TOMA’ya dönüşen kadınlar…

TOMA’ya dönüşen kadınlar…
Melike Karakartal

Günlerden bir gün, bir kadın Facebook’ta bir adam ile tanışır.
Günlerce, haftalarca mesajlaşırlar, ardından telefonda sohbet ederler… Kadın kendini yeterince güvende hissettiği bir anda, adamın buluşma teklifini kabul eder.
Birkaç kez görüşürler, artık “sevgili”dirler…
İlerleyen zamanlarda bir akşam birlikte, adamın şehrin bir ucundaki evine giderler.
Uyku saati geldiğinde adam ilişkiye girmek ister. Hani bir defa kadın “eve gitmeyi kabul etti” ya, bunun, adamın gözünde başka bir anlamı yoktur.
Kadın, böyle bir ilişki için erken olduğunu, zamana ihtiyacı söyler; adam sözlerine çok sinirlenir.
Reddedildiğini düşünür ve kadını ikna etmeye çabalar. İkna çabasıyla rahatsızlığı artan kadın, evden ayrılmak ister ve o anda, adamın esas yüzü ortaya çıkar.
Adam bir sosyopattır. Kadın, ilişkiye girmeyi kabul etmedikçe adam daha da sinirlenir ve evinde sakladığı silahını ortaya çıkarır. “İkimizi de vurmak için bir dakika bile beklemem” der.
Canının tehlikede olduğunu ve oradan canlı çıkamayacağını anlayan kadın, “hayatta kalma dürtüsü”yle adama iyi davranmaya başlar.
Silah masada durmaktadır ve kadın, evden çıkmanın bir yolunu bulup canını kurtarmanın tek yolunun “potansiyel katile ve tecavüzcüye iyi davranmak” olduğunu düşünür.
Adamın “ne kadar da harika biri” olduğunu söyler. İlişkilerine ne kadar değer verdiğini ama yavaş ilerlemenin onun için daha uygun olduğunu, ara sıra onu pohpohlayarak ne kadar harika bir insan olduğunun altını çizerek anlatır.
Saatlerin ardından, kadın sosyopat adamı ikna etmeyi başarır.
Sakin bir anında adam kadını bir taksi durağına bırakmayı kabul eder. Evden çıkarlar, otoparka inerler; adamın aracına binene kadar geçen zaman işkencedir…
İyi davranmak: Bir hayatta kalma yöntemi
Evden çıkarlar, asansörle otoparka inerler ve araca binerler.
Araca bindiklerinde kadın biraz rahatlar ve korkusunu belli eden sözler söyler. Adam tekrar çok sinirlenir, araçtan iner ve kadını sertçe arabadan dışarı atar.
Kadın şehirden uzak bir yerde, geç bir saatte ve yapayalnız kalmıştır. Koşarak anayola çıkar.
Şansı yaver gider, bir taksi bulur ve evine dönmeyi başarır.
Fakat başına gelenleri asla unutmayacaktır.
Bu, seneler önce yaşanan gerçek bir hikaye. Bu hikayeyi anlatan kadın, başına gelen bu olaydan sonra polise gitmez.
Kendi isteğiyle adamın evine gittiği için “Ne işin vardı adamın evinde” diyeceklerinden ve kabahati onda bulacaklarından emindir.
Sosyopatın günlerce süren aramalarının kesilmesi için babasını, ağabeyinin adamı araması ve korkutması gerekecektir…
Telefonlar kesilir, hayat normale döner ancak kadın, hayatı boyunca unutmayacağı bir “ölümden kıl payı kurtulma” hissine sahiptir artık.
Bağdat Caddesi’nde yaşanan tecavüz olayının kamera kayıtlarında, genç kadının tecavüzcüye yakın davrandığını görenler, her nasıl “Kadının gece 3’te dışarıda ne işi vardı?” dedilerse, “Neden yakın davranmış?” sorusunu da sordular.
Sosyopata, tacizciye, tecavüzcüye, katile çaresizlikten iyi davranmak, “hayatta kalma” dürtüsü sonucu ortaya çıkar. Hayat kurtarabilir.
Peki, kadınlar ne yapacak?
Öncelikle, “Ne işi varmış gece 3’te sokakta?”, “Ne işi varmış adamın evinde?” gibi sorular, tecavüzcülerin, tacizcilerin, kadını kendi malı olarak görenlerin ekmeğine yağ sürüyor.
Bunu sorabilen erkeklerin “Minority Report”taki gibi, suç işlemiş kabul edilip toplumdan tecrit edilmesi gerekiyor.
Elbette böyle bir şey olmayacak.
Peki biz ne yapacağız?
Kendimizi korumayı öğreneceğiz. “Ne işi varmış sokakta”cılar yok olmayacağına ve henüz tacize, tecavüze, kadına şiddete caydırıcı bir ceza verilmediğine göre, tek çare bu.
Ben artık yanımda biber gazı spreyi taşıyorum ve savunma teknikleri öğrenmek için bir kursa gideceğim. Umarım kullanacağım bir durumla karşılaşmam ama artık yanımda sprey olmadan sokağa adımımı atmam.
Kadınları iki ayaklı TOMA’ya dönüşmek zorunda bıraktığın için teşekkürler Türkiye!

Aman kötü haber görmeyelim, moralimiz bozulur…

Aman kötü haber görmeyelim, moralimiz bozulur…
Mehveş Evin

Savaş psikolojisi böyle bir şey. Her gün ölüm haberi almak, ölümü sıradanlaştırıyor, insanı duyarsızlaştırıyor.
Her gün birden fazla hak ihlaline uyanmak normal oldu; en korkunç olaylara dahi dizi izlermiş gibi bakıyor, yabancılaşıyoruz. Suruç ve Ankara katliamlarının üzerinden sanki yıllar geçti, konuşulmuyor bile. Sultanahmet’te bomba patlatılıyor, ertesi gün unutuluyor. Cizre’deki sokağa çıkma yasağıyla ilgili AİHM’in tedbir kararı almasına rağmen, yaralı üniversite öğrencisi Cihan Karaman da hastaneye götürülemediği için öldü.

Toplum, savaş koşullarında yaşama mecbur edilirken bir yandan da vahşi bir ayrımcılık dayatılıyor. Bazı ölümler daha değersiz, bazı ölümler sanki ‘hak ediliyor.‘ İyi de kime göre, nasıl? Böylesine bir şiddet propagandası, hangi kutsal kitap öğretisine, hangi insanlık değerine, hangi ahlaka sığar?

Oğlunun cesedini ancak kolundan tanıyan bir baba
Bir baba, oğlunun cesedini almak için bir ay bekliyor. Normalde ‘insanım‘ diyenin yüreğini paralayacak bir haber, değil mi? ‘Ama‘ baba Kürt. Oğlu Sur’da öldürülmüş. Tepki buna göre değişiyor. İnsanlıkmış, hakmış, hukukmuş, ahlakmış… Hepsi hava cıva! “Savcılıkta ‘Sen gitme, morga girme bayılırsın’ dediler, ben de ‘Sizin vahşetinizi görmek için ayakta duracağım’ dedim. Morga girdim. Oğlumun kafası yerinde değildi, yakılmış, bir kimyasal madde dökülmüş gibi. Karnı deşilmiş, bağırsakları dışarıdaydı, paramparçaydı, et parçaları koparılmıştı, sanki bir hayvan koparmış gibi, oğlumu bir kolundan tanıyabildim, oğlumu paramparça etmişler.”

Oğlunun cenazesini Sur’dan haftalar sonra alabilen baba Mehmet Oran’ın sözleri bunlar. Hangi anne baba ‘Oh olsun’ diyebilir? Öldürmek, zulmetmek, ezmek, ayırmak, terördür. Devletin görevi, bu gençleri öldürmek değil kazanmak olmalı. Biliyoruz ki kendine muhalif olanı kazanmak değil, yok etmek istiyor. Peki ailelere yapılan işkenceden ne elde edilecek? Devlet milyonlarca insan için artık ölümle, zulümle eşanlamlı hale geldiyse ‘kazanmak‘ mümkün mü?

Son beş ayda Güneydoğu’daki çatışmalarda 198 sivil hayatını kaybetmiş. Merak ediyorum, Türkiye’de kaç kişi, aralarında çocukların, kadınların da olduğu bunca sivilin öldüğünden haberdar? Haberdar olsa dahi, “İnanmıyorum” demeyi seçen kaç kişi? Ya “Oh olsun” diyebilecek kaç anne baba var? Kin kusmaları için para verilen trolleri, operasyon timlerini veya medya maymunlarını değil, halkın ne dediğini merak ediyorum. Tabii şehit cenazelerindeki tepkilere tahammülü olmayan bir rejimde, mertçe düşündüğünü söyleyebilecek insan evladı kaldıysa.

Çınar’daki annenin bedduası: O bomba Meclis’e düşseydi
Mesela Çınar’da, PKK’nın saldırısında canından olan polis eşi Esra Başaran’ın kayınvalidesinin sözlerini kaçınız duydu? “Allah’ım o bomba Meclis’e düşseydi. Benim kuzumu onlar kavurdu, o Meclis’e yazın yıkılı kalsın, onlar için vatan sağ olsun demeyeceğim. Onlar kaç tane anneleri yaktı kül ettiler, hepimizi yaktılar. Ben ulaşamıyorum onlara, siz ulaşın söyleyin!”

Sahi, evlattan daha değerli ne olabilir?
Büyük çoğunluk, bu çığlıklardan, adım adım büyüyen felaketten habersiz. Çünkü dükkanlarda, evlerde açılan televizyon kanallarında gerçek bilgileri aktarmak yasak. Durumun farkında olanların bir kısmıysa kendini korumak adına bütün kepenkleri indirmiş vaziyette: ‘Aman kötü haber almayalım, moralimiz bozuluyor!‘

Askeri cunta günlerini bile geçti
Savaşın göbeğinde haber yapmaya çalışan bir avuç haberci, tutuklanıyor, tartaklanıyor, tehdit ediliyor, hatta kurşunlanıyor. Cizre’de İMC kameramanı Refik Tekin ayağından yaralandı, yaralıyken ‘gözaltına‘ alındı, hastane nakli ertesi güne bırakıldı. Yetmezmiş gibi devletin ajansı AA, Tekin’i ‘terörist‘ ilan etti!

Gazeteci meslek örgütü (TGC, TGS, Disk-Basın İş) temsilcileri Diyarbakır’a gidip savaş koşullarının ötesinde zorluklar yaşayan meslektaşlarla dayanışma mesajları verdi. Gazetecileri ‘terörist‘ olarak gören bir ülke durumunda olduğumuzu belirten TGC Başkanı Turgay Olcayto, “1980’lerde, 1990’larda bu kadar ağır uygulamalar yoktu” demiş.
Moralini bozmak istemeyenlere duyurulur…

Tek kişi yönetimleri baskı, savaş üretir…

Tek kişi yönetimleri baskı, savaş üretir…
Faik Akçay

Bir ülkede uygulanan yönetim sisteminin, kâğıt üzerinde adının şu ya da bu olmasının önemi yoktur. Önemli olan, uygulamalarının ne olduğudur. Tek kişinin yönetimde egemen olduğu ülkelerde uygulanan yönetim sistemine, Despotluk, Krallık gibi adlar verilir. Bu tür yönetimlerde, yönetime egemen genellikle tek kişidir. Bu yönetim biçimlerinden Despotluk: “Hiçbir yasaya bağlı kalmaksızın ve buyrukçunun çıkarından başka hiçbir amaç gözetmeksizin, zorbaca uygulanan ve buyruklara dayalı yönetim biçimidir.”(1)

Buyrukçunun çıkarı kişisel olabilir, belli bir kesimin çıkarı olabilir, siyasal çıkarlar olabilir.
Yönetimin tepesinde bulunan, bir konuda bir buyruk verince, tüm yönetim aygıtı bunu uygulamaya başlar. Sözde yargı bağımsızlığı, yargıç güvencesi, yönetim basamakları olmasına karşın, her şey buyruğu veren egemenin isteği doğrultusunda gelişir. Tüm kurumlar aynı doğrultuda uygulamalarda bulunurlar. Görünürde, başbakanlar, bakanlar, meclisler, yargıçlar, savcılar olmasına karşın, uygulamada hiçbir kurum, tepede bulunan tek kişinin istekleri dışında bir eylemde bulunamaz.

Dünyada 128 ulus-devletin başında, “Cumhuriyet” sıfatı vardır. Arasanız içinde gerçek demokrasiyle yönetilen beş ülke bulamazsınız. Sözgelimi, Türkiye, İran, Suriye’nin Cumhuriyet, İngiltere, Hollanda’nın Krallıkla yönetildiği bilinmektedir. İngiltere ve Hollanda’da uygulanan yönetim sistemleriyle, insan hak ve özgürlükleriyle İran, Türkiye, Suriye yönetim sistemlerinin nasıl olduğunu bir karşılaştıralım. Yerkürenin herhangi bir yerinde yaşanan insan hakları çiğnenmeleri, artık hiçbir ülkenin iç sorunu olarak görülmemektedir. İnsanlık bu “iç hukuk” duvarlarını aşmıştır. Böylesine tekçi, dinci bir yönetim sistemi, ancak baskı, savaş üretebilir. Bu yönetimlerde insan hakları çiğnenmeleri önlenemez, demokratik uygulamalara geçiş sağlanamaz. Türkiye’nin götürülmek istendiği yer, böylesine karanlık bir çıkmaz sokaktır.

TEKÇİLİK, İNSAN DOĞASINA AYKIRIDIR
Tek din, tek mezhep, tek soy, tek dil dayatan yönetimler, tarih boyunca hep zararlı çıkmışlardır, sonunda yıkılmışlardır. Bu insanlık tarihi kadar eski bir gerçekliktir. Osmanlı da, Cumhuriyet yönetimi de bu tutum nedeniyle çok ağır bedeller ödemek zorunda kalmıştır. Tekçilik, insan doğasına aykırı bir yönelimdir. Suudi Arabistan da, tek kişi yönetiminin, tek din, tek mezhep yayma çabalarının ağır bedelleriyle yüzleşmek zorunda kalacaktır.

İnsanlar fiziksel olarak büyük ölçüde birbirlerine benzerler. Ancak, her insanın gen yazılımı ayrıdır. Yedi miyar dolayında insanın yaşadığı bilinen Yerküremizde, yedi bin dolayında birbirine benzer insan, yedi bin dolayında farklı gen yazılımı olan insan yaşamaktadır. İnsanlık tarihinin hiçbir aşamasında, iki insanın, her yönüyle, hiçbir fark olmadan aynı düşünebildiği kanısında değiliz. Çok küçük de olsa, tüm koşulları aynı da olsa, iki insan birbirinden farklı düşünebilecek yaratılıştadır. Hiçbir çağda insanları aynı düşündüğü görülmemiştir kanısındayız. Bu böyle olsa, insanlık tarihi tekdüzeliklerin yaşandığı bir sürece dönüşürdü.

Tek kişi yönetimiyle ekonomisini, demokrasisini geliştirmiş hiçbir dünya ülkesi yoktur. Bu ülkelerde bilimsel gelişmeler, halklarını baskı altında tutarak, dünyada etkin güç durumuna gelmek amacıyla yapılmaktadır. Rusya ve İran buna örnektir. Türkiye’nin götürülmek istendiği yer burasıdır. Tek kişi yönetiminin, radikal İslamcı fethine karşı elde kalan son kalesi durumuna düşmüş Suudi Arabistan, bu kalenin de sarsılmaya başlamasıyla, dünyanın en baskıcı yönetimlerinden biri olmaya soyunmuş bulunmaktadır. Bu yönetim sisteminden başka bir gelişim beklenemezdi.
Tek kişi yönetimleri, insanlık tarihinin hiçbir döneminde, barış, demokrasi, insan hak ve özgürlüklerini koruyacak bir hukuk devleti getirememiştir. Tek kişi yönetimlerinin, insanlık tarihi boyunca, baskı, savaş ürettikleri, milyonlarca örnekle önümüzdedir.

*
(1) http://www.msxlabs.org/forum/siyasal-bilimler/78347-yonetim-sekilleri-devlet-yonetim bicimleri.html#ixzz3y7JlkiwV

Satılık günahlar…

Satılık günahlar…
Hüsnü Mahalli

17-25 Aralık yolsuzluk tartışmaları sırasında Habertürk’te Balçiçek İlter’in 5 Mart 2014 tarihli programına konuk olan AKP milletvekili Metin Külünk “Allah, insana günah işleme özgürlüğü vermiştir. Günahsızlık talep etme hakkı vermemiştir. Af dileme hakkıyla günah işleme özgürlüğü vermiştir. Hazreti Peygamber günahları açan değil örtücü olan bir rahmet geleneğinin mimarıdır” demişti.

Bu söylem uzunca tartışıldı sonra unutuldu. Birçok şeyin unutulduğu gibi. Hafıza-i beşer nisyan ile maluldür.
Unutulan bir konuyu durduk yerde hatırlatmanın bir âlemi yoktu ama Şeyh Hazretleri fetva verince yazayım dedim.
Moritanya’nın en önemli din adamı Ahmed el- Nini geçen hafta ilginç bir fetva verdi. El-Nini Hazretleri “İnsanlar günahlarını satabilir” dedi ve fetvasını ayet ve hadislerle destekledi.

Hazretleri “Günahkâr bir insan alıcısıyla anlaşarak günahlarının tümünü ya da bir bölümünü satabilir. Günah satışı iki şahit huzurunda yapılmalı ve alıcıdan yazılı kabul belgesi alınmalı” dedi. Fetva Moritanya ve tüm Arap ülkelerinde ciddi bir tartışmaya neden oldu. Dini çevreler ve sosyal medya karıştı. Milletin işi gücü yok.
Canı sıkılan bir konu bulup fetva veriyor.

Türkiye’de durum bundan farklı değil. ‘Arap Baharı’ndan bu yana İslam âlemi safsatanın çukurunda. Ver fetvayı insanları aptallaştır sonra da “Onu demek istemedim” de. Diyanet’in yaptığı gibi. El-Nini Hazretleri’nin dediği gibi. Oysa zenginler onu ciddiye almış günahlarını garibanlara satmıştı bile. Bu dünyada cehennem hayatı yaşayan garibanlar üç-beş günlük rahatlık için çeşit çeşit günah satın almıştı bile.

Piyasa müthiş kızışmıştı. Satıcı sayısı arttıkça bedeller yükseliyor. Günahların türü de çok önemliydi. İşin borsası bile kuruldu. Büyük günahların bedeli dolar ve avro üzerinden ödeniyordu. Piyasa çok kızışınca bu kez olayın ters yönü tartışılmaya başlandı. Bu dünyada çok iyilik yapmış ve hanesine çok sevap işlenmiş garibanlar “Fazla sevaplarımızı satabiliriz” dediler.

Fazla günahlarını satan zenginler cenneti garantiye almak için sevap satın alma kavgasına tutuştular. Meğer ne kadar da günahkâr varmış. Durum karışınca Şeyh Hazretleri “Günahlar satılabilir ama sevaplar alınmaz” demiş.
Gerekçe “Günahlar kesin kaydedilmiş ama sevapların kabul edilip edilmediği belli değil”. Aptallığın sınırı yok.
İnsan aklı ile ancak bu kadar dalga geçilebilir.

Aklı olmayan bu fetvalara inanabilir. İstediğiniz kadar günah işleyin sonra da temize çıkın. Örneğin çalın, çırpın, rüşvet alın, dolandırın ve zengin olun sonra da haram servetinizden bir miktar parayla Allah huzurunda aklanın.
El-Nini Hazretleri öyle buyurdu. Büyük olasılıkla Türkiye’dekiler henüz el-Nini’yi duymadılar. Adam “Onu demek istemedim” dedi ama fetva kayda geçmiştir.

Türkiye’de günah satan da alan da çok olurdu. Hac olayına da benzemez. Yılda bir kez değil istediğiniz zaman günah işleyebilir günahlarınızı satabilirsiniz. Günahlar işlendikçe çoğalmıyor azalıyor. Yeter ki euro ve dolarınız olsun. Ah bir de sevaplar satın alınabilseydi. Ne güzel olurdu iman işi. Cennet garanti. Cihatçı olmaya gerek kalmaz. Huriler ve cariyeleri bonus.

Bekir Coşkun’un duası…

Bekir Coşkun’un duası…
Alpaslan Savaş

12 Eylül sabahıydı.
O sabah kimbilir kaç iki küçük el avuçlarının içini cama dayamış, sabahın köründe evden apar topar alınan anne ve babasının götürüldüğü yola bakıyordu.
Ve kaç gece daha, kaç iki küçük el avuçlarının içini aynı cama dayamış, onların geri geleceği günü beklemişti.
Kimisi aylar sonra geldi, bir deri iki kemik. Belki sarılamadılar bile işkence izlerinin acısından birbirlerine. Sustular, oturdular, göz göze gelmekten kaçtılar.
Kimisi aylar sonra yapılan ilk görüş gününde buluştu, babaannesiyle dedesinin elini tutup cezaevine gelen o iki küçük el ile.
Kimisi ise hiç dönemedi bir daha o eve. O gece uyumadan önce yanağa kondurulan kocaman bir öpücük kim bilir kaç küçük iki elin onlarla son anısı oldu.
*
Başkalarının da anısı oldu mutlaka. Mesela Koç ailesinin 20 yaşındaki genç veliahtının yaşadıkları bu hikayeden çok başka olmalı. O zamanlar dedesi şirketlerin başındaydı ve “Bugüne kadar hep işçiler güldü, şimdi sıra bizde” diyen Halit Narin’den çok daha iyisini yapmıştı. Bir elinde Kuran, öbür elinde yağlı urgan memlekette terör estiren cuntanın başına “emrinize amadeyim” diyen mektubunda nelerin yapılması gerektiğini tek tek sıralamıştı.
Yakalanan anarşistlerin cezaları süratle verilmeli, polis teşkilatının imkânları genişletilmeli, DİSK’i kapatmak yetmez, işçilere karşı tedbir elden bırakılmamalı, Turgut Özal sağlam adam, mutlaka desteklenmeli…
Böyle açmıştı torununun önünü memlekette.
“Zatıalilerine ve arkadaşlarınıza muvaffakiyetler temenni ediyorum. Emrinize amadeyim.”
Mektup böyle bitiyordu ve yerine ulaştığında kim bilir kaç iki küçük el artık camda beklemekten vazgeçmişti.
*
2013 yılının Haziran ayında Divan Otel’in camına dayalı iki küçük eli anlatmış Bekir Coşkun köşe yazısında. Ve sonrasında otel yönetimine gelen telefondan “açın kapıları” diyen sesi eklemiş. “Bu kez cennetin kapılarını açsın” istemiş. “Bir ülke bir iş adamının arkasından ağlıyor” diyor Bekir Coşkun.
Sadece son bir yıl içinde Tofaş’ta, Ford’da, Türk Traktör’de, Arçelik’te ve daha nice gruba bağlı işletmede yüzlerce işçinin işine son verildi.
Gezi Parkı direnişinde kendisi için destanlar yazılan Divan Otel’de çalışan işçiler sendikalı oldular diye kapının önüne koyuldu.

Eskiden Seka Fidanlığı, sonradan Ford fabrikası olan arazi beş kuruş para ödenmeden, ülkenin tek rafinerisi TÜPRAŞ ise birkaç yıllık kârına Koç ailesinin oldu.
12 Eylül sonrası ülkeyi Özal’a, ardından AKP’ye teslim edilmesinde en çok onların payı vardı.
Gerçekten ağlıyor bu ülke.
Cuntanın yok ettiği yaşamlar, sürgünler, işkenceler, işten atılan işçiler, el koyulan tüm zenginlikler ve hepsinden fazla avuçları cama dayanmış iki küçük el, ne O’nu ne dedesini hiç unutmayacak.

Bekir Coşkun’un yazısı:
http://www.sozcu.com.tr/2016/yazarlar/bekir-coskun/cennet-kapilarini-acsin-1052287/

Türk faşizminin niteliksel dönüşümü…

Türk faşizminin niteliksel dönüşümü…
Zülfü Livaneli

Hrant’ın katledilişinin yıl dönümünde, ülkede kan gövdeyi götürürken, siviller, çocuklar, hamile kadınlar öldürülürken, yazan çizen düşünen insanlar hapislere doldurulurken, Türk faşizminin dönüşümü üzerine düşündüklerimi kısaca yazmak istiyorum.
Bu kadar acı içinde duygularımız düşüncelerimizi bastırsa bile, elden geldiğince serinkanlı bir değerlendirme yapmak niyetindeyim..

Özellikle bizim kuşağın ömrü askeri darbelerle, cezaevleriyle, sistemli işkencelerle, faili meçhullerde kaybettiğimiz dostlarla, sürgünlerle geçti. Demokrasinin önündeki en büyük engel orduydu. Ne var ki Türk Silahlı Kuvvetleri’nin yaptığı darbeleri, dünyanın başka ülkelerindeki darbelerle karşılaştırdığımızda tuhaf bir ayrım dikkatimizi çekerdi. İspanya, Portekiz başta olmak üzere birçok ülkede iktidara gelen asker, onyıllar boyunca faşist rejimini sürdürüyordu.

Güney Amerika ülkelerinin çoğunda da böyleydi durum. Oysa Türkiye’de askerler daha idareye el koydukları gün, bir iki yıl içinde gideceklerinin sözünü veriyor, ortalığı düzeltmeye geldiklerini ve iktidarı en kısa zamanda tekrar sivillere bırakacaklarını söylüyorlardı. Hatta darbeleri açıklarken Beethoven’in ‘Kader Senfonisi’ eşliğinde hafif mahçup ve ürkek bir tavır takınıyorlardı. Franco’nun, Salazar’ın, Pinochet’nin tavrı bu değildi.

Gerçekten de askerler açık darbe modelini çok fazla sürdüremediler. Gerçi 12 Eylül’ün ardından olduğu gibi ‘Askeri idareye son verildi’ dedikten sonra bile kurum, kural ve zihniyetleriyle ülkenin siyasal yaşamını etkilemeye devam ettiler ama diğer darbe ülkelerindeki gibi apoletler görünmedi ortalıkta.
Bu olguyu düşünürken gözümün önüne hep Yunanistan Albaylar Cuntası’nın cakalı yürüyüşü sırasında hemen yanlarında yer alan, ellerindeki buhurdanlığı sallayarak askerleri takdis eden Ortodoks din adamları gelir.

Faşizm bir sac ayağına dayanıyordu oralarda: Silah, sermaye ve din. Kısacası ordu darbe yaptığı zaman hem milliyetçilikten, hem dinden hem de büyük sermayeden destek alıyordu. Bu yüzden dikta rejimleri daha uzun sürüyordu.

Türkiye’de ise faşizmin üçlü dayanağının bir ayağı eksikti. Ordu ve büyük sermaye, milliyetçi reflekslerde birleşiyordu ama ordunun laik geleneği dolayısıyla din kurumu bu dayanışmanın dışında kalıyordu (Hatta laik rejim öncesinde, 31 Mart isyanını ve Hareket Ordusu’nu hatırlamak bile bu geleneğin varlığını kabul etmek için yeterli). Gerçi askerler dine her zaman sempatiyle bakıyor, hatta Soğuk Savaş yıllarında bir numaralı düşman olarak gördükleri sola karşı, ‘Tesbih çeken el, tetik çeken elden iyidir’ diyerek dincileri destekliyorlardı, imam hatip okullarının açılışına hız veriyorlardı ama yine de bu, üstü örtülü bir destek biçiminde kalıyordu.

Bugün ise niteliksel dönüşüm kendini bu noktada gösteriyor. Faşizmin klasik sacayağı kurulmuş durumda. Dinle milliyetçilik birleşti. El değiştiren sermaye de yanlarında. Dolayısıyla bu sefer, insan haklarını ve demokrasiyi ayakları altında çiğneyen faşizmin daha uzun süreli olması ihtimal dahilinde.

Üstelik kendi değerler sistemine ihanet ettiği için, buna karşı çıkacak bir ‘Batı’ da yok ortalarda.
Umutsuzluğa gerek yok: Her faşizm yıkılmaya mahkumdur ama ne yazık ki çekilen acılar bir süre daha devam edecek gibi görünüyor.

Sistem, kirli bezlerini saklar!

Sistem, kirli bezlerini saklar!
Yekta Kopan

Spotlight filmi, taciz suçuna karışan rahipleri anlatıyor. Tam bu satırları yazarken, bir din öğretmeninin “Ben tayt-pantolon giyen kızların bacak arasına bakınca şehvet duyuyorum” dediği iddiasını içeren haberi gördüm.
2001 yılında The Boston Globe gazetesinin araştırma ekibi Spotlight, bir rahibin çocukları istismar ettiği haberini takip etmeye başlar. Kısa sürede Katolik kilisesinde yaşanan bu istismar olayının bir rahiple sınırlı olmadığı, üstelik Kardinal’in de durumdan haberdar olduğu ortaya çıkar. Araştırma derinleştikçe, sadece Boston’da çocuklara yönelik cinsel suçlara adı karışan rahip sayısının…

Tam bu noktada durmam gerektiğini biliyorum. Spotlight bu yılın Oscar adayı filmlerinden biri. Tom McCarthy’nin yönettiği film En İyi Film ve Yönetmen de dahil olmak üzere 6 dalda aday. Giriş paragrafında yazdıklarım, filmin kısa hikayesinden öğrenebilecekleriniz. Daha fazlasını öğrenmek istemeyenler olabilir. Henüz filmi izlemediyseniz yazının bundan sonrasını okumayın isterseniz.

Spotlight filmi…
Spoiler vererek sinemaseverleri kızdırmak istemem.
Devam edelim.
Araştırma derinleştikçe, sadece Boston’da çocuklara yönelik cinsel suçlara adı karışan rahip sayısının 90’a yakın olduğu, bu olayların altmışlı yıllardan beri yaşandığı, sistemin bütün çocuk tacizi vak’alarını örtbas ettiği, kurbanlar tarafından ortaya çıkarılan taciz vak’alarının suçlusu rahiplerin sadece görev yerlerinin değiştirildiği, gittikleri yerlerde aynı suçu işlemeye devam ettikleri, üstelik sadece kilisenin değil cemaatin de göz yumarak bu suça ortak olduğu çıkıyor. Hatta, araştırmayı yapan ekip bile o kadar masum değil…

Spotlight, gerçek bir hikayeyi perdeye taşıyor. Olayın üstüne giden ekibin gerçek kahramanları hala hayatta. Hatta çekimler sırasında, ekiple birlikte çalışmış, oyunculara danışmanlık yapmışlar.
Kanatıcı bir konu. Ama Tom McCarthy, konuyu ‘soğukkanlılıkla’ işlemeye özen göstermiş. Duygu sömürüsüne, yersiz gerilime, gerçeklik algısını sarsacak bir kurgunun oluşmasına izin vermemiş. Filmin Oscar ödüllerinin dağıtılacağı gece ne yapacağını göreceğiz.

Hollywood, daha önce de dinin istismar eden ve dokunulamayan yönünü perdeye taşımıştı. Bu kez de, kendi yakın tarihlerinden bir büyük olay var karşımızda. Bununla hesaplaşmaktan çekinmiyorlar.
Film Katolik Kilisesi ile değil, inanç sistemlerinin dokunulmazlığıyla yüzleşmemizi sağlıyor bu ‘soğukkanlı’ tavrıyla.
Bu satırları yazarken bir haber var karşımda. İddiaya göre bir Din Kültürü ve Ahlak Bilgisi Öğretmeni ders sırasında “Ben tayt-pantolon giyen kızların bacak arasına bakınca şehvet duyuyorum,” demiş. Sonra pantolon giyen bir kız öğrencisini ayağa kaldırıp, bir erkek öğrencisine, “Sen ne hissediyorsun?” diye sormuş. Erkek öğrencinin, “Ben de,” demesi üstüne de “Benim için olay bitmiştir,” demiş.

Olay doğruysa, bir öğretmen hem kız öğrencisini hem erkek öğrencisini psikolojik olarak istismar etmiş durumda. Hatta bu sahneye tanık olan bütün öğrencilerini. Konu araştırılıyordur. Milli Eğitim Bakanlığı gerekeni yapacaktır.
Aktardığım olay ilk değil. Son olmayacağını da biliyoruz.
Kısa süre önce Diyanet’e bağlı Din İşleri Yüksek Kurulu Dini Bilgilendirme Platformu’nun “Bir babanın öz kızına duyduğu şehvet, karısıyla olan nikâhını düşürür mü?” sorusuna verdiği cevabı biliyorsunuz. Tekrar etmeyeceğim. Kötü niyetli karanlık kişilerin tuzağı olarak açıklanan bu olay, unutulup gidecek. Sistem, kendi aklamanın bir yolunu her zaman bulur.

Aynı platform, nişanlılık döneminde çiftlerin el ele tutuşmaması ve baş başa kalmaması gerektiği konusunda da görüş bildirmişti.
Hatırlayın… Rize İl Özel İdaresi Genel Sekreter Yardımcısı ve Kızılay Şube Başkanı makam odasında pantolon giydirmek istediği 14 yaşlarındaki çocuğa bu sırada cinsel istismarda bulunduğu haberi hala taze. Bilgisayar ve telefon kayıtları küçük yaştaki erkek çocuklarla ilgili sapıkça görüntülerle dolu olan bu kişinin 1983-1987 yılları arasında Diyarbakır’ın Kulp İlçesi’nde öğretmenlik yaptığı dönemde küçük yaştaki erkek çocuklara yönelik cinsel istismarda bulunduğu iddiasıyla soruşturma geçirmiş olması ise, sistemin nasıl ‘rezil’ olduğunun bir göstergesi.
Katolik Kilisesi’nin pedofil rahipleri başka görev yerlerine nakletmeleri gibi, bu kişi de sapık eylemlerini daha rahat yapabileceği bir göreve getirilmiş. Sistem, kirli bezlerini çekmecelere saklamakta maharetlidir.

Gerçeği istiyoruz. Her konuda olduğu gibi, böylesine akıl almaz-kabul edilemez-tiksindirici konularda da, saf gerçeği istiyoruz. Bütün bu rezaletlerin, sosyal medya öfkeleriyle, geçiştirici açıklamalarla, sistemin ‘yok sayma’ becerileriyle geçiştirilmesini kabul edemiyoruz. Etmeyeceğiz.
Sistemin bir parçası olan Hollywood bile yüzleşme konusunda ‘korkak’ davranmazken, burada kimlerin-neden korktuğunu, nasıl bir vicdansızlıkla gerçekten kaçtığını bilmek istiyoruz.
Soru net: Türkiye’de Spotlight gibi bir film yapılabilir mi? Ucu Milli Eğitim’e, Diyanet’e ya da sisteme dokunan bir hikayede, çocuklara yönelik cinsel istismar perdeye taşınabilir mi?

Diyanetin yabancılaşması…

Diyanetin yabancılaşması…
Rıfat Okçabol

Bilindiği gibi, 3 Mart 1924 günü çıkarılan üç devrim yasasından biri olan 429 sayılı yasa ile Din İşleri ve Vakıflar Bakanlığı (Şeriye ve Evkaf Vekaleti) ve Genelkurmay Bakanlığı (Erkan-ı Harbiye-i Umumiye Vekaleti) kaldırılmıştır. Bu bakanlıkların yaptığı görevler yeni oluşturulan Diyanet İşleri Başkanlığı (DİB) ile Genelkurmay Başkanlığı’na devredilmiştir. Dolayısıyla DİB ve Genelkurmay Başkanlığı, Cumhuriyet rejiminin kurduğu ilk kurumlardan biridir.

Cumhuriyetin bu öncelikli kurumları, herhalde, tüm diğer devlet kurumlarından önce Cumhuriyet rejimine sahip çıkması gereken kurumların başında gelmektedir. Cumhuriyet rejimine sahip çıkılması da, Anayasa gereği, “insan haklarına saygılı, laik ve demokratik sosyal hukuk devleti” olan Cumhuriyete sahip çıkılması demektir. Dolayısıyla DİB’in işlev ve görevlerinin kırmızı çizgileri, Cumhuriyetin bu temel niteliğiyle belirlenmiştir.

Bu Cumhuriyette, Türkiye’de doğan, Arap, Ermeni Kürt, Rum, Türk, … ve de Alevi, dinsiz, Hristiyan, Musevi, Sünni, Şii, …, herkes Türkiye Cumhuriyeti’nin yurttaşıdır. Bir Cumhuriyet Kurumu olan DİB’in de, bu bilinçle hareket etmesi, yurttaşlar arasında ayrımcılığı çağrıştıran her söz ve uygulamadan kaçınması beklenir.

DİB, Müslüman olmayan toplulukların kendi cemaatleşme yapıları olduğundan, doğal olarak Müslümanların gereksinim duyduğu dini hizmeti vermek için kurulmuştur. Cumhuriyet inançlara eşit mesafede olduğu gibi, farklı mezheplerden olan Müslümanlara da eşit mesafededir. Dolayısıyla Bir Cumhuriyet Kurumu olan DİB’in de, bu bilinçle hareket etmesi, mezhep ve/ya da tarikat farklılıkları üzerinden ayrımcılık yapmaması beklenir.

Ancak özellikle 1960’ların ikinci yarısından itibaren hükümetler laiklik çizgisinden saptıkça DİB’in de bir Cumhuriyet Kurumu olduğunu yadsımaya başladığı görülmektedir. Siyasal partilerin öncelik verdikleri kendi yandaşları olsa da, Cumhuriyet Kurumlarının öncelik verecekleri yandaş kesimleri yoktur; bu kurumların ayrım yapmaksızın öncelik vereceği kesim tüm yurttaşlardır. Tüm yurttaşların değil de belirli bir kesimin çıkarlarını yönelik olarak çalışmaya başlayan DİB, TRT, YÖK ve TSK gibi kurumlar, Cumhuriyet Kurumu olma özelliğini yitirmeye başlamış demektir.

DİB, genel tutumuyla, verdiği fetvalarla ve de DİB mensuplarının kurduğu Türkiye Diyanet Vakfı (TDV) aracılığıyla, giderek hem Müslüman-Müslüman olmayanlar arasında hem de Müslüman kesim içinde ayrımcılık yapmaktadır. DİB’in bu doğrultudaki tutumu 12 Mart 1971 TSK muhtırası sonrasında belirginleşmiş, 12 Eylül 1980 darbesi sonrasında hız kazanmış ve son yıllarda ise yaygınlaşmaya başlamıştır. Örneğin DİB, 12 Mart 1971 muhtırasından sonra Cumhuriyet’in 50. yılında hazırladığı kitapta, “Millî hakimiyet Kitabımızın ve Peygamberimiz’in gösterdiği yoldur” (DİB, 1973) diyerek Cumhuriyetin “egemenlik kayıtsız şartsız milletindir” temel ilkelerini inkar etmiştir.

12 Eylül sonrasında, DİB’in, dinsizliğin, “her türlü faziletsizliğin doğmasına ve yayılmasına ve bunun sonucu olarak da ahlaki düşüncelerin kaybolarak toplumun bozulmasına” (Sanay, 1984: 37) neden olacağını açıklaması da, yurttaşlar arasında ayrımcılık yapan ve nifak yaratan, dolayısıyla Cumhuriyetin yurttaş anlayışına ters bir durumdur. TDV’nin laik eğitimi, “Vahyin bütünleştirici ve birleştirici imkanından kafaları, kalpleri ve eğitimimizi mahrum eden zihniyet” (TDV, 1996: 120) olarak tanımlaması da, hem Cumhuriyet’in temel ilkelerinden biri olan laiklik karşıtlığıdır hem de yurttaşı laikliğe karşı kışkırtıcı bir içeriktedir.

Başbakan R. T. Erdoğan’ın 2000’lerin ortalarında, Danıştay ve AİHM’nin türban konusundaki kararları üzerine, “Buna siz değil ulema karışır” demesi, 2012 yılının ilk günlerinde de, “dininin ve kininin davacısı olacak gençler” istemesi sonrasında DİB, bir Cumhuriyet Kurumu olma özelliğini hızla yitirmeye başlamıştır. Piyasacı ve gerici AKP’nin, DİB’e birkaç bakanlık bütçesinden daha fazla bütçe ayırması, bu kurumun başkanına yüksek maliyetli lüks ve zırhlı araç tahsis etmesi, “Kuran’da türban kullanılmasını farz kılan bir ifade yoktur” açıklamasını yapan DİB Başkanı’nı anında görevden alıp şimdiki başkanı ataması, DİB’i daha da Cumhuriyet ilkelerine vurdumduymaz hale getirmiştir.

DİB, örneğin toplumda Müslüman olmayanlarla yapılan evlilikler varken “Müslüman olmayanla evlenilmez” ve içki fabrikalarında çalışan binlerce emekçi varken, “içki fabrikalarında çalışmak mekruhtur” demektedir. Midye yiyen, piyango bileti alan, nişanlıyken el ele tutuşan, … milyonlarca yurttaşı üzecek ve onları zor durumda bırakacak fetvalar vermektedir. Bu gibi fetvalar toplumu ayrıştırıcı ve birbirine düşman edici işlev görmektedir. Cumhuriyet değerlerine aldırmayan DİB’in, “Bir babanın öz kızına şehvet duyması haram mı?” sorusuna “Haramlık oluşturmaz” yanıtı vermesi ve “Kürtaj yaptıran 5 deve ceza tazminatı öder” fetvası, bu kurumun toplumun din anlayışına da aldırmadığını göstermektedir.

DİB’in kendisine, Cumhuriyet değerlerine ve topluma yabancılaştığı anlaşılmaktadır.

Kaynakça:
DİB (1973). Hutbeler. Ankara: Ayyıldız Matbaası.
Sanay, E. (1984). Gurbetçinin el kitabı. Ankara: Diyanet İşleri Başkanlığı Yayınları, No: 238, Emel Matbaacılık Sanayii.
TDV (1996). Türk eğitim sistemi: Alternatif perspektif. Ankara: Yayın Matbaacılık ve Ticaret İşletmesi.

Hiçbir suça ortak olmayacağız, diyebilmek…

Hiçbir suça ortak olmayacağız, diyebilmek…
Oya Baydar

Sayıları hızla artıp 2000’i aşan akademisyen “Bu suça ortak olmayacağız” dedi ve doğuda, güneydoğuda sürmekte olan savaşta devlet şiddetine, suça varan orantısız güç kullanımına karşı çıktı. Cumhurbaşkanı’nın, eleştiri ve uyarı sınırlarını çok aşan; ifade özgürlüğüne açık müdahale, hakaret ve ihbara varan sözleri, bir eliyle Bozkurt işareti öteki elinin dört parmağıyla Rabia işareti yapan organize suç/mafya liderlerinden Erdoğan’ın emrindeki rektörlere, Erdoğan’ın emrindeki savcılara kadar çeşitli çevreleri harekete geçirdi. Tam bir cadı kazanı kaynatılıyor, linç atmosferi yaratılıyor. Suça ortak olmayacağız açıklamasına yağıp gürleyenler, akademisyenleri (ve tabii ki onları destekleyenleri) hedef alan “Oluk oluk kanınızı akıtacağız, kanınızla duş alacağız” ifadesine değinmek, savcıları harekete geçirmek, şiddet ve dehşetin ülkeye yayılmasını önlemek için parmaklarının ucunu, dudaklarının kenarını bile kıpırdatmıyorlar.

Bir süre önce, bölgede süren çatışmalarda yaşanan hak ihlallerini, sivil ölümlerini, baskıyı, şiddeti, sokağa çıkma yasaklarının sonuçlarını izlemek, “Zulme, savaşa hayır. Silahlar sussun, eller tetikten çekilsin, müzakerelere dönülsün. İnsanlar ölmesin, çocuklar öldürülmesin” demek için Cizre yollarına, Diyarbakır yollarına düşmüştük. “Aslolan Hayattır” diyorduk.

Evet; aslolan hayattır. Çeşitli ama’ların ardına sığınan bütün gerekçeler, bütün nedenler ve hamasi sözler teferruattır. Ölüler ve harabeler üzerine kurulacak hiçbir iktidar, hiç bir yönetim ahlâken meşru olamaz ve diktatörlükten öteye varamaz. Bunca kan, bunca ölüm, bunca yıkım üzerine tesis edilecek devlet otoritesi neye yarar? Öte yandan ölü çocuklar, ölü canlar, bedenleri gibi yürekleri de yaralı insanlar yoz yönetimle yönetilseler ne olur, öz yönetimle yönetilseler ne olur? Hayatı hiçe sayarsanız, insanı siyasi amaçlarınıza araç kılarsanız, “aslolan hayattır”ı güzel bir söz olmaktan öte, yüreğinizde, vicdanınızda, her zerrenizde duymazsanız, anlatmaya çalıştıklarıma gerçekçi değil diye burun büker, geçersiniz. Devletin “yüce çıkarları” ya da örgütün “yüce amaçları” için, insanı ve yaşamı feda eden çeşitli ama’larla ölmeye öldürmeye devam edersiniz. (Ki o yüce çıkarlar aslında muktedirlerin çıkarlarıdır.)

Vicdanın tartısına güvenelim

Bölgede sürdürülmekte olan savaş, gerçekten de kirli. Savaşın temizi olmaz zaten. Savaşanların elleri kanlanır, kirlenir; gerçeği yalandan, doğruyu yanlıştan, suçluyu suçsuzdan ayırmak çoğu zaman imkânsızlaşır. Bizler olup bitenleri değerlendirirken, tutum alırken ve (ister istemez) taraf olurken savaşçıların ve siyasetin değil vicdanın tartısına güvenmek zorundayız. İnsandan ve yaşamdan yana ama’sız barışçıların başka pusulası yoktur.

Çarşamba gecesi Diyarbakır’ın Çınar ilçesinde Emniyet Müdürlüğü Lojmanı’na saldırıda üçü çocuk beş kişi hayatını kaybetti. Bombalar o kadar güçlüydü ki lojmanın yanındaki tek katlı ev yıkıldı, ölenlerden üçü o yıkıntılar altında hayatını kaybetti. Bomba 1 kilometre çapında bir alanda tahribat yarattı, evler, dükkânlar yıkıldı, okullar kapandı. Saldırıyı PKK’nin gerçekleştirdiği haberi geldi. Şırnak’ın İdil ilçesinde de açık olan okullara çocuklar içerdeyken ses bombalarıyla saldırıldı.

Bütün gün, Kandil’den, KCK’den ama asıl Kürt siyasî hareketinden, HDP’den, DBP’den bir düzeltme, bir açıklama, eğer doğruysa bir karşı çıkış, güçlü bir kınama bekledim. Hani zarar görmesini istemediğiniz, halinden anladığınız, koruyup kollamaya çalıştığınız birine öyle bir suç atfedilir ki, ben yapmadım demesini, suçu kabullenmemesini yüreğiniz çarparak, tedirgin bir umutla beklersiniz. Ama heyhat bu yazının yazıldığı saate kadar ne bir açıklama ne bir kınama. Sadece HDP sözcüsü Ayhan Bilgen, o da bir soru üzerine, utangaç ifadelerle, işler böyle sürerse bunlar olur gibisinden birşeyler söyledi.

Savaşta sivil ölümlere neden olmak, halka zulmetmek suçtur. Akademisyenler “bu suça ortak olmayacağız”, derken özünde bunu dile getiriyorlardı ve haklıydılar. Ama Çınar ilçesindeki, İdil’deki sivillere, hele de çocuklara yönelen saldırılar da suçtur. Bir lojmana gece saldırmanın, çocuklar okuldayken okula saldırmanın, hastalar varken hastaneye saldırmanın, sivil halkın hayatını karartmanın ama’sı olmaz. Terör, haklı davaları da haksızlaştırır. Öncelikle Kürt siyasal hareketinin, hele de HDP’nin bu türden terör saldırılarına kesinlikle ve cesaretle karşı çıkması gerekmez mi?

Cizre’de yaşamını yitiren bebelerin, çocukların, sivillerin, herkesin acısını yüreğimizde duyduk, isyan ettik, bu suça katılmayacağız dedik. Peki Çınar ilçesinde ölen (hepsi üç yaşından küçük) çocuklar, kadınlar, her yaştan kırktan fazla yaralı, evleri dükkânları yıkılanlar, mağdur siviller, sınıflardan korku içinde kaçışan öğrenciler, perişan Sur halkı müstahaklar mı buna? Bir zamanlar Kürt halkının hak ve özgürlükleri için, mazlumların hakları için mücadele eden ve meşruiyetini zulme karşı olmasından alan Kürt silahlı hareketi özgürlük hareketi olmaktan çıkıp sivil halka yönelen teröre başvurduğunda ne yapacağız? Nereye sığınacağız, sözümüzü nereye, kime anlatacağız? Şiddet şiddeti, suç suçu aklar mı?

Hiçbir suça ortak olmayacağız deme cesaretine sahip olmak zorundayız. Şu veya bu yanda durup şu veya bu şiddeti yüceltmek ve haklı göstermek yerine bütün gücümüzle “Aslolan Hayattır!” diye haykırmak zorundayız. Özellikle de mazlum Kürt halkının haklarını ve özgürlüklerini savunanların bunu yüksek, çok yüksek sesle söyleyebilmeleri gerek. Doludizgin içsavaşa gittiğimiz şu günlerde siyasetin ve kör tarafgirliğin değil vicdanımızın, insanlığımızın tartısına başvuralım.

Aslolan hayattır, hayatı yok etmek suçtur. “Hiçbir suça ortak olmayacağız!” diye hep bir ağızdan bağırabildiğimizde, ne devlet şiddeti ne örgüt şiddeti, hiçbiri sesimizi duymazlıktan gelemez.

Yanlış gemiyle doğru sefer olmuyor…

Yanlış gemiyle doğru sefer olmuyor…
Mehmet Y. Yılmaz

BAŞBAKAN Ahmet Davutoğlu, 1128 akademisyenin imzaladığı bildiri ile ilgili olarak eleştirilerde bulundu.
Şunu teslim etmeliyim ki üslubu bu konuda konuşan diğer zevatın üslubuna göre daha seviyeliydi.
Başbakan, bu eleştirilerini dile getirirken şunu söyledi:
“Demokratik yönetimlerin emri altındaki meşru güçler dışında silahlı güçlere izin veren tek bir ülke var mı? Bu akademisyenler bana tek bir ülke göstersinler ki bu ülkenin demokratik yönetimi meşru güç kullanma yetkisine sahip güvenlik güçleri dışında silahlı güçlere izin vermiş olsunlar.”

Başbakan Davutoğlu burada doğru bir noktaya temas ediyor.
Ben de PKK’nın “silahlı özyönetim girişimine” karşı çıkarken benzeri sözleri bu köşede yazdım, devamlı okuyucular hatırlayacaklardır.
Ama izin verirse Başbakan’a şunu da sormak isterim:
Dünyada, bir tek demokratik ülke gösterebilir mi ki bir örgütün aylar boyunca kentlere, kasabalara silah ve patlayıcı yığınağı yapmasına göz yummuş olsun?
Hayır, Başbakan da böyle bir örnek gösteremez.
Ama bizim ülkemizde seçim hesaplarıyla, buna göz yumulduğunu bizzat Cumhurbaşkanı kendisi söyledi.

Cumhurbaşkanı’nın televizyon söyleşisinde söylediği şu sözleri 7 Eylül 2015 tarihli gazetelerde bulunabilir:
“Çözüm Süreci bunlar tarafından bir ihanetle değerlendirildi. Çözüm Süreci’ni bunlar adeta Güneydoğu’da, kısmen Doğu’da kendileri için silah stoklama süreci olarak değerlendirdiler. Çok ciddi bir silah stoklaması yaptılar. Burada bu süreç içinde güvenlik güçlerimiz, tabii ‘Herhangi bir çatışmaya, şuna buna girmeyelim’ dediler ama daha sonra anladık ki bu süreç içinde bunlar bunu yaptılar.”
Elbette bu bir “yumurta–tavuk” tartışması değil.
Ama yanlış politikaların sonuçlarının hiçbir zaman doğru çıkmayacağını gösteren bir örnektir.

HÂKİM VE SAVCILARIN KULAĞINA KÜPE
BİR dönemin güçlü savcı ve hâkimlerinin meslekten atılmaları ile ilgili karar kesinleşti.
Savcı ve hâkimler, 17-25 Aralık rüşvet ve yolsuzluk soruşturmalarında da görev yapmışlardı.
Ama asıl şöhretlerini Ergenekon ve Balyoz davalarında yaptıklarını da hatırlayalım.
HSYK Genel Kurulu savcı ve hâkimlerin meslekten atılma kararına itirazlarını şu gerekçeyle reddetti:

“Yargı etik kurallarına uygun düşmeyen davranışları ile adalete olan güveni sarstıkları, hukuk zemininde kalmayan eylemleri ile adalet ülküsü dışında hareket ettikleri, adalet duygusu gözetilmeden başka amaçlar güdülerek yürütülen soruşturmalar ve kararlar ile yargısal yetkilerini, karşıt gördüklerini yok etme amacıyla kullandıkları; bu durumun, toplumsal barış, huzur ve güveni olumsuz etkilediği; yargıya duyulan güven ve saygınlığı ortadan kaldırdığı anlaşılmaktadır.”
Bu çok uzun cümleyi basitleştireyim:

1– Adalete olan güveni sarstılar.
2– Adalet duygusundan başka amaçlarla soruşturma yürüttüler.
3– Yargı etik kurallarını çiğnediler.
4– Bu tutumlarıyla toplumsal huzur ve güveni olumsuz etkilediler.

Günümüzün “kudretli” savcı ve hâkimlerinin kulaklarına küpe olsun.
Adalet duygusundan başka amaçlarla, siyasi emirlerle yargı etik kurallarını çiğneyip, toplumsal huzur ve güveni olumsuz etkilerseniz, sonunuz “paralelci” savcı ve hâkimler gibi olur.
Aman dikkat!

GÜNÜMÜZ AVRUPA HUKUKUNDA YERİ YOK
ÜZERİNDE fırtınalar koparılan bildiriye imza atan akademisyenler için soruşturmalar tam gaz başladı.
soruşturmayı başlatanlar arasında savcılar olduğu gibi, üniversite yönetimleri de var.
Neden böyle oldu: Çünkü Türkiye’nin en büyük “bilirkişisi” bu bildirinin terör örgütüne destek anlamına gediği kanısında ve bildiriyi imza atanların “hain” olduklarını söylüyor.
Tabii elde böyle bir bilirkişi raporu olunca savcılar ve üniversite yönetimleri imzacı akademisyenleri işten atmak, oradan alıp hapse tıkmak için yarışıyorlar.

Türkiye’de artık alt derece mahkemelerde hukukun kalmadığını biliyoruz.
Bu soruşturmaların sonucunda akademisyenlere çeşitli cezalar verileceğine iddiaya bile girebiliriz.
Ama bu kararlardan idari olanlarının Danıştay’dan, ceza ile ilgili olanlarının Yargıtay’dan, olmadı Anayasa Mahkemesi’nden, o da olmadı AİHM’den dönmeye mahkûm kararlar olacaklarına da iddiaya girebiliriz.

Çünkü günümüzün Avrupa hukukunda, böyle bir bildiriye imza attılar diye kimseye ceza verilmez, verilemez.
Bundan çok daha şaşırtıcı, şoke edici, rahatsızlık verici fikirleri açıklamanın bile temel insan hakkı kabul edildiği bir dünyada yaşıyoruz.
Bunu savcılara ve üniversite yönetimlerine bir kez daha hatırlatmış olayım.