Haysiyet yolları iltihaplanması!..

Haysiyet yolları iltihaplanması!..
Ahmet Takan

“Terörün belini kırdık” açıklamasıyla, bayram sevinci yaşayamayan bizleri acı acı tebessüm etmek zorunda bırakan “Ahmet Hoca”, al gülüm ver gülüm sohbet ettiği Amerika’da beraberindeki kabin ekibine yeni inciler dökmüş. “PKK’nın Kandil-kırsal-şehir arası irtibatlarını kopardık” demiş…

“Bunlar bizleri herhalde peşimize saldıkları müderris kılıklı karabaşları ile değil de kahrımızdan öldürecekler” diye söylenip durmaktan kendimi alamadım. Hâl böyle olunca bayram boyunca 3 yazı halinde sizlere sunduğum çözüm/çözülme gerçeklerini yeniden toparlamak şart oldu. “Şart” diyorum çünkü; yıllardır belgeleriyle Türk milletine yılmadan anlatmaya çalıştık. Aklımızla, zekâmızla, acılarımızla alay ediyor PKK’nın çözüm ortakları.

PKK/KCK terör örgütü, sözde çözüm sürecinde bölgede kendi paralel devletini inşa etti. Öcalan sever iktidarın, oluşturduğu akiller grubu ve yandaş valilerin kırlarda düzenlediği pikniklerin gölgesinde KCK’nın yapılanmasına adeta göz yumuldu. PKK’nın sözde devlet yapılanması KCK, bu süreçte Eğitim/maliye/yargı/emniyet/mobil karakol/askere alma dairesi gibi kritik konularda yapılanmasını tamamladı.

1- Emniyet-kendi asayiş ekibini kurdu:

Daha PKK ateşkes ilan etmeden iktidar ve yandaşlarının sözde barış naraları attığı bir sırada Şubat 2013 tarihinde PKK/KCK polis gücü olan YDGH’yi kurdu. Örgütün asayiş konularında yapılandırdığı bu örgüt, bölgede fuhuş ve narkotik operasyonları yaparak halkın gözünde sempati toplamaya çalıştı.

PKK ile mücadelede uzman ve gözü kara polislerimizin tasfiyesiyle birlikte YDGH’liler tek tek ilçelerde hâkim olmaya başladı. Valilerin, TSK’nın ve emniyetin operasyon taleplerine duyarsız kalması ve bu talepleri yok hükmünde görmesi YDGH’nin faaliyet alanını genişletmesini sağladı. 6/7 Ekim 2014 olaylarında YDGH’nin nasıl bir güce ulaştığı görülmüş olundu.

2- PKK mahkemeleri kuruldu:

PKK’nın yerel mahkeme anlamında şehirlerin dışında kır mahkemeleri oluşturuldu. Burada çözülemeyen konular ise yüksek mahkeme olarak görülen Kandil mahkemesine havale edildi. Bölgedeki Kürt vatandaşlar, adliyelerde soruşturma savcılıklarının bir bir lağvedilmesinden ötürü muhatap bulamayınca PKK mahkemelerine gitmek zorunda kaldı. Burada çözülemeyen konular ise Kandil yargıtayına gitmeye başladı.

3- Mobil karakollar:

Örgüt, hükümetin oluşturduğu boşluktan istifade edip çadırlar kurdu. Buraları mobil karakollara çevirdi. Cizre, Şemdinli, Nusaybin, Lice, Beytüşşebap vs. gibi yerlerde mahalleleri zapt etti.

4- Vergi toplamaya başladı:

KCK yapılanması çerçevesinde oluşturulan vergi birimleri, iş adamları ve esnaftan vergi adı altında haraç toplamayı bölgede kurumsallaştırdı. Belediyeler bünyesinde çalışan görevlilerin maaşlarının yüzde 30 ile 50’si arasındaki miktarına PKK tarafından el konuldu.

Ayrıca BDP, HDP ve DBP’li belediyeler tarafından açılan ihaleler ile iş yeri vb. yerleri açmak için belediyeden ruhsat almak isteyen firmalardan örgüte vergilendirme amacıyla para istendi. Firma sahipleri KCK/mali birimlerine yönlendirildi.

5- PKK askere alma dairesi:

Kurulan mobil karakollar aynı zamanda örgütün Kandil’e eleman temininde de kullanıldı. Evlerdeki genç nüfusu tespit eden örgüt, Kürt vatandaşların çocuklarını PKK’ya katılmaları için askere almaya başladı. Aileler çaresiz kaldı.

6- Paralel okullar kuruldu, edevler faaliyete geçti:

PKK’nın alternatif eğitim sistemini hayata geçirmesi; bölücü terör örgütü, sözde çözüm sürecini özerkliğin alt yapısını oluşturma ve kendi devlet kurumlarını kurma amaçlı olarak kullanmaya başladı. Süreç boyunca PKK yöneticileri tarafından yapılan birçok açıklamada da PKK’nın dönem stratejisinin “demokratik özerkliği inşa” olduğu ifade edildi.

Teröristbaşının fikirleri esas alınarak hazırlanan taslak da “demokratik özerklik”, “Kürdistan toplumunu siyasal, hukuki, öz savunma, sosyal, ekonomik, kültürel, ekolojik ve diplomasi şeklindeki 8 boyutlu örgütleyerek siyasi irade yapıp Demokratik Özerk Kürdistan inşasını hedeflemek” şeklinde 8 boyutlu tanımlandı. Bölgedeki alternatif eğitim faaliyetleri özerkliğin kültürel boyutu içinde yer aldı. PKK, devletin bölgede sunduğu eğitim hizmetini işlevsiz kılma ve kendi eğitim sistemini inşa ederek halkı bu sisteme tabi olmaya zorlama stratejisini takip etti.

7- Kürtçe özel okullar açılmaya başlandı:

Demokratikleşme paketinin özel okullarda Kürtçe eğitime izin vermesi sonucu PKK, 2013-2014 eğitim dönemi öncesi Diyarbakır’ın Bağlar ve Lice ilçeleri, Şırnak’ın Cizre ve Hakkâri’nin Yüksekova ilçesinde Kürtçe okul açma çalışmalarına başladı. Ancak PKK’nın legal uzantıları yeni düzenlemeye ve yasalara uygun özel okullar açmak yerine fiili durum oluşturup Millî Eğitim mevzuatına uymayan ve “Türkçe’nin seçmeli dil olarak okutulduğunu” duyurduğu sözde okullar açtı.

8- Öğretmenler üzerinde baskı kuruldu:

PKK, önceki yıllarda millî birlik ve bütünlük düşüncesine sahip öğretmenler üzerinde baskı oluşturup, gitmeleri yönünde çalışarak bölgedeki gençlerin kendi telkinlerine daha açık hale gelmesini amaçladı.

9- Okulların boykot edilmesi ve okullara yapılan saldırılar:

Bölücü terör örgütü, okulların açıldığı dönem başlarında boykot ilan ederek bölge insanına çocuklarını okullara göndermemesi için baskı yaptı ve okullara yönelik eylem gerçekleştirdi.

Şimdi, 1 Kasım tezgahlarına yönelik olarak, öldürülen sivrisinek sayıları ve algı oyunları ile bataklığın kurutulduğu yalanına milletin inanmasını bekliyorlar.

İki kısa sorum olacak;

* Kara Kuvvetleri’ne bağlı birliklerin hâlâ kışlalarından çıkmasına niye izin vermiyorsunuz?

* O Valileri neden görevden almıyorsunuz?

Sandıkları gibi değil…

Sandıkları gibi değil…
Şükrü Küçükşahin

İÇERİDE ve dışarıda karşı karşıya olduğu sorunları nedeniyle Türkiye’nin ihtiyacı, yeni bir seçim değil, 7 Haziran’da seçmenin verdiği mesajı karşılayacak bir uzlaşma hükümeti kurmak, sorunları bir bir çözmekti.

Bunlar çok yazıldı, çok söylendi; ancak 13 yıldır ülkeyi tek başına istediği gibi yöneten AKP, gücün elinden çıkmaması için kumar gibi bir karar aldı.

Sanıyorlar ki seçmen 7 Haziran’da hata yaptı, 1 Kasım’da düzeltecek, kendilerini yeniden tek başına iktidar yapacak! ‘Oysa kazın ayağı hiç de öyle değil’ diyeceğiz de AKP yine dinlemeyecek bizi.

Çünkü gerçekçilikten tamamen uzaklaşmış, kendisi dışındaki herkesi, her kesimi, her kurumu ‘düşman’ gibi göstererek sonuç almaya çalışan bir AKP var artık.

13 YIL SONRA SANDIK KOYAMAMAK

Dinlemeseler de söyleyelim; ayaklarına kurşun sıkmaya devam ediyorlar. Sanıyorlar ki, 11 yıl mutlu mesut beraberlik yaşadıkları ‘Paralel Yapı’ ile düşman kutuplara geçince kendileri dışındaki herkesi ‘Paralel Yapı’ destekçisi göstererek halktan oy alacaklar.

Sanıyorlar ki, düne kadar aynı masada oturdukları PKK-HDP-İmralı ile ‘Dolmabahçe mutabakatı da çözüm süreci de öldü’ deyip ilişiği kesince kendileri dışındaki herkesi PKK destekçisi göstererek halktan oy alacaklar.

Sanıyorlar ki, 13 yıl hiç iktidar olmamış gibi, “Haydi Bismillah” diye yola çıkınca, tüm yanlışlarını sıfırlamış olup halktan oy alacaklar.

Sanıyorlar ki, karşılarındakinin elleri bağlı, dilleri tutulmuş.
Oysa gerçekler her gün 77 milyonun yüzüne defalarca çarpıyor.
Düşünebiliyor musunuz, 13 yıllık bir iktidarın ardından, Cumhuriyet tarihinde ilk kez, vatan toprağında bazı yerlere sandık konamayacağı ilan ediliyor.

Sandığın ve her bir oyun namusunun, hükümetin yönetimindeki devlete ait olduğunu bilmeyen kaldı mı ki AKP, bunun sorumluluğunu almıyor?
Diyeceksiniz ki nasıl alsın; ‘7 Haziran sonrası ülkenin içine itildiği kaos ortamında güvenli seçim zor’ diye yırtınanları dinlemeyen AKP’nin kendisiydi.

MUHALEFETİN PEŞİNDE SÜRÜKLENMEK

Görünen o ki, iktidar seçime bu olumsuzluklar altında gidiyor.
Aynen 7 Haziran öncesi olduğu gibi AKP yine savunmada kalacak, muhalefetin peşinden sürüklenecek bir havada.

Çünkü, örneğin CHP çıkıp, “Ey emekli kardeşim, Ramazan ve Kurban bayramlarında iki maaş ikramiye almış olacaktın; ama AKP bunu engelledi. Size ikramiye vermek yerine parayı, bu seçime harcıyor, siz de hesabı sandıkta sorun” diyecek.

Asgari ücretliye, mazot kullanan köylüye de aynı şeyi söyleyecek.
MHP ilaveten çıkıp, “AKP PKK ile tokalaştı, Dolmabahçe’de masa kurdu, çözüm sürecini şehirlerimize bomba stoklamak için kullandırdı” diyecek.

HDP’nin söylem ve yapacaklarını geçiyorum; ama MHP ve CHP’nin AKP’yi çok zorlayacağını görmeli, “MHP de CHP de ‘Paralel Yapı’ ve PKK ile yandaş” demenin hiç sonuç yaratmayacağını iyi bilmeli.

Bir şey daha söyleyeyim; bu seçimin yanlışlığını dillendiren, hükümet kurulması yönünde en büyük algıyı yaratan parti CHP olmuş durumda.

Kılıçdaroğlu da genel başkanlığından bu yana güvenilirlik anketlerinde CHP’yi sevindirecek noktaya ulaşmış.

Aynı anketlerde Cumhurbaşkanı Erdoğan ile Başbakan Davutoğlu’nun eski oranlarına ulaşamadığını belirtsek demek istediğimizi anlatabiliriz belki.

Sandıkları gibi değil, yani.

Bu bayram böyle…

Bu bayram böyle…
Melike Karakartal

Bu bayram biraz hüzünlü. Yok, hiç öyle “Nerede o eski bayramlar”dan girip “Bayramın eski tadı yok”tan çıkmayacağım.
Aileyle birlikte zaman geçirmek için bahane olan, iyi duygular yaratan her zaman dilimi güzel.

“Çekirdek aile” sınırları içinde bayramlar eskiden ne ise, şimdi de o. Beni hüzünlendiren konu, birileri güç savaşı yapacak diye rüzgarla sağa sola savrulan kuru yaprağa benzer hallerimiz.
Önümüzü göremediğimiz, belirsizlik bulutu içinde debelendiğimiz bir dönemde oluşumuz…

Birileri güç savaşı yapacak diye birbirimize düşman edilişimiz, yok yere düşman edilişimiz, yalanla düşman edilişimiz…
Birileri kendi gücünü koruyacak, kendi arzularını gerçekleştirecek diye oyuncak edilen koskoca bir ülke…
Bir yandan eşitlik mesajı verirken, öte yandan kutuplaştırıcı dil oy konusunda daha çok işe yaradığı için bunu kullanmaktan çekinmeyen siyasetçiler…

Etik kuralları olmadığını açık açık göstererek oynayan, bir gün “siyah” diyen, sonra tepki alınca “Yalan konuşmayın, ben siyah demedim, kara dedim” diye karşısındakini yalancılıkla suçlayan adamların kişisel hesapları yüzünden oyuncak olmuş 77 milyon…
İşsizlik, eğitim kalitesizliği, deprem gibi çok önemli sorunlar varken bunları bir kenara bırakıp elindeki parayı seçime, otoyol kenarlarındaki duvarlara ekilen çiçeklere, ultra lüks makam araçlarına ayıran devlet yetkilileri…

Savaştan kaçan ve çaresizlikten ne yapacağını şaşırmış, canları pahasına bu coğrafyadan uzaklaşan insanlar…
Bir yanda onların çaresizliği var, bir yanda da aşırı üretim yapılan bir dünya. Herkesin rahat rahat doymasına yetecek kadar yiyecek üretilirken, bunun sadece cebinde verecek parası olana sunulması…

Üretimden geriye kalan, satılmayan ne varsa çöpe giden, para ile dönen acımasız bir dünya.
Bunları düşününce hüzünlü geliyor bayram.
Eğitim, deprem, azgelişmişlik, toplum içindeki kutuplaşma, gelir ve imkan uçurumları gibi gerçek sorunlarla uğraşamayıp kendi derdine düşmüşlerin ve kendi ihtiyaçları doğrultusunda tüm ülkeyi tasarlamaya çalışanların elinde oyuncak olduğumuz bir bayram bu.
***
Gerçek öncelikleri belirleyememenin hayati sonuçları olur.
Bunları hepimiz görüyor, yaşıyoruz.
Bugün, önceliklerimiz fena halde karışmış durumda. Herkes boğuluyor ama “ben boğulmuyorum” hayaline kapılanlar, kendilerine hayali bir sandal yaratmışlar, onun üzerinde duruyorlar.

Yapabildikleri tek şey sosyal medya aracılığıyla “Pes ya, yuh, bu kadar mı olur!” ve benzeri cümlelerle tepki vermek. Sonra hayali sandallarının yalancı huzuruna geri dönmek.
Fakat farkında değiller ki, kişisel hesapları yüzünden milyonlarca insanın hayatıyla oynayan kötülerin varlığında, üzerinde durdukları sandalların hepsi hayal…

İnsanlar yaşamak, büyümek, ilerlemek için hayali değil, gerçek sandallar üzerinde durmaya ihtiyaç duyarlar.
Sandal metaforunun, yerine istediğinizi koyun… Evlerinizi, işlerinizi, ailelerinizi, toplumsal huzuru, refahı, barışı… Sağlam olması gereken ama siyasetçiler yüzünden bile bile sallanan ne varsa hepsini koyabilirsiniz.
Kişisel güç için milyonlarca insanın hayatıyla oynayan, onları hayali sandallara
hapseden kötü insanlardan uzak bayramlar olsun…
Belki bugün değil ama ileride…

AKM ne olacak?

AKM ne olacak?
Yekta Kopan

Yedi yıldır, sağlıklı-inandırıcı bir açıklama yapılmaksızın kapalı tutulan, çürümeye bırakılan, bir polis merkezi olarak konumlandırılan bir mekanın ‘görevini yapamaması’ kimin suçudur?
“Tarihi bir yapı mı? Hayır. Eski. Estetik mi? Hayır. Kente kattığı bir şey var mı? Hayır. Akustik açıdan bile sorunlu. Ben demiyorum, işi bilenler söylüyor. Ben şunu anlamıyorum. Yerine ne yapılacağını bile tartışmadılar, “Burası yıkılmasın” diye kampanya başlattılar. Yıkılmasın da ne olsun, çürüsün de çöksün mü? Oysa ki orası için düşünülen, İstanbul’a çok yakışacak bir opera-sahne sanatları binasıydı.”
Bu sözler AKM için söylenmiş.
Söyleyen AKP’nin Çevre, Şehir ve Kültürden Sorumlu Genel Başkan Yardımcısı Çiğdem Karaaslan.
Peki Çiğdem Karaaslan kim?
Kendi internet sitesindeki özgeçmişi şöyle başlıyor: “1979 yılında İstanbul’da doğdu. Bilkent Üniversitesi Güzel Sanatlar Tasarım ve Mimarlık Fakültesi Kentsel Tasarım ve Peyzaj Mimarlığı bölümünü yüksek şeref öğrencisi olarak bitirdi. Ankara Üniversitesi‘nde “Tarihi Kentlerde Kimliksizleşme Sorunu” üzerine yüksek lisans tezini tamamladı. Aynı zamanda Yıldırım Beyazıt Üniversitesi Sosyal Politikalar Bölümünde doktorasına devam etmektedir.”
Gelin, açıklamanın “biz-onlar” ekseninde yapılmasına takılmayalım ve yüksek lisans tezini “Tarihi Kentlerde Kimliksizleşme Sorunu” konusunda veren bir akademisyen-politikacının sözlerini tek tek takip edelim.
1. Tarihi bir yapı mı?
Karaaslan, kendi sorduğu bu soruyu “Hayır” diye cevaplamış. Temeli 29 Ekim 1946’da atılmış. 1956’da Bayındırlık Bakanlığı tarafından Almanya’da tiyatro binaları üzerine doktora yapan mimar Hayati Tabanlıoğlu projenin başına getirilmiş. 1969 yılında İstanbul Kültür Sarayı adıyla hizmete açılmış. Açılışta dönemin Cumhurbaşkanı Cevdet Sunay ve Başbakanı Süleyman Demirel bulunmuş. Bina “Cumhuriyet sonrası Türkiye’sinde bir Türk mimar tarafından tasarlanmış az sayıda modern mimari yapıdan biri” olarak tanımlanmış.
Şimdi… Çiğdem Karaaslan’a şunu sormamız gerekiyor: Bir bina, hangi dönemden kalırsa ve hangi kriterlere uyarsa “tarihi yapı” olarak nitelendirilebilir? “Tarihi yapı” ile “eski” arasındaki çizgiyi neye göre çiziyoruz?
2. Estetik mi?
Karaaslan, bu sorusunu da “Hayır” diyerek cevaplamış. AKM, aynı yıllarda Avrupa’da inşa edilen eşdeğerleriyle benzer niteliklere sahip bir bina. Bugünün teknolojisinden uzak olduğu herkesin kabulü. Yine Çiğdem Karaaslan’ın belirttiği gibi akustik sistemi de yeni teknolojiden uzak olabilir. Ancak bütün bu eksikleri yapıldığı dönemin estetiğini yansıtmadığı, yani mimarlık tarihi içinde bir estetiği olmadığı anlamına mı geliyor?
Şimdi… Şunu soralım: Tepebaşı’ndaki TRT binası orada dururken, AKM’nin estetik değerini tartışmaya nereden başlamamız gerekiyor?
3. Kente kattığı bir şey var mı?
Çiğdem Karaaslan’ın açıklamasındaki en çarpıcı cümle. 27 Kasım 1970’deki yangından sonra Tabanlıoğlu’nun onardığı ve 6 Ekim 1978’de Atatürk Kültür Merkezi adıyla açılan binanın bu isimle yaşadığı yıllar, neredeyse Sayın Çiğdem Karaaslan’la yaşıt. Tadilat nedeniyle kapatıldığı 31 Mayıs 2008’e kadar bu binada neler yaşandığını kendisinin de gayet iyi bildiğini düşünüyorum. Dünyadaki benzerleri gibi, bu bina da yıllar boyunca bir ‘sanat okulu’ işlevi gördü. Öğrenciler yetiştirdi. Kültürlerarası diyalogun merkezi oldu. Tarihi bir kent olan İstanbul’un kimliğini oluşturan merkezlerden biri oldu. AKM, sadece kültürel varlığıyla değil bir ‘buluşma mekanı’ olarak da şehrin en önemli noktası.
Şimdi… Soralım: Yedi yıldır, sağlıklı-inandırıcı bir açıklama yapılmaksızın kapalı tutulan, çürümeye bırakılan, bir polis merkezi olarak konumlandırılan bir mekanın ‘görevini yapamaması’ kimin suçudur? Bir kültür merkezinin ‘kente bir şey katması’ nasıl olur?
Soruları derleyip toparlamak için eski CHP milletvekili Melda Onur’un 16 Aralık 2013’te dönemin Kültür ve Turizm Bakanı Ömer Çelik’in yanıtlaması istemiyle verdiği soru önergesini hatırlayalım.
Şunları sormuştu Melda Onur:
1- Kent merkezinde önemli bir kültür merkezi olan AKM ile ilgili Bakanlığın tasarrufu nedir?
2- Sabancı Holding’in Bakanlık ile imzaladığı protokol geçerli midir? 30 milyon liralık katkı payı kullanılmış mıdır?
3- İçişleri Bakanlığı ile Kültür ve Turizm Bakanlığı arasında AKM projesinin kadük hali değerlendirilmiş midir? Şimdilik AKM’yi geçici olarak kullandığı bilinen polis ekiplerinin burada kalıcı olmasına dönük bir çalışma var mıdır? Yok ise AKM ne zaman bir polis merkezi görünümünden çıkarılaraktır? AKM’nin yeniden bir kültür sanat kurumu olarak açılması için planlanan yeni tarih nedir? Kamuoyuna tarih ne zaman ilan edilecektir?
4- AKM’nin yeniden bir kültür sanat kurumu olarak açılması için planlanan yeni tarih nedir? Kamuoyuna tarih ne zaman ilan edilecektir?
Çiğdem Karaaslan, açıklamasını romantik ve kırgın bir cümleyle bitiriyor: “Orası için düşünülen, İstanbul’a çok yakışacak bir opera-sahne sanatları binasıydı. Bize karşı bir önyargı var. Yapacaktık ama izin vermediler.”
Şimdi… Karaaslan’ın ‘orası için düşünülen’ dediği, Gezi sırasında dönemin Başbakanı Recep Tayyip Erdoğan’ın sözünü ettiği “barok tarzında opera” mı?
Soralım… Korumaya, bakıma muhtaç insanları ölüme mi terk ediyoruz? Korumaya, bakıma muhtaç binaları onarmak-yenilemek-güncellemek yerine çökmelerini mi bekliyoruz? Bu bekleyiş, bir ‘oldu-bitti’ politikasının uzantısı mı?
Soralım… Tarafların onayladığı bir güçlendirme projesi varken, bu projenin kaynakları sağlanmışken, çalışmaların durdurulması nasıl açıklanabilir?
Merak edelim… Yenilemek, yıkmak mıdır?
Çok net soralım, cevabını hemen almak isteyelim… AKM ne olacak?
Ve hep birlikte araştıralım… Tarihi bir kent nasıl kimliksizleşir?

Kafaları hâlâ çok karışık…

Kafaları hâlâ çok karışık…
Mehmet Y. Yılmaz

HAVUZ gazetesinin haberine göre AKP, 1 Kasım seçim bildirgesi için çalışmaya başlamış. Buna göre demokratikleşme sürecinin, çözüm sürecinden bağımsız olduğu vurgulanacak ve PKK silahlarını tamamen bırakana kadar da çözüm süreci gündeme gelmeyecekmiş!

AKP’nin yıllardır süren kafa karışıklığının bir türlü giderilemediğini görüyoruz. Türkiye’nin Kürt sorunu çözülecek ise bu ancak geniş bir demokratikleşme ile olabilir. Bunun ikisini birbirinden ayrı düşünmek mümkün değildir.

Çözüm süreci tartışmaları başladığından beri bunu kaç kere yazdığımı hatırlamıyorum. “Çözüm süreci”, özünde bir demokratikleşme meselesidir, PKK ile yapılacak pazarlıklar meselesi değil.

Ülkenin demokratikleşmesi, insanların haklarını demokratik yollardan elde edebiliyor olmalarının sağlanması, ayrılıkçı fikirleri ve sonunda da ayrılıkçı terör örgütünü marjinalleştirir. Etkisizleştirir. Ayrılıkçı fikirleri ve hareketleri tamamen ortadan kaldırmak mümkün değildir.

Dünyanın hiçbir yerinde de milliyetçi–ayrılıkçı hareketleri tamamen yok edebilmek mümkün olmadı, burada da olamaz. Ama etkisizleştirmek, marjinalleştirmek ve mücadelelerini demokratik
platformlarda sürdürmelerini sağlamak, onları buna zorlamak mümkündür.

AKP ve lideri Erdoğan, aslında “çözüm süreci” diye herkesi oyaladı.
Çünkü muhalif hiçbir sesin çıkmasından hoşlanmayan, yargıyı kendisine bağlayıp etkisizleştirmeye çalışan ve sonunda bir tek adam rejimi kurmak isteyen bir siyasi hareketin, zaten “demokratikleşme” diye bir meselesi olamazdı.

Erdoğan, PKK ile çatışmasızlık sürecini idare edebileceğini ve Kürt hareketini de yedeğine alarak kendi tek adam rejimini kurabileceğini hayal etti. Bir yandan Öcalan ve PKK ile pazarlıklar yaparken, diğer yandan ülkedeki demokrasinin son kırıntılarını da yok etmeye çalışmasının nedeni buydu.

Son seçimlerde HDP barajı geçemeseydi ya da barajı geçtiği durumda da kendisine “Başkanlık” için destek olsaydı, bugün yaşadıklarımızın çoğunu da yaşamıyor olacaktık. Ama HDP’nin bu plana ortak olmayı reddetmesi, güçlü bir demokratik temsil
olanağı yakalaması, hem Erdoğan’ın hesaplarını bozdu hem de PKK’nın kendi varlık nedeninin ortadan kalkmakta olduğu endişesiyle yeniden silaha sarılmasına neden oldu.

Sonuç ortada, yüzlerce şehit, binlerce ölü Türkiye Cumhuriyeti vatandaşı, yakılıp yıkılan kentler. AKP, Erdoğan’ın hesaplarının yarattığı vesayetten kurtulup akıl yoluna dönmedikçe de böyle sürüp gidecek gibi görünüyor.

‘Göz yummanın’ bedeli…

CUMHURBAŞKANI Recep Tayyip Erdoğan, “çözüm süreci zarar görmesin” diye duyarlı davranıldığını, PKK’nın da bundan yararlanarak ateşkes süresince silah ve bomba yığınağı yaptığını söylemişti.

Arkadaşımız Uğur Ergan’ın haberine göre geçtiğimiz yıl Türk Silahlı Kuvvetleri, şu anda en çok terör olayına tanık olunan üç ilde (Şırnak, Hakkâri ve Tunceli) 290 kez operasyon izni istemiş ama bunlardan sadece 8’ine izin verilmiş.

Demek ki izin verilmediği için yapılamayan operasyon sayısı da 282 oluyor! Şunu merak ediyorum: İzin verilmeyen 282 operasyon nedeniyle ele geçirilemeyen silahlar ve bombalar, son dönemdeki kaç eylemde şehitlerin hayatlarına mal oldu?

Bu “Çözüm süreci zarar görmesin diye göz yumduk” diyerek, geçiştirilebilecek bir şey midir? Yitirilen hayatlardan kaynaklanan bir siyasi sorumluluk yok mudur?

Erdoğan ne istiyor, halk ne istiyor?

Erdoğan ne istiyor, halk ne istiyor?
Murat Yetkin

İçişleri Bakanı, AB Bakanı’nı Cizre’ye almayacağını açıkladı. Karabasan gibi günlerden geçmesek belki ağlanacak halimize gülerdik, onu da yapamıyoruz.
Cumhurbaşkanı Tayyip Erdoğan, 9 Eylül günü Avrupa Birliği Komisyonu Başkanı Donald Tusk’ı kabul etti.
Ne kabulde, ne resmi görüşmelerde, AB Bakanı Ali Haydar Konca yer almadı.
Çünkü Konca o sırada, AK Parti’nin mecburi koalisyon ortağı HDP’nin diğer bakanı Müslüm Doğan ile birlikte, Selahattin Demirtaş liderliğindeki heyetle, araçla girmelerine izin verilmeyen Cizre’ye yürüyüş halindeydi.
***
Yürüyüş kolu dün İdil’e ulaşmış, orada durmuştu.
İçişleri Bakanı Selami Altınok kameraların karşısına geçti. Hayır, 4 Eylül’de ilan edilen sokağa çıkma yasağı henüz kaldırılmıyordu ve HDP heyetinin girişine de izin verilmeyecekti.
İçişleri Bakanı’nın hükümet ortağı bir başka bakanı ülkenin bir şehrine sokmayacağını açıklaması, başka koşullarda ağlanacak halimize gülmemize vesile olabilirdi, ama şu karabasan gibi günlerde olamıyor.
***
Bakan dedi ki, bu sokağa çıkma yasağı sayesinde şehirde özerklik ilan eden PKK’nın açtığı hendekler kapatılıyor, mayınlı tuzaklar imha ediliyor ve devlet güvenlik güçlerinin kontrol altına alabildiği mahallelerde kamu hizmetlerinin –yanlış anlamayın, fırınların açılması gibi en temel düzeyde- yeniden başlaması için önlem alınıyor.
Ama mesela sağlık hizmetlerinin hâlâ tam sağlanamadığını, çünkü PKK’nın buna izin vermediğini söyledi sayın bakan.
Benim aklıma da çatışmalar sırasına öldürülen yavrusunun cansız bedenini bozulmasın diye derin dondurucuda saklamak zorunda kalan acılı anne geldi, içim yandı.
***
“Yeter artık” dedi, Kürtçe “Edi bes e” dün Leyla Zana, Kürt siyasetinin simgeleşmiş isimlerinden.
“Elinde silah olan” herkesi bu işe son vermeye çağırdı, “Müzakere yeniden başlasın” dedi, “Yoksa ölüm orucuna yatacağım, bilirsiniz yaparım” dedi.
Şimdi “Zana yapar da, ne Ankara’nın umurunda olur, ne Kandil’in” diyebilirsiniz, ama unutmayın Mandela da ilk başlarda kimsenin umurunda olmamıştı; dünya bu konulara duyarlı.
***
Bakın, Tusk da Erdoğan gibi PKK’nın terör eylemlerini kınadı, son vermesini istedi, HDP parti binalarına saldırıları kınadı.
Ama başka bir şey daha yaptı; Hürriyet’e yapılan saldırıları da kınadı.
Artık iletişim çağındayız, sizin umursamadığınızı başkaları umursuyor, özellikle de konu hak ve özgürlükler olunca.
***
Erdoğan’ın işi kolay değil. Mesela CHP lideri Kemal Kılıçdaroğlu, “PKK’nın iki yıldır silah yığınağı yaptığı” sözlerine takmış durumda Erdoğan’ın. “O zaman kim vardı iktidarda?” diye soruyor.
Bu vesileyle size bir tahminimi paylaşayım. Hani PKK ile MİT üzerinden ve HDP aracılığıyla süren diyalog sürerken işlerin yolunda gittiği günler var ya…
İşte o günlerde askerin, hatta karakolları saldırı altındayken ateşe cevap verip vermemek, silah yığınaklarını, tuzakları, sevkiyatı durdurmak için valilere başvurup aldığı ret yanıtlarının tamamını Necdet Özel’in emriyle arşivleyip sakladığını tahmin ediyorum. Bugünlerin yarınları var düşüncesiyle…
***
Bugünden yarına Erdoğan için iki hedef var şimdi. Biri 1 Kasım seçimleri, diğeri ise yarınki, yani 12 Eylül’deki AK Parti Kongresi.
Erdoğan için AK Parti’nin 1 Kasım’da yeniden tek başına iktidar olması ve ona başkanlık yetkilerini fiilen kullanma imkânı vermesi ne kadar önemliyse, yarın AK Parti Kongresi’nde parti yönetim kurullarına ağırlığını koyması da o kadar önemli.
Baksanıza, son iki gündür küçük bir vücut çalışımıyla, Başbakan Ahmet Davutoğlu’na Binali Yıldırım’ın adaylık ihtimaliyle ölümü göstererek sıtmaya razı ettiği, yani MYK listesine ağırlığını koyduğu konuşuluyor siyaset kulislerinde.
***
Yani Erdoğan’ın önceliği, gücü daha geniş yetkilerle ve daha az denetlemeyle kullanabilecek iktidar imkânı; kendi gücünün devamını ülkenin siyasi istikrarı adına gerekli görüyor.
Tabii 1 Kasım’da Erdoğan’ı en rahatsız edecek sonuç, HDP’nin bütün bu yaşananlara rağmen yeniden yüzde 10 barajını aşıp Meclis’e girmesi, AK Parti’nin de tek başına hükümet kurabilecek sandalyeye ulaşmaması olacak.
Halk ise artık bunalmış vaziyette, 1 Kasım seçimlerinin daha fazla kan dökülmeden, kazasız belasız yapılmasını, artık bir hükümetin kurulmasını ve bu kâbusun bitmesini istiyor.
Üstelik daha 50 küsur gün var seçime, neyle karşılaşacağımızı bilmediğimiz…

Terör kazanırsa…

Terör kazanırsa…
Emre Kongar

Terör hak tanımaz…
Terör özgürlük tanımaz…
Terör hukuk tanımaz…
Terör kural tanımaz…
Terör insanların canına ve malına kasteder…
Terör korkuya, yıldırmaya, kaosa dayanır.
***
Demokrasi temel haklar rejimidir…
Demokrasi temel özgürlükler rejimidir…
Demokrasi hukuk devleti demektir…
Demokrasinin kuralları ve kurumları vardır…
Demokrasi insanların, canlarını, mallarını korur, refahlarını geliştirir…
Demokrasi güvene ve istikrara dayanır.
***
Terör, demokrasinin düşmanıdır…
Demokrasi, Terörün panzehiridir!
***
Terör, demokratik kurumları ve kuralları yıktığı oranda başarıya ulaşır…
Demokrasi kendi kurumlarını ve kurallarını işlettiği oranda Terörü geriletir ve önler!
***
Terör, insanlar arası güveni ve dayanışmayı bozduğu ölçüde hedefini gerçekleştirir…
Demokrasi insanlar arası güveni ve dayanışmayı gerçekleştirdiği ölçüde Terörü durdurur!
***
Terör insanları din, mezhep, ırk, milliyet, dil bağlamında böler, ayrıştırır ve düşmanlaştırır…
Demokrasi insanları din, mezhep, ırk, milliyet, dil bağlamında farklı görmez, ayrıştırmaz, eşitlik içinde birleştirir, bütünleştirir ve barış ve dayanışma içinde birlikte yaşatır.
***
Türkiye, son günlerde yaşanan terör olaylarına verdiği tepkilerle, “Demokrasiye sığınmaya” değil, “Teröre kurban olmaya” doğru gitmektedir:
Terörle ilgisi bilinmeyen, sadece Kürt olan vatandaşlara yönelik Vandalizm…
PKK terörüne karşı tavır koymaya çalışan, barışçı mesajlar veren, 6 milyon seçmeni temsil eden HDP’ye yönelik saldırılar…
Hürriyet gibi, olsa olsa Türkçülükle özdeştirilebilecek bir “Ana akım gazetesinin” Kürtler adına ayrımcılık ve terör destekçiliğiyle suçlanması gibi “akıl dışı bir iddia” ile baskına uğraması!
Bütün bu olaylar hem toplumsal ve siyasal gerçeklere uygun değildir; bir “algı operasyonu” ile yönlendirilmektedir…
Hem de Demokrasinin altını oymakta ve Teröre hizmet etmektedir!
***
Bir toplum, topyekûn Demokrasiden kopar ve Terör tuzağına düşerse, o toplumda hiç kimse, hiçbir makam, hiçbir kurum, Terörün kurbanı olmaktan kendisini kurtaramaz!
Başta Türkiye’yi yönetenler olmak üzere, herkes bir an önce aklını başına toplamalı ve bu gidişe bir “Dur” demelidir!

Sizce ülkenin en önemli sorunu Erdoğan mı, PKK mı?

Sizce ülkenin en önemli sorunu Erdoğan mı, PKK mı?
İsmet Berkan

MEMLEKETİN yarısı, ülkenin en önemli sorununun Cumhurbaşkanı Recep Tayyip Erdoğan olduğuna inanıyor.
Onlara göre, sırf 1 Kasım’daki seçimi Adalet ve Kalkınma Partisi kazanabilsin, hatta mümkünse 400 milletvekili çıkarabilsin diye Erdoğan silahlı kuvvetleri ve polisi durduk yerde PKK’ya saldırttı. Bu görüşe inananlara göre, tek amacı HDP’yi baraj altında bırakmak ve böylece Meclis’te Anayasa’yı değiştirecek çoğunluğu elde edip başkan olmak Erdoğan’ın.

Bu inancın çeşitli alt kategorileri de var. Mesela bazıları, Erdoğan’ın Kürtlerin oylarını aldığı ‘Çözüm süreci’ döneminde PKK’nın yurtiçinde silah ve mühimmat yığınağı yapmasına göz yumulduğunu, Kürtlerin oyunu alamayacağını anladığında Erdoğan’ın süreci bitirdiğini, dolayısıyla bugün canını kaybedenlerin hepsinin sorumlusunun Erdoğan olduğunu düşünüyor; düşünmekle kalmıyor bunu
yazıp çiziyor, söylüyor.

Bir başka alt kategorinin inancına göre Erdoğan ve Saray, iktidarı kaybetmemek için kendine bağlı bir ‘Gladyo’ kurdu; Suruç bombalamasının sorumlusu da bu Gladyo; savaşı başlatan provokasyonları yapan da bu Gladyo.
Her kötülüğün (Buna milli futbol takımının Letonya ile berabere kalması da dahil edildi) ama en çok da şiddet ortamının yeniden doğmasının yegâne sorumlusunun Cumhurbaşkanı Erdoğan olduğuna inananların oluşturduğu yelpazenin bir ucunda işler iyice çığrından çıkıyor; geçen gün Dağlıca’dan, dün Iğdır’dan gelen şehit haberlerinde ölümlerin sorumlusu olarak PKK’yı görmek ve göstermek bile istemiyor bazıları.
***
Öte yandan bir de memleketin öteki yarısı var; gerek seçimin kazanılamamasında, gerek hükümetin kurulamamasında, gerek yeniden seçime gidiliyor olmasında ve gerekse yaşanan yoğun terör
ortamında AK Parti ile Cumhurbaşkanı Erdoğan’ın bunca yıllık iktidarının neredeyse hiçbir sorumluluğu olmadığına, bütün suçun PKK’da ve AK Parti/Erdoğan yok olsun diye onunla saf tutan muhaliflerde olduğuna inanan.

Bu inancın çok da fazla alt kategorisi yok açıkçası; onlara göre etraf AK Parti’yi ve Cumhurbaşkanı Erdoğan’ı düşman bellemiş, hatta Erdoğan’ı bir takıntı haline getirip bir nevi ruh hastasına dönüşmüş hainlerle dolu. Bu inanca göre, ‘hain’ler sırf AK Parti yenilsin diye PKK ile işbirliği içine girmekten bile çekinmiyorlar. AK Parti’ye ve Erdoğan’a yönelik ufacık eleştiri kırıntıları bile
‘hain’ sıfatını kazanmanıza yeterli oluyor.
***
Toplumda epeydir var olan kutuplaşmanın bugün evrile evrile geldiği nokta burası.
Yazarken özellikle ‘inanç’ kelimesini kullandım; çünkü bunlar artık birer fikir değil, neredeyse dogma haline gelmiş, taraflar açısından tartışma dışı kılınmış
inançlar.
Her iki taraf da, günün her anında yaşanan her şeyden kendilerine göre
inançlarını doğrulayacak bir şeyler buluyorlar.
Büyük bir propaganda savaşının ortasındayız; taraflar şimdi gözlerini 1 Kasım’a
dikmiş durumda, bu seçimi bir varlık-yokluk, bir son seçim havasına sokmaya
çalışıyorlar.
Bu propaganda savaşının içinde ara renklere yer bırakmamaya çalışıyor iki taraf
da, ‘Ya benim yanımdasın ya da düşmanımsın’ deniliyor, Twitter kullanıcılarından
web sitelerine, gazetelerden televizyonlara kadar herkese.

PKK, zor günler, değişen roller ve seçimler…

PKK, zor günler, değişen roller ve seçimler…
Murat Yetkin

Önümüzdeki 55 günün ne getireceğini tahmin etmek artık mümkün değil. Bakın altı ay önce ne konuşuyorduk, şimdi ne konuşuyoruz?
Bu yazı yazılıp bittiğinde henüz Dağlıca saldırısını bilmiyorduk.
Yasadışı PKK, daha önce defalarca saldırdığı Dağlıca karakolu yakınlarına bu defa pusu kurmuş, devriye gezen askerleri katletmişti.
PKK’nın terör eylemlerini neye mal olursa, sonucu ne olursa, kaç can yakarsa yaksın devam etmeye kararlı olduğu anlaşılıyor; önce cinayeti kınamak şart.
***
Sonra kendi adıma bir hesaplaşmayı paylaşacağım.
Bizler haber merkezlerinde bu saldırıyı olduğu sırada öğrenemedik. Şu anda gece yarısı ve hâlâ resmi açıklama yapılmış değil; kimilerinin iddia ettiği gibi dün akşam üzeri olduysa ve yerel düzeyde habercilere ulaşması engellendiyse bunu bilemezdik.
Eğer Türkiye’nin Hollanda’yı üç sıfır yendiği futbol maçı sırasında bu cinayeti öğrenip, ama resmi kanallardan gelen telefonlar, baskılar sonucu duyurmayan haberciler olmuşsa, ben onlardan değildim, bilinsin isterim.
***
Peki bu ülkenin Genelkurmay Başkanı da bilmiyor muydu? Biliyorduysa Başbakan’a, Cumhurbaşkanına söylememiş miydi?
Dolayısıyla iki gün önce dört şehit haberi nedeniyle Letonya maçına katılımı iptal etmiş olan Başbakan Ahmet Davutoğlu, komando kıyafeti giydirilmiş üç yaşındaki şehit çocuğunu elinden tutup Konya stadında gollere sevinirken bu saldırıdan habersiz miydi?
Yani daha önce kendisine haber verilmediği, sonradan öğrendiği için mi maçın sonunu beklemeden Ankara’daki acil güvenlik toplantısı için stattan ayrıldı?
***
Bir de Cumhurbaşkanı Tayyip Erdoğan’ın ATV ve aHaber canlı yayınındaki sözleri dün gece tartışmaya konu olan.
Erdoğan yayında şunları söylüyordu: “Terörden rant elde ediyorlar. Yaptıkları şey bu. Eğer 400 milletvekilini alabilecek veya bir Anayasa’yı inşa edecek sayıyı bir siyasi parti yakalamış olsaydı, durum bugün çok farklı olurdu.”
Bu sözler yayınlanınca, onların Dağlıca saldırısından önce sarf edildiği, ama çarpıtıldığı söylendi. Sosyal medyada hedef gösteren yayınlar ardından bir grup gösterici Hürriyet binasını bastı, hasar verdi, neyse ki cana bir şey olmadı.
***
Zaten herhalde Cumhurbaşkanı bu feci gelişmelerin ardından herkesin dersini alıp AK Partiye 1 Kasım’da 400 milletvekili vereceğini ummuş, o acının ortasında bunu düşünmüş olamaz.
Olmamalı.
Gelişmelerin Türkiye’yi nereye götüreceğini, önümüzdeki 55 günün ne getireceğini tahmin etmek artık çok daha zor.
***
Şimdi bu lanet olası haber gelmeden önce yazdıklarımı değiştirmeden sunuyorum; işin içyüzünü biraz daha görüp, bu karanlık tabloyu biraz daha anlamak isteyenleriniz okusun, istemeyen burada bırakırsa da alınacak halimiz kalmadı artık.
***
Eğer yönetimde istikrar biraz da siyaset ve ekonomide işlerin ne yönde gideceğinin tahmin edilebilir olması ise, bu özelliğin Türkiye’de her zaman tutmadığını kabul etmek zorundayız.
Bakın altı ay önce ne konuşuyorduk, şimdi ne konuşuyoruz?
Altı ay önce genel siyasi tablo ve Türkiye’nin en önemli siyasi sorunu sayılan Kürt sorunu üzerine beklentiler, tahminle ne yöndeydi, şimdi ne yönde? Gelin birlikte bakalım.
***
Bundan altı ay önce, yani Mart 2015’in ilk yarısında tablo şöyleydi:
Hükümet, AK Parti ve HDP temsilcilerinin katılımıyla yapılan Dolmabahçe toplantısı, yurt çapında üç yıldır süren çatışmasızlık ortamı ardından Kürt sorununa çözümde mutlu sona yaklaşıldığı umudunu doğurmuştu.
Zaten artık sorundan değil, PKK ile diyalog sürecini 2012’de başbakanlığı döneminde başlatan Cumhurbaşkanı Erdoğan’ın dediği gibi Kürt “barış sürecinden” söz eder olmuştuk.
***
O mutlu son, yasadışı PKK’nın İmralı’da mahpus lideri Abdullah Öcalan’ın 21 Mart Nevruz günü Diyarbakır’da HDP’li vekillerce okunacak mesajıyla gelmeye çok yakın görünüyor, öyle gösteriliyordu.
Hükümet zaten bir takım yasalar çıkarmış, uygulamak için silahlı mücadelenin son bulmasını beklediğini söylüyordu.
O mesajda Öcalan PKK’yı hemen silahlı mücadeleye son vermek amacıyla (hükümetten iyi haber alan meslektaşların iddiasına göre 15 Nisan’da) olağanüstü kongreye çağıracak, o karar alınacak, barış kapıları açılacaktı.
***
Doğrusu Cumhurbaşkanı Erdoğan da, Başbakan Davutoğlu da bu işin 7 Haziran seçimlerinden önce tamamlanmasına azami önem veriyordu.
Bunun bir doğal yanı vardı, elbette her yönetim ülkede barış ortamının hakim olmasını, seçime sükunet içinde gidilmesini arzu ederdi.
Madalyonun diğer yüzünde, Erdoğan’ın PKK’nın silah bırakmasına müteşekkir olacak Kürt seçmenin AK Parti’yi oylarıyla ödüllendireceği ve kendisine başkanlık yolu açacak Meclis çoğunluğunu getireceği beklentisi vardı; 400 milletvekili talebinin ardında bu türden bir cebir hesabı vardı.
***
Davutoğlu’nun CHP lideri Kemal Kılıçdaroğlu’na “Sivas’ın Doğusuna gitmesi” için müstehzi meydan okuduğu günlerdi.
MHP zaten yoktu o coğrafyada, artık CHP’ye de yer yoktu AK Parti’ye göre, yakında, PKK silah bırakıp Kürt mevzusu sorun olmaktan çıkınca HDP’ye de yer kalmayacağı günler yakındı.
Hani Fenerbahçelilerin bir esprisi vardır ya, “Herkes bir gün Fenerli olacak” diye, adeta öyle bir kıvamdaydı siyaset.
***
Çünkü siyasetin genel tablosuna dair bundan altı ay önceki tahminlerin de bugünkülerle alakası yoktu.
Haydi AK Parti’yi yüzde 56 filan gösteren nerede, nasıl yapıldığı müphem anketleri saymayalım.
Ama o günlerde çoğu anket şirketine göre, AK Parti biraz oy kaybetse de hükümeti kaybetmeyecek, tek başına iktidar olacaktı.
***
İşi gereği az çok yabancı diplomat ve yatırımcılarla konuşan bir gazeteci olarak bir şey dikkatimi çekiyordu o günlerde.
Adeta AK Parti’nin “az farkla” hükümet olacağı, Erdoğan’ın başkanlık sistemini –bırakın 400’ü, 330 oyla- referanduma sunacak güce ulaşamayacağı senaryo, piyasa deyimiyle “satın alınmıştı”.
Ama artık o günlerde Erdoğan’ın önüne konan “PKK ile diyalog aleyhimize işliyor” dosyası mı etkili oldu, yoksa siyasetin genel kurallarından olan “Fazla zor oyunu bozar” ilkesi mi işledi, hâlâ tam bilemiyoruz, rüzgarın yönü değişiverdi.
***
O günlerde henüz HDP’nin seçime parti olarak gireceği belli değil. Girmediği takdirde, bağımsız vekillikler yoluyla Meclis’te 40’a yakın sandalye alabilirdi, ancak yüzde 10’un altında kalıp hiç girememe riskini alıp geçerse bunu iki katına kadar çıkarabilirdi.
Ama HDP’nin Doğu ve Güneydoğu’da alacağı her fazla vekil, AK Parti’den gidecek Erdoğan’ın başkanlık hedefini suya düşürecekti.
İşte o günlerde, yani altı ay önce bu günlerde zincirleme reaksiyon başladı: Erdoğan Kürt sorunu diye bir şey kalmadığını söyledi, Selahattin Demirtaş “Seni başkan yaptırmayacağız” dedi, Erdoğan Dolmabahçe resmini doğru bulmadığını açıkladı, Nevruz’da beklenen mesaj çıkmadı, HDP’liler Öcalan ile en son görüşmeyi 5 Nisan’da yaptılar, köprüler atıldı ve seçim sahnesi tamamen değişmeye başladı.
***
O sıra anketler ilk kez HDP’yi yüzde 10’un üzerinde, AK Parti’yi de 45’in altında göstermeye başladı.
7 Haziran seçimleri AK Parti’yi yüzde 41 oyla 258 sandalyede gösterdi, Meclis’te tek başına hükümet çoğunluğu kaybolmuştu.
Bu Erdoğan döneminin sonunun başlangıcı mı demekti?
Ama Erdoğan kolay pes eden bir siyasetçi hiç olmamıştı; madem 12 Eylül anayasası seçim tekrarına imkan tanıyordu, bu şansı deneyecekti.
***
Anayasacılar çalıştı, buldu, Erdoğan da uyguladı.
Önce Meclis Başkanlığı seçimini uzatıp zaman kazanarak muhalefet partileri arasındaki çelişkilerin su yüzüne çıkması ve AK Parti’nin yaralarını iyileştirmesi için zaman kazandı.
Davutoğlu’nu her aşamada caydırıcı demeçlerle Kılıçdaroğlu ile bir koalisyon kurulamamasını adım adım izledi ve Türkiye’yi tarihinde ilk defa olmak üzere 1 Kasım’da “tekrar seçime” götürecek kararı aldı.
***
O arada PKK, HDP’nin seçim başarısını da gölgelediğine hiç aldırmadan 3 yıldır ara verdiği terör eylemlerine başladı.
Birbiri ardına pusular, tuzaklar, güpegündüz şehir meydanlarında saldırılarla asker, polis, sivil demeden öldürmeye başladı.
Hükümet buna şiddetli askeri ve polisiye operasyonlarla karşılık veriyor; o operasyonlarda da PKK’liların yanısıra maalesef sivillerin hayatını kaybettiği görülüyor.
***
PKK’nın Kandil’deki lider kadrosundan Murat Karayılan “Daha yeni başlıyoruz” gözdağıyla, “Erdoğan Kürtleri kendisini başkan seçtirmediği için cezalandırıyor” diye formüle ettiği bir bahanenin arkasına sığınarak hükümeti ve aslında halkı yeni kanlı eylemlerle tehdit ediyor.
Geçen Cuma günü Büyükşehir Belediye Başkanı Aziz Kocaoğlu’nun davetiyle İzmir Fuarı’nda bir konuşma yaptım; orada bile bu şiddet ortamında seçimlerin nasıl yapılacağı üzerine pek çok soru geldi.
Kılıçdaroğlu, bunu sağlamak hükümetin işi, Türkiye çok daha kötü ortamlarda seçim yaptı diyor, Davutoğlu da merak etmeyin, yapacağız diyor; ama herkesin endişesi 1 Kasım seçimlerinin güvenli, serbest ve adil yapılması, özellikle de Doğu ve Güneydoğu’da.
***
Tabii şimdi o konuda da roller değişti ve müstehzi tonda “Sivas’ın Doğusuna gidemiyorsunuz” diye meydan okuma sırası Davutoğlu’dan Kılıçdaroğlu’na geçti.
Çünkü şu sıra Doğu ve Güneydoğu’da PKK’nın şiddete başvurduğu, can aldığı yerlerde görünen fazla AK Partili vekil yok. Ama pek çok CHP’li vekil bölgedeki illeri ilçeleri gezip hem PKK’nın, hem de güvenlik güçlerinin hak ihlallerini gözlüyor, rapor haline getiriyor.
Geçen hafta üçer CHP’li vekilden oluşan iki heyetten birisi Erzurum ve Muş (özellikle Varto), diğeri de Van ve Hakkari’den gözlemleriyle döndüler. Kimsenin giremediği Cizre’den CHP’li Sezgin Tanrıkulu haber ve sorularla döndü.
***
Bu rol değişimi CHP’ye bölgeden oy getirir mi? Orası kuşkulu, ama en azından demokratik denetim açısından önemli işlev görüyor.
Peki bu durum 1 Kasım seçimlerini nasıl etkileyecek? Özellikle sandık güvenliği, seçime katılımın düşmesi bakımından AK Parti’ye Meclis’te ihtiyaç duyduğu vekillikleri getirip yeniden tek başına iktidar yapacak, Erdoğan’a Anayasa yoluyla olmasa da fiilen Başkanlık kapısını açacak mı?
***
Radar Politika (www.radarpolitika.com) “Sandığa gitme oranı düşerse kim kazançlı çıkacak?” sorusuna il ve ilçe katışlım oranlarını karşılaştıran bir çalışmayla cevap aramış; özellikle AK Parti ve HDP sonuçları dikkat çekici.
Buradaki sonuçlara göre, HDP seçmeni sandığa gittiği sürece AK Parti’nin mevcut tabloyu değiştirebilmesi zor görünüyor; yani o durumda anketlerin gösterdiği üzere 7 Haziran’dan farklı bir sonuç çıkmayacak.
Başka türlü söylersek, AK Parti’ye Doğu ve Güneydoğu oyları açısından tek başına iktidar kapısını açacak tek gelişmenin seçmenin bu terör ortamı dolayısıyla sandığa gitmemesi olduğu anlaşılıyor.
***
Tabii o durumda AK Parti seçmeninin gitmemesi de söz konusu olabilir. Ama AK Parti bütün Türkiye’den oy alıyor, oysa HDP’nin oylarının yarısı, milletvekillerinin dörtte üçü Doğu ve Güneydoğu illerinden.
Dolayısıyla HDP’nin, PKK’nın eylemlerine, devletin operasyonlarına rağmen seçmenini sandığa gitmeye ikna etmesi kendi açısından önemli; AK Parti açısından da.
Peki seçime katılma oranı düşük olursa bundan en fazla kazançlı çıkacak parti hangisi olur? Radar çalışmasının bu konuda da bir iddiası var.
***
Bu çalışmaya göre, sandığa gitme oranının düşmesi ülke çapında daha çok CHP’ye yarayabilir. Bunun payı yüzde 1 mi olur, fazladan iki vekil mi getirir? O sorulara cevap verilmemiş, ama iki gerekçe verilmiş.
Birincisi CHP’nin zaten Doğu ve Güneydoğu’da geneli etkileyecek düzeyde bir oyu yok. İkincisi de CHP’nin laiklik duyarlılığı yüksek seçmeninin, Erdoğan’ın denge ve denetlemesi zayıf fiili başkanlığına engel olmak için mutlaka sandığa gideceği varsayımı.
MHP için bir doyurucu bir yorum yapılamıyor. Kürt sorunu karşısındaki katı tutumunun AK Parti’ye gitmiş oylarını geri alıp alamayacağı, 7 Haziran sonrası tutumunun ve Tuğrul Türkeş hadisesinin MHP seçmenini sandıktan soğutup soğutmadığı tam kestirilemiyor henüz demek ki.

Gidişat nereye? Türkiye nereye doğru?

Gidişat nereye? Türkiye nereye doğru?
Cengiz Çandar

Berlin’deki Topographie des Terrors’u gezerken Türkiye’nin 2015’i ile Almanya’nın 1933’ü arasında paralellikler kurmak için insanın zihnini fazlaca zorlaması gerekmiyor.

Berlin’de Topographie des Terrors (Terörün Topografisi) adını taşıyan çok önemli bir müze var. Geçmişiyle yüzleşmeyi bilen ve gerekli bulan Almanya, başkentinin geniş bir alanında “Nazi suçları”nı teşhir ediyor.

“Terörün Topografisi” müzesinin bulunduğu yer, artık yerinde yeller esen Nazi Almanya’sında devletin gizli istihbarat örgütü Gestapo’nun, Naziler’in ülkenin içinde-dışında herkese dehşet salmış olan SS’inin ve emniyet merkezinin bulunduğu alan.
Topographie des Terrors’un bir bölümü açık havada. Şehri, Almanya’yı ve Avrupa’yı bölmüş ve Soğuk Savaş’ın simgesi olan, malûm, Berlin Duvarı’dır. Artık yok. Yıkıldı. İşte o Duvar’ın ibreti âlem için bir parçası bırakılmış. O Duvar parçasının paralelinde, uzunca bir alana yerleştirilmiş devasa panellerde, Nazilerin iktidara geliş öyküsü sergileniyor.

Orada sergilenen devasa panelleri okurken dikkatimi çekti: Naziler’in 1933’te iktidara getiren oy oranı yüzde 37.4!
Topographie des Terrors’u gezerken, yüzde 37’lik “milli irade”yle hükümet kuran Naziler’in iktidarı nasıl kullandıklarını, nasıl öncelikle ifade özgürlüğünü nasıl boğduklarını, Goebbels’in orkestra şefliğinde bir tür “Havuz Medyası” ile nasıl bir yalan, iftira ve çarpıtma mekanizmasıyla propaganda bombardımanı yaptıklarını, nasıl bir entellektüel düşmanlığıyla Berlin’in orta yerindeki Bebelplatz’da 1933 yılında 20 bin kitabı yakmış olduklarını, ayrıntılı biçimde okuyor ve izliyorsunuz.

Topographie des Terrors’u gezerken Türkiye’nin 2015’i ile Almanya’nın 1933’ü arasında paralellikler kurmak için insanın zihnini fazlaca zorlaması gerekmiyor.
Türkiye’de bir süredir, “Tek Adam-Tek Parti yönetimi” doğrultusunda, 7 Haziran’da yaşanan seçim sonuçları iktidar tarafından beğenilmediği, Türkiye’nin yeni “güçler dengesi” hoşa gitmediği için, “1 Kasım”a kanlı ve baskılarla dolu bir yoldan geçerek ilerlenmek isteniyor.

Yüzde 37 ile Hitler’in Almanya’da yapabildiklerini, beş aşağı-beş yukarı o oranda alınacak oylar ile yine “devlet gücü”nü kullanarak yapmayı tasarlayan bir “irade”nin bugün Türkiye’de bulunduğunu düşünen ve giderek artan sayıda insan mevcut.
Türkiye’de Tayyip Erdoğan ve AKP’nin ortada koyduğu örneğin “İslamcılık ile demokrasi”nin birarada yaşayamayacağının kanıtı olduğunu öne sürenler de söz konusu. Bu, başlıbaşına, çok iddialı ve uluslararası çapta önem taşıyan bir tez.

“İslamcılık ile demokrasinin uyumu”nun en parlak örneği olarak, 2002’de AKP’nin seçimle iktidara gelmesi ve 7 Haziran’a kadar her seçimde oylarını arttırması gösteriliyordu.
Artık “Seçimle gelirler ama seçimle gitmezler. Gitmemek için her türlü baskıya ve zorbalığa başvururlar” tezine dayanak olarak, Erdoğan ve AKP’nin 7 Haziran öncesi ama özellikle hemen sonrasındaki “performans”ı örnek olarak gösterilmeye başlandı.

Önceki gün, Koza İpek Grubu’na –Bugün gazetesi ve televizyonu ile Kanaltürk’ün sahibi- karşı girişilen operasyon, bu tezi canlandırdı. Kimisi, bunu, Sözcü’ye, Taraf’a ve en önemlisi Doğan Medya Grubu’na karşı girişileceği öne sürülen “muhalif basını susturma ve sindirme” operasyonun “önsöz”ü olarak değerlendiriyor.
Operasyonun, benim zihnimde canlandırdığı şey ise, Topographie des Terrors’da sergilenenler ve 1933 Almanya’sı-2015 Türkiye’si karşılaştırmaları oldu.

Akın İpek’e ve medya grubuna karşı operasyona girişildiğini öğrendiğimde, Namık Kemal’in ölümsüz dizeleri bir şimşek gibi zihnimde çaktı:
Ne mümkün zulm ile bidâd ile hürriyet; Çalış idraki kaldır muktedirsen ademiyetten…
Zulüm ve baskı ile özgürlüklere saldırmak, muhalif basını ezmek, ifade özgürlüğünü yok etmek, kısacası kendilerine yönelik muhalefeti yok etmek, “çoğulcu” bir Türkiye’yi imkânsız kılarak, “Tek Devlet-Tek Millet-Tek Bayrak” sloganının paravanası ardında Türkiye’yi “Tek Adam-Tek Parti” yönetimine dönüştürmek iktidarın “kimlik kartı” haline geldi.

FETÖ “Fethullah Terör Örgütü” diye bir gerçek dışı bir “örgüt” icat ettiler, bir “Damokles kılıcı” oluşturdular. Ve, bunu “giyotin” haline getirerek, her türlü iftira ile her muhalifin boynunu kesmeye yelteniyorlar.
Yüzbinlerce kişinin mensubu olduğu Türk Silahlı Kuvvetleri’nin (TSK) en tepesindeki komutanı, Genelkurmay Başkanı Orgeneral İlker Başbuğ’u, “terör örgütü kurmak ve yönetmek”le suçlayıp, hapse atmak; nasıl utanç verici ve asla kabul edilemez idiyse, aynı durum “Fethullah Gülen Cemaati ve terör bağlantısı” bakımından da söz konusudur.

Cemaat’e çok karşı olsanız ve bunda çok haklı sebepleriniz bulunsa bile, “FETÖ” diye bir yalan ve saçmalık üzerinden davranamazsınız. Bunu yaptığınız takdirde, kendinizi, bir kişinin ve iktidarının “faşizan” hesaplarının aleti duruma indirgemiş olursunuz.
Şayet buna yol verilirse, adım adım “Saray”ın muhalif odak olarak gördüğü her kişi ve kuruma sıra gelecektir. Zaten “sosyal medya”da, günler öncesinde, “MİT’in, Doğan ve Koç aileleri ile iş insanları Osman Kavala ve Akın İpek hakkında şirket verileri, kişisel veriler ve aile fertleriyle ‘kumpas’ temelli dosyaların hazırladığı” iddiası ortaya atılmıştı. “‘Gezi’ye finansörlük’ üzerinden Eczacıbaşı ve eski TÜSİAD Başkanı Muharrem Yılmaz’a operasyon planlandığı” da yine sosyal medyada öne sürülmüştü.

7 Haziran sonrasında, “Havuz Medyası”nda Aydın Doğan’ın ne tür ipe sapa gelmez iftiralarla suçlandığı ortada. Osman Kavala, birkaç gün önce basına kendisine yönelik iftiralarla ilgili geniş bir açıklama yayımladı. Hemen arkasından Koza İpek Holding’e yönelik olarak başlatılan “operasyon”, yakın geçmişte sosyal medyada dolaşan iddiaları doğrular nitelikte algılandı ve Türkiye’nin önümüzdeki günlerde nelere gebe olacağına ilişkin çok kaygı verici bir sinyal verdi.

Erdoğan hükümetlerinde 2007-2013 yılları arasında Kültür Bakanı olarak görev yaptıktan sonra, “ismini kirletmeden” ve “izzet-ü ikbâl ile bâb-ı hükümet”ten “çekilmiş” olan Ertuğrul Günay, iktidarın medyaya yönelik saldırganlığını “akıl tutulması” olarak niteliyor.
Bir yönüyle “faşizme giden yolların döşenmesi”; bir başka yönden ise gerçekten tam bir “akıl tutulması”. Zira, “medyaya saldırı”, kazanılması imkânsız biçimde, çok cephede veriliyor.

Türkiye’de muhalif medya sindirilmek istenirken, bir yandan da, iktidarın seçim hesaplarıyla “çözüm süreci”ne nokta koyup başlattığı “savaş”ı izleyen yabancı basın mensupları da hapsi boyluyor. Vice News dijital yayın kanalının mensupları, Diyarbakır’da “IŞİD’le ilişki” gerekçesiyle gözaltına alınıp, “PKK ile ilişki” iddiasıyla içeri atıldılar.

Dış dünyada milyonlarca kişi bu haberi BBC’den şu cümlelerle öğrendi:
“Türkiye’nin Kürt bölgelerinde habercilik yapan gazeteciler için tutuklanmak ya da gözaltına alınmak, alışılmamış bir şey değil. Ancak gazetecilerin terörle bağlantılı suçlarla itham edilmeleri ender görülen bir durum…

Türkiye’de son yıllarda ifade özgürlüğü saldırı altında. Hükümet, Cumhurbaşkanı Recep Tayyip Erdoğan’ın yönetiminde devlete yönelik eleştirileri önlemek için medyaya sansür uyguluyor, gazetecileri tutukluyor, Twitter ve YouTube gibi internet sitelerine erişimi engelliyor.”

Dış dünyada,Türkiye’de özgürlüklerin nasıl baskı altına alındığı, ülkenin “hukuk dışı”na nasıl çıktığına, nasıl “savaşa girdiği”ne, ekonomisinin nasıl çöküşe gittiğine dair her gün sayısız uyarı, eleştiri ve yorum yazısı yayımlanıyor.
Nereye gidiyoruz? Ülkemiz nereye sürükleniyor?
Bu soruyu asıl Türkiye’de bizim sormamız ve bu “gidişatı” durdurmamız gerekiyor…