Mesele ‘Basın Özgürlüğü’ değil, sen hala anlamadın mı?

Mesele ‘Basın Özgürlüğü’ değil, sen hala anlamadın mı?
Deniz Yıldırım

Son 3 günün hem dış politikada hem de iç politikada öne çıkan gelişmelerine bakalım.

Önce Suriye sınırında bir Rus savaş uçağı düşürüldü. Türkiye dış politikasını belirleyen “Atlantik” eksenli; Yeni Osmanlı düşlerinin esiri olmuş “Değerli Yalnızlık” stratejisi kaybettikçe; Suriye’de kutuplar arası vekalet savaşında Rusya’nın önderlik ettiği bloğa karşı Saray sıcak savaş aşamasına geldi. Rusya neredeyse tüm askeri, ekonomik ve siyasi ilişkileri askıya aldı ve gerilimin artacağı açık.

Ardından, Cumhuriyet Gazetesi’nde “Suriye’ye silah ve mühimmat taşıyan MİT tırları” haberini yayınladıkları için gazetenin Genel Yayın Yönetmeni Can Dündar ve Ankara Temsilcisi Erdem Gül 6 ay sonra apar topar ifadeye çağrıldı ve akşam saatlerinde iki gazeteci de tutuklandı.

Gelişmeler birbirinden kopuk gibi görünse de; böyle olmadığı açık. “Tesadüf” kelimesini rafa kaldıralı çok oldu.

Sonda söyleyeceğimizi başta söyleyelim: ülkenin dış politika yönünü de (savaş), iç politika yönünü de (dikta) Saray’ın Suriye siyaseti belirliyor. Dış politika ile iç politika, belirleyicilik bakımından Suriye merkezli olarak kaynaştı. Rus uçağının düşürülmesi ve Rusya ile cepheleşme de; Can Dündar ve Erdem Gül’ün, yani gazetecilerin tutuklanması da bu kapsamda aynı madalyonun iki yüzü; yaşananlar Suriye’de bu siyasetin duvara toslamasının; daha açık ifadeyle, duvara tosladığı ve sorumlu olduğu ortaya çıktıkça Saray’ın saldırganlaşmasının ve çıkış aramasının ürünü.

Erdoğan’ın geçen yıllarda ifade ettiği şekilde son iki gelişmeyi özetleyelim: “Suriye bizim iç meselemiz”. Netleştirelim: Can Dündar ve Erdem Gül; AKP’nin “iç mesele”si olan Suriye siyaseti nedeniyle tutuklandı; Rusya uçağı AKP’nin “iç mesele”si olan gerici Suriye siyaseti duvara tosladığı ve çeteler eliyle yürüyen stratejisi giderek dar bir alanda sıkıştırılıp püskürtüldüğü için düşürüldü.

Bu nedenle ne Rusya uçağının düşürülmesi AKP cephesinin ifade ettiği gibi bir “sınır egemenliği” vakası; ne de Can Dündar ve Erdem Gül’ün tutuklanması bizim muhalif cenahta hemen dolaşıma sokulduğu ve saldırının kapsamını sınırladığı gibi sadece bir “basın özgürlüğü” meselesi. Saldırıyı ana karakteriyle ve arkasındaki nedenlerle okuyalım. Meseleyi “basın özgürlüğü”ne sıkıştırmak; kuru bir liberal muhalefet tarzı.

“Sınır Egemenliği” Derken?

Saray Rejimi bir Rus savaş uçağını apar topar düşürüyor; sonuçlarını, uluslar arası sistem ve dengeler açısından taşıdığı anlamı iyi bilerek. Öyleyse bu basitçe bir “sınır egemenliği” vakası değil; çünkü mesele sadece “sınır egemenliği hassasiyeti” olsa; Türkiye-Suriye sınırı son 5 yıldır hallaç pamuğu gibi atılmazdı. Reyhanlı olmazdı; sınır kapılarına bombalı saldırılar gerçekleşmezdi. Suriye’den ellerini kollarını sallayarak Türkiye’ye geçtiklerine dair haberler gazetelerde çarşaf çarşaf yayınlanan bombacılar Diyarbakır’ı, Suruç’u, Ankara’yı kana bulamazdı; bulayamazdı.

“Sınır egemenliği hassasiyeti” açıklaması; son 63 yıldır uçağı düşürülmemiş; Ukrayna ve Suriye siyasetinde Atlantik bloğu karşısında mevzi genişletmiş Rusya’ya karşı “NATO üyesi ülke” sıfatıyla açıktan düşmanlık kararı alınmasını açıklamaz; sadece örtüsüdür.

“Türkmen hassasiyeti” meselesine gelince. Bunun iç kamuoyuna dönük kullanıldığı; geçen yazılarda anlattığım şekilde, Saray etrafında gelişen ve şimdi Başkanlık için genişletilmeye çalışılan milliyetçi-muhafazakar ittifakları hedef aldığı açıktır. AKP, “Türkmen” meselesi üzerinden 5 yıllık Suriye siyasetindeki büyük fiyaskoya kılıf aramakta; Suriye’ye, Suriye halklarına düşmanlık, Suriye’nin egemenliğine saldırı ve iç savaş siyasetini “Türkmen” sevgisi üzerinden örtme, gizleme ve hatta fırsata çevirip Başkanlık yolunda yeni ittifaklarını kemikleştirip genişletme amacıyla kullanıyor, kullanacak.

Özetle Türkiye’nin milliyetçilerini Suriye’deki AKP felaketine ortak olmaya çağırmakta; bu çağrısını Türkmen meselesi üzerinden yapmakta. Oysa söylendiği gibi mesele Türkmenler olsaydı; geçen yıl Irak’ta, Telafer, Tuzhurmatu’da onlarca Türkmen IŞİD tarafından katledilirken; Türkmen kadınları tecavüze uğrarken; halk göçe zorlanırken de aynı tepkinin verilmesi beklenirdi. O halde mesele “Türkmen hassasiyeti” de değildir.

O halde sahne önündeki mazeretleri geçersek, açık olan gerçek şu: Davutoğlu’nun mimarı olduğu, adına “Stratejik Derinlik” denilen ve uygulama sahası olarak Suriye’yi seçen “mezhepçi-emperyal” politik strateji çöktü. Şimdi Suriye’de yeni bir denklem var. AKP’nin sırtını dayadığı Atlantik cephesi Suriye’de kaybeden tarafta.

Denklem değişmiş; Rusya’nın önderlik ettiği cephe Suriye’deki temel sorun öncelikleri listesini (temel sorun Esad değil, IŞİD’dir saptaması) Viyana’da Batı’ya iyi kötü kabul ettirmiştir. Ve Fransa’da yaşanan katliam; Batı’da bu önceliğin kamuoyu desteğinin genişlemesine de yol açmış görünmekte. Nitekim dün Hollande’ın gerçekleştirdiği Rusya ziyareti de bu kapsamda bir yeni döneme işaret ediyor. Dolayısıyla; önce ABD-Fransa-Atlantik eliyle başlatılan, ardından adım adım AKP ve Körfez Monarşileri’ne bağlanan gerici taşeron strateji; Suriye’de mevzi kaybetmekte; AKP çizgisine en yakın duran Atlantik müttefiki Fransa da; Paris saldırıları sonrası yine adım adım Rusya tezlerine yaklaşmakta.

Öyleyse denklem Paris Saldırıları ve Viyana Mutabakatı sonrası değişmektedir; yeni bir “Suriye denklemi” doğmaktadır ve Rusya’nın “yeni mutabakat” kapsamında Suriye’nin bu hale gelmesinin sorumlusu ya da sorumluları meselesini gündeme taşıdığı açık. Putin’in Antalya’da G-20 Zirvesi’nin kapanışında yaptığı “IŞİD’i destekleyen G-20 ülkeleri var, petrol ticareti de yapıyorlar, elimizde belgeleri var” resti; bu kapsamda bir işaretti. Görünen; AKP Rejimi Rusya uçağını düşürerek; Suriye merkezli yeni mutabakata hem kama sokmayı amaçlamış ve meseleyi Türkiye-Rusya çatışması ekseninden çıkarmak için hemen NATO’yu bu nedenle toplantıya çağırmış, hem de Putin’in Antalya’daki çıkışına yanıt vermiştir. “Bana dokunma” uyarısıdır. Dolayısıyla sınırda Rus uçağının düşürülmesi hamlesiyle korunmak istenen Türkiye sınırı ya da egemenliği değil, AKP’nin uluslararası suç dosyasıdır.

Sadece “Basın Özgürlüğü” Meselesi mi?

Gelelim hemen ardından Can Dündar’ın ve Erdem Gül’ün tutuklanmasına. Tesadüf yok; haber yapılalı 6 ay olmuş. Ama savcılık; Rus uçağının düşürülmesinin ertesi günü gazetecileri ifade vermeye çağırıyor ve yargı, “peşini bırakmam” diyen Erdoğan’ın sözlerinin izinde, gazetecileri tutukluyor.

Can Dündar ve Erdem Gül’ün tutuklanmalarına yol açan konjonktüre bu bağlantı içinden bakalım. Belirleyici olan AKP’nin “basın özgürlüğü” düşmanlığı değil. AKP zaten basın özgürlüğüne düşman. Bunu 2007 sonrası Silivri kumpas davalarında arka arkaya gazeteciler içeri alınırken anlamayıp şimdi anlayanlar varsa; bu yazı onlar için değil zaten. “Temiz, saf” dünyalarında yaşamayı sürdürsünler.

O halde haberin yapılmasından 6 ay sonra; sınırda Rusya uçağının düşürülmesinin hemen ardından gazetecilerin tutuklanmasında belirleyici olan nedir? Net ifade edelim: AKP’nin Suriye siyasetidir. AKP’nin Suriye’nin bu hale gelmesindeki rolünün artık gizlenemeyecek düzeyde ortaya çıkmasıdır. AKP Rusya uçağını düşürerek de; bu haberleri kamuoyuyla paylaşan gazetecileri tutuklatarak da aynı şeyi hedeflemektedir: Suriye’de kaybeden stratejisinin deşifresine karşı; Suriye’de stratejisinin adım adım geriletilmesine karşı içeride ve dışarıda savaş kararı. Ve bunun için Türkiye sağının geleneksel düşmanı olarak “Moskof” imgesini kullanmak; sağı bu temelde bir “uçak düşürdük” zaferi etrafında kendisinde havuzlamak ve “Türkmenler’e giden yardımları deşifre ettiler” teziyle Türkiye’de AKP’nin Suriye siyasetine karşı barış pozisyonu alanların üzerine bu “milliyetçi” zeminde yeni bir saldırı dalgası başlatmak da hedefleri arasındadır.

Şimdi bu saldırının dikta sürecinin 1 Kasım sonrasındaki yeni “milliyetçi-faşizan” ittifakları temelinde geliştireceği saldırılara dair bir işaret olduğu da kesin. Meselenin anlaşılması için; sorunun basitçe “basın özgürlüğü” olmadığını anlamak için; aynı gerekçelerle önümüzdeki günlerde gazeteci olmayanlara da yönelecek baskıların görülmesi midir beklenen?

Öyleyse mesele “basın özgürlüğü” meselesi değil; mesele diktatörlükle demokrasi arasında; mesele savaşla barış arasında; mesele cihatçı çetelerle laik bir yaşam arasındadır. Bugün laik, demokratik, barışçıl bir Suriye’yi savunmakla Türkiye’de diktatörlüğe karşı gelmek artık birbirinden ayrılamayacak iki görevdir. Suriye’de Arap, Kürt, Türkmen’le laik barış Türkiye’de demokrasiye; Türkiye’de Türk’ü ve Kürdüyle demokrasi ve barış; Suriye’nin de kurtuluşuna hizmet edecek.

O halde söyleyelim: “kınayan”, “saptama yapan”, “basın özgür mü?” sorularıyla geçiştiren bir muhalefet; muhalefet değildir. Emekten, özgürlüklerden, laiklikten, bağımsızlıktan, içeride ve dışarıda barıştan yana geniş bir siyasal-toplumsal ittifak; eksik halka hala bu.

Tahir Elçi neden öldürüldü?

Tahir Elçi neden öldürüldü?
Mehveş Evin

Diyarbakır’a, Büyükşehir Belediyesi’nin düzenlediği ‘Kadınlara Yönelik Şiddet‘ konferansına katılmak üzere gelmiştim. Diyarbakır Baro Başkanı Tahir Elçi’nin vurularak öldürüldüğü haberini konferans sırasında aldık.
Dehşete kapıldık, ama şok geçirdiğimizi söyleyemem. Zira Türkiye’de, Haziran’dan bu yana sürdürülen ‘yeni‘ savaş hali, barış isteyenlere yönelik sistematik saldırılar (Diyarbakır, Suruç, Ankara), tutuklamalar, vandallıklar, artık en korkunç, en olmayacak, en sinsi olaya bile şaşırma yetimizi elimizden aldı.

Tahir Elçi’yle en son Sansüre Karşı Gazetecilik Platformu’yla birlikte, Ağustos’ta baroda yaptığımız toplantıda görüşmüştük. Yaşanan tüm olumsuzluklara rağmen karamsarlığa kapılmayan, yüzünden sıcak gülümsemesi eksik olmayan Elçi, gerçek anlamda iyi ve dürüst bir insan(dı)… Ayrılırken, bir dahaki sefere daha uzun görüşmek üzere sözleşmiştik.

Bu olaya ‘tesadüf’ ya da ‘kaza’ denebilir mi?
Konferans iptal oldu, biz de doğruca Elçi’nin götürüldüğü Selahattin Eyyubi hastanesine gittik.
Morgda bekleyen gencecik eşinin gözlerinden sicim gibi inen yaşlar ve hıçkırıkları hiç unutmayacağım. “Tahir, kaç kez suikaste uğradı… Kaç kez…” derken, kocasının defalarca tehdit edildiğini, ölümle burun buruna yaşadığını söylüyordu. Böyle bir kötülüğün er ya da geç başına geleceğini bilmesine rağmen büyük şok geçirmişti.

Elçi’nin nasıl öldürüldüğüne dair bir takım görüntü ve yorumlar var, ama kesin olarak ne olduğunu henüz bilmiyoruz. Ancak olay yerinde inceleme yapan savcı dahi saldırıya uğradığına göre bu cinayet öyle kolay çözülmeyecek.
Belki ‘nasıl‘ sorusundan ziyade ‘neden‘ diye sormalıyız.

Tahir Elçi neden öldürüldü?
Olay tanıkları anlatıyor
Elçi, Çarşamba gecesi kentin en önemli simgelerinden olan, UNESCO kültür mirası listesinde bulunan dört ayaklı tarihi minarenin kurşunlanmasını ‘suikast‘ olarak nitelemişti. Cumartesi, Diyarbakır Barosu adına basın açıklaması yapmak üzere minarenin önünde toplanacakları biliniyordu.

Ne acıdır ki son nefesini o dört ayaklı minarenin önünde verdi. Bu görüntü sokak ortasında, tam da gazetesinin önünde kahpece vurulan Hrant Dink’i hatırlatmıyor mu?
Saldırı esnasında olay yerinde bulunan birkaç yakını ve baro temsilcisiyle konuştum. Kroki çizerek neyin, nerede olduğunu anlatmalarını rica ettim.

Tanıklar, minarenin bulunduğu sokağın başında, Balıkçılarbaşı’ndan silah seslerinin geldiğini ve iki kişinin Elçi’nin ve baro temsilcilerinin bulunduğu yere koştuğunu doğruluyor.
Ancak Mehmet adlı esnafın El Cezire’ye anlattığı gibi, barikattan uzun namlulu silahlarla ateş açılıp bunun Elçi’ye isabet etmesi, matematiksel olarak pek mümkün görünmüyor.

Polis önce havaya, sonra bize doğru ateş açtı

1. Barikat, minarenin bulunduğu sokağın epey ilerisinde, kıvrılarak giden Yenikapı caddesinin sonunda…

2. Görgü tanıkları, Balıkçılarbaşı’nda taksiden inerek bir polisi öldüren, birini yaralayan kişiler kaçarken bölgede farklı noktalarda bulunan polisin önce havaya, ardından sivillerin olduğu yere doğru kaçanlara ateş açtıklarını söylüyor.

3. Bir tanık, silah sesleri üzerine kaçtıklarını, polisin onların koştuğu yöne doğru ateş ettiğini, o sırada bir gazetecinin yaralandığını sandıklarını, ancak asıl vurulanın Tahir Elçi olduğunu sonradan fark ettiklerini belirtti.

Bu bilgilerin ışığında, Elçi’nin bir çatışma ortasında kalması ihtimalinden ziyade, polislerin önlerinden koşarak giden saldırganlara açtıkları ateş sırasında vurulmuş olma ihtimali daha yüksek…
Umarız en kısa zamanda gerçek ortaya çıkacak. Ancak Diyarbakırlıların gözünde, gönlünde, fail belli.
‘Neden‘i anlamak için, hukukçu Kerem Altıparmak’ın hatırlattığı gibi, Tahir Elçi’nin AİHM’e taşıdığı davalara bakmalı.

Mesele Rus uçağı değil, Suriye siyaseti…

Mesele Rus uçağı değil, Suriye siyaseti…
Nuray Mert

Bir ülkenin halkını “diktatöründen kurtarma” iddiası ile o ülke savaş bataklığına sürüklendi, tıpkı aynı gerekçeyle müdahale edilen diğer ülkeler gibi. Herkes biliyor ki, mesele “insani” telakkiler değil! Suriye ile sınır komşusu olması, Suriye’de olanlardan en çok etkilenecek ülke olması Türkiye’ye farklı bir sorumluluk yüklüyordu; o sorumluluk Suriye’nin bu hale gelmesini engellemek için elinden gelen çabayı göstermesi idi. Ama Türkiye, bu yolu zorlamak yani diplomatik baskı ve çözüm siyasetinde ısrar etmek yerine savaşa bulaşma yolunu seçti. Geldiğimiz nokta ortada!

Dahası, düşünce ve ifade özgürlüğü olmadığı için Suriye konusunu özgürce tartışmak imkânsız. Cumhuriyet gazetesinin genel yayın yönetmeni ve Ankara temsilcisini bu konuda yaptığı haberlerden dolayı itham ederek savcılığa davet etmek, bu durumun en iyi göstergelerinden. Son olarak, Türkiye hava sahasını ihlal gerekçesi ile bir Rus uçağının düşürülmesi olayını tartışma konusu edenlerin “Rusya avukatı”, “Putin yanlısı” olarak itham edilerek susturulmaya çalışılması da aynı siyasetin sonucu. Bu şartlar altında, “aslında ne oldu, neden oldu, sonuçları neler olur, Türkiye bu işten kârlı mı, zararlı mı çıkar ve dahası Suriye’de yaşayan Türkmenlere yardım mı olur, zarar mı verir” sorularını hakkıyla sorgulamak imkânsız. Burası artık, Türkiye’ye faydası olan siyaset konusunda farklı düşüncelerin özgürce konuşulabildiği bir ülke değil.

Uzlaşma ve diyalog
Her şeye ve tüm baskılara rağmen, bu ülkede yaşayan herkesin ülkenin hayrı konusunda ne düşündüğünü açıkça ifade etmekte ısrar etmesi gerektiğini düşünüyorum, çünkü gerçekten vatansever ve insansever olmak bunu gerektirir. Dahası, hayata, dünyaya, siyasete nereden baktığımız, ülkemizin hayrına olan siyasetin ne olacağı fikrimizi şekillendirir. Ben, öteden beri ve genel olarak savaş ve çatışma siyasetleri yerine uzlaşma ve diyalog siyasetini savunan biriyim. ABD öncülüğündeki Irak işgaline de, Suriye’de Esad rejimini yıkmak adına ülkenin kana bulanmasına da aynı gerekçeyle karşı çıktım. Asıl mesele buydu, ondan sonra olanlar, bize bu asıl meseleyi unutturmamalı. Yine aynı gerekçe ile, Türkiye’nin Batılı müttefiklerinin tüm zorlamalarına rağmen, Suriye’de savaş siyasetine karşı çıkması gerektiğine inandım, hâlâ aynı görüşteyim. Bence, şimdilerde dikkatimizin çekilmeye çalışıldığı IŞİD’in yükselmesinin nedeni de Suriye’ye müdahale siyaseti idi. Bu konuyu hiçbir şekilde unutmamak, göz ardı etmemek lazım.

Asıl mesele
Diğer taraftan, “olan oldu bugüne bakalım” deniliyorsa, o zaman da yine aynı noktadan hareket ile, halihazırda Suriye meselesini diplomatik yoldan, masada müzakere ederek çözme noktasında iyi kötü uzlaşmaya çalışan taraflar ile masaya oturmaya çalışmanın gerektiğini düşünüyorum. Oysa Türkiye, hâlâ Esad’ı devirme çabasını öne çıkarmaya çalışıyor, bu siyaset daha fazla gerilim, çatışma ve kan dökülmesine neden olmaktan başka sonuç vermez, vermiyor. Son olarak, Rus uçağının düşürülmesinin nedeni de sadece Rusya tarafından sıkıştırılan Türkmenlere “insani” yardım değil elbette, Türkiye hâlâ destek verdiği silahlı Türkmenler üzerinden Kürtlerin alanını daraltmaya, Esad’ı sıkıştırmaya, Suriye’de daha fazla söz sahibi olmaya çalışıyor, mesele bu. Konunun, kamuoyuna ahlaki ve milli gerekçeler çerçevesinde izah edilmeye çalışılması çok tabii, ama ne ikna edici ve de ne yazık ki, istenilen sonucu verecek bir siyaset değil. Değil, çünkü Türkiye, başarısızlıkla neticelenen Suriye siyasetini gözden geçirmemekte ısrar ettikçe, sahadaki tüm taraflara fazladan koz vermekten başka sonuç almıyor. Nitekim, Rus uçağının düşürülmesi de aynı sonucu verdi.

Türkiye önemli bir ülke, Suriye konusu insani boyutu bir yana, siyasi olarak çok önemli bir konu, iktidar partisinin artık bunu kavraması, İslamcılık iddialı yeni Enver Paşa’lık heveslilerine mesafe koyması lazım. Hele, Cem Uzan artıkları, eski reklamcı, silah tüccarı bozuntularının iktidara yaranmak adına attıkları savaş naralarına kulaklarını tamamen kapaması lazım. “Türkiye’nin avukatlığı” bunlara kalmışsa durum gerçekten vahim demektir.

Rus uçağını düşürmek gerekli miydi?

Rus uçağını düşürmek gerekli miydi?
Ümit Kıvanç

Rus uçağının yaptığı ihlalle Türkiye’nin buna gösterdiği tepki arasında muazzam bir oransızlık var. Bütün ayrıntılar biraraya getirildiğinde, sanki fırsat aranmış gibi bir manzara ortaya çıkıyor. Böyle midir?
Sert sözler edenler sadece Ruslar değildi. ABD’li emekli korgeneral Tom McInerney, Fox News’un “Real Story” programında konuşurken, “Türkler çok kötü bir yanlış yapmış, pek yanlış bir karar vermiş,” dedi. Uçak düşürmeyi “aşırı saldırgan bir manevra” diye niteledi. Demeye çalıştığı, bunun çok ötesindeydi.

McInerney, görev yapmadığı yer kalmamış, Hava Kuvvetleri’nin tepelerine yükselip oradan emekli olmuş, hem askerî hem diplomatik alanda “kaçın kurası” şahsiyetlerden. Öncelikle Rus uçağının yaptığı sınır ihlalinin süresine ve niteliğine dikkat çekti: “Bu uçak [üzerinde uçtuğu] toprağa saldırma hedefiyle herhangi bir manevra yapmıyordu. Doğru, muhtemelen limitleri zorluyordu. Ama bu yüzden onu düşürmezsiniz.” Radar çıktılarından anlaşıldığına göre ihlalin 20 ile 40 saniye arasında sürmüş olabileceğine işaret eden McInerney, Alaska’da NORAD’ın (Kuzey Amerika Hava-Uzay Savunma Komutanlığı) komutanı olarak görev yaptığı dönemde bu ölçüdeki ihlallerle sürekli karşılaştıklarını, bunlara karşı gösterilecek tepkinin uçak düşürmek olmadığını söyledi, “Asla böyle bir şey yapmazdım,” dedi.

İşin daha belâlı kısmına buradan sonra gelindi. Sunucu, “Ruslar kasıtlı olarak, kışkırtma amacıyla davranmış olabilirler mi?” diye sordu emekli korgenerale. McInerney, “Bence kasıtlı kışkırtmayı yapan, Türkiye’nin [cumhur] başkanı Erdoğan,” diye cevap verdi! Korgenerale göre, Erdoğan’ın “gizli ajandası var”, Türkiye’yi seküler bir ülke olmaktan uzaklaştırıyor, NATO ile Rusya’yı birbirine düşürmeye çalışıyor ve zaten esas olarak Kürtleri bombalıyor. Korgeneral, “Bu yüzden bu konuda çok çok dikkatli olmalıyız”a bağladı sözlerini.

Emekli Amerikan generallerinin ne dediğine bakacak hallere nasıl düştüm? Çünkü tartışmasız en nefret ettiğim mevzulara, askerî ayrıntılara dalmaya mecbur oldum. Ve aralarından ilerlemeye uğraştığım askerî terminoloji koruganlarının yanında, aslında gayet anlaşılır dille konuşan korgeneral zemzemle yıkanmış kaldı.
Gâvur zemzemle yıkanmaz, vatan bölünmez!
Böyle demişken… “Türkmen komutanı” diye karşımıza dikilen şahıs, Elazığ/Keban’dan, MHP’li Ramazan Çelik’in oğlu Ülkücü Alparslan Çelik çıktı! Çıktı da ne oldu? Hiç. Kimsenin yüzü kızardı mı? Dinin yalana karşı böylesine hoşgörülü oluşu ne hoş!

Yalnız bazı yalanlar olan biteni anlamayı imkânsızlaştırıyor. Başlıcası: “Orada IŞİD yok ki!” Yani: Düşürülen Rus uçağı IŞİD’i bombalamıyordu. Peki Rusların burada IŞİD’i bombaladığını iddia eden oldu mu? Yoo! Peki niye “IŞİD yoktu ki!” deniyor? Mâlûm… Rusların havadan bombaladığı, Suriye ordusunun ilerlemeye çalıştığı bölgede IŞİD değil El Kaide (El-Nusra) var, Ahrar-uş Şam var, Türkiye’nin pek yakın temasta bulunduğu başka silahlı gruplar var. Rusya Dışişleri Bakanı Sergey Lavrov’a göre “teröristlerin altyapıları” (silah-cephane depoları, komuta merkezleri) var.
Dışişleri Bakanı Mevlut Çavuşoğlu ile yaptığı telefon görüşmesinden söz ederken bu “altyapılar”ı zikretti Lavrov. “Ona sordum,” dedi, “Türkiye’nin, uçuşa yasak bölge oluşturma çağrıları dahil, bu bölgeye (uçağın düşürüldüğü yöre) yakın ilgisinin sebebi, bu altyapının zarar görmesini önlemek midir?” Soru pek diplomatik sayılmaz. Lavrov’un hemen bunun ardına eklediği de öyle: “Bu soruma herhangi bir cevap alamadım.”

TC Daimi Temsilciliği adına Birleşmiş Milletler’e sunulan mektupta, iki Rus uçağının TC sınırından 1,36 mil (yaklaşık 2,2 km) içeri girdiği, TC toprakları üzerinde 1,15 millik (1,8 km) bir mesafe kat ettiği belirtiliyor. Rus Su-24’leri, Türk hava sahasını 17 saniye boyunca ihlal etmişler. Rus uçaklarının “beş dakika içinde on defa” uyarıldığı ileri sürülüyor. Bu bilgiyi sonradan Amerikan kaynakları doğruladı. Bir ordu sözcüsü, “dinliyorduk, duyduk” dedi. Savaş uçağı pilotlarının, özellikle saldırılar öncesinde, kritik manevralar sırasında bazı uyarıları duymayabildikleri görülmüş şeydi, ama beş dakika içerisinde on defa uyarıldıkları halde karşılık vermemeleri tuhaftı. Tek açıklama, Rus pilotların aşırı özgüveni veya “tınmamaları” olabilirdi.

Kafama takılan soruların ilki şuydu: Savaş uçağı dediğin, saatte bin kilometre filan yapabilen bir makine. “Beş dakika” önceden uyarıldıklarına göre, bu uyarma işi uçaklar ne kadar uzaktayken başlamıştı? Bu mâkûl müydü? Uçaklar çok mu yavaş gidiyorlardı? 1,8 kilometrelik mesafeyi 17 saniyede almış olmalarına göre hesaplar yapmaya çalıştım. Sadece Amerikalı generallerle değil Alman Tornado pilotlarıyla da gereksiz samimiyet kurdum. Der Spiegel’in görüştüğü pilot, olaydan kısa süre sonra TSK’ya dayandırılarak ortalıkta dolaştırılan radar çıktısına bakıp, orada çizili yörüngeye göre Rus uçağının Türk toprakları üzerinde 10-15 saniye kalmış olması gerektiğini söylüyordu. Yani “Kışt!” demeye kalmadan çıkıp gitmişlerdi!

İkinci soruysa cevabını tahminimden kolay buldu. Uçak düşürmeden önce başvurulabilecek, “hava sahasını terk edene kadar eşlik etme” gibi yöntemler vardı ve bunlar atlanmış, doğrudan son yapılacak işe geçilmişti. İhlal süresinin kısalığı zaten buna elvermiyor, ama başka bir eylemli tepkiyi de gereksiz kılıyor olmalıydı.
Hava sahası ihlalleri konusunda geniş bir literatür var. 2014 Ocak’ında Türk jetlerinin Yunan hava sahasını 1017 defa ihlal ettiği ileri sürülmüş, meselâ. Şimdi de bu ihlalin bazen günde kırk (40!) defa tekrarlandığı iddia ediliyor. Wikileaks belgeleri arasında hava sahası ihlalleriyle ilgili tam 341 yazışma var. Her ihlalde uçak düşürülse kimsenin hava kuvveti kalmaz.

Rakamlara, sürat hesaplarına az kaldı boğulacakken esas soruya ulaştım sanıyorum: Rus uçağının yaptığı ihlalle Türkiye’nin buna gösterdiği tepki arasında muazzam bir oransızlık var. Bütün ayrıntılar biraraya getirildiğinde, sanki fırsat aranmış gibi bir manzara ortaya çıkıyor. Böyle midir?
Araya sıkıştırılmış bir başka yalan, her zaman olduğu gibi, yalanı hazırlayan ve söyleyen aleyhine değerlendirilecektir: TC adına BM’ye sunulan mektupta, iki uçaktan birinin Türk hava sahasını terk edip gittiği, ikincisinin, “Türk hava sahasındayken”, F-16’larınca vurulduğu ileri sürülüyor.

Oysa BBC’nin, Millî Savunma Bakanlığı’nı kaynak göstererek yayımladığı harita [http://goo.gl/HO2rbo], bu iddiayı yalanlıyor. Rus uçağı Türk hava sahasındayken vurulmamış. Ankara, vurulan uçağın Suriye topraklarına düştüğünü kabul ediyor, sınırın öbür yanında vurulduğunu inkâr ediyor. ABD’li yetkililerin de gerçeği bildiğini ama pek yayılmasını istemediğini olaydan saatler sonra, Reuters’in bir haberinden [http://goo.gl/izmkhC] anladık. Ruslarsa, uçaklarını vuran Türk F-16’sının Suriye hava sahasını ihlal ettiğini ileri sürüyorlar.

Velhâsıl hadise, hava sahası ihlal edilmiş bir devletin doğal olarak göstereceği tepkiye benzemiyor. Hem aşırı hem de önceden karar verilmiş, fırsat aranmış, durum zorlanmış izlenimi doğuruyor. (Moskova bu görüşte. Lavrov, eylemin “önceden planlandığına” dair şüphesini dile getirdi.) Başbakan Ahmet Davutoğlu’nun “İhlaller konusunda her türlü tedbiri alacağımız dile getirilmiştir. Gerekli talimatlar Genelkurmay’a bizzat tarafımdan verilmiştir,” sözleri, olayın siyasî karar ve sorumluluk yönüne ilişkin, bu yönde açık bir beyan. Olaydan hemen sonra Ankara’nın doğrudan Moskova ile ilişki kurmak yerine NATO’ya koşması da, âdetâ Amerikalı korgeneralin şüpheci yaklaşımını doğrulayan ilginç bir işaret. Davutoğlu dün özel olarak vurguladı: “İhlal edilen hava sahası, aynı zamanda NATO hava sahasıdır.”

Bu neden durmadan vurgulanıyor? “Türkiye’yi karıştırmak isteyen üst akıl” ne ara ülkeyi koruyacak dost ve müttefik haline evrildi?
Buna takılmıyoruz. Yalan dolan dünyası bu.
Rusya Dışişleri Bakanı, uçağın düşürülmesinin “terörist petrol konvoyları ve tesislerinin” Rus hava kuvvetlerince bombalanmasının hemen ardından gelişine işaret etti, bunun “olayı aydınlattığını” ileri sürdü. Rusya, IŞİD petrolünün Türkiye aracılığıyla pazarlandığı iddiasını iki gündür sıkça tekrarlamaya başladı.
Rus jetinin düşürülmesini daha geniş bir çerçevede, bir politikanın parçası olarak ele almayı gerektirecek çok işaret var. Hem savaşçı hem de savaşı yaymayı hedefleyen bir politikanın… Bunun üzerine konuşmak gerekiyor; lâkin “bize ayrılan süreyi” çok aştık.

Geleceğin mimarları, gününüz kutlu olsun!

Geleceğin mimarları, gününüz kutlu olsun!
Abbas Güçlü

Her meslek önemlidir. Yeri gelir, zincirin o halkası olmadan, çarklar dönmez. Ama bir meslek var ki zinciri tamamlayan o tüm halkalara şekil veren yani hamurundan tasarımına kadar her şeyine karar veren olmazsa olmazlardan birisidir.
Başarısı bireyin, ailenin, toplumun, ülkenin, dünyanın başarısı ve mutluluğu, başarısızlığı ise herkes için huzursuzluktur.
İşte o kişinin adı öğretmendir ve o geleceğin mimarıdır.

O ne kadar ustaysa, eseri o kadar güçlü, o ne kadar acemiyse yetiştirdiği nesiller o kadar donanımsız olur.
Bugün, onlarla ilgili çok şeyler söylenecek.
Kimi göklere çıkaracak, kimileri de yerin dibine batıracak.
Ama tüm bu olumlu ya da olumsuz eleştiriler, onların geleceğin mimarları olduğu gerçeğini değiştirmez.
Bir ülkede öğretmenler ne kadar mutluysa, toplum da o kadar mutludur.

Bir ülkede öğretmenler ne kadar demokratsa, toplum o kadar demokrattır.
Bir ülkede öğretmenler sıkıntıdaysa, herkes sıkıntıdadır.
En önemlisi de eğer bir ülkede öğretmenler kandırılıyorsa, tüm toplum kandırılıyor demektir.
Çünkü iyi usta yetiştirmeden, estetik değerler katmadan, hayallerini beslemeden, vizyon kazandırmadan, hele ki malzemeden çalarak iyi bina yapmanız, yeni donanımlı nesiller yetiştirmeniz mümkün değildir!

İşte bu yüzden öğretmenlerimize yani geleceğimize sahip çıkmak zorundayız!..
Eskiler mi, yeniler mi?
Eskiye rağbet olsaydı, bit pazarına nur yağardı denir ama eskiye olan özlem de hiç bitmez.
Peki, öğretmenlik söz konusu olduğunda, siz hangi taraftasınız?
Ah nerede o eski öğretmenler diyenlerden misiniz yoksa, eskiler, bugünkülerin eline su dökemez diyenlerden mi?
Her iki görüşü savunan isimlerin sayısı da bir hayli fazla.
Bu da çok doğal.

Çünkü hiçbir konuda genellemeye gitmek mümkün değil.
En azından yanıltıcı olur.
Ama görünen o ki, öğretmenlik söz konusu olduğunda, özellikle yaşı kırkın üzerinde olanların, kendi öğretmenleriyle, çocuklarının öğretmenlerini kıyaslama alışkanlığı hiç bitmeyecek.
İşte bu yönde gelen çok sayıda değerlendirmeden sadece biri:
“Bizim neslin öğretmenleri idealist idi ve bu nedenle mutluydu, umutluydu. Ama onlar da güzel atlara binip gitmek üzereler. Eski günler gelmeyeceğine göre yeni dünyaya göre bir eğitim sistemi inşa etmeliyiz.”

Şimdi bu hocamıza kızanlar da olacaktır, haklı diyenler de.
Ne olur hiç kimse de üzerine alınmasın. Bu sadece bir görüş. Tıpkı, “Bugünün nesillerini yetiştirenler, o beğenmediğiniz bugünkü öğretmenler değil, dünkü öğretmenlerdir ve asıl onlar sorgulanması gereken onlar” görüşü gibi…
Ne olur bir de bu konuda ayrışmayalım!..

Kitap mı, o da ne ki?
Türk Eğitim-Sen’in öğretmenlere yönelik yaptığı bir araştırmaya göre, ankete katılanların ne kadar sıklıkla kitap okudukları sorusunun yöneltilmesi üzerine yüzde 27.6’sı ayda bir, yüzde 17’si haftada bir, yüzde 10.3’ü iki haftada bir, yüzde 9.7’si yılda bir, yüzde 8.6’sı iki ayda bir, yüzde 7.4’ü üç ayda bir, yüzde 6.8’i altı ayda bir, yüzde 2.4’ü dört ayda bir derken; yüzde 10.2’si hiç kitap okumadığını belirttiği tespit edilmiş.

Şaşırtıcı mı?
Kesinlikle hayır.
Diğer meslek gruplarında durum daha da vahim.
Hele ki gençlerde, onları ne siz sorun, ne de biz söyleyelim.
Kitap fuarlarının öyle dolup taştığına, satışların arttığına da sakın aldanmayın.
Okuyormuş gibi yapıyorlar. O kadar!..
Ödev olarak okutulan kitapların özeti bile internetten indiriliyor…
Özetin özeti: Okuyanların en büyük eziyeti çektiği, işsiz kaldığı, aşağılandığı bir ülkede başka ne bekliyordunuz ki!..

Hayvana, çocuğa, kadına şiddet, aynı zincirin farklı halkaları…

Hayvana, çocuğa, kadına şiddet, aynı zincirin farklı halkaları…
Mehveş Evin

Mersin’deki hadiseyi herhalde duydunuz. Bir kedi, bir kişinin tecavüzü sonucu öldü. Kediyi besleyen Nihan Açık’ın duvara astığı afiş, az, öz ve utanç verici: “Bu kedi bu mahallede bir ‘insan‘ erkeği tarafından tecavüze uğradı. Makatı yırtıldı. Bir aylık veteriner tedavisine cevap vermedi, öldü.”

‘İnsan’ erkeğinin bir hayvana tecavüzü, memlekette bir ilk değil. Belli ki son da olmayacak. Hayvanlara taş atmanın, evcilleştirip sonra sokağa atmanın, işkence etmenin sıradan vakalar sayıldığı bir toplumda maalesef böyle.

Üstelik, mesele savunmasız hayvanlardan ibaret değil.

Araştırmalar, hayvanları istismar edenlerin insan istismarına daha yatkın olduğunu ortaya koyuyor. Chicago polisinin 2001-2004 arasında yaptığı bir araştırmaya göre, hayvan istismar edenlerin yüzde 65’i hayatlarının bir noktasında bir insana da şiddet uyguluyor.

Hüküm giymiş 36 seri katille yapılan bir araştırmaysa yüzde 46’sının ergenlik çağında bir hayvana işkence ettiğini ortaya koydu. ABD’de 1997-2001 arasında yedi okul saldırısının tüm failleri, çocukluğunda hayvanlara işkence eden erkek öğrencilerdi.

Hayvana zulmeden, insana da eder

Batı’da hayvan istismarı, kadın ve çocuklara şiddetin göstergelerinden biri sayılıyor. Uzun soluklu bilimsel araştırmalar, hayvan istismarı gibi kronik fiziksel şiddete başvuran erkek çocuklarının ileriki yaşlarında fiziksel şiddete başvurduklarını ortaya koydu.

ABD’de sığınma evine başvuran, erkek şiddeti mağduru kadınların yüzde 71 ila 83’ü, partnerlerinin evdeki hayvana işkence ettiği veya öldürdüğünü beyan etti. 2016 itibarıyla FBI, hayvanlara zulmü cinayet, esir alma gibi ‘A grubu’ suç kategorisine alacak.

‘Hayvan’ demenin küfür sayıldığı Türkiye’deyse hayvan koruma kanununun tek yaptırımı, idari para cezası. O da ‘fail’ bulunursa!

Bırakın hayvanları, mevcut adalet sistemiyle çocukları, kadınları erkek şiddetinden koruyamıyoruz. Yargıda, siyasette, medyadaki “insan erkekleri” kendilerinden güçsüz olanın haklarına mütemadiyen tecavüz etmeyi sürdürüyor.

Yargıdaki ‘insan erkekler’ şiddeti körüklüyor

Nasıl mı? Neredeyse her gün katillere ‘iyi hal’den, ‘Seviyorum abi’den indirimler vererek başka bir şenlik karara imza atan TC yargısından başlayalım…

– İzmir’de eski karısı Serpil Erfındık’ı (38) bıçaklayarak öldüren V.A.’ya (36) ‘iyi hal ve pişmanlık’ indirimleri yapıldı, 25 yıl verildi.

– Trans kadın Çağla Joker’i öldüren H.T. (17) önce müebbet hapis cezasına çarptırıldı, mahkeme ‘haksız tahrik’ ve ‘iyi hal’ indirimleriyle cezayı 10 yıla düşürdü.

– Konya Selçuk Üniversitesi’nde bir öğrenciyi, ‘İkinci bir Özgecan olayı neden yaşanmasın’ diye tehdit eden minibüs şoförü beraat etti.

– İskenderun’da karısını boynundan defalarca bıçaklayarak öldüren sanık, haksız tahrik ve infaz indirimi almayı başararak hapis cezasını 16 yıl hapse indirdi.

Soykırıma uğrayan bir halk gibi

‘İnsan erkekler’, kadın kıyımını görmezden geldiği ve mahkemede cezaları hafifleştirdiği müddetçe bu örnekler çoğalarak artıyor.

Başbakan Davutoğlu’nun, “Milat olsun” dediği, Özgecan cinayetinden sonra kaç kadın daha katledildi, haberiniz var mı? En az 200!

Devlet, kadına şiddet istatistiklerinin üstünü kaparken, erkek şiddetine kurban giden kadınlar için ‘dijital anıt’ (http://www.anitsayac.com ) yapıldı. 2015’te öldürülen kadınların sayısı, bugün 255’i gösteriyordu. Basına yansıyan haberlerden derlenen ve kurbanların isimlerinin alt alta sıralandığı bu siteye lütfen bakın.

Kadınların, soykırıma uğrayan bir halktan farkı yok!

Hayvana, çocuğa, kadına şiddet, aynı zincirin farklı halkaları. Hepsi birbiriyle bağlantılı. Hepsinin temelinde, karşısındaki hor görme, fiziksel güçsüzlüğü bir fırsata çevirme emeli yatıyor.

‘İnsan erkekleri’nin şiddet sarmalı son bulmasını samimiyetle isteyen, öncelikle eşitlik ve haklar konusunda kararlı adımlar atmalı.

2015 Küresel Toplumsal Cinsiyet Uçurumu Raporu’nda yine gerileyen ve 142 ülke arasında 130’uncu sıraya düşen Türkiye’nin başka şansı yok.

Kim olduğun, kiminle olduğundur…

Kim olduğun, kiminle olduğundur…
Nil Karaibrahimgil

Düşün ki, sen bir tohumsun. İçinde seni sen yapan, biricik bilgicikler var.
Saçının, gözünün, teninin rengi orada. Boyun, posun, huyun orada. Yeteneklerin,
maharetlerin, bahanelerin orada.

Derken sen bir toprağa düşüyorsun, yeşerip büyümek için. O toprak, sana
vitaminler, mineraller verecek. Tohumuna en uygun topraksa şayet, seni
fışkırtacak gökyüzüne. Ailen mesela, senin toprağın sayılabilir. Annelere
babalara kitaplar der ki, tohumu değiştirmekle uğraşmayın. Tohumu parçalayıp,
aşılamayın. Toprağınıza bakın. Kendinize bakın.

Sadece onu gözlemleyin ve sizden istediklerini verin. Ben bu felsefeyi çok
seviyorum. Çocuk senin tohumun değil, sadece yeni bir tohum.
Bir de iklim var, iklim. Tohumun düştüğü toprakta, çoğunluk yaz mıdır?
Yağmurlar, cömert midir? Yoksa kurak mıdır mevsimleri? Eğer öyleyse tohum ve
toprak ne yapabilir? Hayat tohum, toprak ve iklimin dansıdır. Bunların uyumu,
insanın şansıdır.

Novak Djokovic, şu an dünyanın en iyi tenisçisi. Sırbistan’da, savaş uçaklarının
bombaladığı bir iklimde, pizzacılık yapan bir karı kocanın toprağına doğdu.
Etrafta, tahmin edersiniz tenis oynayan da, tenis raketinin t’si de yoktu.
Toprağına düştüklerinin, oğullarına güveni tamdı. 5 yaşında, ‘ben büyüyünce
Wimbledon Tenis Turnuvası’nda şampiyon olacağım’ dediğinde, kimse kahkahalarla
gülmedi.

Tesadüf, sayfiye yerinde bir kortta tenis oynayanlar görmüş, ertesi gün gidip,
topa birkaç kez vurmak istemişti. ‘Gel topa vur’ diyen kadın, harika bir
iklimdi.
Onu aldı ve ona sadece tenisi değil, felsefeyi, müziği, bilimi öğretti. Hayatta
her şeyin, birbirinden beslendiğini bilen, bilge bir kadındı. Gündüz koşa koşa
tenis oynamaya giden Novak, geceleri şehri bombalanırken sığınakta tek şey
düşünür oldu: Yarın tenis oynayabilecek miyim?
Amy Winehouse, dünyanın belki de son 20 yıldır en güzel şarkı söyleyen sesiydi.
16 yaşındayken onu dinlediklerinde, sesinin çok yaşlı bir ruh taşıdığını
söylediler.

Billie Holiday’i, o eski caz efsanelerini andırıyordu sesi. İstediği meşhur
olmak, para kazanmak değildi Amy’nin.
Amy sadece ve sadece şarkı söylemek istiyordu. Tohumunda söz ve şarkı yazma
yeteneği ve duyanın tüylerini diken diken eden bir ses vardı.
Toprağına gelince… Pek şanslı sayılmazdı. Onun, yeteneğiyle kazandığı paradan
nemalanacak hırslı babası, onu meşhur eden ‘Rehab’ şarkısında şöyle geçecekti:
Babam iyi olduğumu düşünüyorsa, rehab’e gitmeme gerek yok demektir.
Halbuki gerek vardı. Amy, tohumundaki zayıf karakter ve alkole yatkınlıkla
mücadeledeydi.

Amy’nin iklimi, Londra iklimi, aslında müzik için mükemmel bir iklimdi. Londra,
yüzyıldır müzisyenlere yağdırdığı yağmurlarla, dünya müzik tarihine geçmiş bir
yerdi. Bu iklim Amy’nin dallarını meyvelerle dolduracak, onu kocaman yapacaktı.
Yaptı da. Ama iklimde bir de, Blake diye biri var.
Karşılaştığımız insanlar da iklimin parçası. Amy, Camden’a taşınınca oradaki
iklimin parçası olmaya başladı. Aşık olacağı ve sonunu getirecek bütün
uyuşturucularla onu tanıştıracak Blake’le de orada tanıştı.

Tohumunu, zor bir toprağa ekmiş, fırtınalarla boğuşuyordu. Amy belgeselini
izlerseniz, eşsiz değerde bir tohumun nasıl talihsiz topraklarda heba olduğunu,
acımasız iklimlerde dallarının parçalandığını görürsünüz. İçiniz acır. Novak
nasıl yeşerdi, Amy nasıl soldu dersiniz?
Novak, ‘Serve to Win’ kitabında (kitabın ismi hem tenis hem de beslenmeyle
ilgili olduğu için, ‘Kazanmak İçin Servis’), ‘kim olduğun kiminle olduğundur’
diyor.

Yıllar önce bir arkadaşım da bana, ‘insanın hayattaki en önemli kararı kiminle
evlendiğidir’ demişti.
İşte bu yüzden doğan çocuklara ilk ‘şansı iyi olsun’ denir. İklimdir orada sözü
geçen.

Genel kategorisine gönderildi

Zafer değil, sefer…

Zafer değil, sefer…
Levent Gültekin

“Meselelerimizi konuşarak halledelim de çocuklarımız ölmesin” dedik.
“Biz-onlar ayrımı yapılmasın, bütünleştirici bir politika uygulansın” dedik.
“Eşitlik, özgürlük, adalet, insana saygı, barışçı bir hayat için vazgeçilmez değerlerdir” dedik.
“Şehirlerimiz yaşanabilir olsun. Rantı değil kamu huzurunu esas alalım da ülkemizi cennete çevirelim” dedik.
“Bir ülkede bağımsız bir yargı olmazsa orası devlet olmaz. Güçlü ve gelişen bir ülke olmamız için önce hukuk devleti olmamız gerek” dedik.

“İnancımız, etnik kökenimiz, ideolojimiz siyasette belirleyici unsur olmasın. İşini iyi yapanı, inancına, etnik kökenine bakmadan el üstünde tutalım, bu ülkeye kattığı değerlere bakarak insanlara kıymet verelim” dedik.
“Yolsuzluk bütün dünyada utanılacak ve yüz kızartıcı bir davranıştır. Yolsuzluk yapanla işimiz olmaz” dedik.
“İnanç, etnik köken, ideoloji mücadelesi değil, gerçek sorunlarımızı, yani eğitim, ekonomi, yoksulluk, mimari, bilim, sanat, teknoloji alanlarında başarılı olmanın mücadelesini verelim” dedik.
“Nasıl mesafe kat edeceğimiz üzerine kafa yoralım. Ülke ne yazık ki geri kaldı. El ele verelim de bizi dünyadan koparan bu sorunlarımızı çözelim” dedik.

Bizim için esas olan kimin yönettiği değil, nasıl yönettiği
Çünkü her bir vatandaşımız, daha iyi bir ülkede yaşamayı hak ediyor.
Kimsenin inancına, giyimine, mezhebine bakmadan liyakati ortak değer kabul edelim ve bu ülkede dostça, huzur içinde yaşayalım istedik.
Tüm bunları sadece kendimiz için değil, hangi partiden olursa olsun, tüm yurttaşlarımız için istedik.
İktidarda ister AK Parti olsun ister CHP. Ülkeyi ister MHP yönetsin ister HDP. Bizim için esas olan kimin yönettiği değil nasıl yönettiğidir. İlkelerdir.

Değerleri savunmaktan geri duracak değiliz
İktidarda AK Parti olduğu için ve 14 yıldır tüm bu sorunları çözmediği ve daha da büyüttüğü için eleştirilerimizi ona yönelttik.
İktidardaki partiye bakarak, değerleri savunmaktan geri duracak değiliz.
Bir yarış içinde değiliz. Bir zafer peşinde hiç değiliz.
Ülkemizi dönüştürmek, huzurlu, yaşanabilir kılmak için çaba gösteriyoruz.
İyi insan olmak, iyi insan olarak yaşamak ve ölürken de iyi insan olarak ölmektir esas olan.

Çünkü ülkemizi dönüştürmek, iyi yapmak için önce kendimizi dönüştürmemiz gerekiyor. Tüm itirazlarımız, eleştirilerimiz, bir anlamda iyi insan olma ve öyle kalma çabasıdır.
Nasıl ki hayatımızı sürdürmek için bıkmadan, usanmadan her gün bir işe gider çalışırsak, benzer çabayı bir ömür iyi insan olmak ve yaşadığımız ülkeyi huzurlu kılmak için gösteririz.
Bu, bir partinin zaferiyle veyahut bir ideolojinin kazanımıyla bitecek türden bir çaba değildir.
İnsan kalmanın gereğidir. Bizi canlı, enerjik kılan motivasyonun kaynağıdır.

Biz hırsıza ‘hırsız’, katile ‘katil’, tembele ‘tembel’ deriz
Bazen bu yolda yalnız kalabiliriz. Bazen bu çabamızda milyonları karşımızda bulabiliriz. Sayılar, çoğunluğun tercihi, değerlere yaklaşımımızı değiştirmez.
Dürüstlük dünyanın her yerinde, tarihin tüm çağlarında değişmez bir değerdir. Adalet, bütün insanlığın değişmez değeridir.
Hangi partiden olursa olsun bizim için fark etmez. Biz hırsıza ‘hırsız’, katile ‘katil’, tembele ‘tembel’ deriz. Hangi partiden olursa olsun yolsuzluk yapanla aynı çemberin içine girmekten utanırız. AK Parti de olsa aynıdır, CHP de olsa aynıdır.

Bu değerleri önemsemeyenlere, öncelik edinmeyenlere kızmayız. Onları düşman görmeyiz. Aşağılamayız. Fakat uyarır, ikaz eder, doğruyu hatırlatır, yapıcı eleştiriyle, barışçı bir üslupla yönlendirmeye çalışırız.
Çünkü biz kendimizden sorumluyuz. Kendi yolculuğumuzdan. Ne istediğimizden, nereye yürüdüğümüzden ve nereye varmak istediğimizden.
Ülkede seçimler olur, bu değerlere aykırı tercihlerde bulunanlar çoğunlukta olabilir. Bu bizi bağlamaz. Çünkü biz zaferle değil seferle sorumluyuz.

Bazen yenilgi, gayri ahlaki yöntemlerle elde edilen başarılardan daha evladır. Sırf başarıya değil o başarının hangi yöntemlerle elde edildiğine de bakarız. Mesela dört şirketin girdiği bir ihaleyi fesat karıştırarak aldığımızda bu durum bizi şirketlere göre daha başarılı yapmaz, sadece daha ahlaksız yapar.
Bizim için yenilgi diye bir şey yoktur
Ülkemizde bir seçim oldu. Yıllardır eleştirdiğimiz AK Parti büyük bir çoğunlukla yeniden iktidara geldi.

Bu durum AK Parti’ye oy veren insanların bu değerleri savunmadığı, önemsemediği anlamına gelmez. Elimizde bunu ölçebilecek, anlayacak veriler yok. Çünkü iyi bir parti ile kötü bir parti arasındaki bir yarış değildi bu.
Toplum, kötüler ya da defolular ya da beceriksizler ya da farklı eksiklikleri bulunan partiler arasında kendi önceliğine göre kötüler, defolular,beceriksizler, yetersizler arasından birini seçti.
Diğer taraftan hepimizin öncelikleri farklıdır. Biz “Önce adalet” derken bir başkası “Önce ekmek” diyebilir. Biz “Önce özgürlük, eşitlik” derken bir başkası “Önce güvenlik” diyebilir.

Toplumun neye göre hareket ettiğini tam olarak bilmiyoruz. Üstelik ortada kirli, gayri ahlaki, eşit olmayan, şantaja, tehdide, baskıya dayalı bir yarış olduğu için sonuç üzerinden toplum hakkında olumlu ya da olumsuz bir kanaate varamayız.
Tekrar ediyorum: Bizim için esas olan partiler, liderler, ideolojiler değil değerlerdir. Kirli, gayri ahlaki yöntemlerle elde edilmiş bir zaferin parçası olmaktansa dürüstlüğü, dostluğu, barışı, kardeşliği, huzuru savunarak alacağımız yenilgiyi tercih ederiz.

Esasında bizim için yenilgi diye bir şey yoktur.
Çünkü yukarıda da dediğim gibi, “Esas olan zafer değil seferdir.“

Hangi sonuç?

Hangi sonuç?
Çiğdem Toker

“Bu topraklarda yaşayan toplumun yarısına yakını katliamları umursamıyor” diye ürkütücü bir cümle kurabiliriz.
22 milyon seçmenin, kamu rantına dayalı sistemden, rahatsız olmak şöyle dursun, memnun olduğunu söyleyebiliriz.
Başta demokratik özerklik ilanının yol açtığı tepki olmak üzere, Suruç katliamının ardından, AKP ile savaş stratejisini yükseltenlerin payının büyük olduğunu teslim edebiliriz.
Şehit cenazelerinin yol açtığı öfke ve kırılmışlığın elbette bir faturası olacaktı diye öngörebiliriz.
Deniz Baykal’ın Meclis başkanlığı hayali uğruna Saray’ın çağrısına uymasını not düşebilir;
AKP’nin Tuğrul Türkeş hamlesinin, “ülkücü” seçmen nezdinde oya tahvil edildiğini düşünebiliriz.
Rejim partisinin devlet olanaklarını sonuna kadar kullanmasının ciddi katma değer yarattığı yorumunda bulunabiliriz.
7 Haziran sonrası, Kılıçdaroğlu’nun “Siz başbakan olun” önerisini, sanki bu öneri onu küçük düşürmek için yapılmış gibi gurur meselesi yapıp tepkiyle reddeden Bahçeli’nin tutumunun ödettiği bedelden de söz edebiliriz.
Dahası, Bahçeli’nin tıpkı 2002 sonbaharında henüz seçime bir buçuk yıl varken AKP’yi iktidara getiren “çıkış”ı gibi, 13 yıl sonra da bu ülkenin kaderiyle oynadığını da hiç çekinmeden ifade edebiliriz.
Evet, bütün bunların hepsinin şöyle ya da böyle, bu “acı çorbada” tuzu olduğunu söylersek yanılmış olmayız.
***
Ama sadece 1 Kasım seçimini değil…
Bütün seçimleri; akla ilk gelen ihtimallerle değerlendirmenin ötesine geçerek, gerçeğe yakın bir yorumla analiz etmenin, “olmazsa olmaz” tek bir önkoşulu var:
Seçim sonuçlarının güvenilir olması.
Oy sayımından, tutanağa aktarıma, seçmen sayısındaki artış-azalıştan, devletin resmi ajansının çalışma yöntemlerine kadar seçim güvenliğinin hukuksal boyutuna dair hiçbir aşamasının tam dürüstlüğünden emin olamadığımız bir sonuç tablosunu yorumlamak, eksik ve yanlışlar içerecektir.
Çok partili seçim tarihinin en hızlı ilan edilen seçimidir 1 Kasım.
Saat henüz 19.00 bile olmamışken, saatlerce sandık başında bekleyen görevliler, oyları henüz teslim etmemişken, oy torbaları henüz kuyruktayken, AA’nın sandıkların yüzde 100’ünün açıldığını ilan ettiği bir seçimden söz ediyoruz.
Sandıklar kapanıp oy sayımı başlamadan boş tutanaklara imza atıldığı haberlerinin yağmur gibi aktığı, boş tutanağa imza işleminin fotoğraflarla belgelendiği, sandık görevlilerinin sandık başından zor kullanarak uzaklaştırıldığı, İstanbul’un bazı ilçelerindeki anormal seçmen artışını duyuran sosyal medya hesaplarının ardından YSK’nin sistemi kapattığı bir seçimden.
Seçimlerin dürüstlük içinde gerçekleştiğine ilişkin bunca hile ve şaibe iddiasını bir yana bırakarak değerlendirme yapmak olanaklı değil.
AKP, kendisinin bile beklemediği bir oy oranına ulaşmış görünüyor.
Bu tabloda, savaş, kutuplaştırma ve istikrar kozlarının seçmenin çoğunluğu nezdinde kabul gördüğünü varsaymak, iyimserliğe engel.
Ancak asıl karamsarlık, seçim güvenliğine ilişkin hile iddialarına açıklık kazandıracak bir hukuksal zemini de yitirmiş olmamızda.
Bu zeminin yeniden kurulacağı iklime dair umudumuz ise canlı.