Türkiye’nin sıfır yılı…

Türkiye’nin sıfır yılı…
Kadri Gürsel

2015’in 7 Haziran akşamına kadar Türkiye’de olup bitenler hayatın akışına uygundu.

AKP’nin, çözemeyip biriktirdiği sorunlar nedeniyle anlamlı bir oy kaybı yaşayacağı, seçimin yaklaştığı günlerde öngörülebilir hale gelmişti.

Meclisten AKP’siz bir hükümet çıkmasını önleyen Bahçeli’nin ardından Erdoğan’ın da AKP-CHP koalisyonunu engellemesiyle Türkiye’de siyaseti sıfırlayacak olan süreç başladı.

1 Kasım zemininde siyaset iki biçimde bitti

‘Tekrar seçimler’e giderken PKK’yla başlatılan savaş ve 10 Ekim’deki Ankara saldırısının seçmende yol açtığı benzersiz terör ve kaos korkusu, AKP’nin 2011’den beri kaybede geldiği oyları geri alarak tek parti iktidarını konsolide etmesini sağladı.

Keşke 1 Kasım seçimlerinin sonucu, otoriter bir tek parti iktidarını azınlığa düştükten beş ay sonra rehabilite etmekle sınırlı kalsaydı…

Daha dramatik bir sonucu oldu 1 Kasım’ın: Türkiye’de partiler eliyle yürütülen parlamenter siyaseti tıkayarak işlevsizleştirdi.

7 Haziran, Türkiye’nin hukuksuz ve keyfi yönetilmesinden kaynaklanan birikmiş sorunlarını koalisyonlar yoluyla hafifletmenin imkanını siyasete sunmuştu.

1 Kasım zemininde ise siyaset iki biçimde bitti.

7 Haziran sonucunu beğenmeyip seçimi kazanmak üzere tekrar ettiren Erdoğan’ın AKP’ye müdahaleleri, bu örgütü her türlü siyasi otonomiden uzak, işlevi Cumhurbaşkanı’nın kişisel gündemini yürütmekle tanımlanmış bir aparata nihai biçimde dönüştürdü.

Muhalefet ise CHP’si, MHP’si ve HDP’siyle birlikte, ama her biri için geçerli olan farklı nedenlerden ötürü, tekrar seçim kampanyasında zihnen ve bedenen mefluç olup, sonrasında ise şaşkın ve etkisiz kaldı.

Ve rejim, Türkiye’nin temel sorunlarını çözmeye yeter kapasiteyi haiz olmadığı için, mevcut sorunlarımıza bir de ‘terör sorunu’nu ekleyerek partisine seçimi kazandırdı. Çünkü terör sorununu sadece kendisinin çözebileceğine hedefindeki seçmeni ikna etmişti.

Rejimin, partisini yeniden iktidar yaparak kazandığı zaman, Türkiye’nin kayıp zamanı olacaktır.

1 Kasım 2015’e gelene değin Türkiye’deki bağımsız kamu kurumları yok edilmiş, yargı iktidarın iradesine tabi kılınmış, parlamento işlevsizleştirilmiş ve medya özgürlüğü ortadan kaldırılmış, velhasıl geride rejimin tek elde toplanan keyfi gücünü kontrol edip dengeleyecek herhangi bir faktör kalmamıştı.

Bu işlevi belki, seçmenin sandığa yansıyan iradesini doğru okuyup değerlendiren bir siyaset yerine getirebilirdi.

Ancak 1 Kasım da siyaseti bitirince 2015 Türkiye’nin ‘sıfır yılı’ oldu.

Sanılmasın ki ‘sıfır yılı’ terimini kurumların, kontrol ve denge güçlerinin ve de siyasetin külliyen sıfırlandığı yılı işaret etsin diye kullanıyorum.

Erdoğan’ın en büyük hasmı kendi hataları olacak

‘Sıfır yılı’, bir ülkede devlet ve toplumun güce el koyan mutlak irade tarafından baştan sona dönüştürülmesinin yolunun açıldığı yılın adı…

Ülkenin siyasi takviminin yeniden başlamak üzere durduğu an. Çünkü ‘sıfır’ın anlamı budur.

2015 Türkiye’nin sıfır yılı olabildiği için 2016 Erdoğan için ‘yıl bir’ olacak. Anayasal başkanlık rejimine geçiş için daha neler yapabileceğini hep birlikte göreceğiz.

Sıfır yılında seçim kazandıran savaş ‘yıl bir’de başkanlık rejimi planlarıyla koordineli bir seyir izleyecek. Bu savaş aynı zamanda MHP ve HDP’yi farklı biçimlerde eritmenin bir siyaset mühendisliği vasıtası da olacak.

Kuşkusuz, İslamcı toplum mühendisliği bir abanma halinde, hızlanarak devam edecek.

Kuşkusuz ki muhalif aydınlar, gazeteciler ve sivil toplum üzerindeki baskılar da aynı oranda artırılacak ve rejimin otoriter karakteri daha da pekişecek.

2015 sıfır yılı olduğu içindir ki ‘yıl bir’de Erdoğan’ın en büyük hasmı kendi hataları olacak.

‘Ne mutlu Müslüman’ım diyene!’

‘Ne mutlu Müslüman’ım diyene!’
Namık Çınar

Az gitmişiz uz gitmişiz, dere tepe düz gitmişiz; koca bir yüzyılda ancak “ne mutlu Türk’üm diyene”den, “ne mutlu Müslüman’ım diyene”ye gelmişiz.
İnsan olmanın yeterli sayılacağı çağdaş bir anlayışı ise, henüz keşfedememişiz.
Siyasal gücün sopası hangisinin eline geçtiyse diğerinin üstünde haldır haldır dönenerek, insanları âdetâ iki değirmentaşı arasında ufalayan bu anlayışlar, koskoca toplumu eze eze öğüttükleri sorunlu bir coğrafya yaratmaktan öteye gidememişler.
Bunlardan gözünü skolastiklik bürümüş olanı, şimdilerde tenekeden bir “altın çağ” yaşıyor.
Birkaç gün önce, yegâne ölçünün din olduğunu artık saklama gereği bile duymadıkları pervasızlıklarla, Erdoğan’ın neredeyse Miraç’a yükseltildiği bir törenle, hemen hepsinin “ortak davası” İslâmcılık olan kendi dünyalarının azizlerine “Necip Fazıl Ödülleri” verdiler.
Erdoğan’ın elinden tutup sahneye çıkardığı duayen takımından biri, tıpkı daha öncesinin Jakoben milliyetçileri gibi muzaffer bir eda ile, “ne mutlu Müslüman’ım diyene” şeklindeki karşı düsturlarını haykırarak, içinden geçtiğimiz süreçte üstte dönen değirmentaşında sıranın kimde olduğunu bütün çıplaklığıyla sergilemiş oldu.
Benim açımdan fark etmez, ha bu olmuş, ha öbürü!
Bunlardan hangisi olsa demokrasi üremez çünkü.
O yüzden, del’lenip de yormayın kendinizi!
Her şey olacağına varır.
Sarkaç bir yana ne kadar çekiştirilmişse, kurtulduğunda o kadar savrulur diğer yana da.
Tasalanmayın boşuna, yerçekimi diye bir şey var; salına salına dinginleşecektir sonunda.
Sokrates’e “Seni ölüme mahkûm ettiler” dediklerinde, “Tabiat da onları” demiş, kıs kıs gülerek.
Kimsenin kâr kalmaz yanına, yaptıkları.
Ve aykırı düşemez hayata, hiçbir şey.
Neticede din, vahyin hâlâ etkili olduğu arkaik toplumlarda, kitlelere arzu edilen sosyo-politik şekli verebilmek için kullanılagelen dogmalar bütünüdür.
Siyasal olarak da, toplumları biçimlendirmede şimdiye kadar bulunmuş en etkili ve o nedenle de en yarayışlı araç olmuştur.
Çünkü tartışmaya yer vermediği “tanrısal söylemi” esas alarak, insandaki “eleştirel aklı” devre dışı bırakmıştır.
Politikadaki vazgeçilmezliği buradan gelir.
Ne ki, insandan “eleştirel aklı” alırsanız, ortada “insan” kalmaz. O artık başka bir şey olur.
Bu yüzden, çağdaş toplumlarda din, temel hak ve özgürlükler bağlamında bireyin kendi tercih dünyasına bırakılmış, politik alanı düzenlemesine ise izin verilmemiştir.
Gelin görün ki, Erdoğan’ın başını çektiği dinci bir siyaset, bu konuda belâsını bulmadan sönümlenecek gibi gözükmemektedir.
Nitekim aynı törende, milli şiarımızın “fetih” olduğunu da ifade etmiştir.
Fütuhat demek, bir yanıyla tarihsel olarak kılıç zoruyla İslâm misyonerliği demektir.
Onun altında yatan maddi gerçeklik ise, kitle üretim ilişkilerinin ve üretim araçlarının izdüşümüne uygun sürdürülebilir bir hayat tarzı oluşturacak şekilde yaşamak yerine, toplumsal varoluşu diğer başka gruplara ait “artı değer”lere el koymak suretiyle yürütmek vandallığından ibaret olduğudur.
Ne zaman ki güçten düşüp haramilik yapamaz hâle gelmişler; İslâm coğrafyası aç kalmış, fütuhat ekonomisi çökmüştür.
Elbette ki, fütuhat kültürü bu toplumlar İslâm oldukları için değil, kurguladıkları maddi hayat öyle elverdiği için dinsel bir mahiyet almıştır, ama insan denen canlı türün dünyayı “geliştirmek için değiştirmek” gibi de bir özelliği yok mudur?
Sonuç olarak, geleceğe matuf bir önerisi mümkün gözükmeyen siyasal dincilik, boyunun ölçüsü alınana kadar belli ki bu ülkede yaşanmadan olmayacak.
Tabii, fatura da buna göre kesilecek.
Ne var ki, çoğu zaman olduğu gibi, bu uğurda nelerin kaybedildiği geniş kitlelerce gene bilinmeyecek.

Aşkla muhabbet…

Aşkla muhabbet…
Yonca Tokbaş

Hayatta en sevdiğim, en en en çok sevdiğim şeydir muhabbet.
En çok değer verdiğim şeylerden biridir.
Keyiflisi, dertlisi… Her türlüsü.
Yeter ki muhabbet olsun. Aşk olsun.
Konuşmayı çok sevdiğimden… Suskunluk, sessizlik varken aman havada tatsız bir şey olabilir, muhabbetle dolsun, dağılsın o hava fikrinden.
Kimi zaman dedikodu da olur evet.
Kaç yıldır yurtdışında yaşıyorum, 30’a yakın milletten insanla oturup kalktım çalıştım, dedikodu yapmayan ırk görmedim.
Tatlısından bahsediyorum. İnsan oyanından değil. Gülmecesine…
Oturur konuşursun. Yüz yüze. Göz göze.
Bir çay demlersin, bir kahve yaparsın belki.
Kesmez bazen, damardan gider konular, koyarsın bir kadeh bir şey, devam edersin muhabbete.
İnsanı kör kuyulardan çıkaran, hayata bağlayan, hayata döndüren bir şeydir muhabbet.
Karı-koca arası muhabbet, arkadaşlarınla muhabbet, sevgilinle, ailenle muhabbet iyi oldu mu, hayat bir şekilde daha tatlı akar gider.
Deşarjdır.
Rahatlama… Önce azar coşar, sonra dinginleşirsin.
Gülersin, ağlarsın.
Duygudur muhabbet.
Yokluğu… Felaket.
Aşkla muhabbetin hele, tadından doyum olmaz.
En kötü günde, en iyi günde o muhabbet sağlamsa, tutunursun sessizce bile birbirine, atlatırsın felaketleri.
Her şey bitse, dünya erise, bilirsin ki iki çift sözle ayağa kalkarsın. Ya da sessiz bir anlaşma…
İçin ısınır.
Uzun zamandır, hem de hayli uzun zamandır bunu düşünüyorum.
Ne oldu bizim muhabbetimize?
Aşka ne oldu?
Ben insanların sesini giderek az duyar oldum.
Aşkı da sürekli tanımlıyoruz. Da yaşıyor muyuz emin değilim.
Birilerinin tanımına göre oldurmaya çabalanıyor gibi kimi zaman.
Gözler önüne serileni değil, kapalı kapılar ardında olandan bahsediyorum bir şekilde.
Ortaya maşallah muhabbetten, aşktan başka şey döken yok… Peki işin mutfağı öyle mi?
Gerçek gözle gördüğümüz gibi mi?
Gördüğün aşkla muhabbet mi, durumu idare mi?
Ten tene, göz göze, ne bileyim bir koltukta yan yana oturup el kol işaretlerini görerek, beden dilini gözlemleyerek muhabbeti inanılmaz hasretle özler oldum.
Kıvıracak halim yok. Özlüyorum evet.
Müthiş kıymetli bir şey. Kudretine çok inandığım bir şey ve en az iki kişi gerekiyor ve iki kişi aynı anda o aşkla, o sevgiyle, o tutkuyla istemezse hiç tadı olmuyor.
Sürekli mesaj geliyor WhatsApp’dan. Snapchat zart zurt ekranı arkasındayız sürekli.
Instagram ortamında muhabbet ediyoruz.
Evet taktım buna.
Face hayatımıza girdiğinden beri ne çok insana kavuştuk sözüm ona ama yapayalnız kaldık ekranın bu yanında.
Her şey yazarak anlatılıyor.
Yazmanın bile bir süre sonra tadı kalmıyor. Düşünün bunu ben diyorum…
Kısa keser hale geliyorsun…
Kısaltmalar başlıyor kelimeler yerine. Zaten herkes kısa yazı okumak istiyor deniyor.
Ayol hayat uzun ve sündürmek istiyor insan belli bir yaşa gelince de, uzun anlatmanın tembel kafaya zor gelmesinde muhabbeti bol kişinin suçu ne?
Yakında tek harfe inecek ilişkiler belki de…
İlişkiler dedim de…
İlişki dediğimiz şeyin tanımı ne olacak sizce?
Biraz içim buruk bu konuda.
Sesimi özledim. Belki de kendimi. Ülkeden gelen haberler yiyor insanı. Yetmiyor kendimizce binlerce şeylerle boğuşuyoruz.
Sesleri, yüzleri, nefesleri, duyguları hissetmeyi özledim. Böyle kocaman duyguları ama.
Dokunaklı duygular…
Tüylerini kederden, isyandan, öfkeden, kurban psikolojisinden dikenleten değil; mutluluktan, huzurla, ağız dolusu mutlulukla tüylerini diken diken eden, kalbini titreten duyguları özledim bu sene en çok ben.
İnsanlar birbirine her türlü şeyi bahane bilip kükremesini biliyor da, sarılmak akla gelmiyor.
3 günlük dünya diyorlar… 3. gün hangimiz için yarın bilen yok.
Dünyayı sevgi kurtaracak diyorlar… Sevgiyi diri diri gözümüzün önünde gömdürüyorlar.
Çocukları kullanıyorlar, duygularımızı felç ediyorlar.
2016 senden çok rica ederim, yürekten gönülden dilerim, aşkla, sevgiyle, muhabbetle gel bize.
Sanal manal olmasın. Filtrelere takılmasın, filtrelerle sunileşip yapmacıklaşmasın.
Harbi muhabbet diliyorum hepimize.
Yonca
‘Muhabbet kuşu’

Terörün kökü zıkkımın peki…

Terörün kökü zıkkımın peki…
Mine Söğüt

Lanetlemeler, isyanlar, haykırışlar…
Uzlaşma arayışları, barış çağrıları, pazarlık önerileri, hak hukuk önermeleri…
Tarihsel süreçler, güncel hesaplaşmalar, paylaşmalar…
Paylaşırken parçalanmalar, kopmalar, yıkılmalar…
Tüm yolların teröre çıktığı, örgütlerin ve devletlerin aynı korkunç dili konuştuğu bir dünyada, birbirimizi öldüre öldüre yazdığımız kanlı bir tarih daha yanı başımızda vuku buluyor.
Ve hâlâ birileri terörün kökünü kazımaktan dem vuruyor.
O kök öyle kazınabilir türden bir kök değil.
Üstelik hemen ulaşılabilecek kadar yüzeyde de değil.
Derinlerde…
Geçmişimizin ve daha da fenası zihnimizin derinlerinde.
Güdüyle kurnazlık, bilgiyle hesapçılık arasında tekinsiz bir yerde.
Devlette ve aile algısının temelinde.
Karşımızdakini “terörle ıslah” etmeyi ve bizzat “terörle ıslah olmayı” daha çocukken, büyüdüğümüz evde öğreniyoruz.
Babanın tehditkâr ve saldırgan imgesi, annenin üzgün ve ezik çaresizliği aile içi terörün kutsal alfabesiyle beynimize yazılıyor.
Erkeğin “duyarsa kızar”lığıyla kadının “yapmazsak üzülür”lüğü arasına gerilmiş incecik bir ipte gide gele, dipsiz bir gerilimle biçimlenen insan, ilk terörü doğduğu, büyüdüğü evde yaşıyor.
Kendi küçük hayatındaki kazanımları pazarlıklar ve bedellerle elde etmeyi öğrenen insanın iplerini sonra devlet ele alıyor.
Okullarda öğretilenler kadar öğretilme biçimleri de terörü zihinlerde iyice meşrulaştırıyor.
Üniformalar, ast üst ilişkileri, başarı tarifleri ve toplumda var olma koşulları tehdit ve korkularla yönetilen, pişmanlıklarla ve kaybetmelerle cezalandırılan varlığımız terörü her haliyle hem kullanışlı hem de kanıksanır kılıyor.
Şiddet gündelik hayatın, ikili ilişkilerin ve yasal sistemin işlevsel bir parçası.
O yüzden sadece dağlarda ve sınırlarda değil; yatağımızda bile terör dili işliyor.
Onu kendi küçük erk alanlarımızda çoğalta çoğalta var olmayı, erkenden öğreniyoruz.
Ve bunu güç sanıyoruz; güç sayıyoruz.
Gücünü göstermek isteyen devlet yasal teröre; insan yasa dışı teröre başvuruyor.
Oysa varoluşçu Rollo May, şiddetin güç fazlalığından değil, aslında güçsüzlükten doğduğunu söyler.
Ve ekler “İnsanları güçsüzleştirirseniz, şiddet duygularını artırırsınız”.
Biz bunu, gücün tarifini aslen güçlü insanları güçsüz olduğuna inandırarak yaptığımız için bugün topyekûn şiddete eğilimi ve teröre şerbetli bir hayatın cehenneminde yaşıyoruz.
Sadece var olmanın doğaya uyumlu mevcut gücüyle yetinmeyip, artı değerler yaratıyoruz.
O yüzden kurduğumuz devletler hep saldırgan.
Ve evdeki baba hep buyurgan.
Terörün kökünü kazımak için önce devleti yıkmak ve babayı vurmak gerekiyor.
İçimizdeki şiddetin kökünü kazımak içinse…
Köklerimizin “yıkmak” ve “vurmak” kelimelerinin ne anlam taşıdığını hızla unutması ve o eskiye ait kelimelere artık ihtiyaç duymaması gerekiyor.
Bir zamanlar doğanın çok daha saf bir parçası olan insan, zihinsel evrimiyle birlikte bu saflığı kaybetti.
Saflığın yerinde artık kurnazlık var.
Kuyruklu zamanlarından kalma olan, bir dönem türünün devamı için işlevsel sayılan ama artık aslen hiç olmasa da olabilecek şiddet hâlâ insanın uygarlık tahtında oturuyor.
Hem de tüm dünyayı bir güdü değil bilinçli, seçilmiş bir yöntem olarak yönetme iddiasıyla.
O yüzden “Terörün közünü kazımak” tarih boyunca edilen en büyük ve boş laflardan biri.
İnsanlık tarihi boş, hem de bomboş laflarla yazıldığı için devamlı terör dili tekerrür halinde.
Çarkı tersine döndürmek için insanın kendi arsız kökünü iyice bir kazıması ve hayata yeni bir noktadan tekrar kök atması gerekiyor.
Yoksa daha çağlar boyunca insanın merkezinde, huzur yerine terörün kökü ve barış yerine zıkkımın peki…

Bilmediğiniz İsrail mutabakatı!

Bilmediğiniz İsrail mutabakatı!
Ahmet Takan

Yaklaşık 1 haftadır meşgul olduğumuz “İsrail ile mutabakat” başlıklı gündem maddesinde ne olup bittiğine dair çözümleme yapamamanız gayet normal…
AKP iktidarının bir gece ansızın (17 Aralık) gündeme düşürdüğü İsviçre’deki gizli görüşme ve mutabakat ile nereye gidiyoruz?..

Görüntüye ve söylentilere bakıp da İsrail ile ilişkilerde bu keskin dönüşün, tükürdüğünü yalamanın ne manaya geldiğini anlayabilmek için; AKP sözcüsü Ömer Çelik’in söylediği gibi “İsrail devleti Türkiye’nin dostudur” sözleri ile avunmak yeterli mi?.. Yoksa, Bakanlar Kurulu toplantısı sonrasında Hükümet sözcüsü Numan Kurtulmuş’un “görüşmeler sürüyor anlaşma yok” sözlerine bakıp “hayırlara vesile olur İnşallah” modunda beklemeye devam mı edeceğiz?..

Zürih’te iki ülke arasında yapılan gizli görüşmelerde, “mutabakat”tan bize duyurulan 5 maddeyi tekrarlayalım;

1- MAVİ MARMARA İÇİN TAZMİNAT

10 Türk vatandaşının yaşamını yitirdiği 2010 yılındaki baskınla ilgili olarak İsrail, Türkiye’ye 20 milyon dolar ödeyecek. Bu para hayatını kaybeden ya da yaralananların ailelerine verilmesi için özel bir fona devredilecek.

2- BÜYÜKELÇİLER YENİDEN GÖREVE BAŞLAYACAK

Türkiye ve İsrail ilişkileri normalleşecek, geri çekilen büyükelçiler yeniden gönderilecek.

3-TÜRKİYE DAVALARDAN VAZGEÇECEK

Türkiye baskını gerçekleştiren İsrail askerlerine açtığı davalardan vazgeçecek.

4- HAMAS’IN TÜRKİYE’DEKİ AKTİVİTELERİ SINIRLANDIRILACAK

Hamas’ın askeri kanadının önemli isimlerinden, İsrail’in askerlerinin kaçırılıp öldürülmesiyle ilgili suçladığı Salih El Aruri, Türkiye’den sınır dışı edilecek. Hamas’ın Türkiye’deki aktiviteleri sınırlandırılacak.

5- DOĞAL GAZ İMKÂNLARI DEĞERLENDİRİLECEK

Anlaşma imzalandığı andan itibaren Türkiye ve İsrail gaz arama çalışmalarında iş birliği yapmayı, Türkiye, İsrail gazı almayı ve Avrupa’ya İsrail gazının taşınması için boru hattı inşasını kabul edecek.

Şimdi devam edelim son tezgâhın perde arkasını aralamaya;

* Öncelikle bilmenizi isterim, bu 5 madde yaklaşık 2 yıldır İsrail Başbakanı Netanyahu’nun önünde duran ve Türkiye tarafından önerilen anlaşma maddelerinin sadece bir bölümü.

* Ateş çemberinde kıstırılan Türkiye’ye Avrupa Birliği Suriyeli mültecilerin Türk topraklarında tutulması için yalınızca parasıyla rüşvet vermedi. 2’de gizli madde dayattı; “İsrail ile ilişkilerini düzelteceksin”, “Kürt sorununu istediğimiz gibi çözeceksin”… Şu anda yandaş TV ve gazetelerinde hayranlıkla (!) izlediğiniz film fırıldaklarla, kamuoyunu hazırlama çalışmaları devam ediyor. Sakın benden bir daha, adlandırmamı istemeyin çünkü en yenisini az sonra yazacağım.

* Değerli terk edilmişlere İsrail’in söz konusu mutabakatın hayata geçirilmesi için dayattığı en önemli şart ise; “bunu parlamentonuzun önce ilgili komisyonlarından sonra da genel kurulunuzdan geçirip yasallaştıracaksınız…”

Peki neden?..

Çünkü, İsrail R. Erdoğan’a tam güvenmiyor ve işini sağlam kazığa bağlamaya çalışıyor.

Şimdi, R. Erdoğan ve “Başbakan”ın, Hamas lideri Halid Meşal ile yaptığı görüşmelerden sonra mutabakatın 4’üncü maddesi ile ilgili hayli kafanız karışmıştır. Açıklık getirelim; Diplomasi kulislerinde söylenenlere göre Meşal’e Katar gibi bazı ülkelerde “güvenceye alma” sözü verildi. İsrail’in de buna ses çıkarmayacağı belirtildi. Meşal de başka çaresi olmadığı için kabul etti.

En can alıcı soruya gelelim;

Gizli İsrail mutabakatı Türkiye’deki tepkilere rağmen nasıl hayata geçirilecek?..

Her zaman olduğu, sorgulamadan yalayıp yuttuğumuz gibi (!) bir kahramanlık destanına ihtiyacımız var. Öncee!..

1- Hani şu Türkiye’nin İsrail’e dayattığı iddia edilen “Gazze’ye ambargo kaldırılsın” şartı var ya!.. Zaten bu ambargoyu İsrail’in ara sıra gevşettiği bizim dışımızda herkesin malumu. Hatta bunun 2013 yılında Ahmet Davutoğlu’nun “Gazze’ye hava koridoru açtık” dümeni ile ilgili gerçekten çok trajikomik bir hikayesi de var. Neyse..

İsrail bir kıyak yapacak!.. Ara sıra gevşettiği bu ambargoyu R. Erdoğan’ın baskısıyla gevşetmiş gibi görüntü verecek. Sonraa!..

2- Hatırladınız mı?.. R. Erdoğan, bir vakitte Gazze’ye gidecek diye Türkiye sınırlarında herkese efeleniliyordu da sonra birden bire unutuvermiştik!..

Üç vakte kadar, İsrail destekli bir Erdoğan-Gazze ziyaret operasyonu da olursa sakın ha küçük dilinizi yutmayın. (Yandaş ve havuzcuların neler döktüreceğini şimdiden görür gibiyim.)

Bu arada son zamanlarda Dışişleri Bakanlığı’nda sıkça gezinmeye başlayan İsrailli diplomatlar her defasında muhataplarına R. Erdoğan’ın son mitinglerinde Rabia işareti yapmamasından dolayı duydukları memnuniyeti de dile getiriyorlar.

Çeyrek resmi açıklanan İsrail ile mutabakat ile birlikte size henüz duymadığınız şok bir haber vereyim;

Mısır Cumhurbaşkanı Sisi ile arayı düzeltmek için de el altından diplomatik temaslar yapılıyor. Bunun için bazı eski Büyükelçiler ile orta düzey diplomatlar devrede.

Yine bir gece ansızın “Türkiye-Mısır” mutabakatı filan gibi haberler, “Sisi Türkiye’nin dostudur” gibi açıklamalar duyarsanız ne olur rutin tavrınızı gösterin. Hiçbir şey olmamış gibi yapın. Zaten tüm bunlara ilave olarak da yakın zaman içinde kamuflaj değiştirmiş “çözüm süreci” başlayacak. Külliyenin yeni akiller ekibi hazır gibi ama bu sefer adları “akil adamlar” olmayacak.

Kemerlerinizi takın!..

İsrail kaftanlı halifelik ve başkanlık sistemine hazır olun… Anadolu federe devletine de!..

Bir yol var: Yaşamak ve yaşatmak…

Bir yol var: Yaşamak ve yaşatmak…
Selin Ongun

Hepimizin, meşrebe göre, gündemin her başlığında kocaman bir “ama” bariyeri kurduğu ve önce kalplerimizdeki “hendekleri” kapatamadığımız tam da bugünlerde Sezen Aksu’ya sorduk: Halimiz?
Katı gerçekler artık emrediyor: Nasıl iyileşeceğiz?
Manşette değiller ama o kekeme cevaplara her gün, hepimiz, bir yerlerden tanığız.
Söyleşi talebimizi iletmeden önce, Aksu’nun günlerdir İzmir’de, annesi Şehriban Hanım’ın yanında olduğunu duymuştuk.
Meslektaşlarımız özellikle aşinadır; “halimiz nicedir” faslında, “halim” deyip özel sebeplere yaslanan pek çok isimden işittiğimiz gibi ihtiyatlı cümlelerle, süslü bir “bağışlayın” cevabı almadık Aksu’dan.

Buyrun buradan okuyun…

İzmir’deyim. Gözümü annemin üzerinden ayırmadan oturuyorum. Dayımın tabiri ile “bağ arası” gözlerini araladığında içim taşarak… Biraz evin havasından, biraz da saksıyı durduramadığımdan pek konuşmak gelmiyor içimden. Bir haber kanalı sürekli açık. Kaygılıyım, acı çekiyorum. Annem için… Memleketim için… İkisi tuhaf bir şekilde birbirine karışıyor.

Telefon çalıyor. Ülkenin bu çok zor ve sert gündeminden payını orantısız alan Cumhuriyet gazetesinden Selin Ongun, “Röportaj yapabilir miyiz?” diyor. Durumumu anlatıyorum. Ama mevcut koşullarda kafamı toparlayabilirsem, bir yazı yazabileceğimi söylüyorum. Her zamanki kibarlığı ve anlayışıyla, “Elbette” diye cevap veriyor. Aşağı yukarı neler sormak istediğini soruyorum. Kırık dökük bir ses tonuyla “özetle biz nereye gidiyoruz böyle”yi içeren ve içimi titreten ifadelerle anlatıyor derdini…

İnsanlığın köprüden atlayışı

Telefonu kapatır kapatmaz, olayın gerçekleştiği günden beri yakamı bırakmayan o kısa not, beni ele geçiriyor yine. Hatırlayanlar, bilenler vardır. Doğu’da ve Güneydoğu’da araştırmalar yapan sosyolog Dicle Koğacıoğlu’nun kendini Boğaziçi Köprüsü’nden atarak intihar ettiğinde bıraktığı not: “Annem, babam, kardeşim. Beni affedin, çok acı var. Dayanamıyorum.”

Ne oldu, ne gördü, neye dayanamadı da gencecik bir kadın kendini Boğaziçi Köprüsü’nden atacak hale geldi? Ardından yazılanlardan anlaşıldığı kadarıyla enerjik, coşku dolu bir insanken…

Moda tabiriyle sözde değil özde, büyük bir gönül bağıyla ve tutkuyla bağlı olduğum ülkem ve ülkemin insanlarıyla ilgili kişisel duygularımı, endişelerimi paylaşabilirim belki diye düşündüm. Dilerim vatandaş Sezen, Sezen Aksu’ya sunulan bu imkânı kullanarak derdini, dileğini, niyetini ortaya koymayı başarabilir. Çünkü hepimize başka bir yol daha olduğunu yeniden hatırlatmak, aslında galiba kendim de hatırlamak istiyorum.

“İnsanın zamanın bu diliminde bile bu kadar ilkel bir noktaya savrulması neden, su ileriye doğru akmaz mı?”, “Neden ‘parçalanarak’ bölünüyoruz, doğa hep onarmaz mı?”, “Bir şeyler doğala ters ise bundan nasıl kurtulunabilir?” soruları herkes gibi benim de yakamı bırakmıyor.

Ülkenin doğusu yangın yeri

Dansöz Dünya” şu cümleyle başlar: İlk kim bozdu sonsuz uyumu? Neden bir türlü tam yol alamadık? Kendi doğrusu ile bir başkasını kıyıcı bir dille yargılarken, temelde savunduğu demokrasiye en aykırı tutumu sergilediğini nasıl bu kadar gözden kaçırabilir insan? Neden başkalarını yerden yere vururken, aslında kendini üstün ve ayrıcalıklı kılmak için çırpınıyor olduğu gerçeğini ıskalar? Mesela özünde mahallenin bütün kedilerini beslemeyi iş edinecek kadar iyi kalpli biri, nasıl öfkesine o denli yenilip de başka bir cana kıyabilir? İnsan nasıl bir şey, biz nasıl varlıklarız? Bizi hayvandan ayrıcalıklı kılan düşünme yetisi, bazen bir tür lanet midir?

Okuduklarımızdan, öğrendiklerimizden, hatta bazen kendi deneyimlerimizden biliyoruz ki insan – ruhsal olduğu kadar zihinsel yetisiyle de- sembolizasyonu, imajinasyonu, kurgu dünyası sınırsız bir varlık… Bilim, her türlü keşif, icat; edebiyat, sinema, müzik, resim alanındaki üstün üretimler bu yetiden, insanın bu aydınlık yanından vücut buluyor. Karanlık yanı, adı üzerinde, karanlık…

Doğumla birlikte dünya iklimine geçtikten sonra günbegün -korunmak gibi masum bir kılıfla da olsa- egoyu silah gibi nasıl kuşanabiliyoruz? O silahla öldürüyoruz, ölüyoruz. O kadar ki egonun karanlık yanına, en üstün değerleri üretenler bile yenik düşebiliyor.

İnsanın kendi ile ilgili tasavvuru o kadar büyük ki Vamık D. Volkan’ın kitabının adı gibi “Kimlik İçin Öldürmek” o tasavvurun içinde normalleşip, rasyonelleşebiliyor.

Polemiklerde boğulmak

Tüm bunları neden düşünüyorum? Hiçbir olayı ve durumu, insan faktöründen bağımsız değerlendiremeyeceğimiz için… Çok sevdiğimiz her şeyi yok edebilecek bir potansiyeliz özetle. İnsanın, özü ıskalayıp, polemik bataklıklarında boğulması da bu yüzden zaten

Biz boğuladuralım, ülkenin doğusu yangın yeri; insanlar ölüyor. Şehirler, köyler, sokaklar, okullar, hastaneler; dahası evler, ocaklar yerle yeksan… Orada çok acayip şeyler oluyor. Öğrendiğimizde taşıyamayıp bir köprüden atlayacağımız kadar korkunç şeyler mi yaşanıyor? Ve biz gerçek bilgilere ne kadar ulaşabiliyoruz?

Sur, Dargeçit, Nusaybin, Silopi, Cizre’de doktor izinleri kaldırılıyor, hastanelere özel hazırlık önlemleri almaları söyleniyor, polis, asker sevkıyatının artırıldığı haberleri geliyor bölgeden, öğretmenler il ve ilçelerden uzaklaştırılıyor. Neden? Ne oluyor? Neler olacak? Neye hazırlanmamız gerekiyor?

Çözüm ve egosuz diyalog

Hiçbir ülkede yapılan hiçbir uygulama, o ülke bireylerinin, hatta onların gelecekteki torunlarının onuruna, gururuna ve vicdanına ters düşmemelidir. Bu değerli alanlar lekesiz kalmalıdır. Demokrasi leke tutmaz, yosun bağlayamaz. Karar vericiler, uygulayıcılar ve demokrasi temsilcileri bir ülkenin o ülkede yaşayanlara ait olduğunu hep hatırlamak zorundalar. Yöneticilerin, temsil ettikleri bireylerle aralarındaki demokrasi adına yaptığı sosyal kontratın temeli ve kaynağı budur; meşruiyeti buna dayanır.

İnsanlığın temel hak ve özgürlüklerinin karşısında verilmiş her “yok et” ya da “yok say” emri, birliğe ve kardeşliğe ağır bir darbe indirmek, geleceğe utanç ve nefret tohumu ekmektir. Çözümün yolu egosuz, objektif ama tarafların hassasiyetlerini incelikle gözeten diyalogdan geçer. Yani demokrasiden…

Kişisel duygu ve güdülerin devlet yönetiminde yeri olamaz. Demokrasi bütüne hizmet eder. Bireyleri, onların refahlarına hizmet etmesi için kurulan demokratik sistemler yönetir. Dolayısı ile sistemlerin egosu olmaz; kapsayıcı ve bütünleştirici olmak için kurulmuşlardır.

Bu çatışma ortamı her tarafta birçok yaralı ruh bıraktı. Sadece yaşadığımız zamana sığmayıp, nesiller boyu taşınacak bir tür genetik acı gibi… Bu intikam mirası ile ruhların nasıl onarılacağını da düşünmelidir sistem; yöneticileriyle, uygulayıcılarıyla, vatandaşlarıyla…

Hapishanedeki gazetecilik

Üstelik bu yaraları sadece bedenlerimizde taşıyıp, ruhumuza nakşetmiyoruz. Endişesiz ve korkusuz olsa, başka türlü zenginlikler üretmeye muktedir zihinlerimiz de hapsediliyor. Aralarında sevgili arkadaşım Can Dündar da olmak üzere, 30’un üzerinde gazeteci hapishanede şu anda. Gazeteciliğin evrensel görev ve sorumlulukları içinde hareket etmenin sınırlarını, yine evrensel hukuk çizmelidir. Adalet kişiye özel kurgulanamaz. Haber alma özgürlüğü de dahil olmak üzere, “özgürlük nerede başlar, nerede biter”in sınırlarını yeniden çizmeye gerek yok. Bunlar medeniyet tohumlarının atılmasıyla beraber insanlık tarihinde öncelikli olarak çizilmiş, yerini almış zaten.

Devletin sorumlu görevlerinde bulunanlar, yargı mensupları, uygulayıcıları, evrensel hukuk ve bağımsız yargıyı eksiksiz uygulandığından emin olarak hayata geçirmeli; kamu vicdanında güven kaybının önüne geçmelidir

Geçenlerde TV’de bir tartışma programı seyrederken, gazeteci-yazar Nedim Şener’in Erdem Gül ve Can Dündar konusundaki sakinliğini ve soğukkanlılığını kaybettiğini ilk defa gördüm. Konuşmanın sonunda, Can ve Erdem’e Silivri’de üşümemeleri için su bidonlarına sıcak su doldurup yataklarına koymalarını önerdiğinde, Silivri bir kelime olmaktan çıktı. Benim evim oldu. O kadar ki fiziken ürperdim.

Delilik hali ve kozalarımız

Bu basbayağı bir delilik hali. Ülkenin bir bölümü acılar içinde, diğer bölümü bambaşka hayatlar yaşıyor. Elbet yüreğimizde bir sızı taşıyoruz ama elimizden hiçbir şey gelmeyeceğini düşünmek gibi bir konfor alanına sığınıp, devam ediyoruz. Oysa, insanlığın layığı ile yaşandığı hiçbir ülkede sivillerin kayıtsız kalması affedilemez. Evrensel insan hakları ve hukuk kurallarını bu toprakların vazgeçilmezi haline getirmek, sadece temsiliyet görevi olanların değil, herkesin sorumluluğudur. Getirilemiyorsa da sivillerin her şeyin üzerindeki yaptırım gücü devreye girmeli… Ama tavrını, fikrini ve hatta tarafını belli ediyor olmanın bedelleri ağırlaştıkça, kozalarımıza itiliyoruz. His kaybı yaşanıyor. Bizden istenen ya da yapabileceğimizin en iyisi bu mu? Düşmanlık, öldürmenin rasyonelleştiği o pusuda palazlanıyor…

İnsan olmanın yolu

Tek çare demokrasi ve demokrasi için mücadele etmek.

Hrant Dink öldürüldüğünde, duyarlı insanların “Hepimiz Hrant’ız” diye sokaklara dökülmesi ümidimizi yeşertmişti yeniden. Evet hayat durmuyor, akıyor, devam etmek zorunda… Ama adalet yerini bulmazsa, hayat ne kadar anlamlı devam edebilir? Yaşamak gittikçe ağırlaşmaz mı? Ezcümle, adalet ve demokrasi olmazsa olmazıdır insanlığın.

Hrank Dink’in ardından, eşinin ve çocuklarının vakur duruşu karşısında ezilmiştim. Tıpkı Tahir Elçi cinayetinde olduğu gibi… Hangi birini sayayım. Say say bitmiyor. Her defasında aynı cümleye maruz kalıyoruz: “Merak etmeyin. Bu menfur saldırının failleri bulunacak ve adalete teslim edilecek.” Sivil ya da üniformalı her can kaybında, her şehit haberinde, batıda ya da doğuda evlere düşen her ateşte, hep aynı cümle: “Merak etmeyin. Bu menfur saldırının…” Yıllarca, defalarca… İstirham ediyorum, bulun o zaman.

Bu, sadece bugünün felaketi ve acısı olarak kalabilecek bir şey değil. İnsanların ait hissettikleri kimliklerin müdafaası yolunda yüklendikleri ya da verilen görevler, onları da kendi vicdanlarında ömür boyu taşınacak bir yüke mahkûm eder illa ki. Bu yük ağırdır çok; kim bilir kaç kuşak sonra hafifler.

Vicdan ve akıl ile hareket edip, demokrasi için, çözüm için diyalog kurmaktan başka çaremiz yok. Dünyada daha iyi bir formül bulunamadı henüz. “Kimlik için öldürmek” bir değermiş gibi sunulmaktan vazgeçildiğinde, hepimizin mahcubiyeti azalacak, eminim. Şiddet dili ile değil diyalogla, bireysel inanç ve fikirlerden sıyrılıp herkesin hayrına, ortak hareket etmekten geçiyor insan olmanın yolu…

Bir yol var: Yaşamak ve yaşatmak…

Bu kabulleniş, bu umutsuzluk neden?

Bu kabulleniş, bu umutsuzluk neden?
Melike Karakartal

Bir süredir pek çoğumuzun sahip olduğu his: Arafta olmak.
Bir süredir pek çoğumuzun sahip olduğu his: Arafta olmak.
Yaşadığın yerin sınırlayıcı koşullarına bu kadar hızlı adapte olmak garip değil mi?
Daha özgürlükçü, daha barışçıl; daha iyi koşullar, herkese iyi yaşam sunan bir çevrede yaşayamayacağımızı, ancak kendi küçük dünyalarımızı arzu ettiğimiz biçimde tasarlayabileceğimizi kabullenmiş gibiyiz.
Ülkenin bir tarafında neredeyse iç savaş varken, batısında tarif edilemeyecek bir sessizlik.
Bir tarafta acı, bir tarafta sanki ameliyattan önce uyuşturucu iğne yapılmış gibi bir umursamazlık, neşe hali.
Son derece baskıcı koşullar içindeyken, sanki dünyanın en özgür ülkesindeymişçesine iş yapmaya çalışmak…
İşte bunlar, insanı fikren ve ruhen, hatta bedenen yoran konular.
Ve hayatımızın tam ortasında durmaktalar.
“Büyük resmi değiştiremeyeceğiz” kabullenişi öyle hızlı, öyle büyük dalgalarla gerçekleşti ki, herkes kabuğuna çekilmiş durumda.
“Kabuk”, ev değil elbette. Herkesin kendi evi, işi, ailesi, arkadaş ve çevresinden oluşan alan demek “kabuk”.
Artık o alanın duvarları eskiye nazaran daha yüksek, dışarıda yaşanan karmaşayı uzakta tutmak için…
Bunun sonucu da açık ve çok acı: Umursamazlık.
İşte pek çok insan bu alanın, bu kabuğun içinde, tamamen dış dünyaya kapattıkları küçük dünyalarında küçük mutluluklar yaratma peşinde.
Yanlış değil bu elbette, hayatı yaşamaya değer kılmak için insani çabalar.
Madem “dışarısı” değişmiyor, en azından “içerisi” huzurlu, mutlu, sevgi dolu ve insancıl olsun, öyle değil mi?
En azından evimizin kapısını kapattığımızda, sokaktaki tüm o kaosu unutmak istiyoruz.
Yakın çevremizle, ailemizle, arkadaşlarımızla yumuşak, tatlı, yormayan ilişkiler kuralım istiyoruz.
İşimizde huzurlu olalım istiyoruz…
Zaten Türkiye insanı yeterince yoruyor, en azından kendi “iç ilişkilerimizde” yorulmak istemiyoruz.
Sakin sularda yelkenlimizle yavaş yavaş ilerlemeye ihtiyaç duyuyoruz.
Arkadaş ve ilişkiler çemberinde bizi yoracak, oyun oynayacak, bol keseden sallayacak, sağ gösterip sol vuracak insanlarla vakit kaybetmek istemiyoruz.
Algı yönetimi ile gerçek ne varsa tam tersinin “gerçek” olarak sunulduğu bir ülkede, bari kendi küçük hayatlarımızdaki her unsur gerçek olsun istiyoruz. Ayaklarımızın yere sağlam bastığını hissedebildiğimiz, gerçek bir dünya yaratmak istiyoruz.
Tabii bu koşullarda gerçek bir dünya yaratmak zor.
Etrafın, ülken karmakarışıkken, kendi iç dünyanda nasıl huzur bulacaksın?
Nasıl mutluluklar yaratacak, nasıl etrafına faydalı olacaksın?
Etrafımızdaki, ülkemizdeki hiçbir şeyin değişmeyeceğine gönülden inanırsak bu soruların cevapları yok. Var ama hepsi olumsuz.
Fakat ne zaman “araf” hissine düşsek, evrendeki değişmeyen tek prensibin “değişim” olduğunu düşünmek gerekir.
Bu dünya kimseye kalmıyor. Herkes, her şey gelip geçici.
Biz, çevremiz, ülkemiz, dünya, doğa, evren…
Hepsi “değişim” üzerine kurulu.
Büyük değişimlerin küçük adımlarla başladığını da biliyoruz.
Minicik bir adımın, pek çok insanın hayatını değiştirecek sonuçlara yol açtığını biliyoruz…
Hal böyleyken bu derin umutsuzluk, bu kabullenmişlik, bu “artık hiçbir şeyi umursamıyorum”culuk neden?

Eğer bir gün normalleşirsek…

Eğer bir gün normalleşirsek…
Mehmet Ocaktan

Bütün öğrencilik ve gazetecilik hayatım boyunca iyi bir kitap okuyucusu ve müzik dinleyicisi olmaya özen gösterdim. Şimdi bulunduğum noktadan geriye doğru baktığımda kimi kitaplarla adeta aşk mertebesinde coşkulu anlar yaşadığımı, mesela bir zamanlar başta en büyük caz idolüm Miles Davis olmak üzere huşu içinde caz konserleri izlediğimi, hatta bir seferinde Itri’nin’nin ‘Tuti-i mucize guyem’ eserinin yer aldığı long play’i bulabilmek için günlerce plakçıları dolaştığımı hatırlıyorum.

Şimdi bütün bunları bir müzik yazısı yazmak üzere söylemiyorum elbette. Buradan varmak istediğim nokta şu; bir zamanlar bu ülkede canlı, dinamik bir kültür ve sanat ortamı vardı ve insanların hayatları sadece gerilim ve kutuplaşma üzerinden tarif edilmiyordu.

Çok gerilere gitmeye gerek yok, Cumhurbaşkanı Tayyip Erdoğan’ın İstanbul Büyükşehir Belediye Başkanı olduğu dönemde kültür merkezlerinde şiirden, romana, hikayeye, müzikten sinemaya kadar her alanda yapılan sanatsal faaliyetlere baktığımızda bile şu günlerde nasıl bir kültürel ufuksuzlukla malul olduğumuzu rahatlıkla görebiliriz.

Talihsizliğe bakın ki temeli bir bakıma Erdoğan’ın belediye başkanlığı döneminde atılan AK Parti’nin 13 yıllık iktidarı boyunca kültürün esamesi bile okunmaz hale geldi. Atilla Koç dönemini bir tarafa bırakırsak, maalesef AK Parti’nin iktidar yılları kültür ve sanatın dip yaptığı yıllar olmuştur. Gerçi AK Parti etrafında oluşan entelijansiyanın (eğer gerçekten varsa) kültür diye bir derdinin olduğunu da sanmıyorum ya…

Esas itibariyle medeniyetlerin harcını oluşturan ve onlara hayat veren kültürdür, sanattır. Şiirin, musikinin, mimarinin, görsel sanatların, kitapların olmadığı bir medeniyet tasavvuru mümkün olabilir mi?

Ama bugün siyaseti adeta bir amaç haline getirmiş insanlar için şiir de, musiki de, mimari de, sinema ve tiyatro da hiçbir anlam ifade etmiyor.

Çünkü çok daha önemli işlerimiz var. Mesela iktidara ilişkin durumlarda söz sahibi olabilmek için, zaman zaman farklı mahalleden olanlara laf atıp maraza çıkararak egosal tatmin sağlamak gibi…

Mesela iktidar nimetlerinden azami yararlanabilmek için, mümkünse mahalledeki herkesi bir yerlere müzevirleyerek ganimet paylaşımında en ön safta yer almak gibi…

Mesela ‘kutuplaşma’nın tehlikelerine işaret eden herkesi düşman ilan edip, sonra da iktidarın içeriden ve dışarıdan düşmanlarla kuşatıldığını söyleyerek azgın bir gerilim dilinden nemalanmak gibi…

Mesela dindarlığın adaletli, ahlaklı ve merhametli olmayı gerektirdiğini en çok bilmesi gerekenlerin, adaletin terazisi şaştığında suskunluğa gömülmesi gibi…

Taktir edersiniz ki bu ahval, normal bir ülkede yaşayan normal insanların görüntüsü olamaz. Demek ki bir yerlerde hayatın doğal akışını bozan ve henüz normalleşmenin tamamlanmadığı arızi bir durum var.

Eğer biz de bir gün normalleşmeyi sağlayıp kültürü ve sanatı hayatın doğal akışı içinde yaşar hale gelebilirsek, bir medeniyet iklimine doğru yol alabiliriz diye düşünüyorum.

İklim değişikliği savaşlara yol açarken Türkiye’nin emisyon artış hızı utandırıyor…

İklim değişikliği savaşlara yol açarken Türkiye’nin emisyon artış hızı utandırıyor…
Mehveş Evin

Bugünlerde Suriye, Irak ve Türkiye hava sahalarında yok, yok: ABD, Rusya, Fransa, İngiltere hava saldırılarını yoğunlaştırdı, Almanya da tornado jetlerini gönderdi. Dünya devleri savaş kararları verirken ‘şiddetle, bombayla, jetle bu işin çözülmeyeceği’ yorumlarına pek aldıran yok.

Paris’teki İklim Zirvesi (COP21) vesayet savaşının gerçek savaşa dönüştüğü günlere denk geldi. İklim değişikliği sebebiyle beklenenden önce ve çok üstünde afetlerin yaşanacağını artık herkes biliyor, kabul ediyor. Gezegenin en fazla ortalama +2 derecelik artışı kaldırabileceği kesinken, çocuklarımızın 2100’de +2,7-3,7 derece daha sıcak bir gezegende yaşayacağı anlaşıldı.

Fakat dünya liderlerinin COP21’nin açılışındaki buluşmasına bile savaş ve Türkiye-Rusya krizi damga vurdu.
Bir yandan “Aman karbon emisyonlarını azaltalım” diye türlü ekonomik, sosyal, siyasi önlem konuşulurken, sadece dünyadaki adaletsizlik ve şiddetin değil, karbon emisyonunun en büyük sorumlularından uluslararası silah, petrol ve enerji şirketleri kazanmaya devam ediyor…

Suriye’de savaşı büyük kuraklıklar tetikledi
Çelişkiye bakın ki Suriye savaşının patlak vermesinde iklim değişikliğinin payı, giderek daha çok kabul görüyor.
Suriye, tarihinin en büyük kuraklık dalgalarını 2007’den 2010’a kadar yaşadı. Gıda fiyatları aşırı pahalandı. Çoğu Sünni, milyonlarca çiftçi perişan oldu ve Alevi nüfusun çoğunlukta olduğu kıyılara göç etti. Esad’ın baskıcı rejimi zaten sorundu, ancak bu yeni ekonomik ve sosyal sorunlar, isyan dalgalarını tetikledi. Ve… 2011’de savaş patlak verdi.

Bunları anlatmamın sebebi, komşunun yaşadığı iklim değişikliği felaketinin pek yakında Türkiye’ye de gelecek olması. Şimdiden mevsim normalleri alt üst olmuş durumda, kuraklık ve sel olaylarının şiddetini artıracağı bilimsel gerçek.
İyi de Türkiye’yi yönetenler hem Suriye’de, hem Kürtlerle zaten savaş halinde, diyebilirsiniz. Doğru, ancak bugünkü siyasi-ekonomik güdümlü savaşma stratejisine ek olarak, yakın gelecekte daha büyük isyan ve savaş olasılıklarına dikkat çekiyorum…

Peki Türkiye, iklim değişikliğiyle mücadeleye ne kadar hazır, ne kadar istekli?
Türkiye’nin emisyon artış hızı utandırıyor

1. European Climate Foundation’ın (Avrupa İklim Derneği) Global Carbon Budget Project (Küresel Karbon Bütçesi Projesi) 2015 raporunda, ülkelerin küresel emisyonları analiz edildi. Ülkeler, halen hedeflerini yakalamaktan uzak, ama çaba olunca sonuç da alınıyor: Küresel emisyon artışı, 2000’li yıllara göre azaldı.
Emisyon azaltmada en başarılı, AB. ABD bile son 10 yılda emisyon seviyesini azalttı.
Türkiye ise dünyanın en fazla sera gazı salımı yapan 14’üncü ülkesi çıktı. Kömüre rekor yatırım yapan Türkiye’nin emisyon artış hızı, 2005-2014 arasında ortalama yüzde 4 iken, 2014’te yüzde 7.4’e yükseldi.

2. Germanwatch’ın geleneksel İklim Değişikliği Performans Endeksi de açıklandı. Salımların yüzde 90’ından sorumlu 58 ülkenin arasında Türkiye, 50’inci sıraya, yani ‘iklim değişikliği performansında en kötü ülkeler’ arasına yerleşti.
İlk üç sıra boş, çünkü en kararlı ülkenin aldığı önlemler bile yetersiz. Ancak ‘en iyi’lerin başında Danimarka, İngiltere, İsveç yer alıyor. Gelişmiş ülkelerin arasında atak yapan Fas, geçen yılki gibi 10’uncu sırada, yani gayet iyi. Sonuncu, yine Suudi Arabistan.
Sonuç: Pek çok ülke, ekonomik büyümenin illa emisyon artışına bağlı olmadığını kanıtladı. 58 ülkeden 44’ünde yenilenebilir enerji sektörü büyüdü. (350ankara.org)

3. Türkiye’nin iklim politikası, gelişmiş ülkelerle kıyas üzerine kurulu. ‘Amerika, Avrupa dünyayı ve doğayı sömürdü de bu noktaya geldi’ tezinde haklılık olsa da ‘Madem o öldürdü ben de öldüreceğim’ demekten farkı yok… İklim değişikliği başta Afrika ülkeleri olmak üzere, en çok fakir ülkeleri, daha sonra da Türkiye gibi kritik coğrafyada bulunanları etkileyeceği için bunun anlamı, toplu intihar.

4. Türkiye, net bir azaltım hedefi yerine ‘artıştan azaltım’ hedefi belirledi. Bunun anlamı ne? WWF Türkiye, herhangi bir iklim politikası uygulanmazsa Türkiye’nin sera gazı emisyonlarını 15 yıl içerisinde bugünkü değerinin 2,5 katına, yani 1 milyar 175 milyon tona çıkaracağını öngörüyor. Yani emisyon artış hızını ikiye katlayacak…

5. Türkiye’nin Paris için verdiği taahhüt, emisyon miktarını 929 milyon tonda sınırlamak. Ancak bu senaryoda, kişi başına düşen emisyonda Japonya, Almanya ve İngiltere gibi ülkelerin, bugünkü AB ortalamasının bile üstüne çıkacak.

Sözün kısası, Türkiye’nin hedefleri, ne AB hedefleriyle, ne de diğer gelişen ülke ekonomileriyle uyumlu… Maalesef elektrik üretiminde kömür kullanımını artıran enerji politikalarından vazgeçilmediği sürece kaybetmeye de, felaketlere de, savaşlara da mahkumuz…

Dünyaya kıyasla nerdeyiz, nereye gidiyoruz?

– Türkiye’nin sera gazı emisyonları 2013 yılında küresel emisyonların yüzde 0,94’üne denk geliyor.

– Kişi başına düşen emisyonlarda 6,04 ton ile dünya ortalamasının biraz altında, 182 ülke arasında 81. sırada.

– 1990-2013 arasında emisyonlarını yüzde 110 oranında artıran Türkiye, emisyon artışının devam edeceğini, bununla beraber 2030 yılında emisyonlarını, herhangi bir iklim politikası uygulamayacağı referans senaryoya kıyasla yüzde 21 oranında azaltabileceğini bildirdi. (Kaynak: WWF)

Yanlış yerde yanlış kavramı aramak…

Yanlış yerde yanlış kavramı aramak…
Melike Karakartal

Donald Trump, ABD’ye Müslümanlar’ın girişini yasaklamak istiyor.
Birbirimize karşı hoyrat davranmaktan ciğerimizin solduğu, “incitici söylem” konusunda kara kuşak sahibi olan bir ülkenin insanları olarak, her yönden gelen çarpık görüşlerin varlığına alışığız.
Görüşlerinden ötürü Twitter’da “Sen de gebereceksin”, “Bu ülkeden defolacaksın” tehditleri alan insanların işlerini yapmaya çalıştığı bir ülkede, Trump’ın düşünce mekanizmasını kullanarak hayatını geçiren çok.
Neredeyse “Biz alışığız” diyeceğiz.

Kendi gibi olmayana yaşam hakkı bile tanımak istemeyen, etnik kökeni bir küçümseme ifadesi olarak kullanabilen, birbirine isim bile takabilen bir kültürün evlatları olarak böyle deli saçması sözlere dünyanın geri kalanından daha az şaşırıyoruz ancak…
Söz deli saçması olsa bile, geldiği kaynak tüm dünyada bilinen bir figür, kariyer sahibi, varlıklı, şöhretli bir adam olduğunda şaşırtıyor insanları esas.
Hani kendi çocuğu yeğeninden az ilgi görüyor diye zavallı çocuğun yüzüne kezzap atarak hayatını karartan “yüksek kariyerli” adama da şaşırdık ya…

Trump’ın sözlerine şaşırmak, o “yüksek kariyerli” vicdansıza şaşırmak gibi.
Sanki sokaktan geçen herhangi bir adam yapsa bunları, “daha kabul edilebilir” sayılacak…
Hal böyle olunca, insan kendi değerlendirme mekanizmasını sorguluyor.
Hayatında iyi bir noktaya gelmiş bir adamın düşünce ve davranışlarının de makul olacağını düşünüyoruz.
Zirvede olan bir politikacının sözlerine körü körüne güvenmeyi tercih eden milyonlarca insan sayabiliyoruz.
İyi kariyerli, evli ve çocuklu bir adamdan bir çocuğun yüzüne kezzap atabilecek kötü bir canavar çıkmaz sanıyoruz.
Çünkü varlık, yüksek kariyer, şöhret…

Veya bir insanın çocuklarının olması, hayvanlara hassas yaklaşması gibi “sinyallerin” bize “İyi ve makul insandır muhakkak” mesajı verdiğini düşünüyoruz.
Fakat yanlış yerden bakıyor, dolayısıyla yanlış bir mesaj alıyoruz.
İşaretler başka yerde
Bu neye benziyor biliyor musunuz? “İyi bir hayat”ın özü iyi bir araba, güzel bir ev ve lükste aranır ya çoğu kişi tarafından…

Esasında iyi bir hayat, iyi yaşayabilme, düşünebilme, değerlendirebilme gücü, son model araba ve lüks bir evden değil, basitçe insanın yediği besinlerin niteliğinden, hareket etme sıklığından; dolayısıyla bedenine ve aklına ne kadar iyi baktığından geçer.
Vaziyet bu kadar basit ve açıkken, “iyi hayat”ın özünü, pek az insan geç yaşlarda keşfeder.
Genellikle satın alabilme gücümüz olduğunda, bunu daha iyi yaşayabilmek için değil, daha çok objeye sahip olmak için kullanırız.

İşte, “iyi insan olma” meselesinin de özünü aynı bu biçimde, yanlış yerde arıyoruz.
“Şöhretli, güçlü, yaşı ilerlemiş, varlıklı” gibi kelimeler, sanki otomatik olarak sağduyuyu da beraberinde getiriyor sanki.
Getirmiyor işte.
Makul, sağduyulu, iyi kalpli, eşitlikçi, dürüst, değer bilen insan için ne ilerlemiş yaş, ne cepteki para, ne de yüksek kariyer bir işaret olabilir. İnsan ilişkilerimizde de bu geçerli. “İyi işaret”leri yanlış yerlerde arıyoruz.
Sonra da hayal kırıklığına uğruyoruz