Saray’ın üçüncü seçim oyunu!

Saray’ın üçüncü seçim oyunu!
Göksel Bozkurt

AKP Genel Başkan Yardımcısı Mehmet Ali Şahin’den “Eğer sandıktan 7 Haziran sonuçlarına benzer bir sonuç çıkarsa korkarım yeniden seçim konuşulmaya başlanacak” çıkışı geldi.
Başbakan Davutoğlu ise önceki gün bir tv kanalında “Türkiye bir üçüncü seçimi görecek mi?” sorusuna “Hayır inşallah görmeyecek” yanıtını verdi.

Şahin’in “şantaj” kokan çıkışına açıklık getirmeye çalışırken üçüncü seçime dair kulislere yansıyanları güçlendiren bir resim çizdi. Davutoğlu şöyle diyordu: “CHP ile koalisyon görüşmeleri iki ayı aştı. Kaybedecek vaktimiz yok. Uzun uzun kapris çekecek takatimiz de yok. Bu onarım hükümeti mi olacak, restorasyon hükümeti mi olacak? Eğitimde şu mu değişecek, dış politika da şu mu? CHP ile yapacağımız tartışmalar. Ya da Bahçeli. Bir kerede ‘hayırdan’, ‘evete’ oradan, ‘havete’ nasıl dönüştüreceğiz. Kaç aşamada olacak, bir kerede mi, iki de mi, önce ‘hayır’ diyecek, sonra hayırla, evetin karşılımı, ‘havet’ mi diyecek. Alışma süreci uzun sürer. Bütün bunlar vakit kaybı memleket için. Ama koalisyon müzakerelerinin ne kadar zor olduğunu 4 aylık süreçte gördük…”

Davutoğlu koalisyon görüşmelerini “zaman kaybı” görüyor, seçmenden tek başına iktidar istiyordu. “Uzun uzun kapris çekecek takatleri olmadığını” üstüne basarak vurguluyor, 7 Haziran sonrası Saray’ın ikinci seçimi zorlamasını görmezden gelip, koalisyon kurulamamasını muhalefetin suçuymuş gibi göstermeyi seçiyordu. Tek başına iktidarı elde edememeleri halinde nasıl bir tutum izleyeceklerine dair tek bir cümle kurmamaya da özen gösteriyordu.
Diyelim Pazar günü sandık iktidar vizesi vermedi . Bu durumda AKP ne yapacak? Davutoğlu’na göre kapris çekmeyecekler, zaman kaybetmeyecekler. O koşulda önlerinde tek yol kalıyor… Üçünce seçimi zorlamak…
***
Seçmene tehdid içeren Şahin’in sözleri, Davutoğlu’nun çizdiği yol haritası aslında bir süredir perde gerisinde konuşulan oyun planını açık ediyor. O plan AKP’nin tek başına iktidarı yakalayamaması halinde en kısa sürede üçüncü seçimi zorlamayı hedefine koyuyor. Planın kurkulayıcı aktörü olarak da Saray’ın adı geçiriliyor.

Erdoğan mutlak iktidar istiyor ve ülke yönetimini muhalefetle paylaşmaya yanaşmıyor. 7 Haziran sonrası yaşananlar bunu açıkça ortaya koydu. Seçim sonuçlarını kabullenemedi ve Anayasal süreçleri kullanarak ülkeyi ikinci seçime mahkum etti.

O kurgunun yazarı da Erdoğan’dı. Davutoğlu’nun bir koalisyon kurmasını bilerek ve isteyerek engelledi. Bir kaos süreci yaratılarak ikinci sandıkta seçmenin AKP’yi tek başına iktidara getirebileceği hesaplandı. 7 Haziran’dan bugüne yaşananlar da ortada. Saray şimdi bu tablodan iktidar kotarmayı bekliyor.
***
Peki pazar akşamı AKP tek başına iktidarı yakalayamazsa ne olacak?
Kulislerde Saray’ın üçüncü seçimi zorlayacağına dair iddialar dolaşıyor. Şahin’in de bilgi sahibi olduğu belagatın şehvetiyle ağzından kaçırdığı düşünülüyor. Nedir o oyun planının detayları?

AKP seçimlerde tek başına iktidarı elde edemezse Saray, Davutoğlu’nu değiştirerek yoluna devam edecek. Yeni lider ve yeni vizyonla politika değişkiliğine gidilecek. Binali Yıldırım ilk akla gelen isim. Erdoğan Meclis Başkanlık Divanı oluşuna kadar bekleyecek ve o arada olağanüstü kongre toplayıp Yıldırım’ı AKP’nin başına geçirecek. Hükümeti kurma görevini de Yıldırım’a verecek.

CHP ya da MHP ile kısa erimli hükümet ortaklığı denenecek. Ancak pazarlıklar 4 yıllık koalisyon kurulacakmış gibi yürütülecek. Hükümet kurulsa dahi bir yıldan uzun sürmeyecek. Türkiye 2016 Sonbaharı ya da 2017 İlkbahar’ında yeniden seçime götürülecek. Koalisyonun sonlanmasında Erdoğan etkin rol oynayacak.
***
Üçüncü seçime giden diğer bir yol ise 7 Haziran sonrası yaşananların aynının tekrarından ibaret. Saray, bir kez daha 45 gün içinde hükümet kurulmaması için çalışacak. Koalisyon pazarlıkları zamana yayılacak ve yine muhalefet suçlanarak masadan kalkılacak. Türkiye Nisan başında üçüncü seçime götürülecek. O arada AKP beş ay daha iktidarda kalmayı sürdürecek.
Bir başka seçenekten de söz ediliyor. Milletvekili transferiyle seçime gitmek. AKP 270 civarında milletvekili çıkartır ve kıl payı iktidar olamazsa milletvekili transfer ederek hükümet kuracak. Bıçak sırtında hükümetle fazla ilerleyemeyeceği için altı ay ile bir yıl içinde erken seçim kararı alınacak.

Bir dönemler AKP’de siyaset yapan duayen isim dün telefonda “Saray’ın tutumu, hırsları ve iktidar aşkı biliniyor. İktidarı asla vermekten yana değil. Bir kez daha kaybederse koşulları yaratıp üçüncü seçimi zorlamaktan çekinmeyecektir. O’nu durduracak tek şey sandıkta anlamlı bir oy kaybıdır” diyordu…

Ateş olmayan yerden duman çıkmaz… AKP’de “anlamlı” oy kaybı olmazsa koalisyon kurulsa bile kısa sürede üçüncü seçime hazırlıklı olmakta yarar var…
Ne diyordu dün MHP lideri Bahçeli? “Bunların yapamayacağı bir delilik kalmamıştır”

Depresyona hayır… Cumhuriyet’e evet!

Depresyona hayır… Cumhuriyet’e evet!
Emre Kongar

Kimi görsem, “Depresyondayım” diyor…
Bu iktidar, insanların içindeki yaşam sevincini yok etti…
Bu nedenle de ona karşı yapılacak en iyi muhalefet, özgürce, yaşamdan tat alarak, bildiğin gibi yaşamaktır!
***
İnsanların başına, ölümcül bir hastalığa yakalanmak veya bir yakınını beklenmedik bir biçimde kaybetmek gibi büyük bir felaket geldiğinde, tepkiler genellikle beş aşamada görülür:
Birinci aşama reddetmedir:
İnsan, başına gelen felakete inanmaz, inanamaz, reddeder…
Ben on beş yaşındayken ağabeyimin ölüm haberini aldığımda “Benim ağabeyim ölmez” diye bağırmıştım.
İkinci aşama isyandır:
İnsan, “Bu niçin benim başıma geldi” diye öfkelenir. Bağırıp çağırır, kader kavramını ve varsa Allah’a olan inancını sorgular.
Üçüncü aşama pazarlıktır:
İnsan, felaketin şiddetini veya sonuçlarını azaltmaya çabalar. Allah’a inanıyorsa, onunla pazarlık etmeye çalışır. Kendi kendine “Şunu şöyle, bunu böyle yaparsam bu felaketin şiddetini azaltırım” diye düşünebilir.
Dördüncü aşama, depresyondur:
Bütün bu aşamalardan sonra, insan başına gelen felaketi artık değiştiremeyeceğini anlayınca hayata küser, içine kapanır.
Beşinci ve son aşama, uyum sağlamadır:
Durumu kabullenme ve yeni bir yaşam kurma, bu aşamanın özelliğidir.
Kimi insanlar, içinde bulundukları depresyonu benimseyip bir yaşam biçimine dönüştürürler. En kötü sonuç budur.
Kimi insanlar ise, felaket gerçeğini kabul edip kendilerine farklı bir yaşam çizerler.
Bu aşamalar arasında yukardaki sıra zorunlu olmadığı gibi, hepsi veya birkaçı aynı anda da yaşanabilir.
***
13 yıllık AKP iktidarı sonunda insanlar artık yeni bir yaşama uyum sağladılar:
Kimi depresyona girdi, sonunda ya biat ya isyan edecek ya da ömrünün sonuna kadar depresyonda kalacak…
Kimi biat etti, kişiliğini ödünç verdi, vicdanını susturdu, mutlu, mesut yaşıyor…
Kimi isyan aşamasında direniyor, kişiliğini, haysiyetini, demokrasiyi, insan haklarını savunuyor!
***
Sevgili okurlarım, bugün 29 Ekim Cumhuriyet Bayramı’dır:
Lütfen, bu Cumhuriyet’in Atatürk ve arkadaşları tarafından hangi savaşların sonunda, hangi bedeller ödenerek, hangi koşullarda kurulduğunu…
Bu toplumun, Tek Parti Yönetiminde nasıl çağdaşlaştırılmaya çalışıldığını…
Tek Parti’den Çok Partili Rejime, İnönü ve arkadaşları tarafından nasıl barışçı ve eşi görülmemiş bir biçimde geçirildiğini…
1950’de demokrasi sayesinde iktidara gelenlerin, demokrasiye nasıl ihanet ettiklerini…
Sağ iktidarların ve askeri darbelerin ülkeyi nasıl yeniden feodalitenin ve faşizmin karanlıklarına sürüklemek istediğini…
Anımsayınız!
***
Depresyondan çıkınız…
Siyasete, sandığa küsmeyiniz…
Cumhuriyet’in kuruluşundan 92 yıl sonra bile, insanların demokrasi için, insan hakları için hâlâ nasıl direndiğine bakınız:
İnsanlara bu direniş gücünü, Cumhuriyet rejiminin ve Demokrasi idealinin aşıladığını biliniz…
Yalnız olmadığınızın bilincine varınız…
Cumhuriyet Bayramı’nı coşkuyla doya doya kutlayınız…
Ve 1 Kasım’da, yine bir bayram coşkusuyla, sandık başına koşunuz…
Cumhuriyet Bayramınız kutlu olsun!

İslam ve terör…

İslam ve terör…
Taha Akyol

IŞİD, Taliban, El Kaide, Boko Haram gibi kanlı örgütler İslamiyeti radikal bir siyasi ideoloji ve çatışma doktrini gibi algılıyorlar, terör metotlarını uyguluyorlar.

Böyle gelişmelerin olabileceğini altmış sene önce Pakistanlı âlim merhum Fazlur Rahman öngörmüş ve uyarmıştı. 1966’da yayınladığı ‘İslam’ adlı kitabında gelenekteki tasavvufi derinliğin kaybolmasıyla ortaya çıkan tipleri şöyle anlatmıştı:

“Eski tasavvuf tarikatlarının derinliğinden, dolayısıyla hoşgörüsünden mahrum olan bu kuruluşlar, zümreleşme, dar kafalı ve hoşgörüsüz olma eğilimini göstermektedirler. Hatta komünizme ve faşizme ait usulleri almakta ve devletin varlığını tehdit etmektedirler…”
1960’larda İslam dünyasında sadece milliyetçi ve sosyalist akımlar aktifti. Fazlur Rahman, basit olaylardan böyle bir tahminde bulunmuş olmalı. Fazlasıyla gerçekleşti maalesef.

DİN-KANUN FARKI
Bu yönelişlerde “din algısı” çok önemli bir sorunudur. Diyanet İşleri Başkanı Prof. Mehmet Görmez, Din Şûrası’ndaki konuşmasında bu sorunu şöyle tasvir etmişti:
“Dini metinleri birer kanun metni gibi algılayan bu anlayış, din adına baskı, şiddet ve zulüm üretilmesi gibi yanlış sonuçlar doğurmuştur…”
Dini böyle anlamanın yarattığı ahlaki ve manevi tahribat konusunda da şunları söylemişti:
“Bu anlayış; ibadetlerdeki içtenliğin yaşanması, Allah sevgisinin mahlukata şefkat olarak yansıtılması, yaratılanın Yaradan’dan ötürü hoş görülmesi, insanları rahatsız ve huzursuz etmekten sakınılması gibi ahlaki hassasiyetlerin kaybolup gitmesine, yerine, din adına baskı, şiddet ve zulüm üretilmesi gibi yanlış sonuçlar doğurmuştur.”
Türkiye’de dinin siyasette fazlaca kullanılmasıyla ahlaki içeriğin aşınması arasındaki bağlantıyı samimi dindarların hassasiyetle düşünmesi gerekir.

CİHADİZMİN DOĞUŞU
Çağımızda bu din anlayışı, hâlâ yaygın Selefi medreselerde öğretilmektedir. Özellikle çatışmalı bölgelerde, geleneksel bilgelikten mahrum “yeniyetme” genç Müslümanlar, akıllarınca cihada kalktıklarında, “kanun metni gibi algıladıkları” dini metinleri, “komünizme ve faşizme ait usullerle” uyguladılar.
Afgan mücahitleri Amerikalılardan gerilla eğitimi almışlardı. Ruslar Afganistan’dan çekilince silahları birbirlerine yönelttiler! Bir kısmı da nerede çatışma varsa oraya gitti. Çeçen mücadelesini vahşetle zehirlediler, oradan Irak ve Suriye’ye…
Amerikan mahkemesinin kölelikle ilgili bir kararını okuyunca “O zaman öyleymiş” dersiniz. Bunlar dini metinlerdeki benzer ifadeleri, mazlum Ezidi kadınlarını cariye (kadın köle) yaparak uyguladılar, kitlelere katliam yaptılar!
Dünya literatüründe “cihadizm” böyle yerleşti. İslamofobiyi körükleyerek.

DİN EĞİTİMİ
Osmanlı geleneğinde medrese değil militan, aksine, itaatkâr devlet memuru yetiştirdi. Cumhuriyet’in Diyanet ve İmam Hatip projesi, hem geleneğin hem seküler bilgilerin öğretilmesiyle Türkiye’yi Ortadoğulaşmaktan kurtardı.
Yakalanan IŞİD militanlarının düzenli ve resmi dini eğitimleri yoktur. Psikolojik olarak dini bir heyecan hissettiklerinde, niye mesela fakirlere yardım değil de, “cihat” cazip geliyor bunlara?!
Din siyasallaştırılmış, çatışma körüklenmiş olduğu için!
İslam’ı siyasallaştıranların ağır vebali!
IŞİD’lerin büyük tehlike olması için geniş tabana sahip olması gerekmez. Sıkı istihbarat ve emniyet tedbirlerinin yanında, bütün ilahiyatçılarımız, siyaset için bol bol İslami kavramları kullanan politikacılarımız IŞİD’in sadece eylemlerini değil, dayandığı din algısını da eleştirmelidir.

Medya organları, bu çağrıya siz de katılın…

Medya organları, bu çağrıya siz de katılın
İbrahim Karagül

Bazıları anlamadı. Türkiye’ye çağrımızı, neyi amaçladığımızı, hangi endişeyle hareket ettiğimizi, nereye varmak istediğimizi kavrayamadı.

Oysa “Başka Türkiye yok”, “Siz de bu çağrıya katılın”, “Siz de sözünüzü söyleyin” diyerek başlattığımız duyarlılık çağrısına çok büyük destek geldi. Dün, gün boyu sosyal medyada en çok konuşulan konu bu oldu. Kampanyamız, Türkiye genelinde büyük bir heyecan dalgasına yol açtı. Türkiye’nin her yerinden çağrılar aldık. Bu bize gurur verdi, doğru yolda olduğumuzu gördük.

Maalesef çok dar bir çevre, teröre karşı, içeriden ve dışarıdan ülkemize yönelen saldırılara karşı, Türkiye için harekete geçme, kenetlenme, omuz omuza verme kampanyamızı sulandırmaya çalıştı.
Arkasında entrikalar aradılar. Dar, küçük hesaplar aradılar. Sorunlu bir bakışla, gerçeği görmeyi bir tarafa bırakın, görmek isteyenlere de engel olmak istediler.

Terörle dize getirilmek istenen, toplumsal barışı felç edilen, başkentinde bombalar patlatılan, sınırlarında ardı ardına saldırılara maruz kalan, şehirleri ve sokakları çatışma alanlarına dönüştürülmek istenen Türkiye’ye sahip çıkma çağrımızı kendi sığlıklarına, kötü niyetlerine kurban etmek istediler.

Yok PKK’ya sinyal vermekmiş, yok paralelle uzlaşma arayışıymış, yok iç politik klikleşmenin senaryosuymuş!
İnanılmaz zihinsel saplantı örneklerine tanık olduk. Üzüldük, bir kez daha kaygı duyduk. Çok dar bir alanda bile biraraya gelemeyen insanların, bu ülkenin ana omurgasına söyleyecek sözünün kalmadığı endişesine kapıldık.

Zihinleri zehirlenmiş bir kesim en az PKK kadar bu ülkenin zihinlerini karıştırıyor, kalplerini karartıyor. Hizipçiler, cephe savaşlarına kurban etmek istiyor. Kendi itibarsızlıklarına göre medya, siyaset, toplumsal algı inşa etmek istiyor.

Bu, çok tehlikeli bir duruştur. Ve asla uzun ömürlü olmayacaktır. Toplumun her kesiminden insanların ortak kaygılarını dile getirdiği iyi niyetli bir kampanyadan bile rahatsızlık duyanlar, arkasında bir şeyler arayanlar, en azından bunu anlamayı beceremeyenler, ne kadar sert sözler söylerse söylesin, güçlü sözler söyleyemeyecektir.

Bu ülkenin ortak iyiliğine söyleyecek sözleri yok. Bu ülkenin geleceğine ışık tutacak fikirleri yok. Bu ülkenin geçmişine dair hiçbir birikimleri yok. Rüzgara göre oradan oraya savrulan, ayakları hiçbir şekilde yere sağlam basmayan, konjonktür değişince silahlarını bugün savunduklarına yöneltecek bir çevreden söz ediyorum.

Kalıcı, iz bırakan, esaslı duruş onların paranoyaları ile şekillenmeyecek. Siyaseti de, entelektüel düşünceyi de, sanat ve toplumsal hafızayı besleyecek birikimleri yok çünkü.
Peki biz ne yapmaya çalışıyoruz?

Sadece anlamayan, anlamak istemeyenler için bir kez daha anlatayım:
Teröre karşı, coğrafyadaki kaosu Türkiye içlerine servis edenlere karşı, sokak terörüyle hükümet devirip ülkeyi yönetilemez hale getirmek isteyenlere karşı, sistem içinden darbe planlayıp Türkiye’mizi eski vesayetçilere teslim etmek isteyenlere karşı ortak bir duygu, dayanışma ruhu, paylaşma azmi için çağrı yaptık.

Türkiye’nin ana omurgasına güç vermeye, etnik ve mezhep eksenli çözüm ve çatışma senaryolarına karşı dik durmaya, ülkemizin ve şehirlerimizin direncini güçlendirmeye, kan üzerinden Türkiye’ye ayar vermek isteyenlere karşı direnmeye çağırdık.

“Bu ülke bizim son vatanımız, son sığınağımız” dedik. Irak’ta, Suriye’de, Lübnan’da, Yemen’de yaşanan parçalanmayı, çözülmeyi ülkemize servis etmek isteyenlere, iç politikayı buna göre dizayn etmek isteyenlere karşı seferberliğe çağırdık.

Dedik ki; siz de tavrınızı ortaya koyun, Türkiye’nin yanında olun. Bu gururlu ülkeye sahip çıkın. Suskunluğunuz ülkenin zayıflığı gibi algılanıyor. Suskunluğunuz bu ülkeye kurşun sıkanları daha da cesaretlendiriyor. Bu yüzden susmayın!

Bu ülkeye kurşun sıkanları, bu ülkeyi peşkeş çekenleri hiçbir zaman muhatap almadık, almayacağız da.
Biz, Türkiye’yi sevenlerle konuşmak için yola çıktık. Onların ortak sözünü dile getirmeyi amaçladık.

Yeni Şafak, kurulduğu günden bu yana, toplumsal duyarlılık, ülke sevgisi, vatan kavramı ve değerlerin ana merkezi oldu. Durduğu yerden hiçbir zaman savrulmadı. Bugün de bu “merkez”i rolünü devam ettirmek istiyor, ettirecek de. Çünkü Yeni Şafak Türkiye’nin ana omurgasını temsil ediyor. Onun hassasiyetini, kaygısını, sevgisini, hayallerini temsil ediyor.

Bugün de bu ana omurga için hayatını ortaya koyanlara tam destek veriyor.
Yeni Şafak, Türkiye’nin geleceğine, birliğine, bütünlüğüne, refah ve gücüne yönelik öncü adımlar atmaya, kapılar aralamaya devam edecektir. Günübirlik hezeyanlara kapılıp vakit öldürmeyi düşünmüyoruz. Yanlış anlamaları iyi niyetle düzeltmekten öte, çatlak seslerle vakit kaybetmeyi de düşünmüyoruz.

Türkiye’nin ana omurgasına sesleniyoruz.
Bu çağrıya katılıp, ülkemize sevginizi, desteğinizi dile getirin, katkınızı sunun. Çok kritik bir tarih eşiğinden geçiyoruz. Ya büyüyerek varolacağız ya daha da ayrışacağız. Ayrışmaya ve çatışmaya dönük çokuluslu müdahale ile karşı karşıyayız. Öyleyse ayağa kalkın, sözünüzü söyleyin, yakın tehditlere karşı dik durun.
Bu duygularla, kampanyamıza katılımlarınızı bekliyoruz.

Diğer medya organlarına, gazete ve televizyonlara, en azından ortak kaygılara sahip olduklarımıza da bu kampanyaya katılım çağrısı yapıyoruz.
Siz de katılın, omuz omuza verelim.. Burası son kaledir, son sığınaktır. Sadece bizim için değil, yüz yıldır bütün coğrafya için son sığınak olmuştur.
Evimizi başımıza yıkmak isteyenlere karşı kenetlenelim. Bütün ülkeyi bu duyarlılık için seferber edelim…

Hiç aklından çıkarma: Gideceksin!

Hiç aklından çıkarma: Gideceksin!
Hasan Cemal

Konuşmama* başlarken bir noktayı belirtmek istiyorum.
Karım yazılarımdan şikâyetçi, döne döne hep aynı şeyi yazıyorsun, diyor.
Haklı ama…
Ben de onu dinlemiyorum.
Çünkü bugün karşımızda döne döne hep aynı şeyleri tekrarlayan bir siyasal iktidar var, Saray’daki Sultan düzeni var.
Türkiye bugün artık bir darbeler ülkesi…

Özgürlüklere darbe…
Hukuka darbe…
Medya bağımsızlığına darbe…
Medya özgürlüğüne darbe…
İfade özgürlüğüne darbe…
Yargı bağımsızlığına darbe…
Güçler ayrılığına darbe…

Kısacası:
Demokrasiyi demokrasi yapan temel değerler bugün Türkiye’de saldırı altında ve darbe üstüne darbe yiyor.
Demokrasi ve hukukun üstünlüğünü hiçe sayan bu kaba darbeler, cumhurbaşkanı olarak etmiş olduğu yemini sürekli çiğneyen Tayyip Erdoğan ya da “Saray’daki Sultan düzeni”nden kaynaklanıyor.
Hatırlayın!

Türkiye’de rejimin fiilen değiştiğini kendi ağzından ilan eden o.
Mevcut anayasayı kendi deyişiyle ‘bekleme odası’na aldığını, yani rafa kaldırdığını yine kendi ağzıyla itiraf eden de o.
Bir başka deyişle:
Bir anayasa darbesi yapan da Erdoğan’dan başkası değil.
O kadar çok örnek var ki.
Telefonla haber attıran da o.
Telefonla gazeteci attıran o.
Telefonla televizyon programı sansürleyen de o.
Büyük devlet ihalelerini havuç gibi kullanarak Saray’a tabi medya düzeni kurduran da o.

Vergiyi sopa gibi kullanıp medya patronlarını hizaya getiren de o.
Rockefeller medyası oluşturmak isteyen de, başarılı olan da o.
Saray’daki Sultan yalnızca kendi sesini seviyor.
Kendi sesine meftun.
Farklı sesler, eleştirel sesler, muhalif sesler duyunca tüyleri diken diken oluyor.

Huzuruna, sorularıyla kendisini rahatsız etmeyecek gazetecileri ve ‘Saray soytarıları’nı topluyor.
Farklı ses çıkaranları işinden ediyor.
Farklı ses çıkaranları hakaret soruşturmalarıyla, ceza davalarıyla sindirmeye çalışıyor.
Onları darbeci ilan ediyor.
Hain ilan ediyor.
Satılmış ilan ediyor.
Aşağılık ilan ediyor.

Bu nedenle sosyal medyayı da baş belası ilan edebiliyor.
Facebook’u, Twitter’ı kapattırabiliyor.
Kapatmayı kolaylaştırıcı yasal düzenlemeler yaptırabiliyor.
Bu arada unutuyordum.
Sadece gazetecileri değil, kendi işine gelmeyen kararlara imza atan yüksek mahkeme yargıçlarını da, -eski Anayasa Mahkemesi Başkanı dahil- ara sıra hain ilan ettiği de olabiliyor.
Hatta, faizleri düşürmeyen Merkez Bankası Başkanı da, daha çok dış sermaye yatırımı için hukuk devleti talep eden büyük iş dünyasının liderleri de Tayyip Erdoğan tarafından satılmış, hain ilan edilebiliyor.

Memleketimizin hâlleri işte böyle.
Mevcut anayasaya göre Türkiye ‘parlamenter sistem’le yönetilir.
Cumhurbaşkanının yetkileri semboliktir.
Cumhurbaşkanı siyaseten sorumsuzdur.
Ve cumhurbaşkanlarının seçildiği andan itibaren partileriyle bağının kesildiği yazılıdır anayasada.
Cumhurbaşkanının partilerüstü olduğu yazılıdır.
Partilere eşit mesafede olması, tarafsız olması gerektiği yazılıdır.

Ama Erdoğan bunları hiç dinlemez.
Hiç dinlememiştir.
Cumhurbaşkanlığı yeminini, ettiği andan itibaren çiğnemeye başlamıştır.
Bugün de çiğnemeye devam ediyor, büyük bir fütursuzlukla…
Meydanlardan, kürsülerden partisi için oy istemekte…
Muhalefet partilerine hücum etmekte…
Bir cumhurbaşkanı değil, bir parti lideri gibi davranmakta…
Kendisinin de itiraf ettiği gibi, bugün rejim fiilen değişmiştir.
Anayasa ‘bekleme odası’ndadır.

Bunun adı ‘anayasa darbesi’dir ya da ‘anayasaya darbe’dir.
Farkındayım söz uzuyor.
Ayşe bana yine kızacak!
Ama izin verin, Türkiye’de medyanın hallerine dair bir çift laf daha edeyim.
Türkiye’nin en büyük gazetesi bu yakınlarda iki kez üstüste taşlı sopalı saldırıya uğradı.
Saldırı, iktidar partisi yandaşlarınca yapıldı.
Evet, yanlış duymadınız.

İktidar partisi militanlarının başında iktidar partisinden bir milletvekili vardı, üstelik Saray’a da, Başbakan’a da yakın olan…
Saldırıyla ilgili Cumhurbaşkanı’ndan çıt çıkmadı.
Bir kınama dahi, bir çift geçmiş olsun sözü bile gelmedi Saray’dan…
Ve o saldırının elebaşısı olan milletvekili birkaç gün sonra yapılacak iktidar partisi büyük kongresinde başkanlık divanı üyeliğine seçildi.

Dahası var.
Yine o elebaşı, gazetenin genel yayın yönetmeniyle önde gelen bir yazarı ve televizyon programcısını, isimlerini de vererek, evlerinin önünde dövmediği için hayıflandığını söyledi.
Saray’a yakın bir tetikçi köşe yazarı ise tehdit savurdu:
“İstesek sinek gibi ezeriz.”
Duydunuz değil mi, sinek gibi ezmekten söz etti.
Ve o ünlü köşe yazarı ve televizyon programcısı birkaç gün sonra, evinin önünde gece yarısı saldırıya uğradı.

Dahası var.
Türkiye’nin en büyük gazetesinin sahibi, aynı zamanda köşe yazarı olan bir iktidar milletvekilince şöyle tehdit edildi:
“Senin dişlerini sökeriz, senin tırnaklarını sökeriz.”
Böylesine iğrenç tehdidi savuran kişi de, İstanbul’da Belediye Başkanı’yken Erdoğan’ın danışmanlığında bulunmuş, sonra da Erdoğan tarafından milletvekili yapılmıştı.
Şimdi bir kez daha Saray’daki Sultan’a seslenmek istiyorum.

Barış diyorsak…
Demokrasi diyorsak…
Özgürlük diyorsak…
Hukukun üstünlüğü diyorsak…
Yargı bağımsızlığı, tarafsızlığı diyorsak…
Güçler ayrılığı diyorsak…
Kadın-erkek eşitliği diyorsak…
İnançlara saygılı laiklik diyorsak…
Tüm farklılıklara, hayat tarzlarına saygı diyorsak…

Şunu iyi bil:
Gideceksin!

1 Kasım’a az kaldı.
Ve hiç aklından çıkarma:
Bu dünya despotlara kalmaz!

* Bağımsız Gazetecilik Platformu P24’ün Article 19 ile birlikte Guardian Vakfı’nın desteğiyle düzenlediği ‘İfadeye Özgürlük’ konulu panelde yaptığım konuşma

Güvenilir misiniz?

Güvenilir misiniz?
Ünal Çeviköz

Güvenilirlik olmayınca verilen vaatler de güven uyandırmaz. “Madem yapabilecektin, neden vaktiyle yapmadın?” sorusu en meşru soru haline gelir. 2015 yılının son çeyreğine girdik. Tüm dünyada 2016’nın gündeminde hangi konuların öncelikli olarak yer alacağına ilişkin tahmin ve değerlendirmeler yapılmaya başlandı. Türkiye ise 2015 yılını maalesef mirasyedi gibi harcadı. Bu da 2016 yılına ilişkin gündemin belirsizliklerle dolu bir çığ gibi üzerimize doğru yuvarlanmaya başlamasına yol açtı.

Türkiye gibi bölgesinde önemli bir aktör olan, bir yandan da yakın havzasındaki önemli dış politika sorunlarının çözümüne katkı yapmayı hedefleyen bir ülkenin kendini bu şekilde zora sokması ve her bakımdan sıkıştırması hiç iyi değil. Bu durum Türkiye insanının karamsarlaşmasına ve 2016 yılının aydınlık bir gelecek getirmeyeceği inancının artmasına yol açıyor. Sadece Türkiye insanının mı? Komşu ülkelerde de Türkiye ile ilgili umut ve beklentilerin yeniden şekillendirilmesi sonucu doğuyor.

Türkiye artık bölgesindeki istikrarın teminatı olma ve bunun verdiği güvenle komşularının gözünde bir ilham kaynağı olma özelliğini yitiriyor. İlham kaynağı olma özelliğini yitiren bir ülke uluslararası ilişkilerin en önemli unsuru olan “güvenilirlik” ögesini de yitirir. Türkiye kendi içinde kendi halkının gözünde kaybetmeye başladığı güvenilirliğini artık uluslararası planda da kaybetmeye başlamıştır.

1 Kasım seçimlerinin Türkiye’deki mevcut siyasi görüntüyü ve parlamento aritmetiğini çok fazla değiştirmeyeceği kanaati hem kamuoyu araştırmaları sonuçlarında beliren tablolarda hem kamuoyu vicdanında artık iyice yerleşmeye başladı. Peki, seçimlerden sonra, şayet kurulabilirse, yeni hükümet nasıl bir gündemle karşı karşıya kalacak? Bu konuda farklı değerlendirmeler olabilir. Bu köşeden görüldüğü kadarıyla, 2016 yılının Türkiye’si birbiriyle bağlantılı başlıca üç konu üzerine odaklanmak durumunda kalacaktır: Terörle mücadele, toplumsal barış, dış politika.

Kamuoyu anketleri 7 Haziran seçimleri öncesinde Türkiye’nin en önemli sorunları arasında ekonomik durum, geçim zorluğu, hayat pahalılığı ve işsizlik gibi bir paketin ağırlıklı olarak öne çıktığı sonucunu gösteriyordu. Terör Türkiye’nin gündemindeki sorunlar sıralamasında ilk beş arasında yer alıyordu. Anketlerde ayrıntılara girilerek terör başlığına biraz daha açıklık kazandırılmasına çalışıldığında, verilen yanıtlar bu sorunun salt PKK terörü olarak algılanmadığına, yakın çevremizdeki IŞİD terörünün de Türkiye halkının gündeminde önemli sorunlardan biri olarak görülmeye başladığına işaret ediyordu.

1 Kasım seçimlerine doğru gidilen dönemdeki anket sonuçları ise artık Türkiye’nin en önemli sorunları sıralamasında terörün bir numaraya yerleştiğini göstermektedir. 7 Haziran seçimlerinin hemen öncesinde başlayan ve 8 Haziran’dan itibaren adeta sihirli bir el tarafından bir düğmeye basılmış gibi ivme kazanan terör eylemleri nihayet 10 Ekim tarihinde yaşanan tarihimizin en kanlı terör saldırısıyla doruk noktasına erişti.

Bu durumun ortadan kalkması ve ülkenin yeniden istikrarlı, sükunet içindeki bir ortama kavuşturulması için güçlü bir tek parti çoğunluk hükümetine ihtiyaç olduğu safsatasına artık kimse inanmıyor. Üstelik, buna inanılmadığı gibi, artık terörün de 13 yıldır iktidara kene gibi yapışan bir anlayışın yarattığı ortamın sonucu olduğu, 10 Ekim’de yaşanan Ankara Katliamı’nın sebebinin de pişkin bir vurdumduymazlıkla yaratılan güvenlik ve istihbarat zaafiyeti olduğu inancı giderek yaygınlaşıyor. Bu inanç çok ciddi bir güvenilirlik sorunudur.

İkinci önemli mesele toplumsal barıştır. Türkiye halkı artık kendi içinde artan biçimde etnik, milli, mezhebi, dini ve ırki ayırımcılık söylemleriyle öfkelendiriliyor, kutuplaştırılıyor ve bölünüyor. Türkiye’nin böyle bir ayrışmaya sürüklenmesinin önündeki en önemli engeli 2013 yılından beri özenli bir şekilde sürdürülen barış ve diyalog süreci oluşturuyordu. Bu süreç 7 Haziran seçimleri öncesinde siyasi hesaplar nedeniyle akamete uğratılınca ipler koptu.

Süreç zaten ince bir pamuk ipliğine bağlı biçimde ilerliyor, diyalog içinde bulunan taraflar arasında henüz karşılıklı güvenin oluşmuş olmamasına rağmen, bu güveni oluşturacak bir çabanın gösterilmesi dahi önemli bir kazanç olarak görülüyordu. Güven daha oluşamadan kayboldu gitti. Daha da önemlisi, diyaloğun ve sürecin akamete uğramasının başlıca sorumlusunun mevcut iktidar olduğu algısının toplumda iyice yerleşmesi meseleyi bir güvenilirlik sorununa dönüştürdü.

Üçüncü mesele yukarıdaki her iki sorunun da doğrudan bağlantılı olduğu, hatta bu sorunların ülke gündeminde bu denli üst sıralara yerleşmesinin de başlıca nedeni olan ideolojik dış politika uygulamalarıdır. Türkiye’nin bölgesinde taraf tutan, sorunların çözümü için belli aktörleri kayıran, bu davranışıyla da samimi bir arabulucu ya da kolaylaştırıcı için en temel koşullardan biri olan tarafsızlık ilkesinden iyice uzaklaşan bir ülke olarak algılanmaya başlaması işte bu ideolojik dış politika uygulamaları sonucunda ortaya çıkmıştır. İdeolojik dış politika tarafsız olamaz.

Tarafsızlık ilkesinden uzak bir dış politika uygulaması da ciddi bir güvenilirlik sorunu oluşturur. Bugün Türkiye’nin dış politikası da güvenilirlik bunalımı içindedir. Yakın komşuları açısından olduğu kadar, başta ABD olmak üzere birçok müttefiki açısından da Türkiye’nin karşı karşıya olduğu en önemli dış politika sorunu budur.

Güvenilirlik olmayınca verilen vaatler de güven uyandırmaz. “Madem yapabilecektin, neden vaktiyle yapmadın?” sorusu en meşru soru haline gelir. Türkiye halkı artık güvenilirlik katsayısı yüksek bir iktidara ihtiyaç duymaktadır. Zira, iktidarın güvenilirlik zaafiyeti artık devletin güvenilirliğinden kuşku duyulmasına yol açmaktadır. Oysa devlet ile vatandaşları arasındaki sosyal kontratın en önemli ögesini vatandaşın devletine olan güven duygusu oluşturmaktadır.

Hükümetler bu sosyal kontratın uygulayıcısıdırlar. Dolayısıyla, 1 Kasım seçimlerinden sonra kurulacak olan yeni hükümetin de öncelikle birbiriyle doğrudan bağlantılı olan terörle mücadele, toplumsal barış ve dış politika konularında Türkiye Cumhuriyeti Devleti’nin güvenilirliğini yeniden artıracak bir hükümet olması beklenmektedir.

Hayalinde fısıldaşma, açık konuş, herkes duysun!

Hayalinde fısıldaşma, açık konuş, herkes duysun!
Umur Talu

Erişim yasağı konmuş ama ulaşım yasağı yok; belki dolaşım serbesttir.
Ben de gelişim için bilişim şart deyip bi ilişim dedim.
Nokta Dergisi, AKP kurmaylarının, “düşünürleri”nin bir toplantı tutanağını yayınladı. Yalanlanmadı önce. Derken “toplantı moderatörü” Ömer Çelik hem “Bunlar hayal mahsulü, dizi senaryosu, o da yanlış, şu da yanlış” dedi, hem de “partimiz hala dinleniyor” dedi mi?
Kısa süre önce de Nokta basılmıştı. Dergiler zaten basılıyor da polis basmıştı.
Nokta, farklı sahip ve yönetimlerle hep ilginç bir dergi.
Rahmetli Arıklı zamanında da “çarpıcı” haberleri vardı. Yıllar sonra AKP iktidarı sırasında “Darbe günlükleri” yayınladı.
İktidar ona erişim yasağı koymamıştı mesela. Ama yayıncı, yönetici ve gazeteciler yine hedef oldu. O apayrı bir konu. Tekrar konuşulması gereken!

***

Şimdi, “hayal ve mahsul” bu ya…
Varsayalım ki, seçim sonrası toplantıda AKP’li bakan, milletvekili ve danışmanlar hakikaten önemli tespitler yapmışlar.
Başbakan’ın “DEAŞ’ın kafasındaki İslam ile bizim savunduğumuz arasında 180 değil, 360 derece fark” var diyerek, 360 derecenin dönen bir kafanın sonunda aynı noktaya vardığına dair bilgilerimizi sarsan tespitinden daha dünyevi!
Acaba, diyorum; içeriden bu “mahsul”ün sızması istenmiş olabilir mi? Yoksa bu “hayal” hakikaten dinleme mi?
Açıktan yapılamayan eleştiri ve özeleştiriler sanki “sızma” ve “soğuk sıkım” çıkmış.
Sesli söylenemeyenler fısıldanmış.
İçerik hakikaten hayal gibi!

***

Hayali yanlış anladıysam düzeltsinler:
Kendi deyişleriyle “Yazı(n) ve entelektüel geçmişi olan” kurmayların konuştuklarından anladığım özet şu:
Sayın Cumhurbaşkanı ve başkanlık tutkusu yüzünden “AK Parti” dertli!
Bir kısım oy kaybını buna bağlıyorlar.
“Bu masa Cumhurbaşkanı’ndan direktif alsın” diye “Anayasa’ya aykırı başkancılık sistemi” şeyderken bile, “Ama sahaya inmesin. İki başlı görüntü kötü. Zaten başkanlık sisteminin parti tabanında bile karşılığı yok. Sadece zarar” diyebiliyorlar.
(Zaten “başkanlık” birden sessizliğe gömüldü!)

***

Çoğu “entelektüel geçmiş”li gibi, konuşanlar “kabahat”i hep başkalarında görüyor:
“Başbakan da kimseyi etkilemiyor… konuşma dersi alması lazım!”
Görüldüğü kadarıyla toplantıda tek kadın yok ama diyorlar ki “AK Parti’de siyaset yapan kadınlar söylem kurma yetisine sahip değil. HDP’liler onlardan çok ileride.”
Hem “söylem” hem “yeti” beklediğinde, zor oluyordur!
Yüzde 37, 41, 50 derken, mahalle mahalle onca yük omuzlamış kadınlara da ayıp oluyordur!
“Bizim kadınlarımız hep çifte muhasebe yaparak konuşuyor. İnandırıcılıklarını yitiriyor” diyen yılların bakanı da, “çifte muhasebe… inandırıcılık” meselesinde sadece kadınları görüyorsa, bravo.
Sadece kadınları değil, “Ak Partili gençler”i de pek tutmuyorlar.
Biri diyor ki, “Bizim gençlerin her biri yüksek siyasi otorite gibi fikirlere sahip.”
Bir diğeri atılıyor, “Bizim gençler bir gerçekliğe tekabül etmiyor.”
Eski İçişleri Bakanı’nın aklına geliveren “Alperen, Ülkü Ocakları tarzı yan yapılanma!”
Bir başka bakanın eleştirisi damardan: “Bizim gençler sadece tekbir getirince diğer gençlerin bize yaklaşabilmesi mümkün olur mu?”

***

Efkan Ala’nın bile “Çözüm süreciyle PKK’ya silah bıraktırıp siyasete kanalize etmeye gayret gösterirken, seçim stratejimizde HDP’yi baraj altında bırakmayı hedefledik. Kendimizle çelişmiş olduk” tespiti yapabildiği, enteresan bir toplantı.
Esasında erişim yasaklamayıp kendi kadro ve seçmenlerine okutsalar bile AKP yararına; lakin otoriter siyasetin şartı önce kendi kitleni körleştirmektir ya, öyle olmuyor!

***

Toplantıda dikkat çeken üç şeyi teslim edeyim:
1. “Entelektüel geçmişli” AKP’lilerin HDP’ye, hayranlık demesem de, için için saygısı!
2. “Otoriterlik, baskı, tehdit, şiddet, savaş süreci” mevzularında özeleştiri, pişmanlık ve “açılım arzusu” taşıyanlar.
“Nefret kitlesi yarattık. CHP, HDP bile açılım yapıyor” diye ifade eden de var; Faruk Çelik gibi belki işçilikten geldiği için “entelektüel geçmişi olanlar”a göre daha net, “Kamplaşma tehlikeli. Biz bu kampta azınlığız. Yetkili ve etkili olduğumuz için farkında olmuyoruz ama nasıl ki 29 Şubat’ta zulmedenler bize direnemedi, biz de bu kesime karşı koyamayacağız. Neden oy kaybediyoruzun cevabı basit: Kürt meselesi, Alevi meselesi, Hayat Tarzı meselesi. Genç, kadın, siyasi kimliklerin özgür olacağını yazalım. Artık uğraşmayalım bunlarla” diye söyleyen de.
3. “Yolsuzluk.” Belli ki AKP kendi parti ve oy tabanını bile “Tapelerin montaj, dublaj olduğu”na ikna edememiş.
“25 Aralık” hala dokunulmaz, konuşulmaz olsa da, dört bakanlı 17 Aralık belli ki büyük yara!

***

Zaten bu heyetin sıraladığı ilk üç probleme bak, sadece AKP’nin değil, Türkiye’nin acısını, ağrılarını, yaralarını, yarılmalarını, ölümlerini anla:
1.Çözüm Süreci; yani bitirilmesi ve ölüm sürecinin yeniden başlaması.
2. Yolsuzluk; yani örtülmesi ve sürmesi.
3. Demokrasi ve İnsan Hakları; yani canına okunması!

***

Hakikaten, bu “toplantı” hayali bir şey olmalı, çünkü hakikat hakikaten çok farklı!
Muhayyer bir iktidarın muhayyel bir şeyi!

Duygusal çöküş…

Duygusal çöküş…
Muharrem Sarıkaya

Bir toplum ağlarken, kısa süre içinde göbek atmaya başlarsa buna sosyolojide veya psikolojide ne denilir?
Soruyu yöneltmemin nedeni, Sandık Yolunda dizisi için dolaştığım Anadolu’da Ankara katliamına yurttaşın gösterdiği yaklaşım.
Ne olduğunun daha iyi anlatabilmek için örnek vereceğim…
İlk örneğim, 99 kişinin hayatına mal olan katliamın ilk dakikalarına ait…
Gaziantep’de bir kahvehanede sohbet ederken gelen habere tepki, her toplumun vermesi gerektiği gibi.
Siyasi görüşü, düşüncesi ne olursa olsun, hepsinin tepkisi benzeş, lanet okuyan duygusallık içinde.
Kahvehanenin yanı başındaki Almacılar veya Bakırcılar Çarşısı’nda da aynı tepki var; esnaf böyle bir olayın başkentin göbeğinde yaşanmış olmasına da öfke dolu.
Televizyondaki görüntüler karşısında dokunsan ağlayacak yoğunlukta.
Bütün bunlar toplumsal duygusallığın ne kadar yüksek olduğunu göstermeye yeten davranışlar.
Ancak o da ne, daha üzerinden bir saat bile geçmemiş, ama aynı insanlar aldırmaz olmuş, televizyonda var olan sesi duymaz, olayla ilgilenmez hale gelmiş…

AĞLARKEN GÖBEK ATAN
Bir başka örneğim Şanlıurfa’dan…
Olayın üzerinden 24 saatten biraz fazla zaman geçmiş.
Balıklıgöl çevresindeki bir kafeteryada televizyon başındakiler, ölen sayısındaki artışa dikkat kesilmiş.
Genç adam, ekrandan bombanın katlettiği kişilerin yaşam öykülerini izliyor.
Bir yandan da yanındakiyle Şanlıurfa’dan da ölenlerin olduğu üzerine konuşuyor.
Gözleri dolu, dokunsan ağlayacak kıvamda…
Bir anda korna sesleri yükseliyor, yukarıdan, tünel tarafından konvoy beliriyor.
Gelen bir düğün alayı…
Ekrandan kopup o yöne odaklanıyor, saniyeler önce dokunsan yaş dökülecek gözlerinde flaşlar çakıyor, konvoydan gelen kıvrak havalar eşliğinde dokunsan göbek atacak hale dönüşüyor.
Tekrar ekrana döndüğünde ise yanındaki haberleri kapatıp maç yayınına geçtiği için anında o moda geçip sanki 90 dakikadır futbol karşılaşmasını izliyor; coşmaya hazır, apartta bekleyen kısa mesafe koşucusu pozisyonunu alıyor.
Bir süre izledikten sonra yorulduğumu hissedip mekândan uzaklaşıyorum.
Alışveriş merkezinin olduğu yere vardığımda ise bir kafenin girişine oturttuğu saz ekibinin kıvrak parçalarına tanıklık ediyorum.

KİTLE DAVRANIŞI
İnanıyorum ki Türkiye’nin birçok yerinde aynı davranışı gösteren onlarca, yüzlerce kişiyle karşılaşmak olası.
Duygusallığını, acısını, sevincini ekran tayin eder hale gelmiş; orada varsa var, yoksa yok olmuş…
İçe patlak, suskunluk sarmalı içinde sinik, ama gerektiğinde de maç kalabalığının gösterdiği gibi kabadayı olmaya hazır, kitle cesuru haline dönüşmüş.
Sadece böyle olsa yine iyi…
Kendine göre ürettiği gerekçelerde gerçek oluşturmuş…
Örneğin, 2013’te Lozan’ın süresinin biteceğine, Türkiye’nin üzerindeki tahakkümlerin, Batı’nın esaretinin kalkacağına ve bir anda petrol, doğalgaz, bor zengini olacağı inancına kapılmış.
Bunun böyle olmadığını söyleyecek olanı da dövecek kıvamda kendini doldurmuş.
Coşkuya, tepkiye, üzüntüye anında hazır, bir gözü gülerken diğeri ağlama pozisyonunda bekler hale gelmiş.
Körleşmiş…

Acil demokrasi, özgürlük ve adalet tek çare…

Acil demokrasi, özgürlük ve adalet tek çare…
Orhan Bursalı

Bugün “ne yapmalı”ya yanıt arayacağız…
Epey bir süredir büyük olayların yaşandığı siyaset arenasında, günlük, sıradan yorumlarla işi geçiştirmeye kalkışırsak, üzerimizde dolaşan büyük belayı karşılayamayız.
Kısaca 4 konuda durum tespiti yapayım, bir de sonuç çıkartayım.

1) Ülkede, büyük çoğunluğun tepkisini çeken, karşı olduğu, önemli bir kesimin gerçekten de nefret ettiği iktidar var. AKP yandaşları yazıp-konuşup duruyor ya “taktınız RTE’ye.. işiniz gücünüz o…” Dahasını belirteyim: Büyük bir kitle, iktidara karşı şeytanla bile işbirliği yapacak bir konumda. Bunlar bir durum saptamasıdır. Hükümet de buna dahildir.

2) Bunun nedenini anlatmam gerekmiyor. Ama yine de kısaca: Anayasayı takmaması. Hükümeti bile belirlemesi. Taraftarlarının, partisinin Cumhurbaşkanı olması. AKP’nin militanı gibi davranması. Yolsuzlukları kapatması. Her şeyi belirleyici mutlak konumunu giderek güçlendirmesi. Milleti kamplara ayırması. İktidar için her şeyi yapabilecek gözü karanlığa sahip olduğu güçlü inancını yerleştirmesi. Suriye’de Türkiye’yi ateşe atması. HDP’yi Meclis dışına itecek politikalara sarılması. Basın özgürlüğünü takmaması… Kendine bağlı bir yargı-hukuk yaratması.
Yazmayı sürdürürsem, devamı gelecek sayıda diyeceğim…

Din savaşları
3) Kendisiyle uzlaşacak tek bir muhalif kimse yok.
Kamplara bölünmüş bir ülke. Toplumsal uzlaşma sıfır. Güçlenen ve ileri ucu IŞİD terörü olarak ortaya çıkan bir köktendinci kesim. Din savaşı olasılıklarının artması. Öte yandan Kürt meselesinin çözümündeki büyük yanlışlıklar ve oy avcılığı sonucu gelinen savaş durumu…

4) Toplumsal barışı, hukuk devleti olmayı ve demokrasiyi zorlayacak bir koalisyon hükümetinin kuruluşunu engelleyen bir Cumhurbaşkanlığı makamını da bunlara ekleyelim, ki en önemli noktalardan biridir bu. İktidar memur kategorisinde ancak nitelenebilir. Ülkenin içine yuvarlandığı kaosu ve Ankara katliamını sezebilecek beyinden yoksundur, önlem bile almamıştır ve bakan koltuğunda gülen bir İçişleri memuru vardır.
Daha bir sürü olay ve olgu, Türkiye’yi tepesinde bombaların patladığı, kuruluşunun temeline dinamit konduğu bir ülke konumuna getirdi. Ortadoğu haritasını çizenler, Türkiye’den kaç parça çıkar hesabı içinde.

Tam tersi bir yönetime geçilmeli
Bu olağandışı yönetimden, akılcı normal bir yönetime geçmedikçe, şimdi ve yakın gelecek tam karanlıktır. Şimdi sonuç çıkartalım:

a) Öncelikle anayasa ve yasalar normal işlerlik kazanmalı… Anayasa ve yasalara muktedirlik tasallutu sona ermeli. Keyfi yönetim bitmeli.

b) Cumhurbaşkanı “mutlaka iktidar olmalıyız” politikasından vazgeçmeli. “Mutlaklık” talebi, siyasette yoktur. Bunu talep edenler, mutlak olmak için ellerinden gelen her şeyi yapar. Bu düşünce, diktatörlüğe gider. Yolsuzlukları ve yasa çiğnemelerinin hesabının sorulmasını engelleme amacı taşır. Rejimin askıya alınması demektir. İktidarınızın normal yoldan değişmesinin önüne her türlü engeli çıkartırsanız, olağanüstü koşullarda değişimi çağırırsınız.

c) Parlamenter sistemi çalıştıracaksınız. Demokrasi, basın özgürlüğü, kurumların doğal işlemesi; insanların görevlerini siyasi emir ve talimatlar ışığında değil, yasal süreçler içinde yapması şart. RTE, anayasal sınırlar içine çekilmelidir. Halk oyuyla seçilmesinin kendisine hiçbir anayasa dışı hak vermediğini kabul etmeli.

d) İçinde bulunduğumuz kamplaşma, göz oyma, kafa yarma, zulüm ve esaret çağrıştıran yönetim biçimi çökmedikçe bir sosyal-siyasal mutabakatın sağlanması mümkün gözükmüyor. Türkiye’nin temel sorunlarının görüşüleceği hiçbir platform yoktur. Meclis çalıştırılmamıştır. Bu duruma katkıda bulunan tüm politikalar sorumludur.

e) Durum böyle olmasına rağmen birileri mayısta seçim hesapları yapıyor, bunlar tek kelime ile ülkenin kuyusunu kazıyorlar. Ev, başlarına yıkılabilir. Suriye politikasında Esad’ın ülkesine egemen olmasına yardım. Bunlar için, seçimleri beklemek gerekmiyor.
Acil demokrasi, hukuk, özgürlük: Bunlar bir uzlaşmaya ve normale geçişe tek çaredir.

Daha ne kadar öleceğiz?

Daha ne kadar öleceğiz?
Melis Alphan

ROBOSKİ, Reyhanlı, Gezi, Soma, Ermenek, Suruç, Ankara…
Yollarda, madenlerde, parklarda, meydanlarda binlercemiz öldü.
*
13 yılda 16 bin 33’ümüz… Kimimiz çoluğunu çocuğumuzu daha iyi şartlarda okutmak, kimimiz ev parası biriktirmek, kimimiz hasta babamıza bakmak için ter dökerken onun bunun ihmali yüzünden öldük. Yüz değil, bin değil, 16 binimiz!
Bazen tek başına gidiyoruz ölüme, tuğla dizerken iskelenin ipi kopunca…
Bazen bir düzinemiz, çalıştığımız inşaatın asansörü yere çakılınca.
Bazen 20-30 tarım işçisi bir kamyonun kasasında…
Bazen yüzlercemiz yerin fersah fersah altında.
*
Bazen hastalıkta sağlıkta, iyi günde kötü günde bizi seveceğine söz vermiş adamın baltasıyla nefesimiz kesiliyor.
13 yılda biz kadınlar, tam 5 bin 500’ümüz vahşice öldürüldük. Kimimiz boşanmak istiyor, kimimiz şiddet gördüğü evden kaçmak istiyor diye.
*
Bazen postanenin önünden geçerken patlayan bombalı araç biletimizi kesiyor…
Bazen savaş uçaklarının bombardımanı hayatımızı noktalıyor.
Bazen bisikletimizle gazete dağıtırken silahlı saldırı bizi buluyor.
*
Bazen 26 yaşındayız; sokakta “Demokrasi! Özgürlük!” diye haykırırken bir mermi saplanıyor başımıza…
Bazen 15 yaşındayız; ekmek almaya giderken gaz kapsülü patlıyor kafamızda.
Bazen ölümüne tekmeleniyoruz, canımız bedenimizden çıkıyor sonunda.
*
Bazen daha bu dünyaya geleli 35 gün olmuşken, anne sütünden başka hayatta hiçbir şeyin tadını bilmezken tabuta giriyor bedenimiz…
Bazen sokağa çıkmak yasak diye buzdolabında bekletiliyor cesedimiz…
*
Bazen 70 yaşındayız, elimizdeki ekmek dolu poşetle sokağa yığılıyor cesedimiz, 3 gün öyle kalıyor.
Bazen tabutumuza sardıkları Türk bayrağını sıksak, annemizin gözyaşı akıyor.
Bazen de 9 yaşındayız; babamızın elini tutup memlekete barış gelsin diye yürürken yanımızda bomba patlıyor.
*
Öyle ya da böyle…
Her gün ölüyoruz.
Bazen aynı günde biz ölüyoruz, evladımız doğuyor…
Bazen aynı günde iki evladımız birden ölüyor.
Sanki böceğiz…
Birileri ellerinde böcek ilacı, her gün ülkenin bir yerine sıkıyor.
Ölen benim, sensin, biziz, hepimiziz.
Türk’üz, Kürt’üz, Alevi’yiz, Sünni’yiz.
Bebeğiz, çocuğuz, genciz, yetişkiniz, yaşlıyız.
Daha ne kadar öleceğiz?
Daha ne kadar öldürüleceğiz?