Oktay Akbal ve korku filmleri…

Oktay Akbal ve korku filmleri…
Atilla Dorsay

Oktay Akbal da öldü. Tarık Dursun üzerine yazamamanın üzüntüsünü yaşarken, bir diğer büyük usta da gidiverdi. İkisine de rahmet diliyorum

İkisiyle de uzun zamandır görüşemiyorduk. İkisi de yaşlılık denen, bir yanıyla böylesine uzun yaşayıp daha çok gördüğünüz için sizi mutlu eden (aslında dünyanın bugünkü halini görmek mi daha iyi, görmemek mi tartışılır!), ama öte yandan tüm gücünüzü ve kimi zaman zekanızı sizden çekip alıveren o önlenemez çağın acı tecrübesini yaşıyorlardı. İkisi de çekip gitmişti: benim de vatanım olan ve dönmek için sabırsızlandığım Ege’ye: İzmir ve de Bodrum’a…

Tarık Dursun’la yakın zamanda biraz temasım olmuştu. Bir ara fiilen sinemaya bulaşmış, senaryolar yazmış, ayrıca tam beş filmi de yönetmişti. En çok hatırlananı Kelebekler Çift Uçar olan… Ama gelin de birini bile bulup izleyin bakalım… Bu hoyrat, belleksiz ve kültüre saygısız toplumda, buna imkan var mıdır?

Bir zaman önce bana bir senaryo taslağı ulaştırmış, sonra da telefon etmişti. Ama söylediklerini katiyen anlayamadım, senaryoyu da bir kenara koyup unuttum. Suçum bağışlana!… Araya mesafe ve zaman girince böyle oluyor. Anısından özür diliyorum.

Oktay Akbal’la ise hiç görüşemedik. Neredeyse Cumhuriyet’i bıraktığım 1993’den beri, galiba hiç!.. O benden üç yıl sonra, 1969’da ayni gazetede yazmaya başlamıştı. Ama Evet-Hayır adlı o edebi ve şiirin içinden süzülüp gelen köşesini uzun zaman, yakın yıllara dek sürdürdü.

Gazeteye gittiğimde hep görüşürdük. Ve Orhan Erinç’in dün hatırlattığı Kumkapı öğle yemeklerine de birkaç kez katıldım: Elif Naci, Agop Arad, Melih Cevdet Anday, Sami Karaören ve Orhan’la birlikte… Görece genç olan beni aralarına almaları ne lütuftu!… Hep bunu hak etmeye çabaladım.

Onu geçenlerde arşivimden tesadüfen çıkan bir sinema yazısıyla anmak istiyorum. Her gerçek aydın gibi diğer sanatlara da nasıl açık olduğunu göstermek için.. Ve beni öven bölümlerini olabildiğince ayıklamaya çalışarak:

Kırmızı filmler / Oktay Akbal (Eylül 1986)

(…) Atilla Dorsay’la aramızda oluşan ortak ilgilerin, sevgilerin güçlü bir bağı var: Sinema. Bu yüzden gazetede çıkan yazılarının sürekli bir okuruyum. Kitaplarının da..

(…) Şimdi de “Beyaz Perdede Kırmızı Filmler”. Eski, ama unutulmaz bir anıya dönüyorum. Şehzadebaşı’ndaki Ferah Sineması’nın büyük balkonu. Yıl 1934 ya da 35. İlk Frankenştayn’ımı izliyorum annemle…Yoksa babamla mı?.

Dr. Frankenştayn’ın uşağı mezarlıkları dolaşıyor, ay ışığında yeni bir mezarı açıyor, bir cesedi yükleyip şatoya götürüyor. Bu bir katilin cesedidir. O bu cesetten bir insan yaratacak, ama bu bir canavara dönüşecektir.. Ve sonra kendi canavarını dizginleyemeyecektir. O rolü oynayan Boris Karloff türlü cinayetler işleyecek, sonunda yanarak can verecektir.

Mezarlıktan ölü çıkarma sahnesinde gözlerimi kapatmıştım. Hem görmek istiyor hem de korkuyordum. Bir elimle yanımdaki büyüğün eline sarılmıştım. Parmaklarımın arasından ürkek ürkek beyazperdeye bakıyordum.

(…) Dorsay’ın kitabı sinema tarihi değil. Gazete ve dergilerde yayımladığı yazılar, eleştiriler. O eski korku filmleri TV’de olsun gösterilmiyor artık…Oysa Karloff’un, Lon Chaney’in, Bela Lugosi’nin birer sinema klasiği sayılabilecek filmlerini bir kez daha izlemek ne güzel olurdu!…

Dorsay önceleri duygusal olarak sevmiş bu fantastik sinemayı, sonraları bilinçli olarak… Şöyle diyor: “Tam bir kaçıştı bu filmler, zekanın gündelik uğraşlarından sıyrılıp sanki tatile çıkması, bir film boyunca en olmadık korkulu serüvenler yaşamanın hazzıyla, anlatılmaz ürpertiler içine düşmesiydi”. “

“Beyaz Perdede Kırmızı Filmler” kitabını ilgiyle okudum. Korku filmleri insanoğlunda büyük bir etki yaratır. Yeryüzündeki yaşam hemen her gün türlü korkular, kuşkular, tehlikelerle dolu olduğu için mi? Hele son zamanlarda bilim-kurgu filmleri de yeni bir korku ve dehşet türüne dönüştü.

Eskiden bir Jules Verne, bir de H. G. Wells vardı. Şimdi bilim-kurgu yazarları pek çok, hemen hepsi de güçlü ve etkili yapıtlar ortaya koymaktalar. Beyazperde bu yapıtlardan alabildiğine yararlanıyor.

Yine de 1935’de bir “Görünmeyen Adam” filminin bendeki etkisini şimdikilerde bulamıyorum. Belki de çocuklukta böyle şeyler daha derin bir iz bırakıyor”.

Sevgili Akbal’ın tek bir romanı perdeye uyarlanmıştır: “Suçumuz İnsan Olmak”. Bu yazının tarihi olan 1986’da, rahmetli yönetmen Erdoğan Tokatlı tarafından. Ve gayet sempatik bir film olmuştur. Ama o da ortalarda yoktur.

Biz yine geleneksel şikayetimizi yapalım: Bütün bu kültür insanlarının katkısıyla oluşan onca filmin hiç olmazsa en önemlilerini koruyup ölümsüzleştiren bir çağdaş devlet kimliğine ulaşabilseydik… Böyle mi olurdu?

Şehit cenazelerinde boy gösterenler! Varto sokaklarında sürüklenen çıplak bedeni gördünüz mü?

Şehit cenazelerinde boy gösterenler! Varto sokaklarında sürüklenen çıplak bedeni gördünüz mü?
Oya Baydar

Lânet olsun! Topunuza lânet olsun!

Savaşa sürdüğünüz gencecik askerlerin, subayların, polislerin cenazelerinde timsah gözyaşları döken muktedirler! Seçim yatırımı olarak bir cenazeden ötekine koşturup televizyon ekranlarında boy gösterenler! Omuzları kalabalıklar, şapkaları sırma kokartlılar; yürekleri gibi kara takım elbiseleri, maskeli suratları, riyakâr nutuklarıyla siyasetçiler! Yangın yerine çevirdiğiniz bölgenin, her yanına kin ve nefret tohumları ektiğiniz ülkenin büyük başları! Devlet denilen o korkunç terör örgütü! Hikmet-i devlet denilen kanlı iktidar aklı! Gencecik insanları ölüme yollarken, muktedirlerin menfur iktidar amaçlarını maskelemek için uydurulmuş şehitlik kavramı bezirgânları!

Ve de sizler: Kürtlerin özgürlük mücadelesini; Kürt halkını devlet postalı altında ezdirme, kırdırma, barış umutlarını yıkma pahasına savaş, kör şiddet ve terör hareketine dönüştürmekten çekinmeyenler! Silah ve savaştan başka yöntem tanımayan; Türküyle, Kürdüyle, bütün üyeleriyle huzur ve barış isteyen Türkiye toplumunu, ne olduğu, neye hizmet ettiği belirsiz amaçlar uğruna ateşe atanlar!

Şehit cenazelerinde poz verirken, Varto’da çatışmada vurulan Kürt kızı Kevser’in, çırılçıplak soyulup sokakta teşhir edilen cansız bedenini görmeyen, göstermeyen, ne oluyoruz diye Varto’ya koşturmayan topunuza lanet olsun! Ne mevkiiniz, ne partiniz, ne siyasetiniz umurumda! Kevser’in sokakta sürüklenen, yetmezmiş gibi bir de medyaya servis edilen çıplak bedeninden hepiniz sorumlusunuz. O özel harekât timlerini sizler kurdunuz, sizler eğittiniz, bu iğrenç cesareti onlara sizler verdiniz, ağızlarınızdan düşmeyen kini, nefreti, düşmanlığı sizler öğrettiniz.

Topunuza lanet olsun!

Kevser’in sokakta sürüklenen cansız bedeni cehenneminiz olacak

PKK, 12 Eylül’ün Diyarbakır zindanlarından çıktı, denir. O çok korktuğunuz bölünme de gencecik Kevser Eltürk’ün Varto sokaklarında teşhir edilen çıplak bedeninden doğacak. Kurşunlanan, bombalanan evlerden çıkan parçalanmış cesetlerden doğacak, öldürülen çocuklarımızdan doğacak. Riyakâr söylemlerinize meze yaptığınız “vatan”ın dağlarını, ormanlarını, meralarını cayır cayır kavuran yangınlardan doğacak.

Kürtler, ne zamandır, yüksek sesle bölünme istemiyoruz, ayrılma istemiyoruz, ortak vatanda eşit haklı yurttaşlar olarak yaşamak istiyoruz diye haykırırlarken kulaklarını tıkayanlar! Devletinizin kolluk güçleri, vahşetin adı olan IŞİD’in bile yapmadığı iğrenç, aşağılık bir zulmü halka reva görürken, o tarafa bakmamayı, görmemeyi ve de göstermemeyi marifet sayanlar! Bu ülkenin barış ve gelecek umudu olan bir hareketi, HDP’yi bitirmek için düşmanları PKK’yi de kullanarak savaşı bile göze alanlar! Her birinin ölümünde payınız olan askerlerimizin, polislerimizin cenazelerini halkı tahrik için, bölmek için kullanırken Kevser’in cesedine hakaret edilmesinden, fırında çalışan iki çocuğun terörist diye vurulup öldürülmesinden insanlık adına utanmayanlar, Şırnak’ta karakola saldırıda vurulan Kürt çocuğu er Barış’ın: “Berkin’e üzüldüm, CHP’li olmadım. Şehit polisimize üzüldüm, AKP’li olmadım. Sadece vicdanımı dinledim, insan oldum” diye yazan, “El kelepçe, kol kelepçe, unutmam seni Halepçe” diyen canım ciğerim Barış’ın taşıdığı mesajın anlamına bile varamayanlar! Dökülen kandan, yakılan ülkeden, karartılan hayatlardan ortak sorumlusunuz.

Ne işe yarıyor yazmak, tek bir canı bile kurtaramadıkça?

Ve bizler; bencileyin köşelere kurulmuş yazıp çizenler! Ne işe yarıyor bunca yazı ölümlere, yıkımlara engel olamadıkça; tek bir canı bile kurtaramadıkça? Hüzünlü, hülyalı bakışlı gerilla Kevser’in, İmam Hatip’li fırıncı çırağının, nicelerinin nicelerinin küçük vücutlarına kalkan olamadıkça; vicdanını dinleyen Barış’ın insan olarak yaşamasını sağlayamadıkça, ne işe yarıyor?

Şehit cenazelerinde dolanan vampirler ve yamakları barışın dilini anlamıyorlar. Amacın aracı haklı kıldığını sananlar ise, araç ölüm ve yıkım getirse de ölümü, kanı, yangını amaç’la temize çıkarmaya çalışıyorlar. Sesimiz iki tarafa da ulaşmıyor.

Belli ki daha yüksek, çok yüksek bir ses: milyonların, gerilla Kevser’le er Barış’ı aynı çığlıkta birleştirecek, aynı sevgiyle sarıp sarmalayacak sesi gerekiyor, kirli siyasetçilerin, savaş baronlarının ve silaha tapanların gücünü kırmak için.

Umut var mı, bilmiyorum. Yıllar önce, yaşı 70 civarında olan barışçılar, “Barışı görmeden ölmek istemiyoruz” diye seslenmiştik topluma. Artık barışı, huzuru, insanlığa dönüşü görebileceğimize inanmıyorum.

Umudumuzu öldürenlere, geleceğimizi karartanlara lanet okuyorum, çaresizce. Ve bu çaresizlikten utanıyorum, kahroluyorum.

Kompülsif tüketiciden empati beklemek aptallıktır…

Kompülsif tüketiciden empati beklemek aptallıktır…
Serdar Devrim

Michigan Üniversitesi’nin 14 bin üniversite öğrencisiyle görüşerek yaptığı kapsamlı bir araştırma Association for Psychological Science’ın yıllık toplantısında açıklandı. (-mış, dürüst olmak gerekirse.)

Sonuç kısmında şöyle deniyor:
“2000 yılından sonra empati duygusunda çok büyük bir düşüş gözlemledik. Bugünkü gençlerin, 20 veya 30 yıl önceki üniversite gençliğine nazaran yüzde 40 daha az empati duygusuna sahip oldukları görülüyor.”

Oysa söz konusu ankette yer alan sorular gençleri pozitif cevap vermeye meylettiren türden.

Mesela: “Sizden daha az şanslı olan insanlara karşı genelde şefkat ve empati duyuyor musunuz?”

Yahut: “Acaba arkadaşım bu olaya nasıl bir gözle bakardı?’ diye düşünmeye çalışarak, arkadaşlarınızı anlamaya gayret ettiğiniz oluyor mu?”

Bu çanak sorulara rağmen, Amerikan üniversite gençliğinin yüzde 40’i başkalarına karşı en küçük bir empati duymuyor. (Bu arada gençlerin hakkını teslim edelim, en azından bunu dürüstçe söylüyorlar.)

*

Araştırmacılar bu empati fakirliğinin, sosyal ağlarda yaygın olan aşırı narsisizmin sonucu ve suçu olduğunu düşünüyorlar. Gençlerin sadece kendileri için var olma, sadece kendilerini düşünme eğiliminin de sebebi budur, diyorlar. (Facebook sayfalarına bakın, neredeyse sadece selfie ve otofoto…)

Yani günümüz gençlerinin (aslında çok küçük bir azınlığının) bazı konulardaki duruşlarına ve davranışlarına, sosyal medyadaki kimi yorumlarına bakarak, anti-kapitalist olduklarını, emeğin sömürüsüne, haksızlığa ve adaletsizliğe ‘ideolojik olarak’ karşı çıktıklarını sanmayın.

Özellikle siz, 68’li – 78’li ana-babalara söylüyorum.

Yeri geldiğinde iktidara, polise, zabıtaya, uluslararası şirketlere karşı tavır alıyor olmaları, çocuklarınızı değil devrimci, değil sosyalist; solcu hatta hümanist bile yapmaz.
Empati duygusu yüksek, ‘romantik’ gençler hâlâ var. Ama benmerkezci, kendi küçücük dünyasında küçücük günlük hedonist çıkarları için var olan, olup bitene ilgisiz ve dünyaya kaygısız gençler ezici bir çoğunluk oluşturuyor.

Sakın ola ki, ellerinden düşürmedikleri akıllı telefonların ve (röntgencilik ve teşhircilik dürtüsünü sömüren) sosyal medya bağımlılıklarının bu gençleri ‘sosyabl’ (= toplumcul yani diğer insanlarla iletişim kurmaya yatkın ve bu iletişimden ve toplum içinde var olmaktan zevk alan insanlar) haline getirdiği sanısına kapılmayın.

Son derece egoist, hedonist ve apolitik bir nesil yetiştirmeyi başardınız!

Haaa, ama bir dakika, gençlere de fazla haksızlık etmeyelim: Sizin zamanınınızda (gene 68’li, 78’li ana-babalara söylüyorum) durum farklı mıydı? Değildi…

Oranı yüzde biri, bilemedin ikiyi geçmeyen bir ‘bilinçli gençlik’, ve hayatı derbi maçta kaleyi kimin koruyacağından, çeyiz sandığına kaç tane saten gecelik koyacağından ibaret bir büyük kalabalık…

Tek fark, biz ‘ihbarlı telefonunuz var’ diye postaneye çağrılırdık, şimdiki gençler akıllarını emanet ettikleri cep telefonları için varlar.

Çünkü bizim, istesek de tüketebileceğimiz bir şey yoktu, şimdiki gençler ise düzen(ler) tarafından ‘kompülsif tüketici’ haline getirildi.

Tüketicinin de duyarlısı ve akıllısı makbul değildir…

Asıl mesele ‘İslam demokrasisi’

Asıl mesele ‘İslam demokrasisi’
Nuray Mert

Gündem o kadar yoğun ve yakıcı ki temel meselelerimizi tartışmaya vakit bulamıyoruz, oysa temel meselelerimizi tartışmadan yol almamız imkânsız. İktidar partisinin zihniyet dünyasının en önde gelen temsilcilerinden Hayrettin Karaman Hoca, uzunca bir zamandır, bir “temel mesele” üzerine yazıyor, ama “İslam demokrasisi” konusu doğru dürüst tartışma konusu olamıyor. Oysa, özellikle İslamcılar iktidar olduktan ve “muhafazakâr demokrat”lıktan tekrar İslamcılığa döndükten sonra, bu ülkede İslam ve demokrasi ve genel olarak siyasetten kimin ne anladığını konuşmadan hiçbir meselemizi çözemeyiz.

Derinlikli tartışma yok
Doğrusu, bugüne kadar İslam, laiklik ve demokrasi üzerine çokça laf edildi ama bir türlü derinlikli bir tartışma gerçekleşemedi. Önceleri, laik çevre içinde İslam geçen hiçbir konuyu dinlemek, anlamak istemedi, duymazdan gelmeyi, dahası susturmayı seçti. Bu koşullar altında, İslami kesim karnından konuşmayı, düşünce ve taleplerini “demokrasi” adına kodlamaya başladı. AK Parti kurulurken hem bu nedenle hem de İslamcı söylem ile geniş kitlelere ulaşmanın imkânsız “muhafazakâr demokrat” olduklarını iddia ettiler, konu kapanmış gibi gözüktü. Şimdi durum farklı, AK Parti çevresi artık düz demokratlığı değil “İslam demokrasisi”ni referans alıyor ama yeterince güçlü oldukları halde, nedense hâlâ bunu açıkça ifade etmekten kaçınıyor. Karaman Hoca en açık sözlülerinden biri, o halde onun yazdıkları üzerinden konuşalım.

O yazdıkça, bu ülkede laik kesim İslamdan ne kadar habersizse İslamcıların da demokrasi ve hatta modern zamanların siyaset anlayışından ne kadar habersiz olduğu anlaşılıyor. Oysa, “bize ne modern siyaset anlayışından, demokrasiden, biz Müslümanız, biz zaten bunları kabul edemeyiz” deme lüksleri yok, bir şeyi kabul etmemek başka, haberdar olmamak başka. Nitekim, Karaman başta olmak üzere, demokrasiye kuşku ile bakan İslamcıların pek çoğu demokrasi konusundaki itirazlarının, modern Batı siyaset kuramının “demokrasi” konusundaki sorgulama külliyatının çok gerisinde kaldığının farkında değil.

Demokrasi anlayışları ne kadar sığsa, modern demokrasi konusundaki itirazları da o kadar sığ, tam tersi de doğru. Hadi bu derin mevzuyu, şimdilik bir yana bırakalım, neden modern siyaset kavramlarının bazılarını İslam adına reddettikleri halde bazılarına dört elle sarıldıkları da belli değil. Mesela, neden “seçim”lere, “milli irade”ye bu kadar önem verirler; neden doğrudan “İslam devleti” değil de “İslam demokrasisi?” “İslam demokrasisi” diye bir şeyden söz edilecekse, bunun en iyi örneği İran İslam Cumhuriyeti’ne itirazları, sadece Şii teolojisi temelli olması mı?

Ben diyorum ki, Cumhurbaşkanı başta olmak üzere AK Partisi çevresi artık ülkede, modern bir demokratik düzen değil İslam demokrasisinin hâkim olmasının daha isabetli olduğu kanaatinde; söylediklerinden, yaptıklarından, kanaat önderlerinin tezlerinden anlaşılan bu. Koalisyon kurmak istememeleri, illa mutlak iktidar ve dahi devlet gücünü ellerinde bulundurma gayretlerinin nedeni bu. Öyleyse, neden açıkça bunu konuşmuyor, tartışmıyoruz?

Benim arkamda değil devlet gücü, hiçbir güvence yok. Ben bu ülke için neyin daha iyi olacağını düşündüğümü açıkça söylemekten çekinmiyorum, koca iktidar neden çekinir? Toplumu korkutmaktan mı? O halde, korkacakları bir şeyi, münasip bir yolla topluma dayatmayı düşünüyorlar demektir. Yoksa kendileri Batı dünyasının tepkisinden mi korkuyor, o halde meydan okuduklarını iddia ettikleri Batı’dan tırsıyor olmuyorlar mı?

Her alana müdahale
Ben kendi adıma açıkça söylüyorum; “İslam demokrasisi” fikrini fazlasıyla ürkütücü buluyorum. İslam demokrasisi demek, İslam adına devletin hayatımızın her alanına müdahale edebilmesi demek, birilerinin siyasi gücü, kendi din ve hayat anlayışları çerçevesinde dayatması, çıkarlarını din kılıfında daha da kolay meşrulaştırması demek. Daha önce de yazdım, şahsen ben böyle bir düzende yaşamak istemiyorum, isteyen de istemeyen de açıkça söylesin, önümüzü görelim. “Milli menfaat” konusu da milli menfaatin nasıl tanımlandığı ile belirlendiğine göre, kimsenin kimseyi ihanetle itham etmeye hakkı yok. Sizin ülkenin menfaatine dediğiniz şeyde ben menfaat görmüyorum; İslami devlet veya demokrasi istemiyorum; milliyetçi, çatışmacı, militarist iç ve dış siyasetin bu ülke için felaket olduğunu düşünüyorum; benim gibi düşünen milyonlarca insan var. Erken seçim, koalisyon, hatta Kürt meselesi hepsi bu temel tartışmanın uzantısı olan konular, asıl mesele açıkça konuşmaya niyetiniz var mı, yok mu?

Erdoğan’ın kanlı planı…

Erdoğan’ın kanlı planı…
Merdan Yanardağ

Haziran seçimlerinin ardından iktidarını yitirmesi ve başkanlık hayallerinin suya düşmesi Erdoğan’ı yeni bir hatta sürükledi. Erdoğan, kendisini başkan yaptırmayan halkı kanla terbiye etmeye kalktı. Erdoğan, kendisine bağlı ‘derin güçleri’ harekete geçirdi. Amaç, kaos ve çatışma ortamı yaratarak AKP’yi yeniden tek başına iktidara getirmek.

Ankara’nın bazı köşelerinde, Tayyip Erdoğan’ın AKP’yi yeniden tek başına iktidara getirmek ve başkanlık rejimini yaşama geçirmek için karanlık bir planı uygulamaya koyduğu belirtiliyor. Planda kan ve gözyaşı var. Plana göre, sol örgütler ve PKK ile çatışma ortamı yaratılarak gerilim tırmandırılacak. HDP’ye dava açılacak. Koalisyonlar döneminin kaosu daha da büyüteceği teması işlenerek ülke erken seçime götürülecek. Tayyip Erdoğan ve hâlâ onun denetiminde olan AKP Hükumetinin kanlı bir planı uygulamaya koyduğu, Ankara’nın bazı mahfillerinde konuşulan hemen hemen tek konu.

AKP-Erdoğan iktidarının, 7 Haziran 2015 seçimlerinde ağır bir yenilgiye uğrayarak iktidardan düşmesinin ardından bu planın yürürlüğe konulduğu belirtiliyor. Buna bir tür darbe planı demek de mümkün. Çünkü, AKP-Erdoğan iktidarının halk tarafından düşürülmesinin ardından ortaya yeni bir siyasal tablo çıktı. Bu tabloya göre, siyasal İslamcı AKP iktidarının ülkeyi mezhepçi faşizan bir rejime sürükleme, dolayısıyla Tayyip Erdoğan’ı diktatör yetkileriyle donatarak bir başkanlık rejimi kurma projesi de suya düştü. Ankara’da güvenilir kaynaklardan edindiğimiz ve yine daha önce doğruluğunu test ettiğimiz haber kaynaklarımıza teyit ettiğimiz, AKP’yi yeniden tek başına iktidara taşımayı amaçlayan bu kanlı kaos planının köşe taşlarını aşağıda şöyle sıralayabiliriz.

Adım adım kaos planı Yapılan değerlendirmelere göre; seçimlerde ortaya çıkan tablonun üzerine, Türkiye’de ‘derin devlet’ olarak bilinen Kontrgerilla’yı MİT-Emniyet merkezli olarak yeniden yapılandıran Tayyip Erdoğan, kendisine bağlı yasadışı bu gücü harekete geçirerek, ülkeyi bir çatışma ve kaos ortamına taşımaya karar verdi. PKK ile sürdürülen “Çözüm Süreci” de bu dönemde askıya alınacaktı. Nitekim öyle de yapıldı ve yeniden PKK ile çatışma dönemi başlatıldı.

Bu nedenle, HDP Eşbaşkanı Selahattin Demirtaş’ın, 31 sosyalist gencin öldürüldüğü ve IŞİD tarafından yapıldığı ileri sürülen Suruç katliamının, “Erdoğan’a bağlı yeni Gladyo” tarafından, yani yeniden yapılandırılan Kontrgerilla (derin devlet) yapılanmasınca gerçekleştirildiği iddiasını ciddiye almak gerekiyor. Ortadoğu siyaseti çöktü Ahmet Davutoğlu-Tayyip Erdoğan ikilisinin izlediği dış politika özellikle Ortadoğu’da tam bir fiyaskoya dönüştü. Başta ABD olmak üzere Batı ülkeleri, Suriye’de Esad rejiminin kalmasını, bu rejimin içine “ılımlı muhalif unsurları” da alarak devam etmesi kabul ettikleri halde; AKP-Erdoğan yönetiminin mezhepçi ideolojik önyargıları nedeniyle IŞİD gibi ortaçağ artığı örgütleri desteklemesi, bu fiyaskoyu daha da büyüttü.

ABD ve Batılı ortakları, “öngörülemez” diye niteledikleri ve ikiyüzlü bir çizgi izlediğini düşündükleri AKP-Erdoğan iktidarına mesafe koymaya başladılar. Bunun üzerine Erdoğan, MİT TIR’larıyla silah ve cephane gönderdiği, tekbir getirerek insan boğazı kesen IŞİD’e karşı göstermelik de olsa tavır almaya başladı. IŞİD’e karşı göstermelik tavır IŞİD’in Urfa’nın Suruç İlçesi’nde 31 sosyalist genci bombalı saldırı ile katletmesi ve sınır görevi yapan bir Türk askerini öldürülmesi, AKP-Erdoğan iktidarını bu dinci terörist örgüte karşı tavır almaya zorladı. Ancak, Erdoğan ve AKP Hükümeti, IŞİD’e karşı başlatıldığı ilan edilen operasyonları hemen dejenere ederek, sol grupları ve Kürt örgütlerini de bu operasyona dâhil etti. Dahası bu operasyonu sola ve Kürt örgütlerine karşı saldırıya dönüştürdü.

Sonunda operasyonun geldiği nokta, Eğitim-Sen gibi, büyük bir öğretmen sendikasının da basılması örneğinin gösterdiği gibi sola ve toplumsal muhalefet örgütlerine karşı baskı ve devlet terörüne dönüştü. PKK ile yeniden savaşın anlamı Bu durum uygulamaya konulan plana da uygundu. PKK ile “çatışmasızlık” denilen ateşkes durumuna son verilecek, böylece yeniden ölümler olacak ve şehit cenazeleri gelecek, bu arada sol gruplar ve örgütler de çatışmanın içine çekilerek halkta bir korku ve panik yaratılacak. Böylece AKP ve Erdoğan halka dönerek şöyle diyecek: “Gördünüz mü, AKP tek başına iktidar olma gücünü kaybedince Türkiye nasıl karıştı. Koalisyon lafının bile çıkması ülkeyi bir savaş alanına çevirdi.

İstikrar ve güvenlik için AKP’nin tek başına iktidar olması şart.” Bu arada HDP’li milletvekillerinin dokunulmazlığı kaldırılarak haklarında soruşturma açılacak, parti yöneticileri tutuklanacak ve bu partiye oy veren toplum kesimleri üzerinde bir baskı kurularak HDP tecrit edilmeye çalışılacak. Ortam yeterince olgunlaştığında ise, hükümet kurulmasını sürekli geciktiren ve 45 günlük anayasal takvimin dolmasını bekleyen Erdoğan, Türkiye’yi bir ‘oldubitti’ ye getirerek erken seçime sürükleyecek. Tek başına iktidar hesabı Amaç ise AKP’yi yeniden tek başına iktidar yapmak… Eğer ülkede yaratılan gerilim, çatışma ve kaos ortamında AKP’ye yüzde 4-5 oranında bir oy kayması sağlanabilirse Erdoğan’ın kanlı planı da başarıya ulaşmış olacak. Plan kanlı, çünkü bu süreçte yüzlerce insan hayatını kaybedecek.

Bir yandan IŞİD saldırıları nedeniyle masum yurttaşların can ve mal güvenliği tehdit alına alınırken, diğer yandan Güneydoğu’da yeniden oluk oluk kan akacak. AKP ve Erdoğan’ın amaçlarından biri de MHP’ye gittiğini düşündükleri milliyetçi oyların bir bölümünü almak. Sonuçta AKP anayasayı değiştirecek çoğunluğu sağlayıp, başkanlık rejimi için gereken düzenlemeleri gerçekleştirerek, Tayyip Erdoğan’ı resmen “başkan” gerçekte ise fiilen diktatör yapacak. Böylece Cumhuriyetin yıkılması tamamlanarak, dinci (mezhepçi) faşizan bir rejimin kurulma süreci de tamamlanmış olacak. PKK ile çözüm süreci!

Bu toplumsal parçalanma, çatışma ve kaos ortamı ile CHP de sıkıştırılmış olacak. CHP’nin sol örgütlere haklı olarak yer yer sahip çıkması, onun “terörle ilişkili parti” şeklinde gösterilmesi için kullanılacak. Böylece CHP de bloke edilerek etkisizleştirilmek istenecek. Erken seçim kazanılıp AKP tek başına yeniden iktidar olduktan ve Erdoğan başkan yapıldıktan sonra, PKK ile görüşmelere yeniden başlanacak. Çünkü bu savaşın devam etmesi halinde AKP iktidarının sürdürülmesi de imkânsız olacak.

Ya hesap tutmazsa! Ancak ortada basit bir sorun var; bu planın başarılı olacağının garantisi yok. Bir kez toplumsal fay hatları kırılınca, içine girilen kaos ve çatışma ortamının nereye evrileceğini ve nasıl sonuçlanacağını kestirmek çok zor. Gezi/Haziran direnişini gerçekleştiren kitlelerin –ki sayıları 10 milyonun üzerindedir- bir kez daha, bu sefer sonuç almak üzere sokağa çıkmayacağının garantisi yok. Diğer taraftan, bu kez PKK ile çatışmanın, toplumsal ve siyasal maliyeti tahmin edilenden çok daha yüksek olacaktır.

Sol ve CHP’nin, bu kirli ve kanlı planı topluma etkili bir şekilde anlatarak, Türkiye’nin bütün ilerici, halkçı, yurtsever, cumhuriyetçi ve sol güçlerini birleştirerek harekete geçirmesi, bütün hesapları bozabilir. Diğer taraftan, Suriye’de savaşı kazanmaya başlayan Esad’ın, bölgede değişen dengelerin, dünyanın bu kırmızı bölgesinin yükselen yeni gücü İran’ın tutumu da Tayyip Erdoğan kaderini belirleyecek. Çünkü İran ve Suriye yönetiminin güçlenerek çıkacakları bu dönemde, bölgede Katar ve Suudi Arabistan gibi güçlerle birlikte, kendilerini tasfiye etmeyi amaçlayan ve Ortaçağ gericiliğine dayalı bir “Sünni eksen” oluşturmaya çalışan mezhepçi Erdoğan’a karşı sert bir tavır alacakları da beklenmelidir.