faytona bindirecek! (Tamam, hemen gelmeyin üstüme, Museviler zaten sünnetlidir ama dünyada çocukların pipisini kestirip düğün yapan tek memleket bizimkidir!)

***

Bu ‘din alimleri’ genel bir karakter özelliği olarak ‘sallamacı’ oluyorlar. İstisnasız hepsi böyle.

Önce hakikaten sağlam bir yalan uyduruyorlar, sonra bu yalana kendileri inanıyorlar, en son olarak da yalanı yaymaya başlıyorlar.

Attıkları palavralar öyle yenilir yutulur cinsten değil.

Bunlar Kaptan Cousteau’yu Müslüman yapmış, Neil Armstrong’a uzayda ezan sesi duyurmuşlardı!

Hatta kafası ‘çip’li İslam bülbülü Salih Mirzabeyoğlu, tamamen bu palavralar üzerine ‘İstikbal İslamındır’ diye kitap bile yazmıştı!

O vakitler kimi girişken arkadaşlarımız Cousteau ve Armstrong’la temasa geçip bunların yalanlarını ortaya çıkardı ama neye yarar!

Yalanda ısrar bunların karakteridir. Nasılsa hedef kitlelerinin bir şey okuduğu yok.

Daya hurafeyi, bas palavrayı, uçur şeyhi, süründür müridi!..

Ali Kalkancı’nın çorabını koklayan, Badeci Şeyh’e annesini, yetmedi kendisini ‘badeleten’ adam ‘ayda ezan sesi’ palavrasına mı inanmayacak?!

Fethullahçılar, bu Kaptan Cousteau ile Neil Armstrong yalanlarını ata ata koca örgüt kurdular; böylece banka, holding ve medya grubu sahibi bile oldular!..

***

Yalan üzerinden ikbal sağlama işi dinciliğin alametifarikasıdır. Siyasette de böyle.

Cumhurbaşkanlığı makamını işgal eden unsurun ‘başörtülü bacısı’ mesela.

Haziran Ayaklanması günlerinde ‘erotik’ bir yalan ortaya atıp tüm toplumu infiale getirmeye çalışmışlardı elbirliğiyle.

100 tane deri elbiseli yarı çıplak adam Kabataş’ın göbeğinde taciz etmişti AKP’nin ‘Yalancı Gelin’ini.

Nasıl da gürlüyordu dönemin başbakanı!

Medyadaki gülleri nasıl da fanteziler ortaya atıyordu… Ve tabii her yalanın orta yerine din ve kutsal da itinayla yerleştiriliyordu.

Adam, olmayan görüntüleri bile ‘mübarek Cuma günü’ açıklayacaktı yahu!

Hâlâ görüntü falan yok…

‘Yalancı Gelin’ de, dönemin başbakanı da, medya gülleri de, koskoca bir palavranın sahipleri değillermiş gibi, hiç utanmadan ortalıkta pişkin pişkin dolanıyorlar hâlâ!

Evet, bunun adı tam olarak pişkinliktir! Hatta iddia ediyorum, dünyada ‘pişkin’ lafını bu güruhtan daha fazla hak eden kimse yoktur.

Dediğim gibi, nasılsa hedef kitle kendini rektal bölgede istenmeyen tüy gibi hissediyor, kimisi de ısırıp yalama peşinde…

Bunlara, “Atom dediğin Adana asfaltında yetişen bir gazoz ağacıdır” desen itiraz edecek halde değiller.

Neredeyse tamamı tedaviyi reddeder gibi bilgiyi reddediyor. İradi olarak cahiller. Bunları toplayınca da ‘milli irade’ ortaya çıkıyor.

Böyle iktidara böyle ‘milli irade’ işte!

***

Bu arada, dikkat ettim de, Melih Gökçek’in Beyaz TV’sinde sahur programı yok. Acun bile sahur programı yapıyor, Beyaz TV’de üçüncü sınıf Amerikan filmleri oynatıyorlar sahur vakti.

Halbuki Ertem Şener, Ahmet Çakar, Sinan Engin ve Rasim’den bir sahur programı da çıkardı:

– Ahmet Hocam, taharet esnasında su kaçırırsak oruç bozuluyor mu?

– Yok Rasimcim, hemen arkasından atomu ittirip patlattın mı konu kapanıyor…